58538203-87cd-4751-a038-f8d49ccf8fef

Unuttuğumuz Kürt sorunu

Yayına hazırlayanlar: Şükran Şençekiçer & Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. “Unuttuğumuz Kürt Sorunu” ya da “Sorunumuz” başlıklı bir yayınla karşınızdayım. Gerçekten çok uzun bir zamandır gündeme gelmeyen bir konu bu; ama yaşıyoruz. Irak’la ilgili, Suriye’yle ilgili Kürt meselesi konuşuluyor; ama sanki bizden uzakmış gibi konuşulmaya dikkat ediliyor. İçeride de çatışmaların daha önceki dönemlere kıyasla bayağı bir azalmış olmasının, saldırıların azalmış olmasının da bunda bir etkisi var muhakkak; birçok neden var, çok fazla konuşulmuyor ama Kürt sorunu çok ciddi bir şekilde ortada duruyor.

“Sorun var diye inanmayacaksın, yok diye inanacaksın”

Recep Tayyip Erdoğan’ın, partisi ilk iktidara geldiği zaman –ki kendisi siyasî yasaklıydı o tarihte, 2002’nin son yıllarında, Aralık ayının son günlerinde, yılbaşına doğru– Rusya’da bir gezi sırasında bir Kürt işçi kendisine Kürt sorununu nasıl çözeceklerini sorduğu zaman verdiği bir cevap vardı, onu hatırlatmak istiyorum: “Sorun var diye inanmayacaksın, yok diye inanacaksın, var diye inanırsan sorun olur. Sorun yok dersen ortadan kalkar.”
Türkiye bir anlamda bir süredir bu durumu yaşıyor, yokmuş gibi yapıyor, sorun yokmuş gibi yaşıyor, bir şekilde zaten Türkiye’nin şu anda yaşadığı, bir müddettir yaşadığı çok ciddi başka sorunlar var; dış politikayla ilgili sorunlar var, içeride ekonomiyle ilgili sorunlar var, çok ciddi bir kutuplaşma meselesi var. Kutuplaşma meselesi Türk-Kürt kutuplaşmasının ötesinde bir yerde seyrediyor sanki. Özellikle referandumdan itibaren Erdoğan’a oy verenler ya da vermeyenler gibi kabalaştırarak söylersek, Türkiye’de ortadan ikiye ayrılmış bir seçmen profili var. Kürt sorunu bu anlamda geride kalmış gibi, daha belirleyici bir noktada gözükmüyor.
Erdoğan iktidara geldikten sonra, kendisi de siyasi yasağı kalkıp Başbakan olduktan sonra, Kürt sorununun varlığını kabul eden, ret ve inkâr politikalarıyla artık Türkiye’nin gidemeyeceğini söyleyen bir siyasetçi profili çizdi ve bu noktada çok değişik adlarla Kürt sorununu çözmeye yönelik birtakım girişimler başlattı; ama hepsi bir yere kadar gelip, belli bir yerden sonra tıkandı, iptal edildi. 2011’de aynı Erdoğan’ın “Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşimin sorunu vardır” dediğini gördük, bu aslında Kürt sorununu kabullenmekten bir kopuşu gösteriyordu. Yine 2011 yılında kendisi “Kürt sorunu yok, PKK sorunu var” diyerek, aslında bildiğimiz klasik devlet söylemiyle tekrar yıllar sonra buluşmuş oldu.

