Ekran Resmi 2018-02-07 18.48.27

Transatlantik: Afrin Harekatı gölgesinde Türk-Amerikan ilişkileri, düşürülen Rus uçağı & ABD’de borsa krizi

Yayına hazırlayan: Ali Mert İnal

Merhaba, iyi günler. Transatlantik’te karşınızdayız. Biraz geciktik, özür diliyoruz. Washington’da Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’la birlikteyiz. Arkadaşlar merhaba. Gönül hemen Suriye’yle girelim. Bugün Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu İran’a gitti. İran’dan üst üste açıklamalar geliyordu biliyorsun Afrin Harekâtı’nın artık sonlandırılması gerektiğiyle ilgili. Galiba olayın bir böyle bir boyutu var. Bir de Suriye’de, İdlib’de Türk konvoyuna saldırı olayı; yine tekrarlanan bir olay var ve burada Şii milislerin yaptığı yolunda iddialar çok dillendiriliyor. Bunlar mıdır? Çünkü Türkiye, Afrin Harekâtı’nı Rusya’nın bilgisi dahilinde yapıyordu; ama orada bir de İran diye de önemli bir faktör var. Burada Rusya ile İran arasında Afrin Harekâtı’na bakışta bariz bir farklılık mı görülüyor?
Gönül Tol
: Evet, aslında ne söylemiştik Ruşen? Hem İran hem Rejim –yani Rusya– yeşil ışığı verdi Türkiye’nin Afrin Harekâtı’na. Rejim bunu istemeyerek de olsa kabul etti, İran da aynı şekilde. Çünkü iki taraf da Amerika’nın Suriye’de varlığından rahatsızlık duydular ve Afrin Operasyonu’nun Kürtleri zayıflatacağını, dolayısıyla Kürtler üzerinden Amerika’nın Suriye içerisindeki varlığını sekteye uğratacağını ümit ederek buna evet demişlerdi. Aynı şekilde rejimin bir başka hesabı da şuydu: Afrin’e Türkiye girerse hem TSK zarar görecek, yıpranacak, hem Kürt’ler zarar görecek ve yıpranacak. Bunun kendi gücünü konsolide etmeye hizmet edeceğini düşündü. Bu nedenle bir evet denmişti. Fakat hep söylediğimiz gibi Türkiye’nin orada uzun soluklu varlığı, özellikle Afrin içerisine yapılacak kapsamlı bir harekâta ilişkin kimsenin tam olarak evet demeyeceğini söylemiştim ve nitekim İdlib civarında, Halep civarında olanlar bunu destekliyor. Ve şunu da gösteriyor aynı zamanda — Türk konvoyuna saldırı yapıldığında şunu söylemiştim: Saldırı değil, fakat konvoyun oraya gönderilmesi Rusya’yla varılan bir anlaşmanın sonucuydu. Rusya hep ne diyordu? Hep Türkiye’nin İdlib’de kurulması gerektiği kadar gözlem noktası kurmadığını söylemişti ve bunun üzerine Türkiye bir konvoy yollamıştı. Dolayısıyla Rusya desteklemişti. Fakat Rusya bunu desteklerken İran’a ve rejime bağlı güçlerin bu konvoya saldırması aslında şunu da gösteriyor: Rusya’nın hem rejim hem İran’a bağlı milisler üzerinde %100 kontrolü yok. Bunu anlamış oluyoruz; çünkü Türkiye yakın bir geçmişte –zannediyorum geçen hafta– kurdu bu gözlem noktalarını. Gözlem noktaları rejim ve muhaliflerin arasına kuruldu. Ve hemen ardından İran’a bağlı güçler saldırmaya başladı Türklere. Ve Rusya bunu engelleyemiyor gibi görünüyor. Dolayısıyla işler çok daha fazla karışacak gibi. Hem İdlib’de biliyorsun aynı zamanda Rus uçağı düşürüldü. Yani Türkiye’nin hem rejim ve İran’la arasındaki gerginlik artıyor. Bir taraftan da Rusya’yla gerginlik artabilir; çünkü Rus uçağı düşürüldü ve resmî bir açıklama yapılmamakla birlikte direkt Türkiye’yi işaret eden…, fakat Rus Parlamentosu bu saldırının Türkiye’nin kontrolü altında olan bölgeden olduğunu… zaten Heyet Tahrir el-Şam Rus jetini düşürdükten sonra saldırıyı üstlendi. Ve bunu MANPADS denilen o omuzdan atılan savunma sistemleriyle yaptılar. Rus Parlamentosu’nda birkaç insan bu sistemin Türkiye tarafından gruplara sağlandığını ima etti. Dolayısıyla Suriye’de iktidar kızışıyor. Türkiye’nin hem İdlib’deki operasyonu ve varlığı tehlikeye girecek hem de Afrin Operasyonu daha zorlaşacak gibi görünüyor.

