güne

Güne Bakış (29 Aralık 2017): Levent Gültekin ile OHAL ve son KHK’lar

Yayına hazırlayan: Sahra Atila

 

2017’nin son Güne Bakış’ında konuğumuz Levent Gültekin. Hoş geldiniz diyelim. Kapanışı sizinle yapacağız 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve özellikle sivillere cezai muafiyet getirdiği için KHK’ya verilen tepkileri konuşmak istiyoruz. Hem muhalefet cephesinden hem sivil toplum açısından bu bir hareketlenme yarattı mı ülkede?

Epeyce can sıkıcı bir olay. Şöyle can sıkıcı; devlet vasfını, bütün görevini tamamıyla topluma devretmiş oluyor. Devletin varlığı demek hukukla, kuralla nizamı sağlamak; başka bir şey değil.  Temel görevi o; hukuku sağlamak. Birincisi, toplumun kendi aralarındaki yaşamını tanzim etmesini, hukuku sağlamasını KHK ile topluma devretmiş oldu. İkincisi, şiddete teşvik ediyor, yani başınızın çaresine bakın diyor. Çünkü olağanüstü bir şekilde istismara açık bir durum. Silah devletin elinde olduğu zaman meşrudur. Mafya ile devleti ayıran temek faktör hukukun olması. Yani o yüzden silahı ortalama bir insana teslim ettiğinde nizamı, intizamı devlet ortadan kaldırmış oluyor. Uzun zamandan beri Anayasa’yı askıya almış, hukuku devre dışı bırakmış bir ülkede bu son KHK ile devlet bütün vasfını ortadan kaldırdı. Yani bu sadece muhalif kesimle ilgili değil. Toplumun bütünü şu anda devletsiz. Toplumun bütünü tehdit altında, AK Parti de dâhil buna. Yarın o maddeyi kullanarak diyelim ki AK Partililer sokağa çıktı, biri de “Bunlar ülkeye ihanet ediyor” dedi ve saldırdı. Bunlara bir meşruiyet zemini sağlıyor. Hakikaten akıl alır gibi değil. İktidarın yanlışından dönmesi lazım ama dönmez. Çünkü iktidar devletin varlığını kaldırmış durumda. Kendini devletin yerine koymuş halde. Söyleyecek kelime bulamıyorum artık. Ortada bir devlet yok artık.

Muhalefet ve sivil toplumun buna verdiği tepki ve hareketlenme ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Muhalefet bütün konularda olduğu gibi yetersiz. Toplum nasıl bir tepki verebilir ki? Ortada nizam yok, düzen yok, kural yok, kanun yok. Gidebileceğin bir merci yok. Kurucu iradeye ihtiyaç var. Yani toplumun bir araya gelip yeni bir Türkiye Devleti kurması gerekiyor. Anayasa’yı askıya almışsın, meclis bütünüyle işlevsiz hale getirilmiş. Meclis yok artık. Yasanın normalde mecliste tartışılıp, konuşulması lazım. Alınamaz ama diyelim ki alınacak, diyelim ki bir ülke böyle bir şeye çok ihtiyaç duyuyor. Çok tehlikeli bir durum var; böyle bir kanun çıkacaksa o meclisin işidir. Bir kişi bir kararname yazmış, bütün ülkeye dayatıyor. Meclis işlevsiz, Anayasa zaten yok, hukuk zaten çökmüş. Toplumun yapabileceği ne var bilmiyorum ama devlet daha çok şeyler yapabilirdi. Muhalefetin de bir şey yapabilecek takati yok. Niye? Bir şey yapabilmek için, bir şeyi yapabilmenin kaynağı özgüvendir. Bu yasalardaki güçtür. Şimdi güç alabileceği bir yasa, bir devlet, kural, hukuk olmadığı için öbür tarafta muhalefetin özgüvenine, zekâsına, aklına, stratejik derinliğine kalıyor. Özgüvenin kaynağı insanın kendisidir. Kendi zaaflarının farkında olanlarda özgüven olmaz. Muhalefet kendi zaaflarının farkında. Bir açmazın içinde, adım atamaz duruma geldi. Kendi kendilerine geldiler. Ben iktidarın koyduğu engellerden bahsetmiyorum. İktidar elbette medyayı yasaklamış falan… Bunlardan farklı olarak söylüyorum. Bütün partiler kendi kendilerini açmaza soktular, toplumun belli başlı kesimlerine ulaşamıyorlar sadece kendi taraftarları ile bağ kurmaya çalışıyorlar. O da toplumsal tepki oluşturmanın önünde bir engel. Bir kesimin tepkisi başka bir şey… Filan kesim, filan mezhep veyahut filan inanç mensupları, filan ideoloji mensupları veyahut filan kimlik mensupları değil. Toplumun bütünün tepkisini organize edecek bir muhalif tavır gerekiyor o da ne yazık ki yok.

