Ekran Resmi 2017-11-15 18.51.18

Transatlantik: Suriye’de siyasi çözüme doğru, yaklaşan Zarrab Davası & Suudi Arabistan-İran çekişmesi

Yayına hazırlayanlar: Gamze Elvan & Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Transatlantik’le karşınızdayız. Geçen hafta ben ödül töreni için Fransa’daydım. Sedat Pişirici’yle yaptı Ömer ve Gönül. Şimdi tekrar benimle Transatlantik yoluna devam ediyor. Ömer Taşpınar ve Gönül Tol yine Washington’da, ayrı ayrı ofislerinde. Arkadaşlar merhaba.
Gönül Tol, Ömer Taşpınar
: Merhaba Ruşen.

Gönül, seninle başlayalım, Suriye’yle başlayalım. Putin’le Trump arasında bir görüşme oldu, çok önemli bir görüşme olduğu söyleniyor. Suriye konusunda sanki bir anlaşma şekillendi deniyor. Ardından Putin’le Cumhurbaşkanı Erdoğan Soçi’de bir araya geldi. Orada da tek konu olmasa bile ana konulardan birisi Suriye idi. Ve siyasî çözüm telaffuz ediliyor. Suriye’de gerçekten siyasî bir çözüme iyice yaklaşmış durumda mıyız?
Tol
: Tabii, askerî olarak neydi Rusya’nın planı? Siyasî bir çözümün zeminini hazırlamak. Tabii ki rejimin avantajlı pozisyonunu korumak suretiyle böyle bir zemin hazırlamak için, önce askerî olarak sahada dengeyi değiştirme stratejisi vardı Rusya’nın. Bu nedenle 2015’te askerî olarak müdahil oldu. Ve bir süredir de Astana süreciyle askerî dinamikleri rejimin eliyle değiştirme çabası vardı. Ve bence gelinen noktada rejimin eli çok çok güçlendi. Askerî olarak da sahada çok güçlendi. Rejim geçen hafta IŞİD’in son kalelerinden birinin alındığını söyleyerek IŞİD’e karşı en büyük başarının artık kazanıldığını ve bu IŞİD projesinin artık sona erdiğini duyurdu. Dolayısıyla böyle bir ortamda, sahada artık askerî olarak rejim son derece güçlenmişken ve hatta rejimin Suriye topraklarının bütününü yeniden kontrol etme konusunda kendine güveni bu kadar artmışken, böyle bir ortamda Rusya açısından siyasî çözümden bahsetmek kolay. Çünkü yani askerî olarak meseleyi kendi istediği noktaya getirdi sahada. Ve şu noktadan sonra artık siyasî çözümden bahsetmesi çok doğal.