Ömer, Afrin Operasyonu’yla ilgili çok ilginç bir boyut, son dönemde Batı basınında çok yazı çıkmaya başladı. Sen de fark ediyorsundur. IŞİD tekrar Suriye’de ve Irak’ta toparlanıyor vs.. Ve onun bir de şöyle bir ayağı var, geçen haftaki yayında Gönül altını çizmişti: Doğudaki YPG güçlerinin bir kısmının Afrin’e rejimin izniyle sevk edildiği haberini, bu konuda raporlar olduğunu söylemişti — ki bu bayağı netleşiyor anlaşıldığı kadarıyla. Bunun, YPG ya da Demokratik Suriye Güçleri’nin Afrin Harekâtı’na takviye olarak yollanması, daha doğrusu oradaki YPG’ye takviye olarak yollanması IŞİD’le mücadeleyi zaafa düşürüyor şeklinde birtakım yorumlar ve spekülasyonlar yapılıyor. Bu gerçekten ciddiye alınması gereken bir husus mu? Amerikalıları gerçekten olayın bir de bu yönü tedirgin ediyor olabilir mi?
Ömer Taşpınar
: Aslında temelde Amerika’yı zaten endişelendiren de bu yön. Yani bu bir detay değil. Amerika açısından burada gerek Pentagon’dan, gerek Dışişleri Bakanlığı’ndan, gerek Beyaz Saray’dan sözcülerin ilk söyledikleri şey, Türkiye’nin bu yaptığı, IŞİD’le mücadelede geri adım ve sekteye uğratacak bir adımdır diyorlar. Çünkü Kürtlerin güçlerinin bir kısmını Afrin’e doğru yönlendirmeleri IŞİD’le mücadelede ön cephede olan Kürtlerin bir bakıma zayıflaması anlamına geliyor. Dolayısıyla Amerika açısından, Batı açısından, “Biz zafer ilan ettik, IŞİD yok edildi” söylemi yerine, “Bu zafer elimizde değil, Kürtlerin orada, sahada olması çok önemli, Türkiye’nin Suriye’de IŞİD’le mücadeleyi bir kenara bırakıp bütünüyle Kürtler üzerine yüklenmesi IŞİD’le mücadeleyi son derece aksatacaktır” söylemi var. Hatta demin sorduğun İran meselesini de buna bağlamak mümkün; çünkü İran’ın da en büyük endişesi IŞİD’in henüz yok edilmemiş olması ve Türkiye’nin güç kazanması durumunda radikal İslamcı grupların da güçlenebilme ihtimali. Dolayısıyla İran, Türkiye Afrin’e müdahale ettiğinde bunun hemen kısa bir müdahale olmasını istiyordu; fakat böyle olmaması ve Rus uçağının düşürülmesi ve henüz IŞİD’le mücadelenin bitmemiş olması, hem Batı’yı hem de İran’ı rahatsız ediyor.

