HDP’nin krizi

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. HDP’nin 11 Şubat’ta kongresi var ve kongrenin öncesinde Selahattin Demirtaş cezaevinden eş genel başkanlığa bir kez daha aday olmayacağını duyurdu ve işler iyice karıştı. Hasip Kaplan’ın çıkışı malum, aslında Hasip Kaplan’ın çıkışının ardından bu konuyu değerlendirmeyi düşündüm; ancak olay garip yerlere doğru savruluyordu, bu tür konularda belki de temkinli davranmak, biraz sabırlı davranmak daha iyidir. Şimdi biraz daha rahat konuşma imkânı, daha sakin konuşma imkânı olduğunu düşünüyorum.
Kişisel olarak Hasip Kaplan’ın söylediğinin çok da yanlış olmadığını, ancak bunu onun söylemesinin doğru olmadığını düşünüyorum; yani söyledikleri doğru, ama onun söylemesi, onun gibi birisinin söylemesi yanlış; ya da onun söyleyişinde neydi? Genel başkanlık için, Kürt olmayan kişilerin buna niyetlenmemesi yolunda bir uyarıda bulunmuştu. Üslûp olarak da çok yadırgatıcıydı; ancak HDP gibi bir partinin lider kadrosunda Kürt kişilerin olması çok yadırgatıcı, yanlış bir şey değil; ancak bunu Kürt kimlikli birinin söylemesi, bir nevi Hasip Kaplan’ın yaptığı gibi, o gerçekten çok itici. Nitekim HDP çok hızlı bir şekilde buna cevap verdi ve kınadı, tavrını açık bir şekilde koydu.
Hasip Kaplan’ın bu çıkışını, Selahattin Demirtaş’ın yerine Kürt olmayan bir ismin gelme ihtimalini engellemek için kişisel bir çıkış olarak görmek lazım; ama anladığım kadarıyla onu engelleyemeyecek; edindiğim izlenime ve güvendiğim bazı kişilerle yaptığım görüşmelerin ışığında, Selahattin Demirtaş’ın yerine Hasip Kaplan’ın istemediklerinden birinin gelme ihtimali hayli yüksek. Tabii isimler verdi; Sırrı Süreyya Önder başta olmak üzere — onun olacağını sanmıyorum, ama HDP 11 Şubat Kongresi’nden pekâlâ Kürt olmayan bir eş genel başkanla çıkabilir. Muhtemelen bir kadın eş genel başkan ise Kürt olabilir. Yani bir anlamda bir önceki durumun tersi bir duruma dönebilir.

HDP’den çok önemli, etkili çıkışlar yapmasını beklemek gerçekçi değil

Şimdi, HDP’nin böyle dengeleri gözetmek zorunda kalması, aslında Türkiye’nin yaşadığı anormal koşullar nedeniyle diyelim. Normal şartlarda HDP’nin eş genel başkanlarının kökenlerinin çok da fazla önemli olmaması gerekirdi; ama Türkiye’de hâlâ kimlik meselesi her şeyin önüne geçmiş durumda, HDP de bundan birinci derecede etkilenen bir parti. Şunu görmek lazım: HDP, çok zor bir dönemden geçiyor. Tamamen etkisinin azaldığı, parti olarak etkisinin azaldığı bir dönemden geçiyor. Dönemin ne zaman biteceği belli değil; ama bu dönemde HDP’nin çok önemli çıkışlar, etkili çıkışlar yapmasını beklemek çok gerçekçi olmayacak.
Buradaki mesele sadece devletin HDP üzerinde kurduğu yoğun baskı değil — tabii ki o çok önemli, büyük ölçüde de belirleyici, çünkü çok sayıda HDP milletvekili, belediye başkanı, parti yöneticisi ve üyesi cezaevinde yargılanıyor. Bazıları ülkeyi terk etmek durumunda kaldı ve sürekli operasyonlar oluyor; yine geçen gün İstanbul’da yeni bir operasyon oldu. Bütün bunlar tabii ki HDP’nin elini kolunu büyük ölçüde bağlıyor, tam bir örgütlenmeyi toparlayacakken içeri girenlerin yerine, bir il yönetimine yenileri geliyor diyelim; ama kısa bir süre sonra onların da tekrar gözaltına aldığını, tutuklandığını görüyoruz ve devlet bu anlamda HDP’yi çok ciddi bir şekilde bunaltıyor ve bunun, anlaşıldığı kararıyla 2019’a kadar, en aşağı yani Cumhurbaşkanlığı seçimine –eğer o tarihte yapılacaksa tabii ki– o zamana kadar bunun böyle süreceğini kestirmek çok zor değil.
Muhtemelen Cumhurbaşkanı Erdoğan, aslında siyaseten ve toplumsal olarak kendisine en ciddi eleştirinin gelebileceği odak olan –odaklardan biri olan diyelim en azından– HDP’yi o tarihe kadar etkisizleştirmek için her şeyi yapacaktır ve bu anlamda da zaten iyice siyasallaşmış olan yargı da üstüne düşeni bugüne kadar yaptığı gibi bundan sonra yapacağa benziyor.