Peki Gönül, şu anda sen konuşurken Putin-Erdoğan görüşmesinin görüntüleri vardı. Türkiye anladığım kadarıyla, ya da anlaşıldığı kadarıyla, çok da arzu etmediği bir çözümü kabul etmek noktasında, öyle değil mi?
Tol
: Öyle Ruşen. Zaten Türkiye’nin aslında köşeye sıkışmış bir durumda olduğunu Erdoğan’ın son yaptığı açıklamalardan da görmek mümkün. Soçi’ye hareket etmeden evvel, Trump ve Putin’in “Suriye’de artık askerî bir çözüm değil, siyasî bir çözüm mümkün” sözünü eleştirmişti. “Eğer askerî çözüm yoksa, o zaman çekin askerlerinizi sahadan” demişti. Fakat Soçi’ye gittikten ve Putin’le konuştuktan sonra Trump’la Putin’in açıklamalarını desteklediğini söyledi. Şimdi Türkiye için tabii Trump ve Putin’in yaptığı Suriye açıklamasının en problemli tarafı, eğer metne bakarsanız diyor ki, Esad rejiminin Cenevre sürecine yaptığı katkıları takdir ettiğini söylüyor. Ve bu BM çözümü çerçevesinde, anayasada reform ve seçimler yapılmasını destekliyor. Dolayısıyla bir rol biçiyor Esad’a bu süreçte. İkinci problemli tarafı Erdoğan için, açıklama diyor ki: “Suriye’deki bütün tarafların Cenevre sürecine dahil olmasını istiyoruz”. Tabii buradan kastedilen ne? Diğer grupların yanında PYD, Suriyeli Kürtler de kastediliyor. Dolayısıyla Türkiye Esad meselesini çok kırmızı çizgi hâline getirmemişti aslında, bir u dönüşü yapmıştı; fakat Erdoğan için bu iki temel nokta –Esad’a biçilen rol ve Kürtlere verilen rol– çok endişe verici. Fakat Putin’le görüşmesinden sonra yeniden bir geri adım atmışa benziyor Erdoğan. Aslında geri adım atması da kaçınılmaz; çünkü Türkiye’nin Suriye’de gerçekten yapabileceği bir şey yok. Son derece sıkışmış durumda ve aslında bütünüyle Rusya’nın inisiyatifine kalmış. Mesela İdlib’de başlattığı operasyonu düşünürseniz, oraya kendi güçlerini gönderdi, hatta El Kaide’yle bir anlamda anlaşma yaparak gönderdi. Bütün amacı Afrin’i güneyden kuşatmaktı. Ve burada Rusya’nın oluruna ihtiyacı vardı. Yani bütün Suriye politikası bir anlamda Rusya’nın desteğine endeksli durumda. Şimdi Putin ve Trump’ın bu ortak anlaşmasıyla şöyle bir resim ortaya çıkıyor: Bu iki taraf anlaşırsa –Rusya ve Amerika–, hem Esad’a biçilen rol konusunda, –Türkiye için daha da önemlisi– Kürtlere biçilen rol konusunda anlaşırsa, Türkiye tamamen oyunun dışında kalacak ve istemediği bir senaryo ortaya çıkacak Suriye’de. O nedenle bence Erdoğan Putin’le görüşmesinde geri adım attı. Çünkü Suriye’de hem Amerika’ya hem Rusya’ya kafa tutamaz Türkiye. O yüzden de sıkışmış bir durumda.

Ömer, Suriye’de kalarak, bunu daha sonra Gönül sana da soracağım ama, bu BBC’nin haberini sormak istiyorum Ömer. Çok çarpıcı bir habere imza attılar biliyorsun. Ve Rakka’da Suriye Demokratik Güçleri’yle IŞİD’in anlaşmalı bir şekilde IŞİD’lilerin çıkartıldığı söylendi. Burada tabii en önemli husus, sadece Suriyeli IŞİD’liler ve aileleri değil, aynı zamanda yabancı savaşçılar — ki yabancı savaşçıların anlaşmalı bir şekilde çıkartılması galiba en önemli sorunu oluşturuyor. Amerika’dan yapılan açıklamalarda “Haberimiz var ve bu bizim için bir sorun değil” anlamına gelecek açıklamalar yapıldı. Sen ne dersin Ömer bu gelişmeye?
Taşpınar
: Askerî strateji açısından baktığımızda, düşmanına bir çıkış kapısı tanımak; sonuna kadar savaşmaktansa ve onları bir şekilde Sünni radikalizme itmektense bir şekilde çıkmalarını sağlamak; hem operasyonel açıdan, askerî stratejinin parçası olarak görülebilir. Yani bir çıkış kapısı sağlamak, sonuna kadar, yani ölümüne savaşmaktansa, “Teslim oldunuz, savaşmayın, sizi öldürmeyeceğiz, çıkabilirsiniz” mesajı bana çok ters gelmiyor. Amerika’nın da söylediği bu. Daha geniş bir çerçevede düşünmek gerekirse, sonuçta IŞİD’i yaratan dinamikler ortadan kaybolmadı. Bunu daha önce de konuşmuştuk, hep konuşuyoruz. IŞİD bugün askerî olarak yok ediliyor olabilir, ama temelde Sünnilerin marjinalize olmuş bir mağduriyet söylemi üzerinden giden bir hareket bu. O açıdan baktığımda da, onlara bu şehitlik mertebesini verip “Bizi yok ettiler” dedirtmektense, bir şekilde Kürtler ve Amerika’nın bir çıkış kapısı sağlaması, o mağduriyet söylemini bir nebze olsun azaltacak bir şeydir. Fakat bundan tabii ki bir stratejik başarı çıkmaz. Sünniler yine marjinalize olmuş durumda. Askerî açıdan bir başarı kazanılmış gözükse de; yani hilafet yapısı, askerî yapısı yok edilmiş olsa da, IŞİD’i yaratan siyasî ve sosyal dinamikler hâlâ ortada.

