Ekran Resmi 2018-01-17 19.34.52

Transatlantik: Muhtemel Afrin operasyonu, Ankara-Bağdat-Erbil temasları, Türkiye-AB ilişkilerinde yumuşama

Yayına hazırlayan: Ali Mert İnal

Merhaba, iyi günler. Transatlantik’te yine bu hafta karşınızdayız. Gönül Tol ve Ömer Taşpınar Washington’da birlikte. Arkadaşlar merhaba. Hemen konuya girelim Gönül. Beklenen Afrin operasyonu, harekâtı var. Sen geçen hafta demiştin ki: “Türkiye Suriye’de Rusya’nın izin verdiği ölçüde müdahil olabilmişti, Afrin konusunda pek sanmıyorum.” Bunu ama şimdilik saklayalım, öncelikle şunu sorayım, buna tabii geleceğiz: Bu Suriye sınır koruma gücü planı oldu. Türkiye bunu biliyorsun Kuzey Ordusu olarak ilk telaffuz etti. Koalisyon güçleri –tabii ki öncelikli olarak Amerika Birleşik Devletleri ve ağırlığı Kürtlerden oluşan, YPG’lilerden oluşan toplam otuz bine varması beklenen bir güç, bir ordu kurmakta olduğu iddiası– ki bunu da sözcü bir Amerikan dergisine doğruladı adıyla sanıyla. Bir anlatsana bu tam olarak nedir, kim ne yapmak istiyor, nasıl bir misyon atfediliyor bu güce?
Gönül Tol
: Ruşen sesin çok kesildi ama anladım sanırım sormak istediğini. Zannediyorum sınır gücüyle, Amerika’nın çoğunluk Kürtlerin oluşturduğu sınır koruma gücünden bahsediyorsun. Evet Amerika böyle bir açıklama yaptı. Otuz bin kişilik bir güç kurulacağından bahsetti. Bunun yarıya yakınının Kürtlerden ve Araplardan, diğer kalan yarısının da yeni getirilecek insanlardan oluştuğundan bahsetti ve amaç olarak şunu söyledi: Türkiye-Suriye sınırını ve Suriye’nin Irak’la olan sınırını korumak amacıyla bunun kurulduğunu ve temel olarak IŞİD’in hareket alanını kısıtlama amaçlı kurulmasının planlandığından bahsedildi. Tabii burada Amerika’nın şu endişelerini de görüyoruz, hâlâ IŞİD –hatırlarsan, sen sormuştun– Rakka’dan sonra IŞİD’liler nereye gidecekler? Bunlar buhar olup uçacak halleri yok. Bu IŞİD üyeleri nereye gidecek diye sormuştun. O günden bu yana birçok rapor çıktı. Hem medyada da çıktı, buradaki çeşitli düşünce kuruluşları istihbarat örgütlerinin raporlarını paylaştılar. Bu raporlara göre Rakka kurtarıldıktan sonra IŞİD’in elinden toprak alınmaya devam ediliyor ve bundan sonra bu IŞİD üyelerinin büyük çoğunluğunun Türkiye’ye kaçtığı söyleniyor. Ve Türkiye sınırından hâlâ çok ciddi bir geçiş rahatlığı olduğundan bahsediliyor. Zannediyorum en büyük endişelerden birisi bu. IŞİD’in hareket alanını kısıtlamaya çalışıyoruz böyle bir güçle derken, bu sınır kontrolünün daha iyi, etkili bir şekilde sağlanması amaçlanıyor ve aynı şekilde Irak-Suriye sınırının korunmasının amaçlandığından bahsedildi. Tabii bu şöyle bir endişe yaratıyor: Hatırlarsanız bir süredir bir tartışma vardı Amerikan yönetimi içerisinde; bir kısım diyordu ki: “Tıpkı Türkiye’ye söz verdiğimiz gibi, Rakka’dan sonra biz Suriye içerisinde askerî varlığımızı azaltalım ve Kürtlerle olan angajmanımızı artık sonlandıralım.” Çünkü amaç neydi? IŞİD’in elde ettiği toprakları alıp onun devlet olma projesini sekteye uğratmak. Artık Amerika’nın çıkma vakti geldi diyordu. Başka bir grup da yönetim içerisinde diyordu ki: “Hayır, IŞİD’in elinden biz toprağını, kaynaklarını vs.sini almış olabiliriz, fakat hâlâ Amerika’nın Suriye’de kalmaya ihtiyacı var, çünkü IŞİD’in yeniden palazlanmaması için bir stabilite operasyonuna girmemiz gerekiyor. Onun için de o yerel güçlerin kapasitesini, kendilerini koruma-savunma kapasitesini artırmamız gerekiyor ve bu grupların kendilerini yöneteceği bazı mekanizmalar oluşturmamız gerekiyor ki IŞİD geri gelmesin. Bu yüzden kalmamız gerekiyor Rakka’dan sonra da.” Eh Türkiye de hep bundan korkuyordu zaten. Yani Türkiye Rakka’dan sonra artık işbirliği bitecek diye beklerken, şimdi bir daha bu sınır koruma gücüyle Amerika’nın Kürtlerle angajmanının Rakka ve IŞİD’in ötesinde olduğunu anlıyor ve bu da tabii çok büyük bir anksiyete yaratıyor.

