1

Açık Oturum (124): Yurtta ve dünyada ekonomi – Yalçın Karatepe, Abdullah Akyüz ve Abdurrahman Yıldırım ile söyleşi

Yayına Hazırlayan: Tania Taşcıoğlu

Sedat Pişirici: İyi akşamlar. Medyascope.tv’nin 124. Açık Oturum’unda karşınızdayız.  Bu akşam konumuz “Yurtta ve dünyada ekonomi”. Stüdyoda Habertürk gazetesi yazarı Abdurrahman Yıldırım’la beraberiz. Hoşgeldin Abdurrahman.

Abdurrahman Yıldırım: Hoşbulduk.

Pişirici: Skype’ta iki konuğumuz var: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İşletme Bölümü öğretim üyesi Prof. Yalçın Karatepe. Hoşgeldiniz.

Yalçın Karatepe: Merhaba Sedat Bey.

Pişirici: İMKB Eski Başkan Yardımcısı Abdullah Akyüz. Halen George Washington Üniversitesi öğretim görevlisi. Siz de hoşgeldiniz.

Abdullah Akyüz: Hoşbulduk.

Pişirici: Neden ekonomi konuşacağız? Aslında izleyicilerimiz, ekonomi konuşurken Abdurrahman Yıldırım ile Yalçın Karatepe’nin bir arada olmasına alışıklar. Daha önce de yayınlar yapmıştık. Bu akşam bu ikiliye Abdullah Akyüz’ü de ekledik. Çünkü biraz Amerikan ekonomisindeki gelişmeleri de konuşmak istiyoruz.

Önceki yayınlarda, Abdurrahman Yıldırım ve Yalçın Hoca ile 17 Kasım 2016 tarihinde yaptığımız ilk programda şöyle bir bilgi vermiştik: Amerikan doları kuru 3,31TL.  Euro 3,55TL.  Gösterge faizi ise %10,12 idi.

İkinci programı 23 Kasım 2017’de yaptık. İlk programdan bir yıl sonraydı. Dolar kuru 3,92TL. Euro kuru 4,65TL.  Gösterge faizi 14,21 TL idi.

Bugün itibariyle, dolar kuru 3,82 TL.  Euro kuru 4,69 TL.  Gösterge faizi 13,08 TL. Bu bir anlam ifade ediyor mu? Bunun bir anlamı var mı? İzin verirseniz Abdurrahman Yıldırım ile başlayalım.

Yıldırım: Bir anlamı var. Herhalde söylediğiniz gibi faizlerin artmakta olduğunu, ama sert bir artış olmadığını, yani yumuşak, kademeli bir artış içerisinde olduğunu söylemek mümkün. Kurlar artıyor. Türk lirası kısmen değer kaybediyor. Geçmişle karşılaştırırsak, artık bir enflasyon sorunumuz var. Bence cari açık sorunumuzu da buna eklemek lazım.

 

Pişirici: Hemen enflasyon verilerine bakalım: 2017’yi, tüketici fiyatlarında %11,92, üretici fiyatlarında ise %15,47 oranında enflasyon ile kapadık. Ocak ayının enflasyonuna bakıyoruz: TÜFE %1,02, üretici fiyatlarında binde 99’luk bir enflasyon artışı görüyoruz. Bu, yıllık olarak baktığımızda, TÜFE’de %10,35, ÜFE’de %12,14 oranında enflasyonu karşımıza koyuyor. 2017 Aralık itibariyle enflasyona baktığımızda da, görece bir gerileme görüyoruz. Neredeyse bütün medyaya, uzmanlara, “Galiba enflasyon geriliyor” diye yansıdı. Geriliyor mu enflasyon? Bu ne anlama geliyor?

Yıldırım: Enflasyon gerilemiyor, patinaj yapıyor diyebiliriz. Bu gerileme, baz etkisi kaynaklı bir gerileme. Geçen yılın Ocak, Şubat, Mart ve Nisan ayı rakamları yüksek. 1 ve 1’in üzerinde rakamlar var. Dolayısıyla bu sene biraz daha düşük bir enflasyon devreye girdiğinde, yıllık enflasyon biraz aşağıya gelmiş oluyor. Bunun etkisini görüyoruz. Ama Nisan’dan sonra, Mayıs’tan itibaren, bu düşük baz etkisi ortadan kalkacak. Yaklaşık beş ay boyunca, kısmen düşük enflasyonlar olacak. Dolayısıyla biraz yüksek bir enflasyon geldiği zaman, bizim enflasyonun yıllık olarak yükseldiğini göreceğiz. Yılın son üç ayında, yılın başındaki avantajı yakalayacağız. Baktığımız zaman bata çıka bir durum ortaya çıkıyor. Ana eğilim, sanki fiyatların daha da artma eğiliminde olması. Çünkü istihdam artıyor. İşsizlik düşüyor. Gelir artıyor. Fiyatlama davranışları bozuldu. Enflasyon çift hane, kredi kullanımı yaygın. Böyle bir ortam enflasyona elverişli bir ortam. Enflasyonun temel nedenlerinden bir tanesi döviz kurudur. Döviz kuru geçen sene sepet bazında yaklaşık % 22 artış olduğu için, onun yansımasını gördük. Eğer bu sene işler düzgün gider ve kurda önemli bir sıçrama olmazsa bu %10 civarı gerçekleşmelerle yılı böyle devam edebiliriz. Ama kurda bir artış meydana gelirse bu yansır. Dolayısıyla enflasyonda bu durumdayız.

Pişirici: Riskleri konuşacağız biraz sonra. Abdullah Bey, rakamlar üzerinden devam edersek, bu rakamlar size ne söylüyor?

Akyüz: Enflasyon ile ilgili rakamları mı soruyorsunuz?

Pişirici: Hem enflasyon, hem kur, hem faiz. Türkiye ekonomisine bu temel veriler üzerinden bakarsak, siz nasıl bir tablo görüyorsunuz?

Akyüz: Bence enteresan bir tablo var. 2000’li yıllarda, AKP hükümetinin politikalarına, özellikle seçim dönemindeki politikalarına baktığımız zaman, disiplini elden bırakmayan, seçim ekonomisinin uygulanmadığı politikalar görmüştük. Bu defa, geçtiğimiz yıldan başlayan trendin ana özelliği –ki bu sene de aynı şekilde devam edecek gibi görünüyor– büyümeye, istihdama odaklanan politika var. Enflasyon tamamen unutulmasa bile kesinlikle geri plana bırakılmış. Ve o büyümenin getirdiği rüzgârla adeta seçimlere girmek isteyen bir irade var gibi görüyorum. Aslında bu, Türkiye ekonomisinin geleceği açısından bizi son derece sıkıntılı noktalara götürebilir. Ama dışarıdan bakınca en çok göze batan, enflasyonda Türkiye’nin gelmiş olduğu nokta. Özellikle de, diğer gelişmekte olan ve bizim rakibimiz diyebileceğimiz ekonomilerle kıyaslandığı zaman, enflasyon son derece sıkıntılı.

Biliyorsunuz Türkiye çok acı ve çok sancılı bir tecrübeyle enflasyondan bir ölçüde kurtulabilmişti. Şimdi tekrar o belirsizlik sarmalına girmek, ciddi bir sıkıntı yaratacak diye düşünüyorum.

Pişirici: Yalçın Hocam, ekonomi sadece veriler değil elbette. Kurlar, faizler, büyüme verileri, enflasyon oranları elbette önemli, hayatımızı etkiliyor. Ama milli gelirin dağılımı da bu ülkede yaşayan insanların –ki genç bir nüfusa sahibiz– iş bulması da, işsizlik oranları da, ekonomiyi değerlendirirken önemli şeyler. Daha geriden bakınca büyük fotoğrafta siz ne görüyorsunuz?