Konuşacağız birazdan ama şimdi gelmişken söyleyeyim; en fazla yapabilecekleri sine-i millete dönmek diye tartışılıyor. Şimdi muhalefetin şöyle bir sorunu var: Üç adım, beş adım diye bir strateji kurmuyor. Tepkisellik üzerinden hareket ediyor. Sine-i millete dönsün diye, aklı başında bütün insanlardan “Muhalefet meclisi terk etsin” diye bir çağrı var. Çünkü meclis artık işlevsel değil. Meclis devre dışı bırakılmış. “Sen niye orada duruyorsun, çık oradan” diyorlar. Tamam haklılar. Hepimizi heyecanlandıran bir adım da olabilir. Bizim artık tepkiye değil -artık demiyorum son bir yıldır- tepkiyle koyulan bir tavra ihtiyacımız yok. Akılla, mantıkla oturulup konuşulması lazım. Diyelim meclisi terk etti muhalefet, iktidar “Öyle mi? Güle güle. Gidin kumda oynayın” dediğinde ne yapacağını bilmesi gerekiyor. Veyahut diyelim ki başka bir türlü tavır geldiğinde iktidardan, ona nasıl cevap vermesi gerektiğini bilmesi gerekiyor. Bugün meclisi terk ediyoruz, üçüncü gün şöyle bir adım atacağız, beşinci gün şöyle bir adım atacağız altıncı gün şöyle bir adım atacağız. İktidarı geri adım attırana kadar, hukuki çerçeveye sokana, iktidarı meclise getirene, seçime zorlayana kadar. Biz kademeli olarak şu adımları atacağız diye eylem planı açıklaması lazım. Bu şuna benziyor: CHP Adalet Kurultayı yaptığında benim ilk tepkim “hiç bir şey olmaz” demek oldu. Bana dediler ki “Levent Bey, sen de hiçbir şeyi beğenmiyorsun, ortada çok güzel bir eylem var.” Ben de dedim ki “Bunun bir sonraki adımının hesaplanması lazım, yürüyüş yaparsın Ankara’dan İstanbul’a ama yürüdükten sonra ne yapacağını bilmen gerekiyor.” Buradan bir şeye başlayınca hedef koyman lazım. Buraya doğru gelirken nasıl geleceğim? Şunlarla karşılaşabilirim, şu olabilir, iktidar şöyle davranabilir ama şunu alacağım. Ama ne oldu? Kötüdür anlamında söylemiyorum, iyi niyetli yapılmıştı ama ikinci adım hesaplanmadığı için Adalet Kurultayı tatlı bir nostalji olarak kaldı Türk toplumunda. Niye? Çünkü bir adım sonrası konuşulmamış, “Hadi bir tepki gösterelim” diye yola çıkılmış. Tepkiye ihtiyacımız yok. Akıl ve sağduyu ile hukukun içine çekmemiz gerekiyor iktidarı. Devleti ortadan kaldıran bu adımı geri almaya, meclisi yeniden işlevsel hâle getirmeye, kendi ülkesine sahip çıkacak bilince ve duygu bütünlüğüne getirecek bir akıl ve strateji kurgulanması lazım. Muhalefetin de buna gücü yok, niye olmadığını konuşuruz.

Kanun Hükmünde Kararname ile devam edecek olursak: 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bir tweet attı. Aslında bir süredir farklı düşündüğü konuları açıklıyor ve kamuoyu ile paylaşıyor. Kamuoyu ile paylaşmaya devam edeceğim, dedi. Nasıl değerlendiriyorsunuz bunu? Aslında şunu da söyledi; bunu başka yere çekmeye gerek yok. Çünkü şöyle yorumlar yapıldı; “Farklı bir şey mi yapmaya çalışıyor?” gibi.

Abdullah Gül de sonuçta bu ülkenin evladı. Bir sorumluluk yüklenmiş, eskiden cumhurbaşkanı idi. Her birimiz gibi konuşma hakkı var, eleştiri hakkı var. Kaldı ki çok yumuşak bir tonda uyarı yaptı. AK Parti kendi içindeki aklıselimlere, kendi tabanından gelecek aklıselimlere bile kulak tıkayacak duruma gelmiş. Bu kadar körelmiş, bu kadar bütünü ile gerçeklikten kopmuş durumdalar. Abdullah Gül’ün hakkında piyasada olan yorumlara katılmıyorum ben. Adaylık hazırlığı olarak görenlerden değilim çünkü öyle bir durumun olmasına teknik olarak imkân yok. Abdullah Gül hem kişilik olarak hem yapı olarak… Ama AK Parti içerisinde hareketlenme olur “Gel burada işin başına geç, memleket batıyor” derler o başka. Ama Tayyip Erdoğan orada durduğu sürece Abdullah Gül “100 bin imza toplayıp aday olayım” demez.

Bunu tercih mi etmez, yapamaz mı sizce?

Kişiliği ona müsait değil, onun için diyorum. O tabanı karşısına almak, cebelleşmek, savaşmak demektir bu. 100 bin imza ile aday olmak demek kılıç çekmesi anlamına gelir. “Ben buradayım. Buyur!” demektir. Onu yapacak biri değil. Yapsaydı 2014’de çok rahat yapardı, öyle 100 bin imzaya gerek yok. Adayım deseydi orada bitmişti. Ama dediğim gibi aday olmaması Abdullah Gül’ün bu ülkede konuşmaması anlamına gelmez. Herkes konuşacak. Tayyip Erdoğan bu ülkenin kralı değil. Hepimiz bu ülkenin evladıyız. Bu ülkede ekmek yiyen, bu ülkede çocuğunu yetiştirmiş, bu ülkede doğmuş, büyümüş, bu ülkenin kahrını çeken herkesin, çöpçüsünden, cumhurbaşkanına, memurundan, genel müdürüne kadar herkesin bu ülke ile ilgili söz söyleme hakkı var. Bunun en başında da eskiden Cumhurbaşkanlığı yapmış Gül gibi, Sezer gibi, rahmetli Demirel  gibi siyasetçilerin hakkı var. Onlar biraz daha kamuoyu önünde kanaat önderi olmuştur. AK Parti iktidarı hakikaten bütünüyle gerçeklikten kopmuş, hukuktan uzaklaşmış, dost tavsiyesini dinleyecek hali kalmamış, korkuya teslim olmuş. En vahimi budur; korkuya teslim olmak, bizi hep beraber ülke olarak büyük bir yıkıma götürür. Çünkü burada bir yayında söylemiştim, korkmak şuna benzer: Mutfağa girdiniz, yağ tavası alev almış. Panik yaptınız, onun üzerine su döktüğünüz zaman ev de yanıyor. Çünkü onu söndürmenin yolu çok soğukkanlı bir biçimde o tavayı alıp dışarı atmaktır. Ama “Ocağın üstündeki tavaya alev aldı, dur su dökeyim, söndüreyim” derseniz onu panikle yapıyorsunuz, kötü niyetle değil. “Su dökeyim, sönsün” dediğinizde evi yakıyorsunuz.