Burada istersen bir ara verelim. Başta sorduğum soruya döneceğim: “Harekât mümkün olabilir mi?” sorusuna; ama Ömer’e sormak istiyorum: Ömer, Suriye meselesi iyi-kötü çözülüyor gibi bir havaya girmişken, IŞİD ve diğer cihadcı unsurlar büyük ölçüde elimine edilmişken ve Şam büyük ölçüde ülkeye Rusya’nın ve İran’ın da yardımıyla hâkim olmaya doğru giderken, burada esas aktör ABD ve koalisyon değildi. Şimdi böyle kalıcı bir şekilde otuz bin kişilik bir ordu kurma niyeti vs. sadece Türkiye değil, –Türkiye’nin kaygılarını ve itirazlarını görüyoruz– ama Rusya’nın, Şam’ın ve İran’ın da buna razı olabileceği bir şey mi sence bu?
Ömer Taşpınar
: Bence değil. Amerika içindeki tartışma zaten bu ülkelere Suriye’yi bütünüyle bırakalım mı, bırakmayalım mı diye yapılıyor bence. Yani bir stratejik tartışma varsa Amerika’da, “Suriye’den bütünüyle çıkacak mıyız? Eğer çıkmayacaksak Suriye’de nasıl kalabiliriz?” tartışması. Amerika Suriye’de sahada manevra kabiliyetini biraz olsun –‘biraz olsun’un altını çiziyorum–, sahip olmak istiyorsa bunu yapabileceği tek yer Kuzey Suriye’de Kürtlerle kurduğu ittifak. Bunun dışında Amerika’nın sahada çok ciddi bir rolü olmayacak. Sahada bir rolü olmayacaksa bu ne anlama geliyor? Suriye’yi bütünüyle İran’a ve Rusya’ya bırakmak anlamına geliyor. Dolayısıyla bunu istemeyen bir kesim var Beyaz Saray’da. Özellikle İran düşmanlığı nedeniyle, “Burayı İran’a bütünüyle bırakmayalım” diyen bir kesim var. Onlar da Kürtlere oynamak istiyorlar. Kürtlere oynamanın bir bedeli var tabii ki. O da Türkiye’yle ilişkiler. Orada da tartışma zaten “Türkiye’yi kaybettik” yönüne gidiyor. Türkiye zaten uzun süreden beri Rusya yörüngesine girmiş durumda. Hele bu S-400’ler meselesi nedeniyle iyice kopuşa giden bir süreç başladı Türkiye’yle askerî ilişkilerde. Dolayısıyla “Zaten Türkiye ile ciddi bir sorun yaşıyoruz, Türkiye’yi kaybedeceğiz” korkusuyla “Suriye’de daha da ciddi bir kayıp yaşamayalım, sahada olmaya çalışalım” diyen bir kesim bu 30 bin kişilik sınır gücünü biraz olsun bahane şeklinde kullanarak en azından sahada sembolik olarak kalmak istiyor. Bu da ne derecede Amerika’nın manevra gücünü, pazarlık gücünü artırabilir tartışmalı bence.