Gönül, buradan şunu da beraber düşünürsek: Amerikan Dışişleri Bakanı Tillerson’ın Mevlüt Çavuşoğlu’nun davetlisi olarak gelmesi bekleniyor. Aynı zamanda Ulusal Güvenlik Danışmanı McMaster’ın da ayrı bir şekilde yine Türkiye’ye gelmesi bekleniyor. Ve herhalde tek konu olmasa bile ana konu Suriye olacak, bütün bu hususlar olacak. IŞİD’le mücadele, YPG, Afrin’in süresi, kapsamı ve tabii ki Menbiç’e vs.’ye devam edip etmeyeceği. Çok çetin görüşmeler olacağa benziyor, ne dersin?
Tol
: Kesinlikle, yani burada bir numaralı gündem maddesinin Menbiç olacağı açık. Ondan önce Ömer’in düşüncesine bir şey eklemek istiyorum, önemli bir şey. İranlılar –şimdi İdlib’den bahsediyoruz ya–, Rusya’nın Türkiye’den beklentileri yüksekti İdlib’de. Ne diye girdi Türkiye İdlib’e? “El-Kaide’ye bağlı Heyet Tahrir el-Şam’ı biz bir şekilde daha ılımlı muhalefetin bir parçası yapacağız, bu hareketi böleceğiz, zayıflatacağız” diye bir taahhütle girdi. Fakat bugüne kadar hem Rusya’nın hem İran’ın gördüğü, bu taahhüdü yerine getiremediği gibi, aslında bu El-Kaide’ye bağlı güçlerin daha güçlenmesine sebep oluyor. Yani işte bu MANPADS’in bu grupların elinde bulunması ona işaret ediyor ve aynı zamanda da İdlib’de IŞİD’in yeniden ortaya çıktığı söyleniyor. Şimdi bütün bu çerçevede düşündüğünüzde aslında Suriye sahası çok çok karışıyor, yani bütün taraflar birbirine girmiş durumda ve bir de Menbiç meselesi var. İkinci soruna gelince: Evet, Menbiç çok büyük kriz noktası, hep bunu söylüyorduk. Ve Türkiye de son bir haftadır bu konudaki sert söylemini artırdı, Amerika’ya “Çıkın Menbiç’ten” dedi. Amerikan tarafı çekilmeyeceğini söyledi. Yani benim gördüğüm ve anladığım kadarıyla da bu konuda çok netler geri çekilmeme konusunda. Tabii bu bir şey de olabilir, şöyle de okumak mümkün: “Türkiye bunu yapmadan evvel mümkün olduğunca söylemimizi sert koyalım. Fakat son noktada bir orta yol bulunabilir” diye düşünenler de var. Ben çok öyle düşünmüyorum. Muhtemelen McMaster yarın geldiğinde, Tillerson geldiğinde bunlar konuşulacak. Fakat ben aynı zamanda S-400’ün de konuşulabileceğini düşünüyorum; çünkü S-400 çok ciddi bir başka kırılma noktası. Kongre’de bir yaptırım hazırlığı var ve bu yaptırım benim konuştuğum insanlardan anladığım kadarıyla daha önce görülmemiş bir yaptırımlar dizisi olacak. Yani Türkiye’nin sadece belli kurumlarını, belli kişilerini, belli sektörlerini hedef almayacak. Bütün savunma alımlarını, Türkiye’nin Amerika’dan almaya çalıştığı bütün savunma konusundaki neredeyse işbirliğini etkileyecek çok kapsamlı bir yaptırım uygulama gündemde. Tabii bu –ikili ilişkiler zaten çok büyük bir krizde– inanılmaz bir dibe vuruş anlamına geliyor bu. O yüzden Menbiç’in yanında bir de S-400’ün ben gündemde olacağına inanıyorum.