Şu anda AK Parti’nin yaptığıyla alakası şu; korku ile adım atılmıştır. Nedir o korku? “Acaba dünyanın bir yerlerinde –üst akıl veya içeride- bize karşı bir ayaklanma tertip ediliyor mu? Özellikle Tayyip Erdoğan’ı indirmek için bir gösteri, bir ayaklanma içindeler mi?” diye bir korku var içlerinde ve o korku ile devlet vasfını ortadan kaldırıyor. Ve öyle düşünenlere diyor ki “Beni öldürmeyi, beni yıkmayı düşünürseniz ben de halkı üzerinize salarım, haberiniz olsun.” Aslında o korku ile kendini korurken hepimizi ateşin içerisine atıyor.

Buradaki konu aslında sizin Diken’deki  yazınıza gelmiş oldu bir şekilde. “Erdoğan seçimle gitmez mi?” tartışmaları…

Şimdi bunu bundan bağımsız olarak söylüyorum; iyi niyetinden şüphe etmediğim birçok yazar-çizer, aydın, kanaat önderinin böyle bir kanaati var. Yazılara da yansıyor, konuşmalarımıza yansıyor bu. Böyle bir hissiyata zaman zaman ben de geliyorum. Burada demişimdir belki zaman zaman. Çünkü öyle bir duyguya kapılıyoruz her birimiz. Fakat “Erdoğan, seçimle gitmez” tespitinin sorunları var, sorunlu yönleri var. Ama bizim işimiz tespiti yapmak değil. Yani birkaç tane nedeni var. Birincisi, toplumun umudunu kaybettiriyor, yani heyecanı yok ediyor, bir şeyi yapma azmini ortadan kaldırıyor. Bu adam seçimle gitmeyecekse ben o zaman niye yazıyorum, ben niye geldim şimdi burada iki saat trafikte boğuşup buraya gelmişim Medyascope’ta konuşuyorum? Niye yazıyor gazeteciler, niye konuşuyoruz televizyonlarda, niye, konferanslara gidiyoruz? Gitmeyecek darbe olmayacağına göre. Öyle bir beklentimiz yok; ben ayaklanma da beklemiyorum, bir halk ayaklanması çıksın Tayyip Erdoğan’ı göndersin diyenlerden de değilim. Çünkü bizim derdimiz Tayyip Erdoğan değil, bu ülke. Ülkeyi kurtarmamız lazım. Eğer seçimle gitmez diyorsak “topluma pek bir şey yapma fırsatı kalmıyor” anlamına gelen bir cümle etmiş oluyoruz, birinci yönü bu.

İki, bütün iktidarlar seçimle giderler. Toplumsal meşruiyetinin zeminini kaybeden hiçbir iktidar ayakta kalamaz, bunun ölçüsü sadece sandık değildir. Bugün AK Parti toplumsal meşruiyetini kaybetse Tayyip Erdoğan’ın konuşma şekli değişir, yürüme şekli değişir, mimikleri değişir, hareketi değişir, içindeki özgüvenini kaybeder. Onu kaybeder, onu biz hep beraber hissederiz. Anlatabiliyor muyum?

Üçüncüsü de şu: Bir kere başka bir şey daha var. Şimdi AK Parti’nin 2017 Nisan’da aldığı oy kararsızlar dağıtılmadan yüzde 47, bunaltı öyle çok değil. Altı ay önce yüzde 47. Şimdi Kasım ayı anketlerinde oyu yüzde 37. 10 puan gitmiş. Ne demek bu? AK Parti, bizim gibi ülkenin gidişatından endişe duyan, işler kötüye gidiyor diyen, ya arkadaş bir dakika ne oluyor diyenler odanın dışına çıkmış. Gözünde canlansın diye resim haline getiriyorum. Kapıda sigara içiyorsunuz, bekliyorsunuz, ne olacak? Başka eve mi gideceksin, yoksa geri dönüp gelecek misin? Başka eve gitmiyorlar. Niye gitmediğini, konuşacağım; muhalefetin özgüven dediğim sorunu ile ilgili.