Gönül, baştaki soruya dönelim. Türkiye bir süredir, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan, sürekli tehditlerde bulundu. Çok sert, çok açık ve net tehditlerde bulundu ve Washington’ı ikna etmek istedi anladığım kadarıyla. Oradan birtakım açıklamalar geldi; ama tam tatmin etmiş mi çok emin değilim. Sen ne diyorsun? Türkiye müdahil olabilir mi? Olursa, olmak isterse daha doğrusu. Geçen haftaya dönecek olursak, Rusya ve bir ölçüde de Şam ve hatta bir ölçüde de İran buna ne der?
Tol
: Şimdi tabii artık bu o kadar çok konuşuldu ki, oldu oluyor dendi ki, muhtemelen bir şeyler olacak. Fakat burada önemli olan şey, bence bu bütünüyle iç siyasete dönük ve sembolik bir harekât olacak eğer olursa. Şimdi Türkiye ne diyordu? Zikredilen amaçları ne Türkiye’nin Afrin’e bir operasyonda? Diyor ki: “Güneyimizdeki terör bataklığını kurutmak”, amaçlardan bir tanesi bu. İkincisi de işte Amerika’nın geçen hafta bu “Otuz bin kişilik sınır gücü oluşturuyorum” açıklamasına tepki olarak Amerika’yı bir anlamda cezalandırmak. PYD’yle bu kadar yakın işbirliği içerisinde olduğu için hem Amerika’yı cezalandırıyoruz hem bu işbirliğini biz sona erdireceğiz. Şimdi zikredilen amaçlar bu. Bu nedenle Afrin’e bir operasyon yapacağız diyor. Fakat aslında baktığında bu amaçları gerçekleştirmeyecek bir Afrin operasyonu. Birincisi, terörün kökünü falan kurutacak bir operasyon değil, çünkü bu çok kapsamlı bir operasyon anlamına geliyor ve ben hâlâ Rusya’nın Afrin’in içerisine kapsamlı bir Türkiye operasyonuna izin vereceğini düşünmüyorum. Neye izin verebilir? Bunu daha evvel de söylemiştim, sınırlı bir operasyona izin verebilir. Nedir sınırlı operasyondan kastımız? İşte Afrin’in çevresine, Tel Rıfat gibi çevresine yapılacak sembolik bir operasyona izin verebilir. Şimdi Rusya bunlara neden izin versin sorusu var. Bence her şeyden önce bir Türkiye’yi rahatlat, yani Erdoğan’ın elini iç siyasette rahatlatarak daha büyük lokma olan PYD’nin, Kürtlerin, Suriye’nin geleceğiyle ilgili tartışmada masaya oturmasını, Erdoğan’ın daha yutabilmesini sağlamak bir anlamda iç siyasette. Bence amaçlardan, Rusya’nın motivasyonundan bir tanesi bu olabilir. İkincisi de yine bu sınır, Amerikalılarla oluşturulacak bu sınır gücü tabii Rusya’yı da çok rahatsız etti. Ve Kürtlere, ya bir anlamda Türkiye’ye Afrin’e sınırlı operasyona izin vererek Rusya Kürtlere sopa da gösteriyor olabilir, göstermek istiyor olabilir. Yani: “Siz böyle Amerikalılarla bu kadar yakın çalışıyorsunuz, ama bundan çok da bir şey beklemeyin, sonuçta bu meselede benim elimdesiniz” diyerek, Kürtleri bir anlamda rejimle masaya oturtmak için Türkiye’nin operasyonunu bir koz olarak kullanmak isteyebilir. Şimdi dolayısıyla bence bu sınırlı bir operasyon olacak. Rusya Afrin’in içerisine kapsamlı bir harekâta çok da izin vermeyecektir.
İkincisi de… Bir de ikincisinden bahsedeyim.

