Ekran Resmi 2017-11-29 19.07.32

Transatlantik: Reza Zarrab Davası ve ABD’den YPG’ye silah

Yayına hazırlayanlar: Şükran Şençekiçer & Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Yine Transatlantik’le karşınızdayız. Bir hafta çabuk geçti ve çok önemli konular var. Ama biz bugün iki konuya yoğunlaşıyoruz. Öncelikle tabii ki Zarrab Davası, ama adı artık Mehmet Hakan Atilla Davası’na dönüştü. Zarrab sanıklıktan tanıklığa terfi etti. Bir diğer husus da Suriye’de YPG’ye Amerikan silahlarının verilmeye devam edilip edilmeyeceği meselesi. Evet, Washington’daki Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’la birlikteyiz. Arkadaşlar merhaba.
Gönül Tol, Ömer Taşpınar
: Merhaba Ruşen.

Ömer, seninle başlayalım. Zarrab bugün –bir iki saat içerisinde herhalde– o tanıklığını yapacak. Günlerdir beklenen bir husus. Sen geçen yayında, “Artık itirafçı olduğu kesinleşti” demiştin. Resmîleşmemişti ama anlaşılmıştı. Şimdi artık belgeleri de var. İmzaladığı belgeler de servis edildi. Yargıç da söyledi. Ve bugün birazdan herhalde ifadesini verecek. Neler oluyor orada?
Taşpınar
: Bir kere Amerikan basınının tahmin ettiğiniz üzere konuya olan ilgisi son derece artmış durumda. New York Times olsun, Washington Post olsun, bu davayı çok yakından takip ediyor. Ve uzun uzun haberler çıkıyor. Yakında da bence editoryal yorum yazıları çıkmaya başlar. Şu kesin: Şu anda Zarrab bir tanık olarak Türkiye aleyhine açıklamalarda bulunacak. Büyük ihtimalle sadece Halkbank’ı değil, Türkiye’de temasta olduğu siyasetçileri de isim isim söyleme ihtimali yüksek. Dolayısıyla beklenen şey Türkiye-Amerika ilişkilerinde bu davanın ciddi gerginlik yaratacağı. Aynı zamanda başka bir gelişme var. New York Times’tan anladığımız kadarıyla 2013’ten itibaren FBI Zarrab’ı çok ciddi takip altına almış. Türkiye’de İstanbul’da Amerikan Konsolosluğu’nda çalışan Metin Topuz’un neden hâlâ salıverilmediği ve neyle suçlandığı daha iyi anlaşılıyor şu anda. Sonuçta o Amerikan Konsolosluğu’nda çalışan birisi olarak FBI’ın da işlerini yürüten birisi. Dolayısıyla FBI bu 17-25 soruşturmasını çok ciddiye almış. Dolayısıyla Amerika’nın bu meseleye 2013’ten beri ciddi olarak yaklaştığı, o delilleri gerçek olarak kabul ettiği ortada. Türkiye’de bir darbe girişimi olarak gösterilen 17-25 Aralık soruşturması şu anda Amerika’ya taşınmış durumda. Ve aynı deliller üzerinden giden bir araştırma, bir soruşturma ve dava var. Dolayısıyla Türkiye’nin endişeleri derin. Sadece ekonomik değil, çok ciddi siyasî boyutları olacak. Bir bakıma 4 yıl arayla Türkiye’de yapılması gereken, Türk adalet sistemi içinde yapılması gereken, ama Türkiye’de kurumların doğru dürüst işlemeyişi ve bu soruşturmanın, 17-25’in sadece bir yolsuzluk soruşturması değil, işin içinde bir de siyaset mühendisliği olduğu için –Cemaat’in giriştiği bir müdahaleydi bu– ve hiçbir zaman Türkiye’de sadece adalet olarak algılanmadı, Cemaat’in bir operasyonu olarak algılandı — ki maalesef bir boyutuyla bu doğruydu. Cemaat’in sonuçta elinde kalan, Cemaat’in sahiplendiği bir davaydı. Şu anda bütün bu meseleler kapanmış durumda. Amerika’daki yapı nedeniyle tabii ki. Cemaat işin içinden çıkmış durumda. Yani bu Amerikan adalet sisteminin FETÖ’nün elinde olduğunu iddia etmek ciddiye alınacak bir şey değil. Sadece Türkiye’de yandaş medyanın propagandası olabilir. Amerika’da normalde işleyen bir sistem var ve bu sistem şu anda Türkiye’de dört yıl önce ele alınması gereken davayı ele alıyor. Ve o dönem ismi geçen bütün bakanlar, kişiler, bankacılar tekrar burada sahneye çıkıyor.