Gönül, sana bu konuyu sorarken bir de şöyle bir soru eklemek istiyorum: Bu kişiler nereye gitmiş olabilir?
Tol
: Yani aslında o burada da Suriye’yi yakından takip eden insanların çok sorduğu bir soru. Çok yeni bir gelişme. Dolayısıyla çok net cevaplar yok. Ama Türkiye’nin bu konudaki tepkisi aslında bana birazcık çelişkili geliyor. Çünkü Türkiye, biliyorsun, BBC raporuna çok büyük tepki gösterdi. Dışişleri Bakanlığı, “IŞİD’le böyle bir anlaşmanın yapılmış olması, üstelik Amerika’nın desteklediği IŞİD-karşıtı koalisyonun bu anlaşmayı yapmış olması kabul edilemez” dedi. Fakat diğer taraftan kendisi de aynı stratejiyi güdüyor İdlib’de. Ne yaptı İdlib’de? Hayat Tahrir El Şam biliyorsun, El Kaide’ye bağlı Hayat Tahrir El Şam ve Türkiye arasında bir anlamda sessiz bir anlaşma var. Nedir o anlaşma? Çok çatışma olmasın. Her iki taraf da çatışmayı istemiyor. Yani Türkiye de çatışmayı istemiyor. Çünkü işin içinden çıkamaz ciddi bir çatışmaya girerse. Hayat Tahrir El Şam da Türkiye ile ciddi bir çatışma istemiyor. Ve ortak bir anlayış geliştirdiler. Türk birlikleri neredeyse Hayat Tahrir El Şam tarafından eskort edilerek İdlib’e alındılar. Dolayısıyla Türkiye de benzer bir strateji izliyor. Nedir o strateji? Çok çatışma olmadan, zayiat vermeden kendi stratejik amaçlarını elde etmeye çalışıyor İdlib’de. Bu nedenle Amerika’nın Rakka’da IŞİD’le yaptığı bana garip gelmiyor. Türkiye’nin de aynı şeyi İdlib’de yaparken Amerika’nın yapmasına bu kadar tepki göstermesi de son derece çelişkili geliyor.