Karatepe: Ben de çok iyi bir şey görmüyorum. Sizinle yayın yaptığımız süre boyunca ben bu konudaki endişelerimi paylaştım. Türkiye’nin çok ciddi ekonomik sorunları var. Ve bunların çözümüne yönelik herhangi bir girişim olduğunu da maalesef görmüyoruz. Son üç-dört yıldır, Türkiye ekonomisinin yönetimi daha çok kamuoyu algısına etki edecek biçimde şekillendirilmeye çalışılıyor. Enflasyonla mücadele bırakılmış, büyüme rakamlarına odaklanmış gibi gösteriliyor. Buralarda da ciddi tereddütler olduğunu biliyoruz açıklanan rakamlara ilişkin.

Biraz önce söylediğim gibi enflasyon bırakılmış durumda. İstihdam üzerine yürüyoruz, ama istihdam sayılarına ilişkin çok ciddi tartışmalar olduğunu görüyoruz. Özellikle staj yapanların, yarı-zamanlı çalışanların bu verilere nasıl yansıdığıyla ilgili tereddütler var. Dolayısıyla Türkiye çok ciddi makro sorunları olan bir ülke. Bunları yayın içinde detaylı konuşuruz. Buna ek olarak, mevcut ekonomik sistemini sürdürmesi için ihtiyaç duyacağı dünya ekonomik konjonktürü de hızla değişmeye başlamış durumda. Son birkaç haftadır Amerika’da yaşananlar, dünya piyasalarındaki gelişmelere baktığımız zaman, Türkiye’nin şimdiye kadar yedi-sekiz yıldır destek aldığı bu uluslararası finansal konjöktürün hızla değişmeye başladığını görüyoruz. Bu bizim problemlerimizin realize olmasına ciddi etki edecek bir süreç gibi görünüyor. Türkiye’nin iç siyaseti maalesef gittikçe sertleşiyor ve ayrışmanın çok belirgin hale geldiğini görüyoruz. Sonuçta bir seçim yılındayız. Bu sene, ya da en geç 1,5 yıl içinde Türkiye bir seçime gidecek. Bu süreçte çok ayrıştırıcı bir dilin olduğunu görüyoruz. Bunun yansımaları olacak. Suriye’deki durum başta olmak üzere, dış politika ile ilgili sorunlarımız var. Bütün bunlar, 2018 ve takip eden yıllarda Türkiye ekonomisinde ciddi sorunların yaşanmasına yol açacak endişesi taşıyanlardan biriyim. Maalesef, sizinle yayın yaptığımız dönemden beri haklı çıktık. Kurların geldiği seviyeye baktığımız zaman, enflasyon oranına baktığımız zaman, endişelerimizin kısmen de olsa realize olduğunu görüyoruz. Türkiye ekonomisinin sorunlarının biraz da ekonomik anlamda belirgin olarak artacağı bir döneme gireceğini düşünüyorum.

Bugün İngiltere Merkez Bankası’nın bir açıklaması vardı, görmüşsünüzdür. Faiz artırımları beklenenden daha erken devreye girecek ve beklenenden daha yüksek oranlarda olacak. Bunun pound’a etkisini biz ânında gördük. Dolayısıyla konjonktür hızla değişiyor. Herkesin öngörüsünden daha hızlı değişiyor. Hem Amerikan ekonomisi, hem Euro bölgesinde yaşanan gelişmeler vs.. Bu da bizim işimizi zorlaştırıyor. Bunun gerekçelerini konuşuruz. Türkiye’nin borç stokundan tutun da, yurtdışından ihtiyaç duyduğu cari açıktan dolayı sermaye girişine kadar her türlü sorunun kısmen de olsa realize olacağı bir yıla girmişiz düşüncesindeyim.

Pişirici: Enflasyondan devam edelim istiyorum. Bir soru soracağım ve üçünüzden de değerlendirmenizi isteyeceğim. Abdurrahman Yıldırım’dan başlayacağım. Merkez Bankası Başkanı, iki gün önce TÜSİAD’ı ziyaret etti. Enflasyonu anlattı TÜSİAD’a. Ne yapacaklarını anlattı. Ama anlaşıldığı kadarıyla da onlardan bir şeyler talep edip “Siz de şöyle yapın, böyle yapın” dedi.  TÜSİAD Başkanı’nın bir açıklaması var: “Bugün en son ihtiyacımız olan şey; toplumsal hayatta polarizasyon, kutuplaşma. Ekonomide ise dolarizasyondur.” Enflasyon konusuna geliyor: “Enflasyondaki sorunumuz yapışkanlıktır. Enflasyonu düşürecek olan Merkez Bankası’dır. Ama Merkez Bankası’nın da inandırıcılığı ve kredibilitesi çok kıymetlidir.” Oradan hükümete dönüyor: “Enflasyon hedefini belirleyen hükümetin her türlü fiyat, harcama ve vergi politikasının bu hedefle uyumlu olması, enflasyonla mücadelenin başarısı ile doğrudan ilişkilidir.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Roma’dan dönerken gazetecilerle konuşuyor uçakta.  O da diyor ki: “Enflasyonla mücadele edebilmemiz için faizlerin düşürülmesi lazımdır.” Bu mudur? Enflasyonla mücadeleyi faizlerin düşürülmesi sayesinde mi kazanırız? Ya da TÜSİAD Başkanı’nın işaret ettiği konular da önemli midir? Bu mücadele nasıl başarılı olur?

Yıldırım: Son sorunuz siyasî bir yaklaşımı gerektiriyor. İnşallah Türkiye bu adımı atmak zorunda kalmaz. Atar ise hep beraber sonucunu yaşarız.

Pişirici: Faizlerin düşürülmesi adımını mı söylüyorsunuz?

Yıldırım: Evet. Piyasa şartlarında düşürülmeyen bir faiz, sorun yaratır. Çünkü piyasaya, piyasa koşullarına müdahale edilmiş olur. Yapay ve suni bir şekilde düşürülmeye çalışılmış olur. Ve bunun bir sonucu çıkar ortaya. Enflasyonu düşürmenin yolları var tabii. Ama bu faizi düşürmekten mi geçiyor? Hayır, tersinden geçiyor. Özellikle de döviz kurunu kontrol altında tutmaktan geçiyor. Faiz artışı ya da yüksek faiz, maliyetlere bir artış olarak yansıyor.

Pişirici: Bizim enflasyonumuz maliyet enflasyonu aslında, değil mi?

Yıldırım: İthal ettiğimizden dolayı. İthalatımızın milli gelir içindeki payının yüksek olmasından kaynaklanıyor. Milli gelirimizin %27-28’i ithalata dayanıyor. Biz ithal ettiğimiz malları sanayi üretiminde kullanıyoruz. Türkiye, hammadde fakiri bir ülke. Bunu bilelim, kabullenelim. İthal ediyoruz, işliyoruz, üretim yapıyoruz. Dolayısıyla bütün sektörlere ve mallara giriyor bu. Biz bunu ne kadar yüksek kurdan ithal edersek, maliyet olarak o kadar çok malın, üretimin içerisine giriyor. Bunun bir optimal dengesinin tutturulması lazım. Döviz kurunu çok düşük de bırakamazsınız. Bu sefer ithal mallar ucuz gelir. Herkes ithalata yönelir. İthal malı kullanmaya, tüketmeye başlar. Bu sefer içerideki üretimi baltalarsınız. Kuru, gereksiz yere yukarıda tutarsanız da bu sefer enflasyon olarak bize geri dönüyor. Bunun bir düzeyini bulmak lazım.

