HDP realitesi

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar! Pazar günü Ankara’da HDP’nin 3. Olağan Kongresi oldu. Şaşırtıcı hiçbir şey olmadı, zaten eş başkanların kim olacağı belliydi: Pervin Buldan ve Sezai Temelli. 100 kişilik Parti Meclisi’nde, giren isimler var, çıkan isimler var; ama onların da çok önemli olduğu söylenemez, çok ciddi bir değişim olduğu söylenemez. Verilen mesajlar belli ve de sürprizi olamayan bir diğer husus tabii ki Türkiye’de merkez medyasının bu kongreyi görmemesi, görmek istememesi, hiçbir televizyon kanalının vermemesi, muhabir bile yollamaması, canlı yayın aracı yollamaması — ki Türkiye’nin üçüncü büyük partisi kongre yapıyor. Her halükârda haber değeri var, aldığı oy belli, taraftarları var, seçmeni var, onlar merak ediyorlar; ancak buna medya yer vermedi, neden vermediği de çok belli: Bu, devlet tarafından uygulanan, HDP’yi yok sayma, alanını daraltma, her türlü sıkıştırma, engel, gözaltılar, tutuklamalar, milletvekilliklerinin iptali vs. Ve burada çok net bir şekilde görüyoruz ki medya birçok konuda olduğu gibi burada da devlet çizgisine fazlasıyla riayet ediyor. Yine pazar günü MHP’nin çok tali bir toplantısını ise bazı haber kanallarının verdiğini biliyoruz, HDP’nin kongresini vermedi. Buna rağmen, bir de tabii unutmayalım, kongrede diğer kongrelerde olmayan –mesela çantayla girmek yasak, laptop sokmak yasak gibi– bir yığın, güvenlik önlemi gerekçesiyle yapılan uygulamalar var. Buna rağmen çok sayıda insanın gittiği gördük, kongrede belli bir coşkunun muhafaza edildiğini gördük; özellikle Selahattin Demirtaş’ın adının geçtiği anlardan itibaren kongre salonunda çok büyük coşku olduğunu gördük.

Varken yok sayılmak istenen HDP

Burada ne yapılmak isteniyor? Yok sayılmak isteniyor, bu parti varken yok görülmek isteniyor. Şu aşamada partinin kapatılması vs. gibi bir şey söz konusu değil — ki geçmişte, HDP ve HDP’nin öncesindeki partilerin birçoğunun kaderi AYM tarafından kapatılmak olmuştu. Şu anda böyle bir şey yok; ama parti varken kapalı muamelesi yapılmak isteniyor ve burada bayağı bir mutabakat oluşmuş durumda. Peki bu bir işe yarıyor mu? Yayının başlığını “HDP Realitesi” koymam da zaten bunun bir işe yaramadığını vurgulamak için. Böyle bir realite var; ne kadar engellenirse engellensin, devlet ne kadar yok saymaya çalışırsa çalışsın, devletin çizgisinde hareket eden kesimler ne kadar yok saymaya çalışırsa çalışsın ve HDP’nin kendisi, HDP’nin yöneticileri, milletvekilleri, ne kadar bu partinin, bu hareketin önünü kesmek için –bilerek değil tabii, ama istemeyerek de olsa– yaptıkları hatalarla –ki özellikle Haziran seçimlerinden bu yana bunların çok sık yapıldığını biliyoruz– ne kadar yapmaya çalışırsa çalışsınlar, engellemeye çalışırsa baltalasalar da bu realite var ve bu realiteyi masaya koyup Türkiye’nin artık bununla beraber yaşaması lazım ve çözülmemiş olup, giderek daha da büyüyen Kürt sorununu çözmeyi tekrardan düşünmesi lazım. Bunun da önemli bir aktörü olarak HDP’yi tekrar Türk siyasetinde aktif, etkili bir aktör olarak devreye sokabilmesi lazım.

Demirel’den bu yana Kürt realitesini tanıma serüveni

1991 yılında, bundan 27 yıl önce Süleyman Demirel Doğru Yol Partisi’nin genel başkanıydı –o zaman muhalefette–, “Kürt realitesini tanımak” diye bir çıkışı olmuştu ve o tarihten itibaren Türkiye’de devlet çizgisindeki merkez partileri Kürt sorunuyla yüzleşme, inkâr ve ret politikasından uzaklaşıp yüzleşme ve kabullenme rotasına girdiler. İnişli-çıkışlı bir grafik izlendi, ama Türkiye Kürt realitesini ve Kürt sorunu realitesini ciddi bir şekilde kabullendi.
Bunun AKP iktidarında çok daha net bir şekilde görüldüğünü biliyoruz; hatta AKP yöneticileri –ki Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere, özellikle başbakanlığı dönemlerinde– ret ve inkâr politikalarından vazgeçmek gerektiğini –bu ifadelerle– söyleyerek bu sorunu çözme yolunda birçok adım attılar; ancak belli bir aşamadan sonra çözemeyeceklerini düşünerek ya da çözmekten vazgeçerek –artık farklı versiyonları var bu olayın, değerlendirmeleri var–, bir aşamadan sonra AKP iktidarı ve Erdoğan, bu olayın artık bu şekilde müzakerelerle çözülmesi çizgisinden ayrıldı ve bugün zaten MHP’yle kurulan işbirliğiyle de görüyoruz ki artık böyle bir arayış kesinlikle yok. Ama bunun hiçbir işe yaramayacağını; bunun en fazla, sorunları erteleyeceğini ve sorunun ertelenmesinin sorunu çözümünü daha da zorlaştıracağını kesinlikle söyleyebiliriz ve bu anlamda pazar günkü HDP kongresi, bütün eksiklerine rağmen, zayıflıklarına rağmen, eş genel başkanların daha düşük profilli isimler olmasına rağmen, bu realitenin varlığını bize bir kere daha, görmek istenmese bile gösterdi. Bu sürdürülebilir bir politika değil.