Tabii.
Tol
: İkincisi çok önemli Ruşen. Şimdi, Türkiye diyor ki: “Amerika Kürtlerle iş tuttu, biz bu işbirliğini bozmak için bu operasyonu yapıyoruz.” Afrin’deki Kürtlerle Amerika’nın bir alâkası yok ki. Yani Afrin’deki Kürtler bütünüyle Rusya’yla çalışıyor. Zaten Amerika da söyledi; “Bizim” dedi, “koalisyonun operasyon alanı dışında Afrin” dedi. Eğer Türkiye bu kadar Amerika’nın PYD’yle iş tutmasından rahatsızsa o zaman İncirlik’i kapatsın. Çünkü PYD’ye, Kürtlere giden silahlar İncirlik’ten gidiyor. Ayrıca ikincisi de Fırat’ın doğusundaki Kürtlere saldırsın; eğer amaç Amerika ve Kürtlerin işbirliğini bozmaksa. Dolayısıyla ben bunlardan hareketle şunu söylüyorum. Bu bütünüyle iç siyasete yönelik, sonuç elde etmeye yönelik olmayan, sembolik bir operasyon olacaktır; çünkü diğer türlüsü bütünüyle, yani birincisi Rusya’nın yeşil ışığına bağlı, ikincisi kapsamlı bir operasyon çok çok riskli bir operasyon. El-Bab bile, El-Bab’da bile biz Rusya ve Amerika’nın yardımına, havadan desteğine ihtiyaç duymuştuk. Afrin çok daha çetin olacaktır. Bu çok tehlikeli bir manevra olur bence.

Ömer, son olarak bu konuyu kapatmadan önce sana şunu sormak istiyorum. Sonuçta Gönül’ün de söylediği gibi Kürtler aslında Amerika Birleşik Devletleri’yle de, Rusya’yla da milli ilişkileri olan bir güç. Ve Türkiye’nin de en büyük rahatsızlığı Suriye’de Kürtlerin PYD liderliğindeki bir Kürt yapılanmasının orada kontrol halini alması. Bu sorunun bir şekilde çözümü yakın ve orta vadede gözüküyor mu?
Taşpınar
: Türkiye açısından çözümü gözükmüyor; çünkü PYD sahada güçlü aktör konumunda. Hem Rusya hem Amerika bir şekilde Kürtlerle ilişkisini iyi tutmak istiyor. Kendi açılarından da aslında Kürtleri bir bakıma bir piyon olarak kullanabiliyorlar. Yani Rusya açısından Amerika’nın Kürtlerle yakınlaşması tercih edilir bir şey değil, Amerika açısından da Rusların Kürtleri kullanması çok tercih edilebilir bir şey değil. Şimdi Türkiye burada senin dediğin gibi PYD/PKK meselesi nedeniyle çok rahatsız. Yani Türkiye’nin bir çözüm üretebilmesi için alandaki, sahadaki PKK/PYD çizgisi dışındaki Kürtleri bir şekilde güçlendirmesi gerekiyor. Veya uluslararası topluma şunu söylemesi gerekiyor: “Benim derdim burada bir Kürt özerkliği veya Kürtlerin temsil edilmemesi değil. Bakın benim Irak’ta hiçbir sorunum yok Kürt yönetimiyle. Niye? Çünkü oradaki yönetim PKK altında değil. Benim derdim burada Kürtler değil PKK” tezini işleyerek belki birazcık zemin kazanabilir. Son bir makale okudum. Bu Uluslararası Kriz Grubu, International Crisis Group’un Kürt meselesi üzerine çalışan Joost Hiltermann’ın yazdığı bir makale. O da PYD’nin, YPG’nin bölgede aslında son derece otoriter ve etnik temizliğe yatkın bir şekilde politikalar izlediğini söylüyor. Yani Türkiye bu tezi kullanabilir. PKK/PYD çizgisi aslında böyle demokratik bir çizgi değil. Bölgedeki Kürtler de bundan rahatsız. Özellikle bölgedeki tüccar, orta sınıf Kürtler bu PYD’nin çizgisinden rahatsız diyebilir.