Gönül, şunu soracağım: Zaten Türk-Amerikan ilişkileri çok kritik bir yerden geçiyordu. Bunda Zarrab’ın yargılanacak olmasının küçük de olsa bir etkisi vardı; ama Suriye başta olmak üzere Fethullah Gülen gibi bir yığın konuda, Türkiye’nin Rusya’ya yakınlaşması, İran’a yakınlaşması gibi… Burada Ömer’in de tarif ettiği gibi bu davanın siyasî birtakım boyutlar içermesi kaçınılmaz gibi gözüküyor. Bir şekilde olacak gibi gözüküyor. Türk-Amerikan ilişkileri Zarrab Davası’ndan sonra ne duruma gelir? Ne düşünüyorsun? Ne öngörüyorsun?
Tol
: Türk-Amerikan ilişkileri zaten daha kötü nereye gider bilmiyorum. Şu anda zaten iki ülkeyi bağlayan ortak çıkarlara baktığında, zaten ortak değerler yok, kalmadı. Ama ortak çıkarlara baktığımızda dahi çok az ortak çıkar var. İki ülkeyi organik olarak birbirine bağlayan çok az şey kaldı: NATO üyeliği, Amerika’nın İncirlik’i hâlâ kullanıyor olması vs.. Mevcut durumdan daha da kötüsü herhalde Amerika’nın İncirlik’ten çıkması ve ciddi ciddi –zaten bu sesleri duyuyoruz, Türkiye NATO’dan çıksın mı çıkmasın mı seslerini orada burada duyuyoruz– ama ciddi ciddi Amerika’dan bir yetkilinin “Türkiye NATO’dan çıkmalı” demesi, daha kötü bu olur herhalde. O yüzden ilişkilerin… Reza Zarrab meselesi tabii çok önemli. Ama ilişkiler zaten oldukça kötü bir noktada. Ve bundan kötüsü artık bütünüyle bir kopuş anlamına gelir.

Burada istersen Tillerson’ın en son yaptığı açıklamaya da bir değinelim. Mealen şöyle dedi değil mi Türkiye’ye? “Rusya size bizim verdiklerimizi veremez” dedi. O bir kaygı sonucu söylenmiş bir şey miydi? Ön alma çabası mıydı?
Tol
: Zaten bu bir süredir dillendiriliyordu Ruşen. Malum, S-400’le ilgili yapılan anlaşma… Hatta şunu da duymuştuk, vize krizinden… Tabii ona biz vize krizi diyoruz ama Amerikalılar ona kendi konsolosluk çalışanlarının tutuklanması krizi diyor. O krizden evvel şunu da duymuştuk: Amerikan Başkanı Trump’ın aslında Türkiye’nin İran’la yakınlaşmasından çok büyük bir rahatsızlık duyduğunu da duyuyorduk. Dolayısıyla İran meselesi, Rusya meselesi uzun zamandır zaten Amerika’yı rahatsız eden bir şey. O yüzden Tillerson’ın söylediğinde bence şaşılacak bir şey yok. Bunu pek çok ortamda, pek çok platformda Pentagon yetkilileri söylüyordu. Dışişleri Bakanlığı’ndan düşük dozda eleştiriler duyuyorduk. Güvenlik Konseyi’nden bu tür şeyler duyuyorduk. Yani bu Tillerson’ın söylediği yeni bir şey değil. Türkiye’nin İran ve Rusya’yla yakınlaşmasıyla ilgili olarak Amerika’nın duyduğu rahatsızlık ortada.