Suriye ve Irak’taki Kürt sorunlarının etkisi

En son 2015 yılında –ki bu söylediği artık şu andaki yaklaşım olarak özetlenebilir–, yanılmıyorsam Balıkesir’de yaptığı bir konuşmaydı, “Kardeşim ne Kürt sorunu ya! Artık böyle bir şey yok!” dedi, çözdüğünü ilan etti, ama çözmedi. Çözmediğini kendisi de biliyor olsa gerek; çünkü eğer Türkiye Kürt sorununu çözmüş olsaydı, bugün yaşadığı birçok sorunu yaşamıyor olurdu; çünkü Kürt sorunu her ne kadar öne çıkmasa da şu son günlerde Türkiye’de yaşanan birçok sorunun merkezinde yer alan bir sorun ve birçok sorunun anası. Türkiye’deki sorunların hemen hemen hepsinin anası diyebiliriz. Ekonomiyle doğrudan ilişkisi var, bölgesel ilişkilerle dış politikayla doğrudan ilişkisi var. Örneğin, Türkiye’nin Suriye politikasının belli bir aşamadan itibaren Suriye’de PYD-YPG güçlerinin yani PKK çizgisindeki Kürt güçlerinin nüfuzunu daraltmak, etkisini daraltmak üzerine inşa ettiğini görüyoruz ve bu anlamda Türkiye sırf bunu yapabilmek için sürekli politika değiştiriyor, o politika sabit kalıyor, belli tarihten itibaren bunu gördük. En son Irak’ta, Irak politikasını tamamen Kürt meselesiyle alâkalı olarak değiştirdiğini gördük. Bağdat’la mesafeli hatta gergin ve Erbil’le yakınken, Kürt referandumunun ardından tam tersi bir durum yaşandı. Bağdat’la ilişkileri test edildi ve Erbil’le ilişkiler gerilemiş oldu. Bütün bunlarda belirleyici olan Kürt meselesi oldu. Burada tabii Irak’ta ve Suriye’de Kürtlerin belli güçler kazanmaları, bağımsız devlet ya da özerklik ya da başka bir şey, statü, herhangi bir statü kazanmalarındaki en büyük endişe, kaygı ve bunun bir şekilde Türkiye’ye yansıma ihtimali olduğunu çok net bir şekilde biliyoruz; bunu zaten açık açık dile de getiriyorlar.

Unutmanın nedenleri

Peki, Türkiye’de Kürt sorunu neden unutuldu? Bunun birçok nedeni var; bir, devletten kaynaklı bir nedeni var. Devlet bu olayın çok fazla konuşulmasını istemiyor; çünkü çözüm noktasından belli bir tarihten itibaren uzaklaştı. Özellikle Haziran seçiminin ardından bu uzaklaşmaya tanık oluyoruz ve daha sonra zaten MHP’yle adı konulmamış bir işbirliğine, bir tür ittifaka gidildi başkanlık sisteminin inşası ve şimdi de 2019’da yapılması beklenen cumhurbaşkanlığı, daha doğrusu başkanlık seçimlerinde MHP’nin ve MHP çizgisindeki seçmenin, yani Türk milliyetçisi seçmenin oylarını alabilmek için Kürt sorununda eski çözüme yönelik, barışçıl çözüme yönelik çizgiyi terk etti. Ancak, askerî yöntemlerle çözmek imkânsız olduğu için, burada tercih edilen yol bu olayı genellikle yokmuş gibi görmek, sadece bir terör hadisesine indirgemek ve bu bağlamda da sürekli Irak’ın kuzeyindeki PKK kamplarına ya da değişik yerlerine –PKK üslerine diyelim– birtakım hava saldırıları düzenlemek, ülke içinde özellikle kırsalda yapılan bazı operasyonlar vs. olayı sadece terör ekseni etrafında görme anlayışına yöneldi.
Terör meselesi söz konusu olduğu zaman da Kandil saldırıyı belli bir şekilde aşağı çekince de terör meselesi çok fazla gündeme gelmiyor biliyorsunuz; özellikle son dönemde bunun iyice azalmış olduğunu, kentlerdeki TAK adı altında –aslında PKK’nın bir aldatmacası olduğunu biliyoruz– kentlerdeki kör terör eylemleri olmadığı için bu olay büyük ölçüde geri plana itilmiş durumda. Ama tek başına mesele bu değil; bir diğer mesele Kürt hareketinin kendi içerisindeki meseleler, sorunlar, krizler. Bu krizlerin bir nedeni tabii ki onlara yönelik devletin baskıcı uygulamaları. Selahattin Demirtaş başta olmak üzere çok sayıda yasal siyasetçinin, belediye başkanının, milletvekilinin, eş başkanın tutuklu olması, bazılarının yurtdışına gitmiş olması, geri kalanların da büyük ölçüde çok dar alana hapsedilmiş olmaları nedeniyle Türkiye’de Kürt hareketinin siyasî anlamda etkisinin bayağı bir azaldığını görüyoruz.