Peki Gönül, Kürtlerden bu sefer Irak’a geçelim. Mevlüt Çavuşoğlu’nun bir ziyareti olacak hafta sonu yanılmıyorsam ve iddiaya göre Ankara, Erbil ve Bağdat arasında birtakım kanallar oluşturmak istiyor. Tabii bunun oluşabilmesi için Ankara’nın hem Erbil’de hem Bağdat’ta güçlü kanalları olması lazım. Son referandum sürecinde Bağdat’ta güçlendi, ama Erbil’de zayıfladı diye biliyorduk. Gelişmeler mi var bu konuda, ne diyorsun?
Tol
: Aslında bir gelişme yok. Şimdi şöyle, Neçirvan Barzani’nin Avrupa’ya giderken Türkiye üzerinden geçtiği sırada –çok medyaya yansımadı ama– hükümetten insanlarla görüştüğü vs. söyleniyor. Tabii genel olarak Iraklı Kürtlerin bir açılıma ihtiyacı var Türkiye’yle; çünkü çok çaresiz durumdalar ve Neçirvan Barzani’nin böyle bir talebi olduğunu söylüyor Türk Dışişleri Bakanı. “Kürtler bizden talep etti, aracı olacağız” diyor. Fakat şunu söylemek gerekiyor — yani bu Türkiye’ye Ahmet Davutoğlu’nun mirasıdır: Aracı olma konusunda çok gönüllü her zaman. İşte: Afganistan-Pakistan arasında aracı olalım, Filistin’de Hamas-El Fetih arasında olalım, İsrail-Suriye arasında olalım. Hep böyle bir aracı olma şeyi oldu AK Parti’yle. AK Parti’nin dış politikasında aracı olma; bölgedeki, özellikle bölgedeki çatışmalarda kendi nüfuzunu genişletme aracı olarak kullanıldı. Fakat baktığınızda, Türkiye’nin aracılık ettiği çatışmaların sonuç verdiği… Yani neredeyse çok çok azı sonuç verdi ve sonuç vermemesinin sebeplerinden bir tanesi, birincisi, taraflar üzerinde Türkiye’nin yeterince etkisi olmaması. İkincisi de Türkiye’nin hep Yeni Osmanlıcı bir ajandası olduğunun düşünülmesi, böyle bir imajının olması. Şimdi Irak’a dönersek, aynı problemler Irak’ta da var. Türkiye bugün Erbil ve Bağdat arasındaki çatışmada aracı olabilir mi? Bence olamaz. Kürtler bunu istemiş olabilir; fakat Bağdat’ta Abadi, sadece Abadi hükümeti değil, yani Irak’ın geneli ve Iraklı gençler arasındaki –ki Iraklılar gerçekten aslında çok milliyetçiler– Türkiye’ye karşı çok ciddi bir negatif algı var. Yani Türkiye, Yeni Osmanlıcı ajandası olan ve Irak’ın içişlerine karışan, Irak’ın içişlerine müdahale eden ve Irak’ın kendi başına, kendi yolunu çizme sürecini sekteye uğratan bir aktör olarak görülüyor — ve bu sadece Şiiler arasında değil, Sünniler de ve hatta hatta Türkmenler de, yani Türkiye’nin o çok desteklediği Türkmenler de diyor ki: “Bizim adımıza Irak siyasetine müdahale etme; çünkü Türkiye müdahale ettiği zaman bizim elimiz zayıflıyor Irak siyasetinde” diyorlar. Dolayısıyla Bağdat buna izin vermez. İkincisi, tabii belki daha önemli mesele: Abadi bence gerçekten şu noktada, seçimlerden önce –Mayıs’ta seçimler var–, Kürtlerle masaya oturmak istemeyebilir. Çünkü Abadi daha 3-5 ay öncesine kadar kendi partisi tarafından bile trafik polisi olarak adlandırılan bir liderdi. Bugün geldiği noktada eli çok güçlendi, popülaritesi çok arttı. Artmasının nedeni de Kürtlere karşı tavizsiz durması, sert olması. Dolayısıyla milliyetçiliğini cilalamak istediği bir dönemde, “Ben güçlü bir liderim, tavizsiz bir liderim” mesajı vermek istediği bir dönemde, elinin bu kadar güçlü olduğu bir dönemde Kürtlere taviz vermek istemeyecektir. Ve taviz verilmeden de maalesef taraflar arasında bir anlaşmaya varılmaz. Hele dediğim gibi böyle bir dönemde, Türkiye gibi Irak içerisinde negatif algısı olan bir aktörün gelip, “Taraflar arasındaki meseleyi biz çözdük” demesine izin vermeyecektir. O nedenle Türkiye yine bence boşa kürek çekiyor Irak’ta. Kürtler bunu talep etmiş olabilir, ama Kürtler Avrupalı ülkelerden de talep ediyor. Fakat Abadi hem Avrupa’ya hatta Amerika’ya dahi, “Bizim içişlerimize karışmayın, biz kendi meselemizi kendimiz hallederiz” dedi. Amerika’ya “Hayır” derken, Türkiye’ye “Tamam gel sen çöz bizim sorunumuzu” demesi gerçekçi değil. O yüzden Türkiye’nin taraflar arasında arabuluculuk yapma gibi bir şeyi olmayacak bence.