Peki, son olarak Zarrab’da kalalım. Biliyorsun New York Times iki tane Türkçe tweet attı. Burada özellikle hükümete yakın çevreler zaten Zarrab olayını bir kumpas olarak gösterme arayışında ve buna bir delil olarak gösterdiler. Gerçekten de şaşırtıcı bir şey. İlk defa böyle bir şey oluyor. Burada ne aramalıyız, nasıl bir şey? Bu sadece gazetecilik motivasyonuyla yapılmış bir şey mi sence?
Tol
: Bence aslında ilginç bir şekilde Türkiye şeye dönüştü, burada siyasetin göbeğine oturdu neredeyse. Bu analojiyi Ömer kullanmıştı, “Erdoğan Chavez’leşti Amerikan halkı için” demişti. Chavez böyle çok sık konuşulan, Amerikan siyaseti içerisinde sokakta çok siyasetle ilgilenmeyen insanın dahi bildiği bir isimdir. Erdoğan da hem Reza Zarrab meselesiyle, hem Michael Flynn meselesiyle artık gündeme oturdu. Hatta Türkiye buradaki pop kültürün o kadar bir parçası oldu ki, bir dizi yayınlanıyor burada ve o dizide, dizinin bir bölümü Türkiye’ye ayrılmış ve son derece detaylı, nüanslı bir Türkiye profili çıkarılıyor. Amerikan başkanının oğlunun kız arkadaşı Erdoğan’ın bodyguard’ları tarafından dövülüyor vs. Ve Türkiye, Amerika’nın çıkarlarının altını oyan, çok da güvenilemeyecek bir aktör olarak gösteriliyor. Dolayısıyla bu New York Times’a geri dönecek olursak, Türkiye hep söylediğim gibi Reza Zarrab meselesiyle, Michael Flynn’le yapılan o konuşmalar, Fethullah Gülen vesilesiyle aslında Amerikan günlük siyaset tartışmasının bir parçası hâline geldi. Ben New York Times’ın Türkçe tweet atmasını da bu açıdan değerlendiriyorum.

Ömer, demin sen bu olayın Fethullah Gülen’le alâkasına değinirken 17-25 Aralık’a, Amerikan Adliyesi’nin böyle FETÖ’cü falan olmasının söz konusu olmadığını söyledin ama, şöyle bir hususu herhalde sen de gözlüyorsundur: Yurtdışındaki bu insanlar, özellikle kaçaklar –orada örgütlü olan FETÖ çevreleri diyelim–, bu olayla beraber, Zarrab olayıyla beraber tekrardan çok güvenli bir ses tonuyla, yüksek perdeden ortaya çıkmaya başladılar. Bir anlamda bu davanın 17-25 Aralık’ta kendi haklılıklarını gösterdiği iddiasıyla ortaya çıkıyorlar. Bu Zarrab olayı –15 Temmuz darbe girişimi olayı zaten Batı’da çok da fazla şey bulmadı biliyoruz, popülarite bulmadı ama–, onu iyice unutturur mu? Cemaat sanki tekrardan böyle bir, Batı’da özellikle, ABD’de sütten çıkmış ak kaşık gibi bir profile doğru yönelebilir mi?
Taşpınar
: Şimdi Ruşen, Türkiye Zarrab olayıyla FETÖ’yü, Cemaat’i birbirine bağlıyor. Türkiye’deki propaganda makinası, fabrikası bunu birbirine bağlıyor. Çünkü 17-25’i bertaraf etmenin çözümü, olayı zaten bir FETÖ operasyonu olarak göstermekti. Burada gördüğümüz şu: Zarrab olayı kesinlikle Cemaat çerçevesinde ve Fethullah Gülen çerçevesinde ele alınmıyor. Zarrab başlı başına Amerikan yaptırımlarının delinmesi, İran’a altın kaçakçılığı ve Türkiye’nin bu altın kaçakçılığındaki rolü olarak ele alınıyor. Dolayısıyla Amerikan basını, kamuoyu, Zarrab meselesini tartışırken işin içinde çok fazla bir Fethullah Gülen, FETÖ boyutu yok. Fakat dediğin şu açıdan doğru: Cemaat’in buradaki yapısı bunu kullanıyor. Kullanması da son derece doğal. Çünkü kendileri 17-25 Aralık’ta bütün bu delilleri, davayı, her şeyi masaya kendileri getirdi. Ve olayın üstü kapatıldı. Dolayısıyla şu anda dört yıl sonra, adaletin tekrar tecelli etmesinin getirdiği bir zafer sarhoşluğu içinde diyebiliriz Cemaat. “Nihayet bizim söylediğimiz şeyler ortaya çıkıyor” diyor. Benim gördüğüm ilginç olan şey, Türkiye’de bu aslında bir malzeme yaratabilir. 2013’ten itibaren FBI meselenin içinde. Yani Türkiye’deki gelişmeleri adım adım takip ediyor Amerikan büyükelçiliği ve konsolosluğu. FBI takip ediyor. Zarrab’ın kim olduğunu biliyorlar. Dolayısıyla yani Zekeriya Öz’le Metin Topuz veya FBI’ın Türkiye’deki temsilciliği arasında bir bağlantı var, konuşuyorlar. Onlar da bu kaçakçılığın farkında ve bir suç işlendiğini biliyoruz. Dolayısıyla deliller zaten Amerika’nın da elindeydi. Ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: Türkiye’nin bütünüyle kumpas olarak gördüğü şey, yani 17-25 Aralık, gerçekten ciddi deliller üzerine oturmuş durumda. Yani ortada bir yolsuzluk var, rüşvetler var. Biraz daha derine indiğimizde şunu da söyleyebiliriz: Aslında Türk kamuoyu da aptal bir kamuoyu değil. Türkiye’de 17-25’e verilen tepki neydi? Yolsuzluk olmuştur, rüşvet alınmıştır. Ama adamlar bak rüşvet alıyor olmalarına rağmen dünya kadar da iş yaptılar. Yani yolsuzluk oldu ama bir yandan da iş yaptılar. Dolayısıyla tutmadı bu. Bir de onların işine kumpas getirildi. Amerika’ya bunu anlatamazsın. Amerika’da kimse “Ama AK Parti de iş yaptı, o yüzden tabii ki meşru bir hükümet” diyemez. Şu anda Trump Erdoğan’la ilişkileri hâlâ düzgün tutmak istiyor, hâlâ jeo-stratejik belirli gerçekler var, Gönül’ün de bahsettiği gibi. Onları nasıl etkileyecek? Yani Türkiye’nin imajı tahmin ettiğimizden daha da kötü bir şekilde zedelenecek, meşruiyet kaybedecek. “Böyle bir liderle ne derecede iş yapılabilir?” durumuna gelecek Trump. Onu konuşmamız gerekiyor.