Kürtler kazanamıyor ama kaybetmiyor da

Şöyle bir husus var: Bu aslında sadece Türkiye için geçerli değil, Irak’ta, İran’da ve bir anlamda Suriye’de de Kürtler için söylenebilecek bir husus belki; o da şu: Kürtler, Kürt hareketleri, siyasî hareketleri, değişik yerlerdeki değişik hareketler, tam anlamıyla bir başarıya ulaşamayabiliyorlar. En son Irak Kürdistanı’nda gördüğümüz bağımsız devlet referandumunun sonuçlarına rağmen hayata geçirilememiş olması bunun açık bir göstergesidir, Türkiye’de yaşananlar bunun bir göstergesi ama, kazanamıyorlar belki, istediklerine ulaşamıyorlar belki, ama kayıp da etmiyorlar; böyle bir realite var; bölgemizdeki Kürt sorununu belki de en iyi özetleyecek olan olay bu. Kaybetmiyorlar ama kazanamıyorlar; ama belli bir aşamadan sonra –ki Türkiye bir ara çözüm süreçlerinde bunu yakalar gibi olmuştu–, eğer bulundukları devletlerin içerisinde, ulus-devletlerinin içerisinde her tarafın kazanabileceği senaryolar hayata geçirilebilirse, çözüm formülleri hayata geçirilebilirse, o zaman bu sorunların çözülme imkânı var.
Yani sadece bir tarafın kazanacağı ve diğerlerinin kabul etmediği bir kazanç söz konusu olamıyor; ama bir taraftan ulus-devlet merkezlerinin Kürtlere dayatmak istediği formüller de Kürtler tarafından kabul edilmiyor. Bunun bir formülünün bulunması gerekiyor. Türkiye’nin bu konuda öncülük potansiyeli var — ki daha önce yaşadığımız süreçler bunun pekâlâ olabileceğini bize gösterdi. Olmadı o ayrı, herkesin hatası vardı, şunun şu kadar bunun bu kadar tartışmaları bir yerden sonra çok anlamlı olmayabilir; ama pazar günü gördüğümüz HDP realitesi bize bir kere daha bu hareketin yenilmesinin, şu ya da bu şekilde, şu ya da bu yöntemle mümkün olmadığı gerçeğini bir kere daha gösterdi. Ve dolayısıyla tekrardan bunu Türkiye’de Kürt hareketinin ve Kürtlerin taleplerinin Türkiye’deki yasal siyaset zeminine etkili bir şekilde çekilebilmesinin yolları üzerinde düşünmemiz lazım, aksi takdirde çok geç olacaktır, zaten yeterince zaman kaybettik.
Tabii bu olayın Suriye’yle, Irak’la ilgili boyutları çok ciddi bir şekilde var. Suriye meselesi her şeyin önüne geçmiş durumda, yürümekte olan bir Afrin Harekâtı var; ama bütün bunlara rağmen Türkiye eğer kendi Kürt sorununu çözebilme rotasına tekrardan oturabilirse Suriye’deki gerginliklerin de bu ölçüde yaşanmayacağını kabul etmek gerekiyor.

HDP’yi oyuna dahil etmek

Pazar günü çıkan HDP’nin yeni yönetiminin 1 Haziran seçimlerindeki kadar güçlü olmadığı, HDP’nin 1 Haziran seçimleri öncesi kadar güçlü olmadığı bir realite; ama HDP’nin hâlâ gücünü büyük ölçüde koruduğu da ayrı bir realite. Görmek istememek, yok saymak, onu yokluğa mahkûm etmek olayı bitirmiyor, tam tersine başlatıyor. Bu şekilde yok sayılan hareketlerin bazı durumlarda, eğer kendi kökleri sağlamsa, bu yok sayma ve engellemelerin bu hareketleri daha da güçlü kıldığını dünyanın ve tarihin değişik zamanlarında değişik yerlerde bunun örneğini gördük, Türkiye de bunun zaten örneklerinin çok ciddi bir şekilde yaşandığı bir ülke. Dolayısıyla pazar günkü HDP realitesinin –her ne kadar medyamız görmek istemese de– altını ısrarla çizmek lazım; böyle bir parti var, böyle bir parti güçlü, bu partinin Türkiye’de yasal siyasetin içerisine aktif bir şekilde yapıcı bir şekilde katılmasının yollarını tüm Türkiye’deki diğer siyasi partiler, tüm ilgili kurumlar ve tabii ki medya bulmak zorunda diyorum ve sözlerimi burada noktalıyorum.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler!