atatürk

İslamcılar ve Atatürk

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Atatürk’ü telaffuz etmesi önce bir şaşırtmaca gibi başladı. Çok önemli değilmiş gibi oldu, ama birdenbire gündemi kaplamaya başladı. Çok hızlı bir şekilde gelişti. Açıkçası ilk başta bu olay, var olan gündemi örtme çabası gibi geldi bana. Ama ya insanlar gerçek konuları konuşmaktan ürktükleri için, ya da gerçekten bunun bir karşılığı olduğu için olay gerçekten de büyüdü.
Sonunda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim, ama bunu yayın boyunca işlemeye çalışacağım. Şöyle bir olay var yaşadığımız: İslamcılık resmî ideolojiye dönüşerek iflas ederken, dünün resmî ideolojisi olan Atatürkçülük sivilleşerek yeniden doğuşa geçti. Yani birisi inerken diğeri çıkıyor. Daha önce tersi bir durum vardı. Resmî ideoloji olarak Atatürkçülük, Kemalizm –ama Atatürkçülük daha uygun olur– düşüşe geçerken, İslamcılık, İslamî hareket yükselişe geçmişti. Ama devleti ele geçirdikten sonra, sistemi kendine göre yeniden yapılandırdıktan sonra, bu ideoloji artık bu hareketi taşıyamaz oldu. İktidar ideolojisi olarak tamamen içi boşaldı ve bir iflas yaşıyor. Ve şu anda iflasını giderebilmek için Atatürkçülüğe de el atmaya çalışıyor ülkeyi yönetenler. Bunu başarırlar mı? Sanmıyorum.

İslami hareketin varlık nedeni olarak Atatürkçülük

Ama biraz geriye gidelim. Öteden beri Türkiye’de Atatürk ve Atatürkçülük, Kemalizm, İslamî hareketin bir nevi varlık nedeniydi. Kendini onun karşıtlığı üzerinden tanımladı Türkiye’deki İslamcılar. Sadece siyasal İslamcılar değil, toplumsal alanda varlık gösteren cemaatler de, değişik İslamî ekoller de, hepsi olmasa bile büyük bir kısmı kendilerini tamamen bir Atatürk eleştirisi, tek-parti dönemi eleştirisi üzerine konuşlandırdılar.
Burada iki boyut vardı: Bir dinî boyut, bir de siyasî boyut. Dinî boyutta Atatürk’ün dindarlığını, dinle ilişkisini sorgulama ve onu bir nevi din-dışı göstermekti; ama daha da önemlisi siyasî olan boyuttu. O da kamusal alandaki dinî görüntülerin, dinî varoluşların alabildiğine sınırlanması, cemaatlerin yasaklanması ve büyük bir kısmının yeraltına sürüklenmesi ve tabii ki laikliğin ilanı; laikliğin benimsenmesi ve ilan edilmesi… Bunlar birlikte gitti. Uzun bir süre böyle gitti. Yakın bir zamana kadar böyle gitti ve İslamî hareketler, İslamî gruplar hep bu gerilimi kullandılar. Ama bir yerden sonra merkeze doğru gelme başladığı zaman Atatürk’le ilişkiyi yeniden tanımlama ihtiyacı duyuldu. O zaman, hatırlanacaktır, Necmettin Erbakan yükselişteki Refah Partisi döneminde içini doldurmadığı bir söz etmişti: “Atatürk yaşasaydı Refahçı olurdu” diye.
Burada daha çok kastedilen, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’ndaki duruşuydu; Batılı emperyalist güçlere karşı verdiği mücadele kastediliyordu. Ama Atatürk’ün ulus-devlet inşasına çok sıcak bakmadığı, dinin dışlanmasına Erbakan’ın sıcak bakmadığı anlaşılıyordu. Yani Atatürk’ü bir anlamda Mustafa Kemal olarak tutma –ki bu bir dönem İslamcılar arasında bayağı bir modaydı; onu Atatürk olarak değil, yani devleti inşa eden kişi olarak değil, devleti, ülkeyi kurtaran Mustafa Kemal olarak görme eğilimi bir ara modaydı.
Ama şimdi bakıyoruz ki artık, hem Mustafa Kemal hem de Atatürk’ü birlikte telaffuz etmek –ki bunu Cumhurbaşkanı Erdoğan da yapıyor–, hatta Atatürk’ü kötü niyetlilerin elinden kurtarma. “Kötü niyetliler, faşist görünümlü Marksistler” vs. gibi garip tanımlamalarla gidiyor bu. Burada bir samimiyet aramanın çok da fazla bir anlamı yok. Ancak şunu söylemek lazım: AKP’nin Beşiktaş ilçe teşkilatının 10 Kasım’da Ankara’ya, Anıtkabir’e otobüs kaldırmasının tabii ki bir anlamı var, çok olmasa da. Ama eğer bir gün AKP’nin İç Anadolu, Karadeniz teşkilatları bunu yaparsa; Doğu Anadolu teşkilatları bunu yaparsa; yani Yozgat’tan, Trabzon’dan, Bingöl’den otobüsler Anıtkabir’e kalkarsa, o zaman işin rengi gerçekten çok daha başka olabilir. Şu anda henüz o aşamaya gelmedik. Ama şu anda ülkeyi yöneten hareketin krizi öyle bir gidişte ki, pekâlâ oraya doğru gidiyor olabiliriz.