Bir kere sorun şurada, şunu görmemiz gerekiyor: -Kendimi katarak söylüyorum, kimseyi suçlamıyorum, bende buna dahilim- Yazar, çizer, aydın, entel koca koca adamlar oturmuş, entelektüel lakırdı yapıyoruz. Kaba, hukuk tanımaz, kural tanımaz; bana göre cahil, ilkokul seviyesindeki bir siyaset anlayışı üzerinden günlerce konuşup yorum yapıyoruz. Erdoğan, seçim kaybetse de gitmez ne demek biliyor musun? Ortada bir cenaze var. Cenaze kalkmaz demektir, cenazeyi biz kaldıracağız. Niye söylüyorum? Aklını, sağduyusunu, vicdanını, insanlığını, ülke menfaati düşüncesini kaybetmiş, yok. Eğitimi çökmüş, hukuku çökmüş, barışı kaybetmiş, yoksulluk artmış, tarım çökmüş, samanı bile dışarıdan alıyorsun, et için Sırbistan’a gidiyorsun, buğdayı bilmem nereden alıyorsun, domates artık satamaz hâle gelmişsin… Çünkü çökmüş, cenazeye dönüşmüş bir iktidar var. Yazarı, çizeri, aydını, kanaat önderinin söylediği “Erdoğan kaybetse de gitmez” cümlesinin tek bir anlamı vardır: Ortada bir cenaze var ve bu cenaze kalkmaz. Cenaze kalkmaz zaten senin kaldırman gerekiyor. Hep beraber. Bu ülkeden başka yaşayacak yeri olmayanların kaldırması gerekiyor cenazeyi. AK Partililer zannediyor musun ki çok mutlu? Hayır. AK Partililerin ve çocuklarının eğitim sorunu var, onların da asgari ücreti 1400 lira, asgariye talim ediyorlar. Onlar da senin gibi yoksul, onlar da senin gibi güvenlik endişesi duyuyor, onlara da yolsuzluktan artık gına gelmiş. Onlar da berbat trafikten rahatsızlar, onlar da tarımın çökmüş olmasından rahatsızlar. Dönüp topluma “Gel hepberaber bu cenazeyi kaldıralım” diyecek bir aktör yok. Aktör yok, sorun orada. Bu aktörün çıkması gerekiyor.

Bu aktör muhalefet değil. Niye değil? Çünkü muhalefet AK Parti odasının dışına çıkmış, kapıda sigara içip bekleyenlerin hiçbirine “Gel bize!” diyecek durumda değil. Hepsi yalan söylüyor. Lafta gel bize diyorlar, o kadar üzülüyorum ki. Belli bir mezhepten olmayan falan partide artık görev alamıyor, o haldeler bunu bildiğim için söylüyorum. Her hafta bir şehre gidip, teşkilatlarından insanlarla konuşuyorum, böyle dışardan duymalar falan değil. Teşkilatları, kendi teşkilatlarındaki hizip savaşlarından küsmüşler, dışlanmışlar. O ötekini dışlamış, öbürü ötekini. Filan mezhepten olmazsan burada yerin yok, İslamcı olmazsan falan yok, Kürt olmazsan partide yerin yok… Aslında lafta hepsi demokrat. “Bize gel” diyor. Niye geleyim? Oy ver diye gel. Şimdi böyle olduğu için bu kutuplaşmayı sadece iktidar beslemiyor, muhalefet de besliyor. Ne yazık ki toplumsal muhalefet oluşmuyor. Çünkü ben AK Partililerin gözüyle bakıyorum meselesi değil.  Diyorum ki bu iyi bir Türkiye mücadelesi değil. Bu bir iktidar savaşı. “Biz mi yöneteceğiz, sen mi yöneteceksin” savaşı. Ben de diyorum ki Erdoğan’ın gidebilmesi için toplumsal bir muhalefet organize etmek ve şunu demek lazım: “Bu, iktidarı değiştirme meselesi değil. Bu, yeni bir ülke kurma meselesi. Gel, el ver beraber kuralım, gel el ver, Anayasa’yı beraber yazalım. Gel, el ver, senin de yaşam tarzını belirleyelim. Gel, el ver bu ülkede 40 milyona yakın yoksulluk altında yaşayan insan var onlara yardım edelim, her birimizin çocukları berbat bir eğitim alıyor, düzeltelim. Gel, el ver adalet hepimize eşit olsun.” Bunu AK Partililerde diyecek bir aktör yok.

Güne Bakış’ta yanılmıyorsam -Gökçe, sen beni düzelt- Kemal Can söylemişti. Toplumda kayıtsızlık gibi bir mesele var şu an. Mesela Kudüs konusunda AK Parti, tabanını yeterince mobilize edemedi. Man Adaları konusunda Cumhuriyet Halk Partisi, tabanını fazla mobilize edemedi…