Ömer, bu konuda senin ekleyeceklerin neler bu ziyaretler konusunda?
Taşpınar
: Şimdi tabii Tillerson yaklaşık bir hafta ya da 10 gün önce bir güvenlik koridorundan bahsetmişti. Onun arkası gelmedi. Benim de konuştuğum Ankara’daki yetkililer bu konuda bir güven krizi var diyorlar. Yani anlamıyorlar tam Tillerson’ın ne söylediğini. Muhtemelen o konuda da sorular sorulacaktır. Yani Menbiç’e Türkiye’nin girmemesi için ne yapması gerekiyor Amerika’nın? Türkiye bunda gerçekten niyetli mi? Niyetliyse bundan nasıl vazgeçirebilir Amerika? Ana konu bu olacak. Acil mesele bu. Yani acil mesele tabii ki Menbiç’e girilip girilmeyeceği meselesi. Bir an evvel de Kürtlerin ana meselesi olan IŞİD’le mücadeleye dönmeleri. Gönül’ün bahsettiği S-400 meselesinde gerçekten sorun büyüyor. NATO içinde de ciddi bir tepki oluşuyor. Amerika ile Türkiye’nin bir uçak projesinde ortaklıkları var. Bir sürü ülke de F-35’ler –Amerika’nın bir sonraki uçağı– projesinde yer almak istiyordu. Türkiye de bu ülkelerden bir tanesi. Hem belirli siparişleri var F-35’ler konusunda, hem de teknoloji paylaşımı konusunda. Bu konuda da ciddi yaptırımlar gelebilir. Ve Türkiye Menbiç’e girdiği takdirde gerçekten Gönül’ün söylediği gibi ilişkiler görülmemiş şekilde dibe vurma ihtimalinde olacağı için bunun önünü almak isteyeceklerdir. Bu konuda neler yapılabilir bunu tartışacaklar. Stratejik aşamada şu anda Türkiye ile ilişkiler dibe vurursa ne yapılabilir konusunda, mesela askerî yardımların kesilmesi meselesi Pentagon’da Pakistan örneğini akla getiriyor. Çünkü Pakistan’la Amerika arasında ciddi bir kriz yaşandı ve Amerika Pakistan’ın askerî yardımını kesti. Bunun karşılığında da Pakistan Çin’le yeni bir stratejik ve ekonomik işbirliğine doğru gidiyor. Dolayısıyla Pakistan’ın Afganistan’da da yaptıklarını göz önüne almak gerekiyor. Afganistan’da da durum son derece karıştı. Türkiye’nin bir bakıma aynı duruma gelmesi, yani Türkiye’nin Amerika ile arasında bir askerî krizin, askerî yardımın, askerî alımın düşürülmesi sonucunda Türkiye bütünüyle Rusya’ya kayar mı? Türkiye bütünüyle Rusya’ya kayıp Pakistan’ın yaptığı gibi bölgede daha da sorun haline gelebilir mi? Bu konuda da bir stratejik egzersiz yapılıyor bence.

Tol: Ruşen şunu da ekleyebilir miyim?
Tabii.
Tol
: Hatırlarsan, birkaç gündür, işte Rus uçağı düşürüldü, Türk konvoyuna rejim güçleri saldırıyor vs.. Bu şeyin hemen ardından Erdoğan bir açıklama yaptı ve dedi ki: “Mecbur kalmadığımız sürece dışarıdan savunma sistemleri almayacağız” dedi. Şimdi burada Washington ile Türkiye’yi takip eden insanlar arasında bir tartışma başladı: S-400’ü mü kastediyor? Yani bir yandan Washington şeyi de yakından takip ediyor, hani bu Rusya’yla şimdi aslında birçok açığa çıkmamış olmakla birlikte bir gerginlik olduğu çok açık Suriye’de. Önümüzdeki haftalarda muhtemelen daha netlik kazanacak bu. Fakat onu da yakından izliyorlar; yani hep burada bir şey vardır: Trump yönetimini eleştirenler, ondan evvel Obama yönetimini eleştirenler, diyordu ki: “Yani Türkiye’yi bu kadar rejimin, Rusya’nın, İran’ın kucağına ittiniz”. Bir kesim de diyordu ki — ben de onlardan biriydim: “Onun bir sınırı var, o üçlünün yakınlaşmasının bir sınırı var”. Nitekim bugün Washington’da konuşulan şey, işte, Türkiye Rusya, İran ve rejimle yaptığı işbirliğinin sınırlarına geldi neredeyse ve belki de bu sayede Türk-Amerikan ilişkilerindeki önemli kriz noktalarından biri ortadan kalkabilir görüşü dillendiriliyor.