Kandil ve İmralı’nın arasında

Dolayısıyla bu devlet baskısı, HDP’nin önündeki en önemli engellerden birisi, ama sadece bu değil; çünkü HDP’nin içinde yer aldığı harekette çok ciddi sorunlar var. Şöyle hızlı ve basitçe anlatmaya çalışayım düşüncelerimi: Bu hareketin bir ucunda İmralı, yani Abdullah Öcalan; bir ucunda da Kandil, yani PKK var. HDP, bu iki odağın izin verdiği ölçüde yasal siyaset yapabilen, yapmaya çalışan bir parti. Bunlarla ilişkisi, bu iki odakla ilişkisi öteden beri hep tartışılagelmiştir. Kimi zaman bu ilişkiler nedeniyle HDP suçlandı ve insanlar yargılanıyor; ama yakın zamana kadar gördüğümüz gibi, devlet HDP’nin kurabildiği bu ilişkileri pekâlâ teşvik de etti. Özellikle son çözüm sürecinde, barış sürecinde HDP’liler ne yapıyordu? Önce Ankara’da devletten yetkililerle görüşüp sonra Öcalan’la İmralı’da görüşüp sonra tekrar Ankara’ya gelip Ankara’dan Kandil’e gidip, Kandil’den tekrar Ankara’ya, Ankara’dan tekrar İmralı’ya gibi çok yoğun bir trafiği devletin bilgisi dahilinde ciddi bir şekilde yaptılar. O tarihte, devletin bilgisi dahilinde yapılan o görüşmelerin şimdi çok uzağında bir yerdeyiz ve her iki taraf da… İmralı’da Öcalan ciddi bir şekilde uzun bir süredir bayağı tecrit edilmiş durumda, dışarıyla ilişkisi hiç yok denebilecek bir noktada. Dolayısıyla hareketin bir yanı büyük ölçüde sessiz, Kandil ise Türkiye dışında hemen hemen her şeyle daha fazla, özellikle Suriye’yle daha fazla uğraşıyor ve bir anlamda onun da son dönemde Türkiye konusunda çok sesi çıkmıyor. Bir eylemlilik, hareketlilik içerisinde de değil –ki iyi ki değil–, en azından Türkiye’de adı konmamış, çatışmasızlığa benzer bir süreç yaşanıyor bir süredir — geçen yayında da bunu özellikle vurgulamıştım.
Aslında baktığımız zaman İmralı ve Kandil’in bu kadar geri planda kaldığı bir yerde, HDP’nin önünün daha da açılmış olması gerekir; ama işte burada devletin baskısı gündeme geliyor. Hem Kandil’in hem İmralı’nın geri planda kaldığı, pasif kaldığı, sessiz kaldığı bir ortamda, HDP’nin sesi daha çok çıkabilecekken, devlet bunu çok ciddi bir şekilde engelliyor. Her şey bir yana, HDP’nin topluma hitap edebilme imkânları hemen hemen, hiç yok denebilecek kadar az. Kendilerine yakın mecralar –medya anlamında söyleyecek olursak– 15 Temmuz’un sonrasında büyük ölçüde kapatıldı, engellendi, yasaklandı; zaten ana akım diye bilinen mecralar da HDP hakkında yaptıkları yayınları hep HDP’nin gıyabında yapıyorlar ve hep de tabii ki eleştirel olarak yapıyorlar. Dolayısıyla HDP, tam da önü açılmışken, önünün alabildiğine kapandığı bir süreçten geçiyor ve bu süreç kolay kolay biteceğe de benzemiyor. Demin de söylediğim gibi en azından 2019’a kadar, Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar böyle süreceğe benziyor.