Ömer, sizin orada kalalım, biraz Amerika’dan konuşalım, ama Türkiye’yi ilgilendiren çok husus var. Özellikle yaklaşan bir Zarrab Davası var ve Zarrab’ın birkaç gündür ortada olmadığı yolunda açıklamalar var. Siz de takip ediyorsunuzdur. Avukatlarının, Türkiyeli bir kadın avukatın yaptığı açıklama var. Kendisine ulaşamadıklarını söylüyorlar. Bu olay senin bilgilerin dahilinde nasıl bir aşamada? Çünkü duruşma yaklaşıyor bayağı ve Türkiye de çok tedirgin. Bu konuyu biliyoruz, Ankara çok tedirgin. Binali Yıldırım’ın da ilk konuştuğu konulardan biri buydu.
Taşpınar
: Genel hatlarıyla büyük bir değişiklik yok. Zarrab’ın nerede olduğu konusu bana biraz komik geliyor. Hapiste Zarrab, sonuçta. Genelde buradaki hava Zarrab’ın suçlu olduğunu kabul edeceği konusunda. Soru işareti, savcıyla ne derecede işbirliği yapacak? Ne derecede ciddi itiraflarda bulunacak? Fakat suçluluğunu kabul etmesi Türkiye’deki o ekonomik korkuyu meşrulaştırıyor. Ekonomik korku nedir? Türkiye’de ciddi iki üç bankaya, devlet güdümündeki, Halk Bankası başta olmak üzere devlet bankalarına çok ciddi ekonomik yaptırımların gelecek olması, finansal yaptırımların gelecek olması. Şimdi burada rakamlar yüksek. Bir milyardan altı milyara kadar giden farklı farklı rakamlar var. Fakat bu rakamlardan daha önemlisi, Amerika’daki ve uluslararası piyasalardaki Türkiye imajını nasıl etkileyeceği. Bana göre hükümetin korkusu yerinde. Zarrab meselesi daha çok ekonomik açıdan korkutuyor hükümeti ve başta Erdoğan’ı. Çünkü finansal piyasalar şu anda tetikte. Zaten dolar çok güçlenmiş durumda. Türkiye’nin borçlanabilmesi, daha yüksek faiz vermesine bağlı. Yüksek faize girmek istemiyor. Ya 2019’da ya 2018’de bir seçim olacak ve seçime ekonomik kriz, dışarıdan yatırım alamayan, hatta kısa süreli, kısa vadeli borcunu ödeyemeyen bir ülke olarak girmesi Tayyip Erdoğan’ın işini zorlaştırır. Bu, olayın ekonomik boyutu. Bir de olayın siyasî boyutu var. Oradaki soru işareti, ne derecede kabinedeki başka isimleri, mesela Egemen Bağış gibi şu âna kadar ismi çok duyulmamış, veya Erdoğan’ın ailesini ne derecede Zarrab’ın itiraflarının, konuşmasının, işbirliğinin suçlu duruma getireceği. Amerika’da bu isimlerle ilgili ne tür kanuni adımların atılacağı, legal adımların atılacağı. Bu olayın siyasî boyutu. Bu da bir bakıma Türkiye’nin zaten yerle bir olan siyasî imajını medyada daha kötü hâle getirecektir. Fakat bana göre Erdoğan açısından bu tip bir siyasî suçlama, yani siyasîlerin, kendi kabinesindeki insanların veya eşinin, çocuklarının, kendisinin Zarrab’la olan ilişkilerinin ortaya çıkması, bir FETÖ’cü kampanya olarak çok rahat kendi propagandasıyla, Türkiye’deki basın yapısıyla geçiştirilebilir. Yani bu konuda Türkiye’deki medyanın durumu nedeniyle, Türkiye’deki haber alma özgürlüğü nedeniyle kendisini sarsmaz. Yani Türkiye’de bir siyasî depreme neden olmaz. Dışarıdaki Türkiye imajı zaten kötü, daha da kötü hâle getirir. Ama korku ekonomik bir korku, finansal bir korku.