Yeni ve sivil bir Atatürkçülük

Burada şöyle önemli bir husus var: Şu anda Türkiye’de Atatürk’ün, Atatürk’ü sahiplenmenin, Atatürkçülüğün çok örgütlü bir görüntüsü yok. Daha önce, hatırlanacaktır, AKP’nin ilk yıllarında yaşanan birtakım mitinglerle bunu görmüştük; bu mitinglerde Atatürkçülük resmî ideolojinin bir nevi direnci olarak karşımıza çıkıyordu. Ve burada aslında AKP’nin tasfiye etmek istediği ülkenin eski yönetici sınıfı, esas olarak da ordu, direnç olarak Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü savunma iddiasındaki sivil birtakım kuruluşları AKP’nin önüne çıkartmaya kalktı. Ama bu belli bir yerden sonra yürümedi. Çünkü bu aslında sivil görünümlü resmî bir direnişti. Ve daha sonra Ergenekon süreciyle beraber bu tasfiye yaşanınca, bu kişiler tasfiye edilince ve devlete tam anlamıyla AKP iktidarı hâkim olunca, yani asker başta olmak üzere eski güç sahiplerinin tasfiyesiyle beraber Türkiye’de artık Atatürkçülüğün resmî bir ideoloji olarak varlığını sürdürdüğünü iddia edemez olduk.
Ama Atatürkçülük bitmedi. Çünkü onun yerine gelen yeni ideolojinin kriziyle beraber toplumda bir arayış olarak, bir cevap olarak, AKP ve daha doğrusu Erdoğan iktidarına bir alternatif arayışı olarak, sivil anlamda yeni bir Atatürkçülüğün doğduğunu görüyoruz. Bu o kadar ilginç bir olay ve ciddi bir olay ki, sadece geleneksel olarak Atatürkçü olan, Kemalizm’e yakın olan kesimleri değil, aynı zamanda AKP’nin temelini oluşturan, tabanını oluşturan kesimlerde de belli bir karşılığı olduğunu görüyoruz. Yani şu yeni dönemde, özellikle son dört-beş yılda gerçekten Atatürk’ün yeniden tanımlanması, yeniden gözden geçirilmesi ve yeniden sahiplenilmesinin, Türkiye’de artık merkeze taşınmış olan, sistemin merkezine taşınmış olan muhafazakâr camiada da bir karşılığı olduğunu görüyoruz. Buradaki mesele, Erdoğan’ın Atatürkçülüğü sahiplenmek istemesindeki mesele, sadece muhalefetin önünü kesmek değil, aynı zamanda kendi tabanındaki yeni dalgayı da –ki bu dalganın önümüzdeki dönemde daha da görünür olacağını düşünüyorum– onu da bir şekilde kontrol etme arayışı olarak görebiliriz. Burada önemli bir nokta, İYİ Parti ve Meral Akşener’dir. Bu konuda değişik kişiler yorumlar yaptılar — ki üç aşağı beş yukarı ben de buna katılıyorum: Meral Akşener’in partiyi merkez sağa taşıma çabasında –ki MHP ağırlıklı bir partiyi merkeze taşıma çalışmasında– Atatürk çok önemli bir yer tutuyor. Meral Akşener bunu çok ciddi bir şekilde gündeme getiriyor. Ve onun Atatürk’ü de sahiplenen yeni sağcı söyleminin Erdoğan’ı rahatsız ettiğini de ayrıca söyleyebiliriz.