Evet bu değişik bir, yeni bir bakış açısı diyelim. Ömer, biz Suriye’den çıkalım, biraz sizin oralarda kalalım. Borsada bayağı bir hareketlilik oldu. Şimdi biraz toparlıyor sanki; ama benim baktığım kadarıyla kimse tam şundan oldu diyemiyordu büyük düşüş için borsadaki. Biraz daha netleşti mi o olay? Amerikan ekonomisinde neler oluyor? Ki bu Amerikan ekonomisi derken küresel ekonomiyi doğrudan etkileyen bir olay.
Taşpınar
: Evet, şimdi borsa üzerinden Amerikan ekonomisi analizi yapmak ekonomistlerin aslında karşı çıktıkları bir şey. Borsa spekülatif bir yer ve ekonominin temel göstergelerinden bağımsız olarak hareket edebiliyor. Amerika’daki temel ekonomik göstergeler –gerek kalkınma hızı olsun, gerek işsizlik oranı– son derece iyi durumda ve tüketici güven endeksi yükselmiş durumda ve ücretler de yükseliyor. Dolayısıyla asıl korku bu düzelmenin enflasyona neden olacak olması. Yani fiyatların artacağı. Ve fiyatlar artmaya başlarsa Merkez Bankası’nın ana görevi faizleri artırmaktır — ki enflasyonu kontrol edebilsinler. Dolayısıyla aslında perşembe ve cuma günü borsadaki satışları geçen hafta maaşların yükselmesi ve faizlerin artma riski tetikledi. Bu arada Merkez Bankası’nda –burada FED’de– Janet Yellen ayrılıyor, yerine Jerome Powell geliyor. Dolayısıyla yeni bir Merkez Bankası Başkanı olacak ve onun faizleri daha agresif artırabileceği korkusu vardı. Bu nedenle biraz satışlar başladı. Fakat satışlar başladıktan sonra, Amerika’da Trump geldiğinden beri borsa yüzde 30 oranında artmış olduğu için, birden ciddi bir şekilde acaba borsada satışlar büyüyecek mi korkusu başladı. Ve benim anlayabildiğim kadarıyla cuma ve pazartesi günü büyük düşüşlerde otomatik bazı bilgisayar satışları devreye girdi. Yani otomatik olarak bilgisayar sistemleri belirli bir derecenin altına düşünce hisse senetleri daha fazla satmaya başlıyorlar kâr realizasyonu açısından. Dolayısıyla birkaç dakika içinde borsa beklenmedik biçimde düşüşe geçti. Amerikan ekonomisi aslında –tekrar ediyorum– son derece sağlam durumda. Faizlerin artırılması dışında bir korku yok. Hatta Trump’ın getirdiği büyük vergi indirimi nedeniyle şirketlerin kârları da daha fazla artacak projeksiyonu yapılıyor. Bu nedenle şu anda ekonomistler buna bir geçici düzeltme olarak bakıyor ve borsa üzerinden çok geniş bir analiz yapmak istemiyorlar; çünkü borsa –yine tekrar ediyorum– spekülatif bir organ.