Peki Ömer, orada yine bir başka konu, bir şekilde alâkası da var tabii olayın, ama bu eski kısa süreli Ulusal Güvenlik Danışmanlığı yapan Flynn’in de bir soruşturması var. Ortada çok büyük rakamlar konuşuluyor. Türkiye hükümetine birtakım sözler verdiği ve bunun karşısında paralar temin edeceği ya da ettiği yolunda… kendisi de bunu galiba net bir şekilde deli saçması olarak tanımladı. Ama o soruşturma ciddi bir şekilde sürüyor değil mi? Bu özel savcı Mueller’in yürüttüğü soruşturma bir şekilde Flynn üzerinden –başkaları da olabilir belki işin içinde ama özellikle Flynn üzerinden– Türkiye ayağı da olacağa benziyor.
Taşpınar
: Kesinlikle öyle. Eski FBI Başkanı, şu anda da özel bağımsız savcı konumundaki, bu araştırmayı yürüten Mueller’in çok titiz ve disiplinli bir soruşturma yaptığı ortada. Ve muhtemelen Trump’ın daması Jared Kushner, kendi oğlu Trump Jr., bir sonraki aşamada Mike Flynn’le beraber sorguya alınacak isimler. Mike Flynn’in zaten yalancı olduğu ve prestijinin yerlerde süründüğü biliniyor. Mike Flynn’in Rusya’yla ilişkileri oldu, yanlış yönlendirdi Trump’ı ve istifa etmek zorunda kaldı. Amerikan tarihinde görevde en kısa süre kalan Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak da bir üne sahip bugün. Mike Flynn’in yolsuzluk dosyası meselesi ciddi. Ve bu konuda kendisinin “Bunlar gülünç iddialar” demesinin hiçbir inandırıcılığı yok. Çünkü Rusya konusunda da “Benim hiçbir temasım olmadı” dedi. Sonra Rus büyükelçisiyle konuştuğu, onlara kampanya sonrası, seçimi kazandıktan sonrası için belirli teminatlar verdiği, “Obama yönetimiyle hiçbir işe girişmeyin, biz gelince konuşacaksınız, bizle çok rahat konuşursunuz” dediği ve bu konuda yalan söylediği ortada. Dolayısıyla şimdi “Benim hakkımda bir karalama kampanyası var, yalan söylüyorlar” demesinin inandırıcılığı yok. Wall Street Journal ciddi bir gazete Amerika’da; özellikle haber niteliği taşıyan işlerde ciddi gazeteciler çalışıyor orada ve bu 15 milyon dolar verildi ve “Fethullah Gülen zorla o pislikten kaçırılacak” meselesi gündeme bomba gibi düştü. Rusya boyutundan olay, Mike Flynn’de biraz Türkiye boyutuna kaydı, zaten Türkiye’den para aldı ve bu konuda lobicilik yaptığını söylememiş olması, istifa nedenlerinin en önemlisiydi. Şu anda da yalan söylüyor olabilir, bana göre gayet muhtemeldir Türkiye’deki bazı isimlerin bu lobicilik faaliyet çerçevesinde, hatta hükümetin de