Kürtlerin çatışan taraflara mesafe alması

Bunun toplumsal alana da yansıdığını görüyoruz. Özellikle Güneydoğu’da yaşanan o hendekler döneminin ardından toplumsal desteğin de gözle görülür bir şekilde azaldığını ya da şevkini yitirdiğini görüyoruz. Bu toplumsal desteğin azalmış olması Güneydoğu’daki Kürtlerin devlete yöneldiği anlamına gelmiyor. Genellikle tarafsız gözlemciler, olabildiğince serinkanlı bakabilenler, hem örgüte hem devlete yönelik olarak bir tepki olduğunu aktarıyorlar. Ama şöyle bir husus var, ilginç olan şu: Türkiye’de Kürtler çok politize bir kesim, politize bir halk. Bunlar her ne kadar politik aktörlere karşı mesafe koysalar da kendi politizasyonlarını da muhafaza ediyorlar. Çok ilginç bir durumla karşı karşıyayız. Bu aslında bir yanıyla pozitif bir durum olabilir. Bir yanıyla da çok riskli bir durum olabilir. Çünkü bir yanda alabildiğine politizasyonu süren bir kesim, ama öte yandan var olan politik ifadelerde kendini bulamayan ya da yeterince bulamayan bir kesim. Değişik nedenlerle mesafe duyan bir kesim var. Böyle bir realite var. Bu önemli bir husus. Ama bütün bunların şu anda yaşanıyor olması, Kürt sorununun varlığını ortadan kaldırmıyor.

Kandil’in önceliği Suriye

Bir başka husus, demin bir ara sözünü ettim, Irak’ta ve esas ama Suriye’deki Kürt meselesinin çok daha fazla öne çıkması, hatta Kandil’in özellikle Suriye’deki meseleyi her şeyin önüne koyup Türkiye’yi bir anlamda geçici bir süre için olsa gerek, bilemiyorum ama geri plana itmesi, bir anlamda feda etmesi. Yani Suriye’deki kazanımları sağlamlaştırmak ve artırmak için, iyice konsolide etmek için Türkiye’de birtakım mevzileri kaybetmeyi, Türkiye’de Kürt sorununun etkili bir şekilde gündemde olmasından vazgeçmeyi göze almış olduklarını düşünüyorum. Bu konuda benimle paralel düşünen başka insanların olduğunun da farkındayım. Bu önemli bir husus. Nitekim baktığımız zaman, karşılaştırmalı baktığımız zaman, Türkiye’de çözüm süreciyle beraber yaşanan Kürt sorununun çözümü yolunda ve buna paralel olarak Kürt hareketinin yükselişiyle şu anda baktığımız zaman o anda Suriye’de yeni yeni bir şeyler filizleniyordu. Mesela Kobani’de IŞİD kuşatmasının olduğu tarihi düşünün.
O tarihlerde Türkiye’de Kürt hareketi çok ciddi anlamda bir güç kazanmıştı. Kobani’de gerçekten böyle bir ölüm kalım meselesi yaşıyordu. Oradaki kuşatma kırıldıktan sonra yaşanan süreçte bir bakıyoruz, Suriye’de YPG, PYD alabildiğine güçlenirken Türkiye’de Kürt hareketi bayağı bir mevzi kaybetti, geriledi, etkisini büyük ölçüde yitirdi. Ve bu da bir anlamda bir tercihti. Aynı anda birçok yerde var olan, yani Irak’ta, Suriye’de, Türkiye’de ve İran’da var olan bir hareketin önceliklerinde Türkiye birinci sırada olmadığı için Türkiye’de Kürt sorununu konuşmak, bunu çözme yolunda adım atmak konusunda da bayağı bir geri kalmış durumdayız. Irak meselesi de tabii, özellikle referandum parantezi çok önemli bir döneme damgasını vurdu. Bölgesel güçler çok kısa zamanda Kürtlerin bağımsızlık iradesini engellemiş gözüküyor; Türkiye, İran başta olmak üzere. Tabii İran’la bağlantılı olarak Bağdat da bunun bir uzantısı. Ancak bunun da kolay kolay kapanacak bir irade olduğunu, vazgeçilecek bir irade olduğunu söyleyemeyiz.