Çünkü toplum siyasete inanmıyor, siyasi aktörler sahiciliklerini kaybettiler. Toplum hiçbirinin bir şey yapabileceğine inanmıyor. CHP, Man Adaları belgeleri dedi. Şimdi açtığın için söylüyorum. Açıkladığı belgede paranın gelen mi giden mi olduğunu bile ayıramıyor. Sonradan ortaya çıktı giden para yokmuş gelen para varmış. Sen çıktın, bütün kamuoyuna gelen para dedin. Bilmiyorsun, elindeki belgeye bakamadın mı arkadaş?  Bu para geldi mi, gitti mi? Gelen parayla giden parayı ayıramıyorsun. Kudüs konusu da insanların kendi meselelerinden başka. Şöyle düşün: Benim dişim ağrıyor, ayağım topal, böbreğim de yarım, yani diyalizle çalışıyor. Ama yan komşu da çok hasta, ona ağlayacağım. Böyle bir şey yok. Çünkü artık kendi halime düşmüşüm, evime ekmek götüremiyorum, çocuklarımı okutamıyorum, okuttuktan sonra iş bulamıyorum. Tarım ile uğraşıyorsam ürünümü satamıyorum. Sen bana diyorsun ki Kudüs. “Ne Kudüs’ü?” diyor. Ben memleketime sahip çıkamıyorum sen ne Kudüs’ünden bahsediyorsun? Kudüs bizim için çok değerli, aksini söylemiyorum. Ama değerlerimize sahip çıkabilmek için önce bizim kendi bir duruşumuz, bir gücümüz, bir kuvvetimiz, bir şeyimizin olması lazım. Muhalefet ve siyasetin bütünü… Sadece iktidarı kastetmiyorum. Yalan, çıkarcılık, kimlik, mezhep, inanç üzerinden varlık sürdükleri için toplum tamamen koptu onlardan. Hiçbirine güvenmiyor. Herkes sadece lanet olsun diyor. Çoğunluk, lanet olsun başka bir yere gidemiyorum bari bana yakın olanı, en az kötüyü, bana yakın olanı, yani kendi kötümü seçeyim başkasının kötüsünü seçeceğime diyor. Böyle bir şey var. Muhalefet zaten toplumu koordine edecek bir şey yapabilseydi, koordine edebilecek, harekete geçirebilecek, “Haydi gel el ver” diyebilecek; onları kaldırabilecek bir yetkinliği, bir sözünün ağırlığı olsaydı böyle KHK’lar çıkmaz, iktidar, bu kadar pervasız davranamazdı. Mümkün değil davranamazdı. Bilirdi ki; ben devleti yıkacak bir KHK çıkardığımda bu ülkede “Bir dakika arkadaş, sen buranın kralı mısın?” diyecek, ortaya çıkacak bir toplum, bir muhalefet var. O muhalefet toplumu da arkasından sürükler diye düşünürdü. Hepsi biliyor, kendilerine bir çark kurmuşlar.

Muhalefet beceriksizliğinden mi yapamıyor yoksa niyeti mi yok? Böyle kalmak iyi mi muhalefet için yoksa beceremiyor mu?

Hayır, biraz önce söyledim. Dedim ki; iktidar ayakta kalmak için Türkiye’ye kötülük yapmak zorunda. Başka seçeneği yok iktidarın. Şu anda Türkiye’yi yöneten bir iktidar, kendi varlığını sürdürebilmek için Türkiye’ye kötülük yapmak zorunda. Başka seçeneği yok yani bunu böyle ben kötülük yapayım diye yapıyor değil. “Benim ayakta kalabilmem için kanunu yok saymam gerekiyor” diyor. Baskı, özgürlükleri kısıtlamak gerekiyor diyor. Eğitimi yok etmem gerek diyor. Çünkü hamaset üzerinden bir varlık gösteriyor. Medyayı susturmam gerek diyor çünkü medya konuşuyor olursa biz tartışıyor oluruz, tartışıyor olsak sorunlarımızı konuşabilir, bir zemin yaratabiliriz topluma. Ve muhalefet biraz önce söyledim, kendi zaaflarının farkında. Anlatabiliyor muyum? Ne yapabileceğini biliyor.

Çapını biliyor diyorsunuz yani?

Çapını da biliyor, kendi zaafını da biliyor. Benim zaafım varsa sesim o oranda çıkar. Kendi zaafı da teşkilatlarındaki mezhepçilik, teşkilatlarındaki kimlikçilik, teşkilatlarındaki ideolojik yapılanma. Yani aslında şunu demiyor: “Ben bu ülkeyi yönetmeye talibim, herkesi istiyorum buraya” demiyor. “Benim gibi olanlar gelsin buraya” diyor.

Yani AK Parti ve CHP aynı kafada mı diyorsunuz?

Hiç şüphe yok. Aynı kafadalar, hatta sadece ikisini söylemiyorum. Şu anda Türkiye’deki siyaset bütünüyle Ortaçağ’dan kalma, Soğuk Savaş dönemine ait siyasettir. Bunu gizli saklı yapmıyorlar ki. Yani HDP diyorsun, İzmir’deki, Eskişehir’deki, Trabzon’daki adamın oyuna ihtiyaç duymuyor musun? Biraz siyaset yap, onların da oyunu alman gerekiyor.

Bu denediğinde de tutuklanıyor. 7 Haziran’da denendi.

Hayır, bunu denediğinde tutuklanmıyor. Herkes tutuklanabilir. Ahmet Şık da içeride.

Bir biçimde dönüşüyor demek istedim.

Şu anlamda söylüyorum. Ben tutuklamaları söylemiyorum. Ben devlet değilim ki HDP’yi eleştireyim, ben HDP’nin daha iyi olmasını isteyenlerdenim. HDP’nin güçlü olmasını isteyenlerdenim. HDP’nin yüzde 11 değil, yüzde 20, yüzde 25 oy almasını isteyenlerdenim. Onun için de içeriden bir dost olarak onlara söylüyorum; yanlış yapıyorsunuz. Kimlikle ağzınızı açıyorsunuz, Kürt ile kapatıyorsunuz. Ben Trabzonlu olsam bu partinin benle işi yok, bana hitap etmiyor derim, giderim. Bu kadar basit söylüyorum. “Bizim için birinci öncelik Diyarbakır’dır, Kürt halkının hassasiyetidir” diyor. Peki, sadece HDP mi, MHP de aynı. MHP’nin Diyarbakır’dan Hakkari’den oy almak gibi derdi var mı? Yok. Kapatmış adam dükkanı oraya. Oraya şalteri indirmiş. Sivas’tan sonrası da benim için önemli değil diyor. Sen parti misin? Ben bir Kürt olarak niye MHP’ye oy vereyim? Benim hangi hassasiyetimi, hangi acımı, hangi duygumu paylaştın?