Ömer, kapanışı Avrupa’yla yapalım. Türkiye ve AB ilişkilerinde garip şeyler yaşanıyor. Macron görüşmesinde, özellikle Macron alenen Türkiye’nin artık ortaklığı kabul etmesini söyledi; yani üyelik seçeneği sanki Avrupalı önde gelen ülkelerin gözünde düşmüş gibi. Bir taraftan da çok büyük gerginlikler yaşandı, biliyorsun, temel hak ve özgürlükler, basın özgürlüğü konusunda. Onlarda da bir yumuşama, özellikle Batı’dan, Avrupa’dan gelen eleştirilerde bir yumuşama ve pazarlıklar döndüğü yolunda da rivayetler var. Ben açıkçası bunu Türkiye’nin bir zamanlar çıkartılan imtiyazlı ortaklık seçeneğinin, ‘imtiyazlı’ kısmının bile neredeyse yok edilip, sadece düz bir ortaklığa doğru evrilmekte olduğunu –Batı, Avrupalıların gözünde– böyle görüyorum; ama konunun uzmanı sensin. Tam ne oluyor?
Taşpınar
: Şimdi Avrupa’nın gözünde Türkiye’nin tam üyeliği gerçekten bir fantezi haline geldi. Yani bu bütünüyle gerçeklerden kopuk bir süreç. Türkiye’nin üye olamayacağı yönünde çok ciddi bir kanı var. Ve Türkiye’deki siyasî gidişat, özellikle otoriter gidişat bunu tescilliyor. Öte yandan Türkiye’nin bildiğimiz nedenlerle stratejik önemi ortada. Özellikle göçmenler konusunda Türkiye’nin Suriye’den gelen, Irak’tan gelen göçmenler konusunda bir manevra kabiliyeti, belirli bir kozu var elinde. Dolayısıyla tam da köprüleri atmak istemiyor Avrupa. Bu ortamda İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkmış olması, Brexit’in yaşanması yeni bir ufuk yarattı. Yani İngiltere’yle Avrupa Birliği arasında kurulacak ortaklık tipi bir ortaklığı Türkiye’ye de önerelim şeklinde bir zihinsel egzersiz yapılıyor olabilir Paris’te ve Berlin’de.