Kürtler var dedikçe Kürt sorunu vardır

Şunu söylemeye çalışıyorum: Türkiye şu ya da bu nedenle, konjonktürel nedenlerle, aktörlerin birtakım hesaplarıyla, birtakım strateji ve taktikleri nedeniyle Kürt sorununu bir şekilde rafa kaldırmış gibi gözüküyor. Ön plana çok fazla çıkartmıyor gibi gözüküyor. Ancak bu sürdürülebilir bir politika değil. Çünkü Türkiye eninde sonunda dönüp dolaşıp Kürt sorunuyla yüzleşmek ve bunu çözmek, kalıcı bir şekilde ve barışçıl bir şekilde çözmek zorunda. Aksi takdirde bu sorunun varlığını sürdürmesi, derinleşmesi, daha da çözülmesi zor hâle gelmesi anlamına gelir. Ve bu sorunu şiddet yoluyla çözmenin hiçbir şekilde imkânı olmadığını herkes bir şekilde biliyor; ama itiraf etmiyor olabilir, biliyor. Bu sorun çözülmediği müddetçe de bu ülkede istikrarın mutlak anlamda tesisi; demokrasinin, hukuk devletinin, temel hak ve özgürlüklerin tesisinin mümkün olmadığını hepimiz bir şekilde biliyoruz, bunu dile getirsek de getirmesek de.
Tabii bu arada ben bu sözleri söylüyorum ama birçok kişi “Ne Kürt sorunu? Bu hakikaten çözüldü”, “Kürtler ne istiyorlar da olamıyorlar?” gibi, “Kız alıp veriyoruz”dan “Benim Kürt arkadaşlarım da var” gibi artık klişeleşmiş birtakım tepkiler alacağımı biliyorum. Kimse kendini kandırmasın. Türkiye’de Kürtler eğer “Sorunumuz var, taleplerimiz var” diyorsa, Türkiye’de Kürt sorunu varlığını sürdürüyor demektir. Burada tabii ki bir dengenin tutturulabilmesi gerekiyor. Kürtlerin talepleriyle, Kürt olmayanların kaygılarının arasında bir dengeyi hep birlikte, çoğulcu bir ortamda bulabilmemiz gerekiyor. Şu anda ondan çok uzak bir durumdayız. Bir ara buna yaklaşır gibiydik ve maalesef o şansı kaçırdık, o fırsatı teptik. Önümüzdeki süreçte olur mu, tekrar bir çözüm fırsatını Türkiye yakalar mı? Şu hâliyle baktığımız zaman bu imkânsız gibi geliyor. Ama Türkiye’nin bu sorunu çözmeden hiçbir şekilde istikrara kavuşmayacağı realitesinden hareketle eninde sonunda, şartlar ne olursa olsun, siyasî aktörler neyi tercih ederlerse etsinler, Türkiye’nin eninde sonunda Kürt sorunuyla yüzleşmek, ciddi bir şekilde yüzleşmek ve bunu gerçek, kalıcı bir şekilde çözmek zorunda kalacağına inanıyorum. Bugün onun zamanı olmayabilir. Bugün bu çok naif kaçabilir. Ama bunu sürekli olarak hatırlatmakta yarar var. Bizim bir Kürt sorunumuz var. Biz bu Kürt sorununu çözmek zorundayız. Aksi hâlde Türkiye olarak bize huzur yok.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.