Merkez Bankası’nın raporlarını da izliyorum, orada da en önemli şeyin döviz kuru olduğunu görüyorum. Döviz kurunun yanında, enflasyon yüksekliğinin yapışkanlığı da etkilidir. Arz-talep de etkili. Ama baktığımızda, bu sene döviz kurunun oynaklığı rol oynayacak. Çünkü son beş yıldır döviz kuru sıçrama gösteriyor. Türk Lirası’na karşı döviz daha hızlı artmış. Altı senedir bunu tersine çevirecek bir adım atmıyoruz biz. Dolayısıyla, normal şartlarda yılın bir aşamasında kurda yine bir sıçrama beklenebilir, ben beklerim. Buna göre de tedbirimi alırım. Buradan bir olumsuzluk gelebilir. Ama talep artışı var. Talep artışını hükümet de istiyor. Merkez Bankası, politikasını sıkı tuttuğunu söylüyor. Ama bu sıkılık yetmiyor. Çünkü maliye politikası çok gevşek. Yani, hükümet, Merkez Bankası vasıtası ile bir elindeki parayı sıkıyor, ama diğer eliyle sürekli para savuruyor. Siz bu adamın tutumlu olduğunu, parayı sıktığını düşünemezsiniz herhalde. Savurduğu para çok daha fazla. Onun için de enflasyon ortaya çıkıyor. Fiyatları rahatça artıracak bir ortam, bir talep yaratıyor. Özellikle de düşük gelirlilere zam yaptığınız zaman, bu çok daha etkili bir şekilde görülüyor.

TÜSİAD’ı ziyaret konusuna gelince: TÜSİAD Başkanı’nın Merkez Bankası’na ya da Merkez Bankası Başkanı’na sert bir eleştirisi olmuştu galiba. Belki o etkili olabilir oraya gitmesine. Bir de, TÜSİAD büyük işverenler grubunun kuruluşu. Son olarak MESS (Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası) üyesi işyerlerinde –ki yaklaşık 150 bin işçiyi kapsıyor– yapılan toplu sözleşmede ortalamada %26 zam yapıldı. %26, mevcut enflasyonu ikiye katlayan bir ücret artışı. O ücret artışı önemli. Böyle bir ücret artışı ortaya çıktıktan sonra bunu diğer sendikalar, toplu sözleşmeler izler. %26 olmasa bile %24 olur, %20, %18 olur. Hepsi enflasyonun üzerinde. Hükümetin asgari ücrete yapmış olduğu yıllık zam %14,6. Bu da enflasyonun üzerinde. Hükümet, enflasyonun üzerinde bir artış veriyor asgari ücretlisine. Dolayısıyla da bütün ücretlere etki ediyor bu. Ardından, MESS gibi temel sanayi sektörü ve sendika, %26 zam istiyor ve alıyor. Gerçi bu sanayi işletmelerinde ücretler düşüktür. Bu sanayi kolunda rekor bir üretim ve satış yılı yaşandı. Hem şirketler iyi bir yıl geçirdiler, hem ücretler düşük kalmıştı. Bu zammı yapacak gücü de var bu sektörün. Ama yapamayacak sektörler de var. Buna dikkat etmek lazım. Ama bu ücret artışı sonuçta enflasyon doğuracaktır. Çünkü seçim yılı ve hükümet kemer sıkmayacak, topluma kemer sıktırmayacak. Faizleri de düşürmesini istiyor. Faizlerin düşmesi de enflasyon yaratır, çünkü talep yaratacak. O düşen faizlerle, birileri konut alacak. Ne olacak? Konut fiyatları canlanacak. Birileri araba alacak. Birileri başka ihtiyaçlarını alacak, birileri de yatırım yapacak. Her türlü iç talebi kıpırdatıp artıracağız. Bir de faizleri düşürürsek, böyle bir risk var. Dolayısıyla, enflasyonun, iyi koşullarda 10 civarı, kötü koşullarda, daha yüksek oranda yeni bir koridor açması beklenebilir. Enflasyon yükseleceği için de kur riski taşıyor Türkiye ekonomisi. Bu kur riskini dikkate alanlar, özellikle yabancılar, Türkiye’ye gelmekten imtina ediyor, ya da yeterince gelmiyor. Ya da gelirken bu riski dikkate alıyor. Ona göre faiz, getiri istiyor. Sonuçta, bu yükselen enflasyon Türkiye riskini artırmış oluyor.

Pişirici: Abdullah Bey, aynı soruyu size sorayım: TÜSİAD Başkanı, Merkez Bankası Başkanı’na diyor ki: “Enflasyon hedefinin arkasında dur. Bize itibarlı ve kredibilitesi olan bir Merkez Bankası lazım. Eğer öyle olursa bu enflasyon hedefi tutar. Hükümet de bu hedefin arkasında dursun.”  Gelgelelim, Cumhurbaşkanı da diyor ki: “Faizi aşağıya çekelim ki enflasyon düşsün.” Bunu uzun yıllardır da ısrarla söylüyor. Bu veriler ışığında, enflasyonu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Akyüz: Abdurrahman Bey yeterince teknik konulara girdi. Ben o konulara hiç girmeyeceğim. Aslında gerçekten burada bir irade ve niyet önemli. Enflasyonun düşürülmesi yönünde bir istek var, ama bunun arkasında kuvvetli bir irade ve niyet yok. Türkiye, o kadar yoğun bir gündem ile yaşayan bir ülke ki, bırakın bir günden öbür güne değişen bir gündemi, aynı gün içinde inanılmaz bir gündem fırtınası esiyor bu ülkede. Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Yine AKP iktidarı döneminde, 2001’den başlayan dönemde, Türkiye enflasyonu düşürdü. Ve yıllardır süren, 90’ların en belalı ekonomik hastalığı olan enflasyonu düşürdü. Tabii ki o dönem krizin arkasından gelen konjonktür önemliydi. IMF vardı olayın arkasında. Ama hepsinden önemlisi de hükümetin iradesi vardı. Bu hükümet, Sayın Cumhurbaşkanı’nın başbakanlığı dönemindeki hükümetler bu enflasyonu düşürdü.

Faizle ilişkisine gelince, yine hatırlıyorum, o yıllarda enflasyonu düşürme sürecinde Türkiye %10-15’lere varan reel faizler verdi. Zaman içerisinde bu gittikçe düştü. Ama reel faizlerin de, enflasyonla mücadelede önemli bir araç olduğunu yine bu hükümet, ya da bu partinin iktidarındaki hükümetler uyguladılar. Dolayısıyla, burada en önemli şeyin irade olduğunu düşünüyorum. Şu anda hükümetin bu konuda bir iradesi olmadığını düşünüyorum.

Pişirici: Yalçın Hocam, sizin değerlendirmenizi alayım.

Karatepe: Ben iki konuğunuza da katılıyorum. Özellikle Abdullah Bey’in son söylediğine. Burada enflasyonla mücadele konusunda bir iradenin olmadığını ben de görüyorum. Enflasyonla mücadele edecek olan hükümettir.

Biraz önce Merkez Bankası ve TÜSİAD başkanları arasındaki atışmalara atıfta bulundunuz. Bu işin asıl sorumlusu ve yöneticisi, politika üreticileri ve uygulayıcılarıdır. Dünyanın hiçbir yerinde vatandaşın davranışına atıfta bulunarak, enflasyonun nasıl bozulduğunu ya da nasıl düzeltileceğine ilişkin politika geliştirilmez.

Enflasyonla mücadele etmek için hükümetin eylemde bulunması gereken üç alan var. Bunlardan bir tanesi, para politikası. Merkez Bankası’nın uygulayacağı yer. Türkiye’de hâlâ sıkı bir para politikasının olmadığını düşünüyorum. Özellikle, kurlardaki oynaklıkları dikkate aldığımızda, faizlerin biraz daha artması gerektiğine inanan insanlardanım. Merkez Bankası burada üzerine düşen görevi yeterince yapmıyor. Ama orada da Cumhurbaşkanı ile olan ilişkisini göz önünde bulundurmak gerekir diye düşünüyorum.

İkincisi: Maliye politikası. Eğer enflasyonla mücadele edecekseniz, maliye politikanızın bununla uyumlu olması gerekir. Diğer konuklarınız da söyledi: Türkiye son birkaç yıldır ciddi derecede bütçe açıkları veren bir maliye politikası uygulamaya başladı. Kamu harcamalarının kontrol edileceğine dair bir algı dahi yok. Herkesin beklentisi şu: Devlet para harcayacak ya da alacaklarından vazgeçecek, KDV’yi kaldıracak, ÖTV’yi öteleyecek vs. gibi. Ciddi bütçe açıklarına dayanan bir maliye politikasının uygulandığı bir dönem var. Bu konuda da hükümet üzerine düşeni yapmıyor.