Buradan şuna geçebiliriz o zaman: Gönül, iki liderin yaptığı son konuşma meselesi… Türkiye’de hemen ardından Dışişleri Bakanı bir açıklama yaptı ve o açıklamada, “Net bir şekilde artık Başkan Trump(’ın) Suriye’de Kürtlere silah yardımı yapılmayacağını söyledi”ğini aktardı; ama daha sonra, kısa bir süre sonra Pentagon’dan bunun böyle olmadığı yolunda birtakım açıklamalar geldi. Burada tam olarak ne oluyor? Orada nasıl yaşanıyor bu olay?
Tol
: Ruşen, ona gelmeden önce bir şey söylemek istiyorum Zarrab’la ilgili; aslında ilginç bir şekilde Ömer’in söylediğı bu FBI’n 2013’le paralel bir süreçte kendi delillerini toplaması önemli. Neden önemli? Çünkü sürekli, İbrahim Kalın da dahil, hükümetten bir sürü insan diyor ki: “Bunlar Gülencilerin topladıklarını aldılar, kabul ettiler, sorgulamadılar”. Hatta eski CHP Milletvekili Erkan Erdemir hakkında yakalama kararı çıkartıldı, bu delilleri paylaştığı iddiasıyla. Bu şunu gösteriyor: FBI 2013 yılından bu yana kendi soruşturmasını yürütmüş ve topladığı deliller kendi soruşturması sonucunda elde etmiş olduğu deliller, bu bir. İkincisi de Hakan Atilla’nın avukatları aslında bir anlamda suçu kabul etti. Yani bu şu anlama geliyor: Kendilerine yöneltilen suçlar –ki bunlar, yolsuzluk vs. Erdoğan’ı da kapsıyor–, kabul edilmiş oldu. Neden? Dediler ki “Aslında biz yapmadık bunu, Halk Bankası genel müdürü Süleyman Aslan yaptı.” Bu ilginç, kabul etmiş oldular bunu.
İkinci soruna gelince, Kürtlerle ilgili; tabii Pentagon bunu yalanladı, dedi ki: “Biz Kürtlerle çalışmaya, YPG’yle çalışmaya devam edeceğiz”. İçişleri Bakanlığı, “Bizim böyle bir şeyden haberimiz yok” dedi. Bir kafa karışıklığı hâkim. Fakat şu soruyu cevaplayabilmek için hakikaten “YPG’ye silah verilmesi kesilecek mi? Ya da daha genel anlamda YPG’yle işbirliği kesilecek mi?” sorusunu yanıtlamak için önce şu soruyu yanıtlamak gerekiyor: “Amerika Suriye’de ne yapmaya çalışıyor?” Tabii kafa karışıklığı olan bir yönetimden bahsediyoruz, her kafadan ayrı bir ses çıkıyor, ama Trump’ın Dışişleri Bakanı Tillerson’ın söylediklerini Savunma Bakanı’nın söyledikleriyle bir araya getirirsek, ana hatlarıyla üç temel şey çıkıyor: Suriye politikasında amaç. Amerika ne yapmaya çalışıyor? Birincisi IŞİD’in elindeki toprakları almak bütünüyle. İkinci amaç, IŞİD’den sonra, yani bu topraklar alındıktan sonraki dönemde stabilizasyon sağlamak. Üçüncüsü amaç da İran’ın nüfuzunu sınırlandırmak. Şimdi bu her üç amaç için de YPG’yle çalışmak zorunlu, silah verirsiniz vermezsiniz o ayrı mesele, fakat YPG’yle işbirliği gerekli. Malum birinci amaç için, IŞİD’le mücadele için zaten YPG en önemli faktör. İkinci amaç için yani IŞİD’in elinden toprakları alındıktan sonra stabilizasyon sağlanması için de Kürtler önemli. Neden önemli? Çünkü şu anda Suriye’nin en önemli petrol ve gaz rezervleri Kürtlerin elinde. IŞİD’den sonraki dönemde istikrarın sağlanabilmesi için ülkenin yeniden ekonomik olarak inşa edilmesi için bu rezervler önemli. Kürtler bu rezervleri elinde tuttuğu sürece de Amerika’nın IŞİD sonrası dönemde Suriye siyasetinde oynayabileceği önemli bir rol var demektir. Üçüncü amaç için de, yani İran’ın gücünü Suriye’de sınırlama amacı için de YPG, Kürtler önemli. Bazıları diyor ki: “Amerika bu amaç için zaten Kürtler gibi devlet-altı faktörlerle çalışmaz, devletlerle çalışır, Ürdün’le çalışır, Mısır’la çalışır, İsrail’le, Rusya’yla çalışır”. Devletlerle çalıştığı doğru, fakat çok net bir gerçek var; o da İran Haziran 2017’den itibaren, o Şii Hilali denen İran’dan başlayarak Akdeniz’e açılan bir alan oluşturdu kendine. Bu alan, Suriye’de, Suriyeli Kürtlerin bölgesinden geçiyor. Dolayısıyla Amerika’nın amacı eğer o İran’dan Akdeniz’e açılan o Şii Hilali’ni kesmekse, Kürtlerle çalışmak zorunda. Yani kısacası eğer Trump “Benim İran’la işim yok, rejime ne olursa olsun, Suriye’ye ne olursa olsun ben IŞİD’in elinden toprağı alır, çıkarım” diyorsa, evet YPG’yle çalışmak zorunda değil, çalışmaz da. Ama eğer amaç, bu diğer şeyleri de gerçekleştirmek ise o zaman Kürtlerle çalışmak zorunda Amerika.