Yeri gelmişken, vaktimiz azalıyor, İyi Parti ile ilgili düşüncelerinizi de merak ediyoruz.

CHP kendi içinde artık korkunç bir mezhep savaşı veriyor. Gitsinler artık kendi teşkilatlarıyla böyle konuşsunlar; korkunç bir mezhep savaşı var kendi aralarında. Kendi aralarında birbirlerine tahammül edemiyorlar. AK Partililer nasıl gidecek ona? Şimdi ben sizinle, diyelim ki beraber CHP’liyiz, aynı mezhepten ve hep aynı görüşten değiliz, ben sizi tasfiye ediyorum, atıyorum teşkilattan ama ardından dönüyor AK Partililere diyorum ki bize gel. Oy gelmiyor. Niye? AK Parti, şu anda dindar. Dindarlık dediğim pespaye bir dindarlık. Sahici dindarlıktan bahsetmiyorum.

Peki, İyi Parti şöyle bir şey: Ben onlara söyledim, daha başında. ülkücülükten vazgeçmeniz lazım. Vazgeçmiyorlar. Bir ideolojiden vazgeçmek, bir toplumun farklı kesimlerine ulaşmak ne demek biliyor musun? Topluma dokunmak, onun sorunlarıyla ilgili net çözümler söylemektir. Aman, ben şunu söylerim falan tabanımı kaybederim… Bütün partilerin bir tabanı var, İyi Parti’nin tabanı kim?

MHP’yi eleştiren ülkücüler mi? Veya 16 Nisan’da “Hayır” oyu verenler mi?

Hayır. İyi Parti kendi tabanını belirledi. Bizim için omurga kadro belli. Şöyle bir şeyden bahsetmiyorum; AK Parti ile ilgili konuştuklarımızı hatırlayın. Diyelim ki 20 tane muhafazakar kesimden gelen AK Partili var. Yanlarına bir tane Alevi alıyorlar, bir tane sağcı alıyorlar, bir tane solcu alıyorlar. Mesela Ertuğrul Günay gibi insanları koyuyorlar. Ben ondan bahsetmiyorum ki. Ben diyorum ki “Arkadaş, Türkiye’nin bütünü olman lazım.” Çünkü Türkiye’nin bütünü olmak ne demek? Kürdün de, Türkün de, Alevinin de, solcunun ve Atatürkçünün de eğitim derdi var, tarım derdi var, ekonomi derdi var, yolsuzluk derdi var, trafik derdi var. Bunlarla ilgilenen, bu işleri iyi yapacak herkes gelsin, kimliğine bakma. Bir kesimi muhatap alma. Kürtlerle ilgili bir şey söylersen, ülkücülerden korkma. Söyleyemiyorsun. Söyleyemeyerek bir yere varamazsın, çık söyle. Senin Tayyip Erdoğan’dan farklı nasıl bir politikan var?

Diyarbakır’dan milletvekili çıkaracağız dediler ama.

Göreceğiz. Tatlı dille mi, lafla mı? Ben mesela gazeteciğim. Söylüyorum bunu, kötü niyetli söylemiyorum bak. İstiyorum ki İyi Parti iyi olsun. Keşke yüzde 30 oy alsa ama arkadaş böyle alamazsın. Geçen bunu öyle yaklaşım olsun diye söylüyorum. Meral Hanım’a sordum “Kürt politikası ile ilgili ne düşünüyorsunuz?” Ya çok radikal şeyler söyledi bana. Ben de ona dedim ki, “peki niye bunu kamuoyuyla paylaşmıyorsunuz?” Evet çok radikal, çok önemli bir şeyler söylediyse bunu niye kamuoyu ile paylaşmıyor? Paylaşamaz çünkü oy kaybeder. Daha seçilmeden oy endişesi duyuyorsan, bu görüşün oy kaybettireceğini düşünüyorsan kazandıktan sonra biz nasıl ona inanacağız onu çözeceğine dair? Bak tekrar ediyorum; bu birilerini eleştirmek CHP’yi eleştirmek, AK Parti’yi, eleştirmek, İyi Parti’yi yermek, HDP’yi yerden yere vurmak değil. Türkiye’nin devleti yok, hukuku yok. Bildiğiniz Türkiye yok. Toplum bunu anlamıyor, siyasetçiler de bunu anlamıyor. Yeni Türkiye var. Yeni Türkiye aslında yok, yıkık bir Türkiye var. Devleti olmayan, kuralı olmayan, kanunu olmayan, Anayasası olmayan, eğitimi olmayan, tarımı olmayan, ekonomisi olmayan bir  devlet var burada. Ama eski sistemle devam eden bir muhalefet var. Ben diyorum ki “Hayır, kurucu olması gerekiyor, kurucu irade olması gerekiyor.” Toplanacaklar, toplanacağız, yeni bir ülke kuracağız. Ve toplumu harekete geçireceğiz. O zaman dönüp diyeceğiz ki  Tayyib Erdoğan’a “Seçim olsun, gitme de görelim.” Anlatabiliyorum?

2017 yılı bitiyor, 2018 geliyor. Seyirciler mutlaka sizden duymak istiyordur; belki güzel şeyler belki kötü şeyler bilemiyorum. Neler söylemek istersiniz 2018 ile ilgili?