HDP etkisiz ama tabanı duruyor

Şimdi buradan, HDP’nin yok olması, etkisini kaybetmesi ya da seçim anlamında bakarsak yüzde 10 barajının çok uzaklarında kalması gibi sonuçlar da çıkmıyor. Çünkü parti olarak HDP etkisiz kılınsa bile, HDP’nin kitle tabanı varlığını çok ciddi bir şekilde koruyor. HDP’yle ilişkisi eskisi kadar yoğun olmasa da HDP seçmeninin büyük bir kısmının önümüzdeki seçimlerde yine HDP’ye yöneleceği konusunda kamuoyu araştırmaları çok ciddi bulguları bize gösteriyorlar. Burada ilginç bir durum var; partiyle eskisi kadar yakın olmayan ama partiden de uzak olmayan bir seçmen tabanı var. Çok ilginç bir durum. Özellikle Haziran seçimlerinden sonra yaşanan süreçte HDP’nin çatışma ortamına, çatışmaların hızla tırmanmasına müdahale edememesi ya da etmemesi, bu konuda sessiz kalması, partinin tabanıyla ilişkisini çok ciddi bir şekilde yaralamış durumda. Ama şunu özellikle vurgulamak lazım: HDP’ye mesafe koyan ya da HDP’ye karşı bir kırgınlık, burukluk hisseden seçmenin mesela bir AKP’ye yöneldiğini söylemek de mümkün değil.
Hatta AKP’nin Kürt tabanında kırılmaların sistemli bir şekilde sürdüğünü söylemek mümkün. Özellikle son dönemde MHP’yle yapılan ittifak, “milli ve yerli” ittifakın AKP’nin Kürt seçmeni içerisinde yeni kırılmalara yol açacağını görmek de pekâlâ mümkün.

HDP Haziran 2015 öncesine dönebilir mi?

Sonuçta HDP’nin ve HDP başta olmak üzere Kürt hareketinin siyasî unsurlarının, aktörlerinin, organlarının etkisizleşmesi, pasifleşmesi, Kürt hareketinin kendisinin sindirildiği anlamına gelmiyor, bunu özellikle vurgulamak lazım. İlginç bir geçiş dönemi yaşıyoruz bu anlamda ve HDP’nin bu dönemi olabildiğince az hasarla atlatması ve daha sonra belli bir normalleşmenin yaşanması durumunda, çok hızlı bir şekilde kendini toparlama ihtimali var — bunu özellikle vurgulamak lazım. Dolayısıyla 11 Şubat’taki kongrenin tabii bir belli anlamı var; ama HDP için dönüm noktası olacak bir kongre olduğunu sanmıyorum, mecburiyetten yapılacak bir kongre olacağa benziyor. Belki olmamasını tercih ederlerdi, ama yasal olarak bunu yapmak zorundalar.
Esas altını çizmemiz gereken nokta ise şu: HDP Haziran seçimlerinde yakalamış olduğu ivmeyi tekrar yakalayabilir mi? İşte krizin kendisiyle burada karşı karşıyayız. Orada çok ilginç bir şekilde HDP, kendi geleneksel tabanının çok dışındaki kesimlerden de çok ciddi ölçüde ilgi görmüştü ve oy almıştı Haziran seçimlerinde, özellikle büyük şehirlerde. Büyük şehirlerden fazladan gelen oyun içerisinde Kürt seçmenin hatırı sayılır bir oranı vardı. Onlar genellikle HDP türü, HDP geleneğindeki partilere çok yakın olmayan, daha önceki kuşaklarda büyük şehirlere yerleşmiş ve belli bir entegrasyon yaşamış kesimler ve genellikle merkez sağ ve sol partilere oy vermeyi tercih eden büyük şehirlerdeki Kürt seçmenin ciddi bir bölümü Haziran seçimi öncesinde Selahattin Demirtaş liderliğinde yeni bir dil yakalamış olduğu gözüken HDP’ye yönelmişlerdi. Ama sadece onlar değil, aslında Kürt partilerine, Kürt hareketinin partilerine hep mesafeli hatta eleştirel yaklaşmış bazı kesimlerin de, özellikle yine büyük kentlerde, CHP’nin muhalefetinden tatmin olmayıp HDP’yi denemiş olduklarını düşünüyoruz, görüyoruz. Ama sonra ne oldu? Kasım seçimlerine giden süreç içerisinde çatışmaların tırmanması ve HDP’nin burada hiçbir şey yapamaması, bir anlamda kaderine razı olması, olayın iplerinin tamamen Kandil’in eline geçmiş olmasına itiraz edememesi ya da etmemesi, bütün bu beklentilerin hızlı bir şekilde erimesine yol açmıştı ve HDP’nin Türkiye partisi olma iddiası, o arada geçen gergin dönemde, çatışma döneminde büyük ölçüde etkisizleşmişti. Daha sonraki süreçleri zaten biliyoruz, tutuklamalar vs..