Ömer, son olarak Kore meselesini sormak istiyorum sana. Bu yılan hikâyesine dönmüş gibi bir şey, ama yine en son Kore bir füze daha denedi, menzili daha uzun ve Amerika’yı artık vurabileceklerini söyledi. Trump Çin Başkanı’yla görüştü vs. Bu bitmeyecek bir kâbus gibi duruyor, buradan bir şey çıkabilir mi hakikaten? Daha önceki yayınlarda bunu sık sık söylediniz biliyorum, Ortadoğu’dan çok Kore’yle ilgili Trump diye. Bu olay gerçekten büyük bir krize doğru gidebilir mi?
Taşpınar
: Gitme ihtimali her zaman için var. Trump aslında Kore krizini birazcık da iç politikadaki zorluklarını gidermek için de kullanıyor; yani bir bakıma Trump’ın böyle bir krize ihtiyacı vardı da diyebiliriz ve hafif tırmandırma eğiliminde. Çok sert tweet’ler atıyor, ağız dalaşına giriyor Kore lideriyle, kendi kabinesiyle farklı düşüyor. Dolayısıyla o risk her zaman için var, piyasaları bile burada –ki çok iyi gitmekte olan New York Borsası’nı bile– rahatsız ediyor, dolayısıyla Kuzey Kore’yle kaçınılmaz bir dönüm noktasına gidiyor. O dönüm noktası kanımca bir askerî çatışma olmayacak. O rejim her ne kadar rasyonel bir rejim gözükmese de intihar edecek bir rejim değil, Amerika nükleer silah kullandığı anda yerle bir edebilir orayı ve o rejim de kendini devam ettirmek için beka korkusu olan bir rejim. İstediği şey Amerika’yı masaya çekip, nükleer statüsünü kabul ettirebilmek ve kriz tırmandığı ölçüde Amerika’nın diplomasiye eninde sonunda yeşil ışık yakacağını düşünüyor; belki Çin üzerinden olacak, belki bölgesel, Japonya, Güney Kore’nin de içinde olduğu bir dörtlü çerçevede olabilir. Fakat şurası gerçek: Amerika’da sistem Trump’ın elinde tetikte olduğu için –yani bütün nükleer sonuçta Trump’ın elinde–, “Trump bir delilik yapar mı?” diye korkuluyor.
Çok kısaca Türkiye’yle ilişkilerle bitirmek istiyorum: Trump ne zaman bir tweet atsa, Trump ne zaman Beyaz Saray’da yabancı bir liderle konuşsa, Dışişleri Bakanlığı’nda bir hasar tespiti yapılıyor. Yani, “Acaba nasıl biz Trump’ın söylediği şeyleri yumuşatabiliriz? Verdiği vaatlerin tam da gerçeği yansıtmadığını basına açıklayabiliriz?” diye. Bence Trump’ın Erdoğan’la konuşması da bu tür konuşma. Trump, bol keseden vaat verebilen bir kişi; Türkiye de o yüzden beklentileri çok artırdı, Fethullah Gülen’in iade edilmesi, Zarrab konusu olsun, YPG olsun son olarak gördüğümüz, kolay vaat verebiliyor, yani “Yaparız, ediyoruz” diyor, Erdoğan’la temelde iyi geçinmek istiyor; çok ilginç, yani Putin’le nasıl iyi geçinmek istiyor, Filipin’deki Duterte’yle nasıl iyi geçinmek istiyorsa, bu tür otoriter liderlere karşı bir sevgisi ve zaafı var diyebiliriz Trump’ın, belki de kendini görüyor onlarda biraz, kendisi de öyle olmak istiyor. Erdoğan’la iyi geçinmek istiyor. Kanımca Trump görevi bıraktıktan sonra Türkiye’de ciddi yatırımlar yapmak istediği için de iyi geçinmek istiyor, çünkü Erdoğan’ın kendisinden daha uzun dönem görevde kalabileceğini, hatta ölünceye kadar lider olabileceğini düşünüyor. Dolayısıyla iyi geçinmek istiyor onunla, bence ticari nedenlerle de iyi geçinmek istiyor ve vermemesi gereken vaatleri veriyor. Beyaz Saray’da, “Evet, Kürt meselesi konusunda, YPG konusunda bir revizyona gideceğimiz doğru” diyerek durumu idare etmeye çalışıyor; ama sahada iş yapan Pentagon, hemen diyor ki: “Hayır, ilişkimiz devam ediyor”. Dolayısıyla tekrar edeyim, Trump her tweet attıktan sonra veya ciddi bir telefon konuşması yaptıktan sonra hasar tespiti yapılıyor burada.