Üçüncüsü: Hükümetin yapması gereken şey, kamuoyunun algısını yönetip, vatandaşın, iş dünyasının, tüketicinin, hane halklarının, karar vericilerin davranışlarını etkilemek. Bunları öyle bir şekillendirmeniz gerekir ki onların davranışlarıyla sizin hedeflediğiniz enflasyona doğru gitmeye yol açmalı. Öyle açıklamalar geliyor ki. Cumhurbaşkanı, faiz oranlarının çok yüksek olduğunu söylüyor. Yüksek olmadığını hepimiz biliyoruz. “Faiz oranlarının yüksek olması, enflasyona yol açıyor” gibi bir açıklaması var. Bu, ekonomi kuramı ile hiç örtüşen bir açıklama değil. Vatandaşın, hane halkının, iş dünyasının bu sürece katılabilmesi için aldığı sinyaller çok karmaşık. Maliye politikasına bakıyorsunuz; enflasyon umurlarında değil. “Büyümeyi bir miktar daha sağlayabilirsek” düşüncesi var. Merkez Bankası’nın para politikası yeterince sıkı değil. Çünkü biraz daha sıkılaştırmaya kalksa, hem bunun büyüme üzerindeki etkisini göreceğiz. Hem de Cumhurbaşkanı ile ilişkisi nasıl şekillenecek onu göreceğiz.

Ben Türkiye’de hükümet kanadında samimi olarak enflasyonla mücadelenin olmadığını düşünüyorum. Bütün açıklamalar ve şimdiye kadar yaptıkları bütün uygulamalar da bunu gösteriyor. Zaten Merkez Bankası’nın bu sene açıkladığı enflasyon hedefine de itibar eden yok. Öyle bir enflasyon hedefi açıklıyor ki, marjı %30’un üzerinde. Kocaman bir aralıkta enflasyon hedefliyorsunuz. Enflasyon hedeflemesinin de kamuoyunda bir karşılığı da yok. Zaten Merkez Bankası hedeflediği oranları hiçbir zaman tutturamadı. Tutturamamasının sorumluluğu da yok. Sadece hükümete bir mektup yazıyor, bunun dışında yaptıkları bir şey yok. Merkez Bankası Başkanı’nın “TÜSİAD’a (iş dünyasına) sorumluluk düşüyor” açıklamasından hareketle, burada asıl sorumluluk ekonomi politikasını uygulayanlara düşüyor. Yani, Maliye politikası açısından hükümete, para politikası açısından Merkez Bankası’na düşüyor.

Bu ücret artışlarının enflasyona etkisine gelirsek: Bu aslında politik bir tercih. “Neyi nasıl yapacağız ki, kim, gelirden ne kadar pay alacak?” tartışması ile ilgili bir şey. Türkiye’de asgari ücretin ne kadar düşük olduğunu, 1600TL’lik bir asgari ücretle dört kişilik bir ailenin geçinmesinin zor olduğu bir dönemde, enflasyon üzerinde bir artış bence yetersiz bir artış. Biraz daha yüksek olması gerekir.

Zaten dünyanın tartıştığı konular da bu. Amerika’da son haftalarda yaşanan tartışmalardan birisi de bu: “Ücretler arttı, bu, enflasyona neden olacak.” O zaman şunu konuşmak lazım. Ortada yaratılan değeri kim, nasıl paylaşacak? Amerika açısından söylersek; bol para var, iş dünyası neredeyse negatif faizle borçlanmış, çalışanlar düşük ücretler kazanmış. Ama bakıyorsunuz Dow Jones tarihi zirvelere gelmiş. Bu bir tercih. Yarattığınız bu değeri kim paylaşacak?

Dikkat ederseniz dünyada son birkaç yıldır, neo-klasik iktisat politikaları da çok tartışılıyor. Özellikle, paylaşım kısmına biraz daha atıfta bulunulan tartışmalar yaşanıyor. Bu tür açıklamalar Türkiye’de iş dünyasından geliyor. Yurtdışında da buralardan geliyor. Evet, ücretlerin artmasının enflasyon üzerinde bir etkisi vardır. Gelirinin tamamını harcayan, tasarruf imkânı neredeyse sıfır olan insanların gelirlerini artırdığınız zaman, harcama yapacaklardır. Bunun da enflasyona etkisi olacaktır. Ama öbür taraftan, kamu açığına bakmamız lazım. Kamu açığı o kadar yüksek boyutlara ulaşıyor ki. Ve bu hiç hesap verilir bir çerçevede bile değil. Özellikle kamu-özel işbirliklerine baktığımız zaman, buradaki yükümlülükler, yapılan ihaleler, 21/b kapsamında pazarlık bile etmeden doğrudan çağır yöntemi ile verilenler. Bütün bunlar kamu kaynaklarının nereye, nasıl aktarıldığı konusunda soru işaretlerine neden oluyor. Türkiye bu konuda tercihini ortaya koymalı. Biz kaynakları nasıl bölüştüreceğiz? Dünya bunu tartışıyor. Eğer biz bu bölüşüm işini doğru çözemezsek sosyal problemlerin gittikçe artacağını da hepimiz biliyoruz. İş dünyası dahi bunlara atıfta bulunuyor. Türkiye’de de bu bölüşümün ciddi bir şekilde tartışılması gerekiyor. Dolayısıyla, Abdullah Bey haklı. Ücretleri artırsanız bunun enflasyona etkisi olur; ama bence oraya atıfta bulunmaktan ziyade, kamu açıklarına atıfta bulunmak gerekir. Bizim asıl hesap sorabileceğimiz yer, bizim vergilerimizi, yani gelirimizi toplayıp harcayan kesimler olması gerektiğini düşünüyorum. Ekonomide enflasyon sorununun baş sorumlusunun, ekonomi politikalarını uygulayan kişiler olduğunu, yani hükümet olduğunu düşünüyorum.

Pişirici: Yeri gelmişken hemen Amerika’ ya dönelim. Abdullah Bey, Trump geçenlerde “Söz verdiğim gibi vergileri düşürdüm” diye bir açıklama yaptı. Şimdi adını hatırlamadığım bir iş adamı çıkıp “Bize mi sordun? Biz senden vergileri düşürmeni mi istedik? Niye vergileri düşürdüm diye propaganda yapıyorsun?” diye bir cevap verdi. Ardından da “Dow Jones Endeksi çakıldı” haberlerini gördük. Dow Jones’ta ne olmaktadır? Dow Jones Endeksi neden %4,60 oranında değer kaybetti? Bir balon mu vardır? Bir güvensizlik mi vardır? Bize bunu tane tane anlatır mısınız?

Akyüz: Tamam, tane tane anlatmaya çalışayım. Ama biraz konteksti de vermekte yarar var. Amerika’nın nüfusu 330 milyon. Aşağı yukarı 220 milyon kişi doğrudan ya da dolaylı hisse senedi sahibi. Ülke nüfusunun % 60-65’i doğrudan ya da dolaylı hisse senedi sahibi. Amerika Birleşik Devletleri’nde hisse senedi piyasalarının toplam piyasa değeri 27 trilyon dolar. Türkiye’de bu rakam 172 milyar dolar. Aradaki farkı düşünün. 27 trilyon dolar ve 172 milyar dolar. Türkiye’deki yatırımcı sayısı –Abdurrahman daha iyi bilir– 1 milyon 200 bin civarında. Öbür tarafta 220 milyon kişi. Bu büyüklükleri unutmadan konuşalım.