Gönül, son olarak sana şunu sormak istiyorum: Amerika’nın nükleer stratejisi –ki aslında Trump’ın ulusa sesleniş ya da birliğin durumu konuşmasında da bu vardı, o belgede de bu vardı– Türkiye’de pek yankı bulmadı; ama aslında benim gördüğüm kadarıyla Trump nükleer meseleyi çok fazla kurcalıyor ve çok iddialı çıkışlar yapmaya niyeti var ve buna da Rusya’dan ve Çin’den tepkiler gelmeye devam ediyor. Tabii işin bir başka boyutu, nükleer meselesinde Trump İran’ın nükleer kapasitesi meselesini de çok ciddi bir şekilde tekrar masaya getirmek üzere. Bu yeni bir soğuk savaş başlama ihtimali çok abartılı mı olur? Yoksa tekrardan hakikaten nükleerin, dünyanın büyük kişileri tarafından tartışılacağı ve koz olarak kullanılacağı yeni bir dönem bizi bekliyor olabilir mi?
Tol
: Ben böyle “Yeni bir soğuk savaş başlıyor” vs. türünden çok alarmist söylem türüne kendimi hiçbir zaman, hiçbir konuda yakın hissetmedim; bunda da öyle görüyorum. Zaten nükleer mesele ne zaman konuşulmaya başlansa, aslında caydırıcılık anlamında nükleer mesele önemlidir ve taraflar seslerini yükselttikçe işte o caydırıcılık faktörü devreye giriyor. Fakat Trump caydırıcılığın bir adım ötesine gitti. Hatırlarsan Kuzey Kore’yle atışmalarında çok ciddi tehditler savurdu Trump ve bu da bir belirsizlik yaratıyor. Ve bu belirsizlik her iki tarafta da hem söylem olarak hem siyaset olarak radikal adımlar atılmasına sebep oluyor. Mesela 2010 yılından bu yana nükleer stratejide bir değişiklik yapılmamıştı; çünkü Obama yönetiminin politikası neydi? “Mümkün olduğunca dünyada savunma alanında nükleer silahların rolünü azaltalım ve buna Amerika’dan başlayalım. Biz kendi nükleer silahlarımızı azaltarak başlayalım” demişti, bu konuda adımlar atmıştı. Şu anda yönetimdeki Trump zaten seçim kampanyası sırasında Amerika’nın nükleer kapasitesini artırma sözü vermişti. Ve şimdi de gelinen noktada diyor ki — hem Pentagon yetkilileri hem Trump ve onun etrafındaki danışmanları: “Aslında Obama’nın bu siyaseti gerçekçi değildi, çünkü biz bunu söylerken diğer tarafta Rusya çok önemli bir jeopolitik tehdit haline geldi. Diğer taraftan işte Çin var, diğer taraftan Kuzey Kore var. Yani Obama bi nükleer silahları azaltalım, hep beraber bunu yapalım dedi, Amerika bu yönde adım attı fakat dünya nükleer silah kapasitesini geliştirmeye devam etti. O yüzden de bizim o kaybettiğimiz mesafeyi almamız gerekiyor” gibi bir söylem de ortaya çıktı ve nitekim bu tabii gerginliği artıracak bir şey. Çin’le, Rusya ve Kuzey Kore’yle gerginliği artıracak bir şey.

Taşpınar: Zamanımız varsa Ruşen, araya gireyim, Amerika’nın nükleer cephanesinde küçük ölçekli nükleer silahlarda bir revizyona gitmesi gerekiyor. Çünkü tırmandırma stratejili nükleer savaş durumunda Rusya daha avantajlı, çünkü elinde orta ve küçük ölçekte nükleer silahlar var. Dolayısıyla gerek Rusya olsun gerek Kuzey Kore örneklerinde olsun, Amerika müttefiklerine bir mesaj vermek zorunda. Büyük bir nükleer savaşa gitmeden küçük ölçekte tırmandırma yapabilirim mesajı bu. Dolayısıyla deniz altına küçük ölçekte nükleer silah yükleme kapasitesini geliştirmek istiyor. Bu da temelde Kuzey Kore nedeniyle hem Güney Kore’ye hem Japonya’ya bir teminat. Yani caydırıcılığını artırma konusunda. Rusya’ya da bir şekilde yeni savunma stratejileri… Rusya ve Çin’i rakip ülkeler, hatta Amerika-düşmanı ülkeler olarak görüyor. Onlara da bu konuda ben caydırıcılığımı sizin artırabileceğiniz şekilde artırıyorum mesajını veriyor — ki bu Gönül’ün dediği gibi yaklaşık 10 yıldan beri revize edilmemiş ve modernize edilmemiş bir nükleer cephaneyi özellikle küçük ve orta ölçekte modernize etmek açısından önemli bir adım. Bütün Cumhuriyetçiler ve Pentagon bunun arkasında. Obama’nın nükleer stratejisinin demode olduğu ve bazı gerçekleri –İran örneğinde, Rusya örneğinde ve Kuzey Kore örneğinde– dikkate almadığını söylüyorlar.

Evet, burada noktayı koyalım. Güzel bir Transatlantik oldu. Ömer’e ve Gönül’e çok teşekkürler. İzleyicilerimize de çok teşekkür ediyoruz. Haftaya tekrar görüşmek üzere. İyi günler.