Haziran ve Kasım 2015 seçimleri arasındaki fark

Şimdi HDP bunu tekrar yakalayabilir mi? 11 Şubat bu anlamda birtakım işaretleri bize verecek, ama demin söylediğim gibi 11 Şubat belirleyici olmayacak; esas bakmamız gereken, bu anormal koşulların, olağanüstü koşulların geçmesinden sonraki süreçte HDP nasıl bir yol izleyecek? Tabii ki 11 Şubat bunun işaretlerini şimdiden vermek durumunda; ancak şu “Yaşasın halkların kardeşliği” diye, yıllardır söylenen bir slogan var. HDP çevrelerinin özellikle çok benimsediği bir slogan; ama bu sloganın içinin nasıl doldurulduğu meselesi çok ciddi bir şekilde önümüzde duruyor.
Buradaki temel husus: HDP’nin kurması gereken denge zor bir denge aslında. Hem bir taraftan Kürtlerin birtakım taleplerinin savunuculuğunu yapmak, ama aynı zamanda tüm Türkiye’nin sorunlarını dile getirebilmek ve onları çözebilme vaadini dile getirebilmek. Bu konuda özellikle Haziran seçimleri öncesinde bayağı bir adımlar atılmıştı, ama daha sonraki süreçte, Kasım seçimlerinde atıldıysa bile kimse bunları çok fazla önemsemedi; çünkü arada geçen çatışma sürecinde HDP gerçekten etkisizleşti. Türkiye’de başta Kürtlerin olmak üzere o kesimin esas oyuncusu olduğunu gösteremedi HDP, o dönem içerisinde. Şu dönemde gösterir mi? Gösterebileceğini sanmıyorum; ama hareketin kendisinin toplumsal köklerinin çok güçlü olması nedeniyle bu hareketin baskıyla, engellemeyle, yasaklarla vs. susturulabilmesi, yok edilebilmesi mümkün değil.
Dolayısıyla eğer HDP kendini yenileyebilirse –ki bu noktada şu anda siyasete bir nevi ara vermiş gibi gözüken Selahattin Demirtaş’ın tekrar aktif bir şekilde siyasete girmesi halinde– birtakım şeyler de değişecektir ya da Selahattin Demirtaş nasıl birdenbire hareketin var olan kadroları içerisinde bir şekilde sivrildiyse, öne çıktıysa, belki de bu hareket yeni birtakım isimleri ortaya çıkaracaktır. Ama şunu söyleyebilirim,11 Şubat’a kadar, şu günlerde böyle bir ismin çıkmasının çok mümkün olduğunu düşünmüyorum. Varsa bile böyle bir isim ya da isimler, bugün çıkacak olmaları aslında kendi aleyhlerine olur; çünkü şu anda en parıltılı isimlerin bile, en iddialı isimlerin bile, iddialarını hayata geçirebilecekleri bir ortamdan yoksun Türkiye — özellikle de HDP ve HDP’ye destek veren çevreler.
Türkiye bu olağanüstü hali –olağanüstü hali derken sadece kanunen getirilmiş olan OHAL’i kastetmiyorum, her anlamıyla tüm toplumu kuşatan bu olağanüstülük hali, normal-dışı hali– aşması halinde o zaman HDP’nin tekrar Haziran seçimleri öncesinde olduğu gibi yeniden Türk siyasetinde etkili hatta belirleyici bir güç olacağını söyleyebiliriz. Şu dönemde HDP’den çok fazla bir şey beklemek gerçekçi olmaz. HDP Türkiye’nin yaşadığı genel siyasî krizin biraz daha fazlasını kendi içerisinde yaşıyor. Türkiye’nin krizinden belli ölçülerde sıyrılmaması halinde, HDP’nin de krizini aşmasını beklemek çok gerçekçi olmayacaktır. Aslında bu konuda söylenecek çok şey var; ama şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Üç-dört yıl önce bu konuları konuşma tarzımızla bugün konuşma tarzımızın arasında bayağı bir fark olduğunu ve bunun da Türkiye için çok yazık bir durum olduğunu, bir acınası bir durum olduğunu da vurgulamak istiyorum.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.