2008 krizi olmadan önce, ABD’de Dow Jones Endeksi 13 binlere gelmişti. O zaman da bu tarihî bir rekordu. 2008’de kriz başlayınca, yavaş yavaş ve bazı dönemlerde hızlı hızlı düşmeye başladı.  2008 in Eylül ayından itibaren 6,500’e kadar düştü. Dow Jones’ın neredeyse % 50’si bir yıldan az sürede gitti. Tabii her tarafa sirayet eden finansal küresel krizin de başlangıcı oldu bu olay. Daha doğrusu, bunun arkasındaki olaylar diyelim. Bu da tetikleyip artırdı. Ondan sonra bu krizle mücadele anlamında birçok politika devreye kondu. Bunlardan en önemlisi, piyasalara bolca para sürülmesiydi. Yalçın Hocam da az önce başka bir kontekstte bahsetti. Amerikan Merkez Bankası, ardından Avrupa Merkez Bankası, Japonya, inanılmaz bir şekilde para sürmeye başladılar. Amaç ekonomiyi canlandırmaktı. Hiç kolay olmadı. Amerikan ekonomisi ancak beş-altı yıl sonra, 2013 yıllarında yavaş yavaş kendine gelmeye başladı. %10-10,5’lara varan işsizlikte düşüşler başladı.

Son dönemde, bütün Batı ekonomilerinin ekonomideki performansı çok iyiydi. Avrupa biraz daha geç toparlandı; ama son bir yılda Avrupa’da da toparlanma başladı. Amerika ekonomisi son iki-üç yıldır hem istihdam, hem üretim, hem ihracat cephelerinde, verimlilikte çok olumlu noktalara geldi. Ardından da yılın sonlarına doğru, Trump’ın ciddi bir şekilde ve belki de başkan olduğundan beri ilk defa bütün Cumhuriyetçileri arkasına toplayarak yaptığı tek şey, bu “Vergi reformu” denen –aslında vergi reformu değil– bir vergi indirimi. Özellikle de şirketler kesimine ve yüksek gelirlilere sağlanan bir vergi indirimi.

Zaten Cumhuriyetçilerin geleneksel olarak ideolojik tavırları her zaman: “Vergiler olabildiğince düşük olsun, devlet olabildiğince küçük olsun, parayı da zenginlere verelim, onlar bu parayı yatırıma dönüştürürler”. Böyle bir klasik argümanları vardır. Bu arada, Amerika’da da ücretlilerin gelirden aldıkları pay son yirmi-otuz yıldır sürekli düşüşte. Onun için de Amerikan ekonomisinin belkemiği olan orta sınıfta ciddi bir çözülme var. Bunun politik sonuçları da popülizm ve Trump gibi noktalara gidiyor. Bu, işin siyasî tarafı.

Ekonomi cephesinde de bu yasanın geçmesiyle adeta taçlandı olay. Bu arada, 2017’de inanılmaz bir şekilde Dow Jones %30 küsur değer kazandı. Bu, bir gelişmiş ülke ekonomisi için inanılmaz bir şey. 26000’lere geldi. Geçen Perşembe ilk düşüş başladığında 26186 puandı. Bugün son baktığımda 24500 puandı. Bir haftada %6,4 düşmüş durumda.

Şu anda 2008’le kıyaslanabilecek bir durum yok. Arkada bir ekonomik kriz yok, ciddi bir sıkıntı yok. Tabii ki gelir dağılımında bozulma vardı. Mesela geçtiğimiz yıl ücretlerde %2,9 artış olmuş. Bunun enflasyona yansıyacağı düşüncesi var. Ama başka bir sürü neden var. Zaten aşırı değerlenmiş bir piyasa var. Bu piyasayı izleyen herkesin gözlemiydi. Ama ne zaman bir şey olacak ve bu gidişat duracak diye herkes beklemedeydi. Bu piyasanın kurdu diyebileceğimiz birçok insan, hisseden çıkmıştı. Biliyorsunuz, trene her zaman en son, en az bilgisi olan insanlar, yatırımcılar girerler ve genellikle de yüksek fiyatlarla alırlar ve ellerinde kalır. Bu enflasyon endişesi, faizlerin artma eğilimine neden oldu. Bu zaten bekleniyordu, ama beklendiğinden biraz daha sert ve hızlı arttı. Bütün bunlar, zaten aşırı değerlenmiş bir hisse piyasasında düşüşü başlatmak için bahane oldu. O bahane, şu ya da bu şekilde gelecekti. Ama bir ay sonra, ama iki ay sonra bu gelecekti. Bu konjonktürde geldi.

Dow Jones %6,4 düşmüş durumda. Bugün Londra Borsası’nda kapanışa baktığımda, bir haftada %4,3 düşmüş durumda. Bir takım hesaplamalara göre Dow Jones’taki kötü kısım %15-20’lere varıyor. Tabii ki bu birçok varsayıma dayanıyor. Başkaları farklı varsayımlarla, farklı hesaplamalar yapabilir. Ama ben şahsen bunun %6,4’te kalacağını düşünmüyorum. Önümüzdeki birkaç aylık dönemde %15’e varan bir düşüş olacağını bekliyorum. Burada panik yapacak hiç bir şey yok. 2008’le kıyaslanacak hiçbir şey yok. Bir düzeltmedir bu. Bu düzeltme piyasanın daha sağlıklı olmasını sağlayacaktır. ABD başta olmak üzere, Batı ekonomilerindeki hızlı büyümenin, özellikle bu bol paranın geri çekilme hızının artacak olması ve faizlerin yükselecek olması –ki bu da kaçınılmaz bir şekilde bekleniyor–, olması gereken bir noktaya getirecek. Amerikan ekonomisi bütün bunlara rağmen son derece olumlu bir patikada gidiyor görünüyor. Trump’a rağmen, ekonomi gayet iyi durumda. Bir sıkıntı da görmüyorum bu açıdan. Ama Avrupa’da beklenen toparlanma aynı beklendiği hızla gerçekleşir mi, o konuda çok emin değilim açıkçası.

Pişirici: Abdurrahman Yıldırım, Abdullah Bey, “Buna rağmen, Amerikan ekonomisi iyi gidiyor” diyerek bağladı lafını. Bizim gördüğümüz “Dow Jones düştü”, “Kara Pazartesi” gibi söylemler yaygara mıdır? Yoksa bu gelişmelerin Türkiye ekonomisine bir etkisi olur mu?

Yıldırım: Devam ederse, kalıcı olursa, özellikle de küresel risk iştahını olumsuz etkilerse, olur. Bu yolla olur zaten. Bir de piyasa yoluyla olur. Piyasa yoluyla orası (Amerika) düşerse, burası (Türkiye) da düşer. Bizde borsanın düşmesi çok önemli değil. Çünkü borsa çok yaygın değil. Ekonomi içerisinde çok büyük bir hacim kaplamıyor. Ama faizler artarsa, faiz yoluyla etkiler. Dolayısıyla Türkiye’yi faiz yoluyla etkiler. Döviz kurlarında Amerikan Doları değer kazanırsa, bu bize Türk Lirası’nın değer kaybı olarak yansır, bu yolla etkiler. Mesela Amerikan doları %2 değerlendi. Gelişmekte olan ülkelerin parası ortalama bazda %2 değer kaybetti. Türk Lirası’nı da dolar karşısında 3,80 TL civarında görüyoruz. Dolar biraz daha değerlenmeye devam ederse, Türk Lirası biraz daha değer kaybeder. Bu yolla etkiler. Ben de Abdullah’a katılıyorum. Bu bir düzeltme olabilir. Çünkü Amerika’da, temel ekonomik durumda bir bozulma yok, aksine düzelme var. Aksine, büyüme kaynaklı, istihdamda ulaşılan başarı –%4 düzeyinde bir işsizlik var– ona paralel olarak faiz artışları bekleniyor. Ve faiz artışından korkuluyor. Bu bir düzeltme. Aşırı fiyat artışlarının törpülenmesi olayı. Bu anlamda korkmamak lazım.

Pişirici: Son soruya geçeceğim. Önce şu bilgiyi takdim edeyim. Pazartesi günü, Bazı Vergi Kanunları ile Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı Meclis’e sevk edildi. Yeni bir torba yasa. Maliye Bakanı ayrıntılarına ilişkin açıklama yaptı. Tasarıya baktığımızda görüyoruz ki ekonomiyi bir yerlerinden canlandıracak girişimler söz konusu bu tasarı ile. Makine teçhizatı alımında KDV istisnası söz konusu. Yatırım, üretim, ihracat, AR-GE, yenilik, tasarım faaliyetleri teşvik edilecek. Asgari ücretin vergi diliminden etkilenmemesi kararlaştırılıyor. Bu da başka bir enteresan konu. Türkiye’de sürekli asgari ücret üzerinden konuşuluyor ücretler. Sanki asgari ücrete sıkıştırılmış gibi ücretler. Birçok yerde ücretler, başlangıçta asgari ücret üzerinden takdim ediliyor. Konut piyasasını canlandıracak önlemler alma niyeti var bu yeni torba yasanın. Devlet desteği artacak.  