bilgisi dahilinde, Flynn’le “Ya bu işi nasıl yapabiliriz? Bu iş hukukî yollardan olmuyorsa başka türlü halledilebilir mi? Para olarak ne yapılabilir? Flynn’in bu toplantıya gitmesi bile… o toplantıdan basını haberdar eden eski CIA başkanı James Woolsey’in “Ben hemen çıkmak istedim, çünkü gayri kanuni şeyler konuşuluyordu” dediğini de biliyoruz. Yani bu Flynn’i hapse bile götürebilir sonuçta ve tabii ki Türkiye’nin neler yaptığını da, Türkiye’nin nasıl karanlık işler içine girdiğini de göstermek açısından, Türkiye’nin imajını daha önce bahsettiğim Zarrab Davası’yla daha da kötüleşecek o imajını Amerikan medyasında ve siyasetinde daha da kötü bir yere getirebilir.

Tol: Ruşen, bir de bir şey demek istiyorum. Senato’da bir toplantı vardı, bir senatör de konuşmacıydı, bir panel düzenlendi. Panel aslında Türkiye’deki dinî özgürlükler, dinî azınlıkların özgürlüğü vs. üzerinde yapılmıştı ve özelinde de aslında rahip Andrew Brunson’ın durumu üzerine toplanmıştı panel. Fakat oradaki senatörün söyledikleri ilginçti. Dedi ki: “Ben bugüne kadar Türkiye’nin dostu oldum, gittiğimde seçmenime dedim ki Türkiye’ye yatırım yapın, Türkiye önemli bir müttefikimiz; fakat bugün gelinen noktada” –yani sadece insan haklarına vurgu yapmadı– “insan haklarının demokrasinin geldiği yer bizi çok endişelendiriyor ve şu noktada artık ben Türkiye’ye yatırım yapın diyemiyorum kimseye. Ve hatta Türkiye’den çıkmaları gerektiğini söylüyorum” dedi. Sonra panelin sonunda onun danışmanlarından bir tanesi de konuştu ve bu Mike Flynn meselesi ve Rıza Zarrab davasının aslında nasıl Türkiye’yi pek çok senatörün gündemine soktuğundan bahsetti. Düşünürseniz eğer, Türkiye’yle çok yakından ilgilenen seçmen kitlesi yok, fakat ona rağmen bu davalar, Mike Flynn ve Rıza Zarrab Davası Kongre’de bütün dikkati Türkiye’ye odaklıyor ve aslında Trump üzerindeki Kongre baskısını artırıyor. Yani, daha evvel söylediğimiz gibi, Türkiye konusunda Trump herhangi bir şey yapmak istese dahi manevra alanı kısıtlı. Niye? Çünkü çok fazla baskı var. Biz de Mike Flynn’e 15 milyon dolar teklif edildiğinin patladığı gün bir restorandaydık Ömer’le ve CNN’de dev ekran Türkiye, Erdoğan’ın resmi, bunları izledik. Dolayısıyla artık Türkiye, Amerikan iç siyasetinin bir parçası haline geldi ve bu da tabii imajı açısından, sadece imajı açısından değil Beyaz Saray’ın Ankara’yla ilişkileri konusunda sıkıntı yaratıyor.