Tek parti dönemini sollayan uygulamalar

Bir diğer önemli husus şu: Atatürk’e yönelik olarak dile getirilen İslamcı eleştirinin, özellikle siyasî İslamcı eleştirinin son dört-beş yılda yaşananlardan sonra artık hiçbir şekilde anlamı, etkisi kalmadığını söyleyebiliriz. Şöyle ki, dindarlara tek-parti döneminde yapıldığı iddia edilen zulümler bakımından, son dönemde Cemaat-AK Parti savaşının ardından Türkiye’de yaşananlara baktığımız zaman, eminim Cumhuriyet’in tek-parti döneminde yaşananlardan daha yüksek sayıda, daha etkili bir baskı ortamının olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabii burada birileri Cemaatçiler, Fethullahçılar için, “Onların dindarlığı da tartışmalı” diyebilir. Ama dışarıdan baktığımızda çok net bir şekilde görebiliyoruz ki dinî iddialı bir iktidar, dinî iddialı bir yapıya karşı çok sert tedbirler uyguluyor. Atatürk’e yönelik olarak dile getirilen tek-adam eleştirisinin –ki İslamcılar bunu çok net bir şekilde gündeme getirirlerdi–, tek-adam eleştirisinin artık Türkiye’de pek dile getirilmediğini tabii ki görüyoruz. Çünkü Türkiye bir süredir tek-adam tarafından yönetiliyor ve şu anda İslamcılar –hâlâ İslamcı denebilirse kendilerine–, AKP destekçileri, aslında tek-adam yönetiminin hiç de fena bir yönetim olmadığını söylüyorlar.
Dolayısıyla buna bağlı olarak da, Atatürk dönemine yönelik olarak dile getirilen bir diğer eleştiri olan parti devleti eleştirisinin de Türkiye’de artık İslamcılar nezdinde ya da AKP yanlıları nezdinde hiçbir anlamı kalmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yakın bir zamana kadar İslamî kesimin yayınlarında sık sık CHP il başkanlarının validen de üstün vs. olduğunu okurduk, bu tür eleştiriler gündeme gelirdi. Şimdi bunun bir başka versiyonunun, hem de 21. yüzyılda Türkiye’de çok net bir şekilde tekrarlandığını görüyoruz.
Burada tabii şöyle bir husus var, bunu hiç unutmamak lazım: Siyaseten Atatürk’ü sahiplenme çabası ya da birtakım girişimler olurken, dinsel anlamda Atatürk’e yönelik olarak yapılan –ya da dinî kisveli diyelim– eleştirilerin de çok fazla üzerine gidilmediğini görüyoruz. Çünkü birtakım örnekler var: Mustafa Armağan, Kadir Mısıroğlu gibi örnekler… Atatürk’e alenen hareket eden birtakım kişilere yönelik olarak birtakım soruşturmalar açılıyor, ama bunlardan çok da fazla bir şey çıkmıyor. Yani düşünün şimdi, bugün mahkemesi olan Ahmet Altan’ın, Mehmet Altan’ın başına, ya da başka gazetecilerin başına, Osman Kavala’nın başına yargı ne çoraplar örebiliyor, bunu görüyoruz. Ateş olmayan yerden duman çıkartıldığını görüyoruz. Burada bu tür kişileri, örneğin geçen Mustafa Armağan’ın 29 Ekim kutlamalarıyla ilgili olarak Külliye’den paylaştığı bir fotoğrafı gördüm sosyal medyada. Devlet nezdinde hâlâ belli bir itibarı var. Yani bir tarafta Atatürk’e sahip çıkma, hatta Atatürk’ü suiistimal ettiği iddia edilen kişilerin elinden onu alma iddiası varken, diğer taraftan da Atatürk’e karşı her türlü saygısızlığı temelsiz bir şekilde yapanların hâlâ devlet nezdinde bir itibarı olabiliyor.