Şunu konuşmak istiyorum kalan sürede: Bir tür SWOT analizi yapalım. Önümüzdeki dönemde ya da bu yılın tamamında, Türkiye ekonomisinin önündeki tehditler nedir? Fırsatlar nedir? Ekonomimizin zayıf yanları nedir? Güçlü yanları nedir? Yalçın hocamla başlayalım isterim.

Karatepe: Sedat Bey, izin verirseniz, ben önce konuklarınızın bahsettiği dünya ekonomisi, Amerikan ekonomisi konusunda çok kısa bir şey söylemek istiyorum. Dünya finansal piyasalarında son bir haftadır yaşananlara baktığımız zaman, ben artık özellikle Batı ekonomilerinin, yani Amerika ve Avrupa Birliği ülkelerinin normalleşme sürecine başladığını düşünüyorum. Bu geçici bir balonun inmesi değil. 2008’den beri, yaklaşık 10 yıldır, dünya ekonomileri anormal şeyler yapıyor. Merkez Bankaları her tarafa para saçıyor. Faizler reel anlamda negatif seviyelerde. Enflasyon yok. Enflasyonu artırmak için çabalar var. Bunlar bizim normal zamanlarda görmeye alışık olduğumuz şeyler değil. Ekonomilerin toparlanmasıyla birlikte –özellikle Amerika çok belirgin bir şekilde toparlanıyor– artık ekonomi politikalarının da, ekonominin de normalleşmeye başlaması gerekir. Faiz oranlarının biraz yükselmesi lazım. Ekonomide faiz olmadan, yani negatif faizle ya da düşük faizlerle ekonomiyi sürdürmek, uzun vadede çok da sağlıklı bir şey değildir. Enflasyonun olması gerekir. Enflasyonun olmamasının nelere yol açtığını, başta Japonya olmak üzere, hepimiz görüyoruz. Dolayısıyla burada yaşanan gelişmeler, biz Amerika’da hisse senedi piyasasına bakıyoruz, ama hem faizde yaşanan, hem ücretlerde yaşanan gelişmeler, Amerikan ekonomisini ve buna paralel olarak Avrupa bölgesi ekonomisini normalleşme, yani 2008 krizinden sonra uygulanan kriz yönetimi kaynaklı politikalardan çıkıp, normal ekonomik ilişkilere doğru evrilmeye başladığı bir sürecin başındayız diye düşünüyorum. Bu sağlıklı bir şey.

Piyasa ekonomisine inanıyorsanız kendi dinamikleri çerçevesinde ilerlemesi gerekir. Devletin bedava para saçarak –ki son 10 yıldır yaptıkları bu– bunun sürmemesi gerekir. Şu anda o aşamaya geldiğimizi düşünüyorum. Yapılan açıklamalar ve gördüğümüz rakamlar bunu gösteriyor. Daha sağlıklı bir ekonomiye doğru gittiğimizin bir göstergesi bu.

Türkiye açısından hem olumlu hem olumsuz tarafları var. Önce olumlu taraflarını söyleyeyim: Avrupa Birliği’nin büyümesi, Amerika’nın büyümesi, bir bütün olarak dünya ekonomisinin büyümesi, Türkiye’nin özellikle ihracat kaynaklı büyümesine fayda sağlayacaktır. Biz üretip ihracat yapabilen ülkelerden biriyiz. O ülkelerin ekonomilerinin toparlanıyor olması, bizim üretimimize fon ve hizmetlere talebi artıracaktır. Türkiye’nin dış ticareti açısından, olumlu büyümelere bağlı olarak fayda ortaya çıkacaktır. Ama çok belirgin risklere de yol açacaktır. Özellikle, hem euro bölgesinde, hem dolar faizlerinin artıyor olması Türkiye’de kurların oynaklığını arttıracak, Türk Lirası’nın değer kaybetmesine yol açacaktır. Türkiye’ye doğru sermaye hareketlerinin sınırlanmasına belki yol açacaktır. Cari işlemler açığı dengesi ile birlikte düşündüğümüz zaman, bu biraz sorun olmaya devam edecekmiş gibi görünüyor. Enflasyona etkisi olacaktır. Kurlardaki hareket beklediğimiz gibi giderse, bu enflasyon ile mücadeleyi biraz zorlaştıracaktır. Dolayısıyla, dünya ekonomisinin gittiği yer açısından, bu anlamda artıları ve eksileri var.

Şimdi sizin sorduğunuz soruya döneyim. Kusura bakmayın, böyle bir parantez açma gereği hissettim. Türkiye’de son birkaç yıldır, ekonomi politikası palyatif tedbirler almaya yönelik maalesef. Hiçbir yapısal konunun konuşulmadığını görüyoruz. Ne yapılıyor mesela? Çok sıkışınca “Beyaz eşyadan ÖTV’yi almayalım, KDV’yi yarıya indirelim, ama bunu Eylül’e kadar yapalım, zaten referanduma gidiyoruz, biraz harcama olsun” diyorsunuz. Hakikaten beyaz eşya sektöründe bunun etkisini görüyoruz. Zorda kaldığınızda geçici tedbirlerle… Şöyle düşünün: Eski bir kıyafetiniz var, ona sürekli yama yapıyorsunuz. Yama yaptığınız zaman o deliği kapatmış oluyorsunuz, ama kumaşın bozulmuş olan dokusunu iyileştirmeye yönelik hiçbir şey yapmıyorsunuz.

Bahsettiğiniz o torba yasanın detaylarına bakmadım. O torba yasada, özellikle “İnternet sansürleri, bizlerin şu an bulunduğu yayın ortamları ne olacak?” kısmına baktım daha çok. Geçici tedbirlerle kalıcı sonuç elde edemezsiniz — eğer bizim vergi sistemimizde bir sorun varsa, ki ben olduğunu düşünüyorum vergi oranları ile ilgili vs.. Dün bir tweet gördüm, onu da paylaşayım. Hakikaten çok komikti. Vergi konusunda uzman bir dostum tweet atıyor ve diyor ki: “Fındık fıstığı ayrı ayrı alırsanız KDV’si %8. Ama karışık olarak alırsanız %18. O yüzden ayrı ayrı alıp evde kendiniz karıştırın.” Ben bu oranların böyle olduğunu bilmiyordum. Okuduğunuz zaman hayrete düşüyorsunuz. Vergi sistemi ile ilgili bir sorun varsa bunu tartışalım. Sadece önümüzdeki 1 yıl içinde sonuç vermesi üzerine değil. Uzun vadede Türkiye’nin ekonomik yapısını etkilemek üzerine bunu tartışalım. Maalesef Türkiye’de bütün kararlar bir sonraki sandık sonucunu etkilemeye yönelik alındığı için –üzülerek böyle olduğunu görüyoruz– Türkiye’nin ekonomik alanda kalıcı reform yapamadığını görüyoruz. Eksilerini, artılarını diğer konukların vaktinden çalmadan anlatayım.

Pişirici: Vaktimiz var, devam edin.