Taşpınar: Ben de şunu ekleyeyim Gönül’ün dediğine: Evet, bu Türkiye’nin imajını kötü etkiliyor; fakat nihayetinde Amerika açısından asıl mesele Türkiye’nin imajının kötü olması değil, bu zaten bilindik bir şey, Türkiye’nin imajı yerlerde sürünüyor. Asıl mesele Trump yönetiminin ne kadar yolsuzluklara yatkın bir yönetim olduğunun ifşa edilmesi.

Gönül, seninle tekrar Ortadoğu’ya geçmek istiyorum; bu Suudi Arabistan’ın manevraları bitmek bilmiyor. En son her ne kadar Filistinliler yalanladıysa da, Suud kraliyet ailesinin Mahmut Abbas’a baskı yaptığı söylendi. Lübnan meselesi ortada, Hariri’nin gözaltında olduğu görüşü giderek güçleniyor. Ne olacak? Suudi Arabistan kendi kafasına göre bölgeyi dizayn etme konusunda gerçekten adım atabilir mi? Yoksa bunlar hüsranla mı sonuçlanacak Suudi Arabistan açısından?
Tol
: Yani nereye varır onu kestirmek güç tabii; fakat kesinlikle Suudi Arabistan’ın bunun içinden zaferle çıkacağına, bu agresif dış politikanın içinden zaferle çıkacağına dair inancı tam gibi görünüyor. Bunun altında bence Amerika’nın, özellikle Trump’ın Suudi Arabistan’a verdiği destek önemli bir yer tutuyor; aynı zamanda İsrail’le Suudi Arabistan yakınlaşması var. Bütün bunlardan güç alıyor ve İsrail’in, Amerika’nın İran’ın bölgedeki etkinliğine karşı duyduğu rahatsızlığı da göz önüne alarak, “Ben bu konuda Batı’dan açık çek alırım” varsayımıyla hareket ediyor bence. Fakat tabii geçen hafta da konuştuk; yani içeride yaptıklarına destek var, kendi gücünü konsolide etmeye çalışıyor Muhammed Bin Salman; fakat bölgede yaptıkları bu kaosu çok tetikleyecek türden şeyler. Yani mesela bu Lübnan’da yaptığı şey, bugün anladığımız kadarıyla Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin işte Riyad’da tutulduğuna, ev hapsine tutulduğuna dair haberler gördük; hatta Saad Hariri bir Lübnanlı gazeteciye röportaj verdi, neredeyse gözyaşları içerisinde verdi röportajı ve dedi ki “Ben burada tutsak değilim, istediğim zaman Lübnan’a dönerim; fakat güvenliğimin teminat alınması gerekiyor. Bir noktada çocuklarım, ailem burada kalacak” dedi. Dolayısıyla aslında verdiği röportaj bütünüyle Suudi Arabistan’ın rehin tuttuğunu destekler nitelikteydi. Tabii çok kafalar karışık, yani neden böyle bir şey yapıyor Suudi Arabistan? Nasıl böyle bir adım attı? Özellikle Lübnan konusunda Hariri’yle ilgili attığı adımın bütünüyle Yemen’le ilgili olduğunu anlıyoruz. Hatırlarsanız, birkaç hafta evvel Yemen’den İran’a bağlı güçler Riyad’a bir balistik füze fırlatmıştı. Suudi Arabistan daha önce de füzelerin hedefi olmuştu, Güney Suudi Arabistan’a sık sık füze düşüyordu, fakat ilk kez Riyad’ın hedef alınması Suudi Arabistan’ı çok endişelendirdi ve aslında bu nedenle Hariri’yi istifaya zorladığı söyleniyor. Hariri’nin de röportajında sürekli Yemen’e vurgu yapması, “Hizbullah Yemen’den elini çekmezse” demesi. “Biz Körfez ülkelerinin ekonomik yaptırımlarına maruz kalacağız” dedi. Dolayısıyla muhtemelen Yemen’de İran’ın böyle bir balistik füze kapasitesini artırma stratejisinden çok endişe duyuyor ve bu konuda Amerika’nın desteğini aslında varsayıyordu. Fakat Trump bir açıklama yaptı, Rex Tillerson da bir açıklama yaptı, aslında Hariri’yi desteklediklerini, Lübnan’ın hükümetini desteklerini söylediler ve aslında Suudi Arabistan üstü kapalı eleştirildi. Şimdi tabii Amerika için Lübnan önemli; IŞİD’le mücadelede önemli bir rol oynuyor. Lübnan ordusu en son IŞİD’e büyük bir darbe vurdu Amerika ve Lübnan işbirliği sayesinde. Dolayısıyla Hariri’yi destekleyen tutumun bir parçası Muhammed Bin Salman’ı, Suudileri endişelendirmiş olabilir; fakat bence hâlâ İsrail’in işbirliğine güveniyor. Bundan önce dediğim gibi, bu agresif İran-karşıtı siyasetten bir şey çıkar mı? Şu anda söylemek güç, birkaç senaryo var tabii; yani Lübnan üzerinden dönen senaryolar var. Yani ne olabilir? İşte, Hizbullah Yemen’den çekilebilir, o pozitif sonuç olur, Hariri geri döner vs. Suudi Arabistan istediğini almış olur; fakat şu konjonktürde bence İran da çok fazla böyle geri adım atıyor görünmek istemeyecektir. Dolayısıyla İran mümkün olduğunca Muhammed Bin Salman’ın kendisini kısıtlamaya yönelik politikalarını başkaldıracak ve Suudi Arabistan’ın bu konudaki başarısı da, bu siyasetin başarılı olup olmayacağı da, Amerika’nın ve İsrail’in ne kadar onun arkasında duracağına bağlı. O yüzden en azından ben çok bir şey öngöremiyorum, ama Muhammed Bin Salman geri adım atmayacak gibi görünüyor.