İYİ Parti ve Atatürkçülük

Buradan ne çıkar? Buradan aslında Atatürkçülüğün daha da güçlenmesi çıkar. AKP’nin ve Erdoğan’ın Atatürk’e yönelik ilgiyi kendine kanalize etme imkânının olacağını sanmıyorum. Hâlâ tabii Atatürkçülüğün kendi örgütlülüğü, toplumsal ve siyasî örgütlülüğü tam anlamıyla olmadığı için sahipsiz gibi görünüyor olabilir. Ama bu sahipsizlik bir yerden sonra aslında yeni döneme özgü bir sahipsizlik olabilir, tıpkı Gezi’de olduğu gibi. Ve buradan çıkacak olan dinamik, gerçekten Türkiye’de şu anda var olan siyasî iktidara bir alternatifi kendi içerisinden çıkartabilir. Bu alternatif ne kadar demokratik olur, o ayrı bir konu. Ama şunu söyleyebiliriz ki şu anda krizde olan bir AKP ve Erdoğan yönetimi var. Buna karşı güçlü bir alternatif oluşturamayan bir muhalif partiler ve hareketler yığını var. Bir de siluet olarak yeni yeni sivil olarak ortaya çıkan, Atatürk’ün yeniden okunmasıyla, Atatürk’ün yeniden sahiplenilmesiyle ortaya çıkan sivil bir hareketlilik var.
İşte bu sivil hareketlilik AKP’ye karşı bir alternatif olma potansiyeli taşıdığı için ülkeyi yönetenler onu kendi denetimlerine almaya çalışıyorlar. Bunun başarılı olacağını sanmıyorum. Ama buna karşılık olarak da bu sivil yeni Atatürkçülüğün diyelim, yeni sivil hareket olarak Atatürkçülüğün nasıl bir geleceği olacağını da açıkçası kestirmek çok fazla mümkün değil. Çünkü Türkiye çok sert şeyler yaşıyor, çok sert sorunlar yaşıyor. Çok ciddi krizler yaşıyor. İçerisinde ve dışarısında, bölgesinde çok sert meselelerle boğuşuyor. Şu anda ortaya çıkan bu sivillik bunların altından kalkabilecekmiş gibi gözükmüyor. Ama tabii ülkenin zorlukları birtakım hareketlere çok hızlı bir şekilde olgunlaşma imkânı tanıyabilir. Böylece buradan bir hareket çıkabilir.
Bu noktada tekrar İYİ Parti’ye dönecek olursak, İYİ Parti eğer Atatürk’e sahip çıkmayı belli bir dengede ve belli bir kıvamda tutarsa şansını artırabilir ve bazılarının sandığı gibi CHP tabanından oy almaktan ziyade –oradan alacağı varsa alır, o ayrı bir husus ama– esas olarak AKP’ye oy vermiş olan, vermeyi düşünen kesimlerden oy alma ihtimalinin daha da yükseleceğini düşünüyorum. Evet, olayın tabii ki, değindim, var olan gündemi örtme gibi bir boyutu da var. Ama var olan gündemi örtmenin bununla tek başına mümkün olabileceğini sanmıyorum. Bir yerden sonra çok ciddi bir inandırıcılık sorunu var. Buradaki sorun şu tabii: Sadece Erdoğan karşıtları değil, Erdoğan taraftarları, yanlıları da buradaki bu açılımı –ne kadar açılım olduğu tartışılır, aslında açılım olduğu da söylemez–, burada yapılan hamleleri çok fazla derinlikli, inandırıcı, samimi bulmuyorlar. Haksız da sayılmazlar. Ama bu kriz derinleştikçe –ki derinleşiyor, AKP’nin yönetememe, Erdoğan’ın yönetememe krizi derinleşiyor– can havliyle sarılabileceği şu anda ender hususlardan birisi Atatürk. Gerçekten bu da kaderin garip bir cilvesi olarak herhalde kayıtlara geçiyordur.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.