Karatepe: Türkiye’nin şu anda karşı karşıya kaldığı en önemli sorunlardan bir tanesi, torba yasaya konulan vergi oranlarından ziyade, Türkiye’deki yönetim anlayışı. Son birkaç gündür, Türkiye’de anayasa ile kurulmuş olan meslek örgütlerinin hukukî durumu için, tartışmaya bile mahal vermeyecek bir biçimde “Şu şekilde olacaktır” deniliyor ve bu konuda girişimler yapılıyor. Türkiye’nin dokusunu bozacak süreçleri o kadar ani bir biçimde yaşıyoruz ki. Bir sabah kalkıyoruz ve bambaşka şeyleri konuşacak hale geliyoruz. Bu tür gelişmelerin, Türkiye’de ekonominin sağlıklı yürütülmesine engel olduğunu düşünüyorum. Piyasa ekonomisinin önkoşulunun, güçlü bir hukuk sistemi olduğuna inananlardanım. Türkiye’de hukuk sisteminin güçlü olduğunu söyleyebilecek herhangi bir kişinin olduğunu görmüyorum. Bu sadece mahkemelerin verdiği kararlar anlamında değil. Hiçbir şeyimizin güvencesi yok. Yarın sabah kalkıp, hükümete bir talimat verillip, hükümetin o yönde ekonomiyi olumsuz etkileyebilecek bir karar almasını engelleyecek herhangi bir mekanizma yok Türkiye’de. İstediğiniz kararı alıyorsunuz ve bunu uyguluyorsunuz. Türkiye bu anlamda öngörülebilirliği azalmış bir ülke. Bu tür ülkelerde ekonomi aktörlerinin karar verme süreçleri de belirgin bir biçimde zorlanıyor.

Siz biraz önce, makine teçhizatı alımlarında KDV indirimi, yatırım, üretimin teşvik edilmesi vs. saydınız. Siz önünüzü göremezseniz, yatırımı neye bağlı olarak yapacaksınız? Yatırım uzun vadeli bir karardır, değil mi? Siz makineyi alacaksınız. İnsan istihdam edeceksiniz. Orada bir şeyler üreteceksiniz. Bunu satacaksınız. Bu, bugünden yarına hemen olabilecek bir şey değil ki. Bu 3-5 yıllık bir öngörü gerektiren bir şey. Belki de daha uzun vadeli. Türkiye’nin bu kadar öngörülebilirliğinin olmadığını düşünüyorum maalesef. Konjonktür o kadar konuların değişmesine yol açıyor ki; bir bakıyorsunuz, Türkiye bambaşka şeyleri tartışıyor. Bu dönemlerde yatırım yapmanın ya da yatırım kararı almanın da zor olduğunu düşünüyorum. Nasıl ki dünya ekonomisi normalleşiyorsa, Türkiye’nin de siyaseten ve hukuken normalleşmesi lazımdır. Maalesef onu ben göremiyorum. En büyük riskin de bu olduğunu düşünüyorum.

Pişirici: Abdullah Bey?

Akyüz: Ben de Yalçın Hoca’mın söylediklerinin hemen hemen tamamına katılıyorum. Birkaç ilave yapacağım. Bazıları tekrar olacak, ama bazı konulara vurgu yapmak istiyorum. Uluslararası likiditenin azalmasının çok ciddi bir tehdit olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türkiye yıllardır bu sayede çok uzun süren bir balayı yaşadı, yaşıyor. Tabii ki bu uluslararası fonlar bir anda yok olmayacak. Ama kesinlikle maliyeti artacak. Türkiye’nin para bulma sorunu yaşayacağını sanmıyorum. Fakat maliyeti gerçekten yükselecek. Bu maliyet de ciddi bir ek unsur olarak ekonomiye yansıyacaktır.

Bir başka tehdit: Batı ile ilişkilerdeki sıkıntıları söyleyebiliriz. Batı, bizim en büyük pazarımız. Batı, bizim en büyük yatırım ortağımız. Batı, bizim en büyük finansmanı sağlayan ortağımız, müttefikimiz. Türkiye’nin ihtiyacı olan paranın %85-90’ı Batı’dan geliyor. Son birkaç yıldır Batı ile olan ilişkiler olumluya gitmiyor. Bu gerginlik ve bozulmaların ekonomik yansımaları olacağından endişeleniyorum. Bu, finansmana da yansıyabilir, maliyetlere de yansıyabilir, başka boyutları da olabilir.

Ekonomik açıdan enflasyonu zayıflık olarak görüyorum açıkçası. Ve içerideki politik risklerin ve –Yalçın Hoca’nın çok haklı bir şekilde vurgu yaptığı– hukuk sistemindeki tıkanıklıkların, iktisadî açıdan önemli bir zayıflık teşkil ettiğini söylüyorum. Biz eğer yine daha çok Batı ile iş yaparak ekonomimizi büyüteceksek, Batı’nın ilk baktığı şey, işleyen bir hukuk sistemi. Şeffaflık, hukuk sistemi, adaletin yerini hızla ve zamanında bulması.

Fırsatlar cephesine gelince: Kur avantajı ile Türkiye ihracatta ciddi bir fırsat yakalamış durumda. Zaten bunu geçtiğimiz yıl oldukça iyi kullandı. Burada daha fazla fırsat olduğunu ve gidilebilecek bir mesafe olduğunu düşünüyorum. Turizm büyük bir darbe yemişti 2015-2016 yıllarında. Geçtiğimiz yıl biraz toparlanma başladı. Diliyorum ki, turistleri tekrar Türkiye’den uzaklaştıracak gelişmeler olmaz. Hiçbirimizin istemediği gelişmeler olmaz ülkede. Diliyorum ki, Batı ile olan ilişkilerde de, iç politik ortamda da, turisti korkutacak, caydıracak şeyler olmaz. Turizm cephesindeki kurun da etkisiyle canlanma devam eder. Çünkü turizm, özellikle istihdam cephesiyle Türkiye açısından çok önemli bir sektör. Bunu da bir fırsat olarak görüyorum. Dilerim, bu fırsatı kullanma imkânı buluruz.

Pişirici: Peki, Abdurrahman Yıldırım?

Yıldırım: Galiba bana maliye politikasını gevşetmek düşüyor. Birkaç yıl öncesine kadar Türkiye ekonomisinin en güçlü tarafıydı. Özellikle 2017 ile beraber, bu güçlü yanında bir zayıflama ortaya çıktı. Çünkü devlet, hükümet harcıyor, ya da vergi almıyor, geniş kitlelere birtakım harcamalar yapıyor. Güçlü tarafını zayıflatıyor. Zayıf tarafını belki güçlendiriyor. Ekonomik büyüme zayıftı, orayı güçlendirdi. İstihdama destek verdi, orayı güçlendirdi. Ama bir yandan da, ekonomiyi taşıyan temel direkte bir sarsıntı meydana geldi. Buna rağmen hâlâ Türkiye’nin kamu borcunun milli gelire oranı düşük. %30’un altında. Ama biz böyle devam edersek enflasyon da böyle yükselmeye devam ederse, bu oran düşüşten artışa doğru geçecek. Bunun düzeltlmesi uzun zaman alır. Ciddi, kararlı olacaksınız ve 5-10 sene bedel ödeyeceksiniz.