Ömer, seninle bitirelim ve Türkiye’de kalalım: AKP’nin son dönemde depreşen Mustafa Kemal Atatürk ilgisi ve sevgisi diyelim, hatta saygısı. Ne diyorsun? Oralara yansıdı mı buradaki son gelişme? Önce bir şaka gibi başladı, ama sonra bayağı ciddiye bindi ve Binali Yıldırım en son çok net bir şekilde, “Mustafa Kemal Atatürk tüm Türkiye’nin değeridir” dedi. Ne diyorsun? 2019 seçimlerine yönelik bir kandırmaca mı bu? Yoksa daha derin bir şey mi?
Taşpınar
: Bir süredir konuşuyoruz Ruşen, bu Avrasyacı-AKP koalisyonunu ciddiye almak gerekiyor mu gerekmiyor mu diye. Bu bence genel çerçevede AKP’nin, bu Fethullah Gülen meselesi nedeniyle ve Kürt meselesinde pozisyon nedeniyle Türkiye’nin genetik devlet kodlarıyla barışması çok derin bir olay. Aslında Amerika’da tabii bunlar bu derinlikte konuşulmuyor; fakat bana göre Ankara’daki Amerikan Büyükelçiliği ve Başkonsolosluk Türkiye’de Fethullah Gülen’le mücadele, FETÖ’yle mücadele kapsamında Erdoğan’ın ne yaptığının farkında. Yani Erdoğan şu anda gerek askerle olsun gerek MHP’yle olsun, gerek ulusalcılarla olsun, yani Türkiye’de zamanında derin devlet ya da devletin geleneksel kodları diyelim veya Türk-İslam sentezi diyelim, bunlar hep bildiğimiz kavramlar 1950’lerden beri Türkiye’de aslında yani düzenin, o müesses nizam dediğim düzenin çok da fazla Kemalist yapıdan öte bir tür İslam sentezi olduğunu söyleriz. Şimdi Erdoğan, İslamcılık gömleğinden birazcık uzaklaşıyor –ki bana göre FETÖ’yle mücadelesi sayesinde İslamcılık gömleğinden uzaklaşması, sistem, derin devlet, milliyetçiler, ulusalcılar gözünde ona bir meşruiyet sağlıyor– fakat bu Kemalizmle, Atatürkçülükle, derin devletle veya ulusalcılıkla AKP’nin barışmasının temelindeki ortak nokta FETÖ mücadelesi olduğu kadar, belki ondan daha önemlisi: Kürt meselesi. Yani Türkiye’de HDP’nin %13’e gelmesi, PKK’nın güçlenmesi, Barış Süreci’nin simültane bir şekilde çökmesi, Türkiye’de aslında genetik kodlarımıza dönüşü gerektirdi ve AKP devletle barıştı, şu anda devletin kodlarıyla bütünüyle barışık durumda gidiyor ve bana göre bu ortadaki gelişme, bir yeşil Kemalizm adı altında da değerlendirilebilir, Atatürkçü AKP olarak da değerlendirilebilir. Çünkü sistemle AKP’nin bir araya gelmesi son derece derin bir gelişme. Milliyetçilik dışında da bana göre önemli bu; çünkü Türkiye’de artık askerî yapının nerede olduğunu kestirmek zorlaşıyor, fakat askerin içindeki yapının Erdoğan’dan bağımsız hareket edemediği de ortada. Erdoğan da Atatürkçülüğü bir şekilde kucaklayarak Türkiye’de bir nevi böyle yeni dalga kazanmış gözüküyor; ama bu yeni dalganın yeni tarafı yok. Türkiye hem Türk-İslam sentezi üzerinde gidiyordu, bugün daha bir sağlam Türk-İslam sentezi üzerinde, muhalefetten gelen akıma baktığımda İyi Parti’nin mesajı bile milliyetçi bir mesaj ve bu milliyetçi koalisyonun içine Atatürkçülüğü de alan, ulusalcıları da alan, Avrasyacıları da alan milliyetçi koalisyonun ortak noktaları çok belli. Toparlamak gerekirse üç tane ortak nokta var: En önemlisi Kürt düşmanlığı, yani Kürtlerin güçleniyor olması; Irak’taki son gelişmelere kadar hem bölgede güçleniyorlardı –ama bana göre Irak bitmedi, Irak’ta hâlâ güçlenmeye devam edecek bir Kürt hareketi olacak– Suriye’de güçlenen bir Kürt hareketi var. Türkiye’de güçlü bir Kürt hareketi var, %13 oy almış ve sistemi sallamış bir Kürt hareketi var. Devletin genetik kodlarına dönmesi ve Erdoğan’ın kucaklaması önemli bir ayağı; ikinci ayağı Fethullah Gülen’le mücadele — ki bu Türkiye’nin kurumsal çöküşüne neden oldu. Çünkü Fethullah Gülen gerçekten paralel devletti ve ondan arınmak Türkiye’yi kurumsal olarak çökertiyor, bir travma yaratıyor. Üçüncüsü de Batı düşmanlığı. ABD düşmanlığı üzerinden yürüyen Batı düşmanlığı çok ciddi bana göre. Milliyetçi-Avrasyacı-Ulusalcı-AKP ortaklığı var.

Evet, tabii ki burada sana katılmıyorum Ömer, ama burada yayını bitiriyorum.
Taşpınar
: Ama bana göre Bekir Ağırdır katılıyor, Bekir Ağırdır’la konuşmanı dinledim.

Tamam, siz onunla program yaparsınız bundan sonra.
Taşpınar
: Bir dahaki sefere o yapsın söyleşiyi.

Tamam, ben geçen burada bir yayın yaptım ve görüşümü dile getirdim, merak edenler orada bakarlar. Ama bu tartışmayı arada sırada yapalım, bir dahaki hafta sürerse biraz daha Gönül’ü de katarak bu konuyu konuşmaya devam edebiliriz. Evet, bu hafta Transatlantik’e burada nokta koyalım. Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’a çok teşekkürler. Sizlere de bizleri izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler!

Heinrich Böll Stiftung Derneği'in katkılarıyla