Bu sabah da kalkar kalkmaz, biliyorsun, İngiltere’de ırkçı bir kadın siyasetçinin üç tane videosunu retweet etti, kadın da neye uğradığını şaşırmış, ama tamamen İslamofobik şeyler.
Taşpınar
: Yani bu bir skandal; yani kendisi bir muhalefet politikacısı değil, kendisi Amerikan devlet başkanı ve o sorumluluğun idrakında değil, öyle hareket ediyor. Dolayısıyla gerçekten şu anda bir hasar tespiti yapılıyor, “Amerikalı Müslümanlara biz bunu nasıl anlatılırız? Amerika’daki radikalizme nasıl bir etkide bulunacak?” diye. Yani şu anda bir şekilde onun attığı bir adım nedeniyle nasıl zararı azaltabiliriz diye etrafında çalışan insanlar var Trump’ın.

Evet, burada noktayı koyalım Transatlantik’e. Bakalım, bugün henüz başlamadı galiba, Reza Zarrab neler anlatacak? Onları da bir sonraki yayında değerlendireceğiz. Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’a çok teşekkürler, bizi izlediğiniz için teşekkürler. Haftaya tekrar Transatlantik’te tekrar karşınızda olacağız.

Heinrich Böll Stiftung Derneği'in katkılarıyla