Bir de galiba Ukrayna örneği de çok zikrediliyor biliyorsun.
Tol
: Evet.
Taşpınar: Evet. Yani bu ülkeler sonuçta periferide; merkezde değil çevrede kalacaklar. Tam üye olmayacaklar. Ve bir de ticaret ortaklığı. Zaten Türkiye bir ortak. Yani imtiyazlı ortaklık denmesinin nedeni Türkiye’nin zaten Gümrük Birliği’ne sahip olan bir ülke olması. Yani Gümrük Birliği’nin reforme edilmesi gerekiyor her şeyden önce. Gümrük Birliği’nde ciddi aksaklıklar var — tarım ürünleri konusunda, hizmet sektörü konusunda, ihaleler konusunda. Bu alanda belirli reformlar yapılması gerekiyor. Türkiye belki Avrupa Birliği’yle İngiltere’nin sahip olduğu şekilde bir yere getirilebilir mi ve bu, bu şekilde Türkiye’yle bir stratejik ortaklık kurulur ve Türkiye’nin tam üyeliği masadan kaldırılır şeklinde Avrupa’da düşünülüyor olabilir bu. Türkiye boyutunda da Tayyip Erdoğan açısından şöyle bir durum söz konusu. Tayyip Erdoğan her ne kadar otoriter bir lider olsa da, seçim kazanmak zorunda olan bir lider. Dolayısıyla kamuoyu yoklamalarına sürekli bakıyor. Kamuoyu yoklamalarında da şunu görüyor. Türkiye’de son yıllarda Avrupa Birliği’ne doğru güçlenen bir özlem var. Yani Türkiye’de işler kötü gidince halk geleneksel olarak Avrupa Birliği’nin önemini tekrar keşfediyor. Türkiye’de işler iyi giderken, ekonomi iyi giderken veya çok ciddi krizler, siyasî krizler yaşanmazken Türkiye’de bir özgüven oluşuyor, Avrupa’ya ihtiyacımız yok deniyor. 2014’te, 2013’te böyle bir özgüven vardı. Hatta 2011’lerde daha da fazla vardı. Bir ara “Avrupa’ya katılalım” diyen, “Avrupa’ya üye olalım” diyenlerin oranı Türkiye’de %30-35’lere düşmüştü. Ama bugün baktığımızda, 2015’ten bu yana yükselen bir derecede “Avrupa Birliği’ne üye olalım” diyen kesim var Türkiye’de.

Tol: Hatta %70. En son İKV’nin %78.6 üye olalım diyen.

Taşpınar: Evet. Yani %80’e kadar ulaşmış bir halk kitlesi Avrupa Birliği’ne özlem duyuyor. Niye özlem duyuyor? Türkiye’de işler iyi gitmediği için. Sadece siyasî açıdan değil ekonomik açıdan da iyi gitmediği için; çünkü Avrupa Birliği en büyük pazar Türkiye açısından. Erdoğan da buna cevap vererek ben Almanya’yla, İngiltere’yle, Fransa’yla ilişkilerimi düzeltmek istiyorum diyor. Merkel konusunda zeytin dalı uzatıyor. Macron’a ziyaret yapıyor. Ve Avrupa Birliği’yle ilişkileri toparlamak istiyor. Fakat çok geç. Bana göre artık Türkiye treni kaçırdı. Ancak ve ancak bahsettiğimiz çerçevede böyle bir imtiyazlı ortaklık veya imtiyazsız ortaklık İngiltere’nin kurduğu şekliyle yapabilirse bu Türkiye açısından gelinebilecek olumlu bir nokta olabilir. En azından köprüler atılmamış olur.

Evet, burada noktayı koyalım Transatlantik’e. Yine verimli bir yayın oldu. Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’a çok teşekkürler. İzleyicilerimize de çok teşekkür ediyoruz. Haftaya buluşmak üzere diyoruz.