2018 ile ilgili tek beklentim var: “Gölge etme başka ihsan istemem” Şurada bir şey söyleyeceğim 2018 ile ilgili: Tayyip Erdoğan geçende bir cümle etti. Benim de çok desteklediğim bir cümle. “Her firavunun bir Musa’sı vardır” dedi. Eninde sonunda bir Musa gelir. Türkiye’deki bütün bireylerin Musa olması gerekiyor şu anda. Biz Musa olmayıp, Musa bekleyen halk olamayız.

Tekrar edeyim, Cumhuriyet kurulurken, Atatürk Kurtuluş Savaşı’nı başlattığında biliyorsunuz, 13 yıl şurasında arama kararıyla gezdi. Osmanlı’nın arama kararıyla, yani yasaklı, yani bulunduğu yerde tutuklanması, görüldüğü yerde belki de öldürülmesi gerekiyor. Hatırlıyorsunuz değil mi? Oradan bir devlet çıkarmış, bu yasaklara rağmen gezmiş dolaşmış, Anadolu’ya gitmiş, dernek kurumuş, toplumu ayağa kaldırmış. Sıfırdan bir ülke kurmuş bir liderin evlatları, “Ya kaybetse de nasılsa gitmez” karamsarlığına kapılamaz. Eğer öyle olursa çürürüz, hep beraber çürürüz. Bu berbat hayata razı oluruz. Ama ben şunu biliyorum, daha iyisini yapabiliriz. Yeter ki “Arkadaş, meselemiz şu anda inanç, mezhep, kimlik değil. Meselemiz hepberaber yaşayabileceğimiz bir devlet” diyelim.

Gelelim 2018’e. Ya biz şu anda ülke olarak bir hengamenin içindeyiz. Yani böyle bir abandone şeklinde her gün yeni bir şeyle karşılaşıyoruz. Umut ediyorum ki bütün bu kargaşadan, karışıklıktan herkesin huzur içinde yaşayabileceği, tatlı bir Türkiye çıkar. 2018 umut ediyorum ki her birimizin Musa olma aşkının kabardığı bir dönem olur, Türkiye’de her bir bireyin. Ben bir Musa beklemiyorum. “Bir kişi çıksın, Musa olsun” diyenlerden değilim. Ben toplumda eli kalem tutan, iyi eğitim almış, “Ben bu ülkeden başka hiçbir yerde yaşayamam, ben çocuğumu düşünüyorum, ben yoksulu düşünüyorum, ben komşumu düşünüyorum, ben ülkemi seviyorum, bu ülke benim, burayı adam etmem lazım” diyen herkesin Musa olmasını bekliyorum. Eğer Musa olursak, hiçbir birey Musa’nın karşısında direnemez. İstediği kadar oy alsın, istediği kadar seçimle gelsin, isterse kral olsun, isterse diktatör olsun. “Ama sandık böyle çalıyor…” Arkadaş, toplumu ayağa kaldırırsan sandıktan bir tane oy çalınamaz. “Ama medya kapalı…” Arkadaş, toplumu ayağa kaldırırsan medyaya ihtiyaç duymazsın, mektup yazarsın birbirine. Anlatabiliyor muyum? “Ama muhalefeti susturuyor…” Olsun, hepimizi hapse tıksın. Hepimiz gider yatarız. Gider yatarız, mesele o değil. Mesele bunu göze almak. Mesele şu; biz bu ülkede devlet olmazsa yaşayamayız, hukuk olmazsa yaşamayız. AK Parti için de geçerli. AK Partililerle de konuşabilir olmamız gerekiyor. AK Partililere şunu demeliyiz: “Bak, bizim derdimiz senin elinden iktidarı almak değil, seni iktidara ortak etmek. Seni bu ülkenin sahibi gördüğümüz için gel beraber bu ülkeyi baştan kuralım. Hukuku olmayan bir ülkede sen de yaşayamazsın. Senin çocuğun yarın sokağa çıkacak. Allah muhafaza, bu KHK’dan kendine güç devşiren bir cahil vatandaş senin çocuğuna da saldırabilir, benim çocuğuma da saldırabilir. Bunu engelleyecek bir devlet sistemi yok, bir hukuk yok, bir kural yok. Gel beraber bir Anayasa yapalım. Sen de huzur içinde yaşa, Alevi de huzur içinde yaşasın, Kürt de insan gibi yaşasın, başörtülü dindar da insan gibi yaşasın, geçmişte yapılan bütün hatalardan ders çıkaralım. Hepimiz bu ülkenin sahibiyiz, bu ülkenin sahibi ne filan kesim ne de falan kesim.”

Partileri sorduk size, siz de birtakım eleştirilerinizi söylediniz ya. Az önce tarif ettiğimiz formülün dinamiği sizce toplumda var mı?