2001 krizinden çıktık, devamında bu kararı verdik. Aşağı yukarı 10 sene kemer sıkma ile geçti. Bu işi bir noktaya getirebildik. 5 sene de orta karar devam ettik. Şimdi harcamaya başladık. Hemen bir kötüleşme ya da ekonomiyi tehdit edecek bir şey yok. Ama burada bir bozulma var. Bu bozulma devam ederse –ki devam edeceği anlaşılıyor– önümüzdeki yıllarda bizi büyük zorluklar bekliyor demektir. Enflasyon yanı sıra, bir de iç açık, bütçe açığını konuşacağız. Dış açığımız da var. O zaman ekonomi dışarıdan esecek rüzgârlara karşı son derece açık hale geliyor. Temel yıpranmayı burada ve enflasyonda görüyorum. Cari açık konusunda özel sektörün ya da üretim yapısının elden geçirilmesi, reforma tâbi tutulması, belki de ondan önce, eğitim sisteminin değiştirilmesi gerekiyor. Ücret artışları, maliye politikaları ile vergi bağışlanması ya da para dağıtılması yoluyla, geniş kitlelerin gelirinin artırılması değil kastettiğim. Çünkü bu, ânında enflasyona da yansıyacak. Elbette olumlu tarafları da var. Gelir dağılımını düzeltecek. Gelir dağılımını istediğiniz kadar düzeltin, bir süre sonra yeniden bozulabilir. Eğitim olmadan, bilinçlenme olmadan, insanların becerisi olmadan, o insanların gelirini kalıcı bir şekilde yükseltmeniz çok zor. Bence işin temeli eğitim. Eğitime dayalı, beceri ve mesleklendirmeye dayalı bir sistemi kurmamız lazım ki, insanlarımız, hem Türkiye’de dünyanın talep ettiği mal ve hizmetleri üretsin, hem de küresel bazda dolaşıma çıktığı zaman rekabet edebilsin diğer emek kesimiyle. Ve bu yolla ücretlerini artırabilsin, ekonomiye katkıda bulunsun. Aksi takdirde, bir iktidar, popülist bir yönetici geliyor. Parayı veriyor. İlk sene, tamam, idare ediliyor. İkinci sene enflasyon oluyor, zaten verdiği parayı enflasyon geri almış oluyor. Burada da muhtemelen böyle olacak. İşçi sendikaları daha yüksek ücretler istemeye devam ederlerse, muhtemelen alacaklar. Şirketler dönecek, o maliyetlerindeki artışı fiyatlarına yansıtacaklar. Ücret artışları 5-6 ay, 1 sene sonra enflasyon olarak geri dönecek. Bir eliyle verdiklerini diğer elleriyle geri almış olacaklar. Bence burada temel sorun beceri eksikliği, eğitim eksikliği. Demokrasi ve hukuk sorunu da buradan kaynaklanıyor. Bu da uzun vadeli bir yatırım ve planlama istiyor. Bir devlet politikası istiyor. En başta da devlet politikası bu anlamda yok.

Pişirici: Sen hepimizden daha çok piyasadaki günlük gelişmelere hâkimsin. Afrin’deki harekâtın piyasaya bir yansıması var mı?

Yıldırım: Çok sınırlı, çok az bir yansıması oldu. Belki o pozitif seyrederken daha düşük pozitif bir etkinin yansıması şeklinde oldu. Oradaki temel şey Rusya’nın kerhen de olsa izin vermiş olması. Amerika’nın doğrudan karşı çıkmaması. Dolayısıyla bunun bir operasyon ve harekât olarak kalmasına neden oldu. Piyasaları negatif şekilde etkileyecek temel gelişme, Amerika ile bir sıcak çatışma ihtimalidir. Bu ihtimal ortaya çıkarsa, çok kesin ve net, şok etkisi yaratacak bir şekilde etkisi olur. Ama bu ihtimal, sadece sözle değil, biraz da askerî stratejinin gereği olarak ortaya çıkarsa piyasalar dikkate almaya başlar. Yoksa arada sözel taktikleri ya da sözlü tartışmaları görmeyebilir. Çok kolay satın alınabilecek, satılabilecek ya da etkilenebilecek bir durum değil. Böyle bir ihtimal ya vardır, ya yoktur. Varsa fiyatlarsın. O fiyat da kesin ve net, negatiftir. Dolayısıyla o harekete başvurmadan önce de çok iyi düşünüp tartmak lazım. Yanılabilirsin. Yanıldığın zaman, kaybın çok büyük olur. Dolayısıyla hareketi yapmadan önce çok iyi düşünmek lazım. Burada piyasalar herhangi bir spekülasyona girmedi. Girdiği zaman kaybedebilir. Böyle bir tehlike ortaya çıkana kadar da böyle bir etki olamayacak demektir.

Gelecek hafta Amerikan Dışişleri Bakanı’nın Türkiye ziyareti var. Bugün de Sayın Cumhurbaşkanı’nın “Ortaya yeni öneri ya da yeni gelişmeler çıkacak” şeklinde açıklamaları var. Bu yeni gelişmelerin de çatışmayı tırmandırma yönünde değil, azaltma ve bitirme yönünde olacağını tahmin ediyorum. Bu da kısmen pozitif etkileyebilir. Çok olumsuz etkilemediği için, etkisi de çok olmayabilir.

Pişirici: Yalçın Bey, Abdullah Bey, sizin bu konuda, Afrin Harekâtı’nın ekonomiye etkisi konusunda bir değerlendirmeniz olur mu?

Akyüz:  Yok, benim ilave edebileceğim bir şey yok. Özellikle Türkiye sınırları dışında bir şey olduğu için eğer o korktuğumuz noktaya gelmezse, ekonomiye, hissedilebilir, ciddi bir etkisi olacağını düşünmüyorum.

Pişirici: Yalçın Hocam?

Karatepe: Bence de şu âna kadar olmadı, ama bundan sonra sürecin nasıl gelişeceğini bilmiyorum. Özellikle Rusya’nın buradaki pozisyonunda bir değişme olup olmayacağını — ki son birkaç gündür böyle belirsizliklerin olduğunu görüyoruz. Süreç nereye evrilecek ben bilmiyorum. O evrildiği yere bağlı olarak, sadece ekonomide değil, Türkiye siyasetinde de etkisi olur diye düşünüyorum. Afrin Harekâtı, Türkiye’nin Suriye’de yaptığı bu askeri harekât, hem politik sonuçları açısından, hem tarafları açısından. Ama nereye evrileceğini zaman gösterecek. Görebildiğim kadarıyla, şimdiye kadar operasyon da sınırlı oldu ve çok uyumlu bir biçimde gitti. Ama süreçte nelerle karşı karşıya kalacağımızı bilmiyorum. Zaman içerisinde yaşayıp göreceğiz. Ancak şunu söylemek gerekir. Siyasetçi ya da devleti yönetenler, bu konularda karar alırken ekonomiye etkisi ne olur diye düşünmemeliler. Eğer ulusal çıkarlar gerektiriyorsa gereği de yapılır zaten. Bu bütün dünyada da böyle yapılıyor.

Pişirici: Programı kapatmadan önce son soruyu Abdurrahman’a soracağım. Yalçın Hocam hatırlayacaktır. Geçen programda 8’li yıllara ilişkin –kehânet demeyelim– Abdurrahman, “Bildiğim bir şey yok, ama böyle de bir istatistik var” demişti. 8’li yıllarda 78, 88, 98, 2008’de kriz olduğunu söylemişti. Nedir? Kısaca bir toparlayalım.

Yıldırım: Görüşümde bir değişme yok. Ama yıla da girdik. İlk ayını geride bıraktık. Bunun işaretini görmüyorum. Ama bu yılın, geçen yılki gibi geçmeyeceğini düşünüyorum. Geçen yıl, baştan sona düz, pozitif, pürüzsüz bir şey vardı. Son çeyrekte hafif biraz bozulur gibi oldu. Amerikan faizleri biraz daha hızlı artacak galiba diye bir bozulma oldu ama düzeltildi.

Bu sene daha “volatile” (dengesiz, istikrarsız) geçecek. Temelde yine görüşüm değişmedi. 8’li yıllar için bir gerçek var. Bakınca ben de hakikaten pozitif görüyorum. İnanarak söylüyorum. Çünkü Amerika ekonomisi hakikaten güçlü. Avrupa ekonomisinde bir tehlike yok. Çin’den bir şey gelebilir de, gelmeyebilir de. Çin çok kapalı ve çok kamu güdümlü bir ekonomi, Küresel bazda bir şey gelmezse, Türkiye bazında bir şey olması için bizim bir büyük ülke ile savaşa girmemiz lazım. Allah göstermesin. Ancak öyle olur.

Pişirici: Programı kapatalım. Abdullah Bey’i dersine yetiştirelim, qeç kalmasın. Çok teşekkür ederim katıldığınız için Abdullah Bey, Yalçın Bey.

Karatepe: Biz teşekkür ederiz. Kolay gelsin.

Yıldırım: İyi akşamlar diliyoruz.

Akyüz: İyi akşamlar.

Pişirici: Türkiye ve  dünya ekonomisini değerlendirmeye çalıştık. Umarım görüşler ve değerlendirmeler izleyiciler için zihin açıcı olmuştur. Haftaya bir başka konuda görüşmek üzere. İyi akşamlar efendim.