Şüphem yok bunda. Bu dinamik var. Her hafta neredeyse bir şehre konferansa giden biri olarak söylüyorum. Toplum şu andaki siyasetçilerin, yazarların, kanaat önderlerinin on adım ilerisinde. Hem daha demokrat hem daha barışçıl hem daha çözüme yatkın. Ben her gittiğim yerde, her gün telefon alıyorum. Bak daha bugün bir muhalif parti teşkilatından aradılar. “Levent Bey artık burada dayanamıyoruz çünkü olağanüstü hizip kavgası var, bizi atıyorlar” dediler. “Biz ya partiyi bırakacağız ya da ülkemiz için bir şey yapmak istiyoruz bize yol göster.” Her gün o kadar çok insandan “Abi bir şey yapmamız lazım, bize bir şey söyle” lafını duyuyorum ki. Öğrencisi, genci, kadını… Biz şöyle zannediyoruz üç tane yazar –ben de dahilim diyelim buna- dört tane kanaat önderi, zannediyoruz ki bu ülkeyi bir tek biz seviyoruz, bir düşünüyoruz. Bizden daha çok düşünen halk var aşağıda. Aşağıda derken kamuoyunda, toplumda. O halkı organize edecek ve halka “Gel abi gel. Gel beraber kurduk, yapacağız, en iyisini yapacağız” diyecek, “Hepimiz için en iyi yaşamı kuracağız; daha iyi bir ekonomimiz olacak, daha iyi bir eğitim sistemimiz olacak, daha iyi şehirlerimiz olacak, kapıya çıktığında komşuna selam verebileceksin, güler yüzün olacak” diyecek. Bak şu anda komşunu düşman görüyorsun, düşman ettiler bizi birbirimize. Bu sadece iktidarın suçu değil, yalan söylüyorlar. Sadece iktidar yapmıyor kutuplaşmayı, bütün partiler besliyor. Bak ben bir Kürdüm, umurumda değil ama Kürtlük, Türklük köken olarak söylüyorum. Benim için Kürtlük Türklük hakikatten Ortaçağdan kalma bir şey. Ama bazı insanların Kürtlük vurgusu o kadar fazla ki ben artık dayanamaz hale geliyorum. Her kelimenin başında bir Kürt var. Öbürü her lafın başına bir Alevi koyuyor, öbürü her kelimenin başına bir Atatürkçü veya bir solcu koyuyor. Solcular böyle değil, Atatürkçüler böyle değil, aman Kürtler de bilmem ne… Ya ne diyorsun? Kürt, Türk, Alevi diye bir şey yok. Kürt, Türk, Alevi, dindar, muhafazakâr diye bir şey yok. İki sınıf insan var: İyi insan var, kötü insan var. Namuslu, işini düzgün yapan, liyakat sahibi, bu ülkeyi seven, “Ya bir şey yapalım” diyen iyi insanlar var. Bunlar Kürtler, Aleviler, solcular, dindarlar, Atatürkçüler… “Ya bana ne, öbürünün canı cehenneme, altta kalan ezilsin ben yeter ki işime bakayım” diyen bir grup var. Onların içinde de Atatürkçü var, dindar var, Kürt var, Alevi var, Sünni var. Peki, arkadaş çok basit: İyileri toparlamamız ve yeni bir ülke kurmamız gerekiyor. Bunlar çoğunlukta. Ben iyi insanların çoğunlukta olduğunu düşünüyorum, görüyorum. Laf olsun diye söylemiyorum. “Kardeşim bir sürü yolsuzluk oluyor” öyle diyorlar, “toplumun da sesi çıkmıyor.” Benim diyelim yazarlığım olmasa nasıl sesim çıkacaktı yolsuzluğa karşı? Siz diyelim ki burada program yapmıyorsunuz, yolsuzluktan rahatsız olsaydınız ne yapardınız? Çıkar mıydınız sokağa? Çıksanız ne olacak tek başına?

Çıkılacak dönemler var, çıkılamayacak dönemler var.

Hayır dönemle ilgili demiyorum. Tek başınıza çıkıp da “Ben deliyim arkadaş” demezsiniz. Bir organizasyon olur, sizi çağırır. Siz de o duyguyla, o rahatsızlıkla çıkarsınız ortaya. Herkes şunu diyor; “Ama arkadaş, halkımız da çok duyarsız.” Sen duyarlı mısın? Sen yazı yazmaktan, tweet atmaktan başka ne yapıyorsun? Ben ne yapıyorum mesela? Ben kendimi hani katıyorum da yine en azından konferanslara gidiyorum, şunu bunu yapıyorum. Şu anda insanları topluyoruz, konuşuyorum. Türkiye’de her kesimden iyi eğitimli insanları topluyoruz. Musa olmaya çalışıyoruz, Musa olmamız gerekiyor. Her kesimden iyi insanlar var, demokrat insanlar var, özgürlükçü insanlar var, ötekisi olmayan kafasında ötekisi olmayan insanlar var. O insanlarla toplanıp konuşuyoruz, bir şey yapalım diyoruz. Bu kokuşmuş Ortaçağ siyaseti hepimizi çürüttü.

Bak tekrar ediyorum, toparlıyorum, bitmeden sonunda söylüyorum: Ortada ülkeyi de çürüten bir cenaze var. İktidar, cenazeye dönüşmüş, cenazelerin kendisi kalkmaz. Cenazeyi, o yörenin aklı başındaki insanları kaldırırlar. Şu anda cenazeye dönüşmüş bir iktidar var. Niye cenazeye dönüşmüş, diyorum? Bir daha söyleyeyim. Aklını, sağduyusunu, vicdanını, hukuki yeterliliğini kaybetmiş iktidarlar cenazeye dönüşmüşlerdir. Bir iktidarın denetleyecek, hukuk, devlet, meclis, yasama, yürütme; bu anlamda bir güç, sistem, anayasa olmadığında devlet ölmüştür. Bizi de beraberinde öldürmeye çalışıyor. Önümüzde bir süreç var. Ya öleceğiz, ya çürüyeceğiz ya da çürümemek için sürekli mücadele edeceğiz.