310.170

Michael Haneke: “Bırakın cadı avı Orta Çağ’da kalsın”

Avusturyalı yönetmen Michael Haneke ile Avusturya gazetesi Kurier’den Gabriele Flossmann’ın yaptığı söyleşiyi Levent Tayla çevirdi.

310.170-1

Haneke fanatikleri “gerçek bir Haneke” filmini hemen tanıdıklarını iddia ederler: Uzun planlar, soğukkanlı görüntüler –kısaca kesinlik ve netlik. Biçim olarak bakarsanız akla kusursuzluğu getirir bu. Oysa içeriği genellikle bunun tam tersidir: İnsani trajediler! Kahramanları orta sınıf burjuvalardır. Eğitimli ve kültürlü orta sınıf burjuvaları. Bununla birlikte evlerinin pürüzsüz cephelerinde ince çatlaklar görülür. Bastırılan ne varsa açığa çıkar.
Heneke’nin yeni planlarından haberdar olunca, insanın “bütün bunlar geride kaldı” diye düşünesi geliyor. Çünkü Oscar ödüllü Avusturyalı yönetmenin yeni hevesi, televizyon için dizi çekmek. Bir bilim kurgu dizisi olacak bu. Haneke Nico Hofmann’un yapım şirketi UFA’yla birlikte “Kevin’s Book” adlı yeni bir proje üstünde çalışıyor. Dizi, distopik bir gelecekte, kendi yaşam alanları dışına düşen birkaç genç insanın öyküsünü anlatıyor. O güne değin özenle korunmuş yaşam alanlarından koparılan bu gençler, hayatlarında ilk kez, içinde yaşadıkları devletin karanlık yüzüyle ve rejimin sert çehresiyle karşılaşıyorlar. Haneke dizinin tüm bölümlerinin senaryosunu yazmak ve ilk üçünü de yönetmenliğini yapmak istiyor.

Hanekeseverleri düş kırıklığına uğratacak bu beklenmedik dizi sevdası ve ütopik öyküler anlatma hevesi nereden çıktı?
Benim için beklenmedik değildi. “Wolfzeit” da (Kurt Zamanı) belirsiz bir gelecekte geçiyordu. “Der Siebente Kontinent”ten (Yedinci Kıta) “Happy End”e kadar filmlerimin birçoğu, dümdüz bir natüralizmin örnek durumlarının ötesini göstermeyi dener. Bu bilim kurgu tarzına çok yakın bir yöntemdir. Dizi formatına gelince, filmlerimin çoğu aslında bir saat daha uzundu. “Der weiße Band” (Beyaz Bant) televizyon için çok bölümlü bir film olarak düşünülmüştü. Ancak senaryonun yarısı kısaltıldıktan sonra sinema filmi haline dönüşebildi.

Siz zevk için sinemaya gittiğinizde de bilim kurgu izler misiniz?
Tipik Hollywood Block Buster filmleri pek ilgimi çekmiyor. Ama yeni “Blade Runner”ı tabi ki izledim. Özgün versiyonundan çok daha zayıf. Durum gereği şu anda bilim kurgu tarzında bir hayli dizi izliyorum. Mesela “Black Mirror”. Bazı bölümleri muhteşem, bazıları değil. Ama hepsi şöyle ya da böyle distopik konuları ele alıyor.

Nedense ütopik filmlerde demokrasiye rastlanmıyor. Onun yerine otokratik yönetimler, insanlığın geleceğini karartan krallar dikkat çekiyor. Demokrasinin geleceği yok mu?
Bana kalırsa felsefi, dini ve politik ütopyalarla, sinemanın ya da sıradan edebiyatın ütopyalarını birbirinden ayırmak gerek. Eflatun’un “Devlet”i bir ütopya. -Tanrı bizi orada hayal edilen devlet biçiminden korusun. Hıristiyanlık ve komünizm de birer ütopyaydı. İsa’nın, “karşındakini kendin gibi sev” öğretisi harika bir ütopya. Komünizm herkes için eşit şans ve eşit haklar vaat ediyordu. Ama bunu gerçeğe uygulamaya çalışırken karşımıza ne çıktı? Haçlı savaşları, engizisyon ve Stalin terörü. Ütopyalar mutlak olma iddiaları nedeniyle, hayata geçirilmeye çalışıldığında çok tehlikeli olabiliyor. Dramada da, mutlu sonla biten bir demokrasi vizyonu bir ütopyadır. Hayalden başka bir şey değildir. İzleyicilere kendi sefaletlerinden iki saatliğine de olsa kurtulabilmeleri için, görmeyi arzuladıkları gerçeklik gösterilir. Distopyalarda ise, akla gelebilecek tehditlere dikkat çekebilmek için, gerçekliğimizi abartır.

Sizce Avusturyalı politikacılar da, her an bir distopyaya dönüşebilecek sulusepken bir romantik filmin oyuncuları mı acaba?
Demokrasi son derece yetersiz bir yapı, ama ne yazık ki elimizde daha iyisi yok. Avrupa’da Macron gibi, kültürel ve felsefi açıdan iyi eğitimli, karizmatik ve Avrupa’nın hangi doğrultuda yönlendirilmesi gerektiği hakkında fikri olan politikacılar var. Peki, onun partneri kim olacak? Merkel mi? O da hiç değilse insani politikalar yapmaya çalışıyor. Avusturyalı politikacılardan söz etmek istemiyorum. Hele Trump’tan hiç söz etmek istemiyorum. Ama ortalıktaki politik bezginlik durup dururken çıkmadı ortaya.

Sözünü ettiğiniz politik bezginlik nedeniyle, sanatçılardan politik bir gelecek için yön göstermeleri bekleniyor.
Ben politikacı değilim, o yüzden de benden gelecek için politik çözüm önerileri beklemeyin. Ben topluma tepki gösteriyorum ve daha sivrilterek sorunların belirginleşmesini sağlıyorum. Benim ortaya attığım gelecek tasarımını hatalı bulan varsa, otursun bugün yaşadığımız gerçekliği, daha yaşanılası bir hale getirmeye uğraşsın.

Filmlerinizdeki, muhtemelen dizide de olacak olan bu sivriltmenin arındırıcı bir etkisi olabilir mi? Yazar olarak sizi, ama aynı zamanda seyirciyi de arındırıcı bir yanı?
Arındırmak çok büyük bir laf. Bugün artık kimseyi öyle bir filmle sarsamazsınız. En geç 21. yüzyılın başından bu yana artık bütün tabular yıkılmış durumda.

310.170-2

Tabuları yeniden yaratma gibi bir eğilim yok mu sizce? Mesela #MeToo hareketiyle?
Aman tanrım, bunu sormayın bana. Bir erkek olarak bu konu hakkında artık bir şey söylemek mümkün değil. Tabii ki her tür tecavüzün ve zorlamanın cezalandırılması gerektiğini düşünüyorum. Bunun tartışması olmaz! Ama şu an yaşanan yargısız infaz histerisini de iğrenç buluyorum. Üstelik çoğu 20-30 sene öncesine giden bu yargılamaların kaçının cinsel saldırıdan çok, başka hesaplaşmalar yüzünden olduğunu bilmek bile istemiyorum.

Siz hiç bu tür bir suçlamayla karşılaştınız mı?
Neyse ki hayır! Ben ekibimdekilere bazen kaba davranmakla ünlüyüm. Ama sanatsal üretim süreçlerinde bu kaçınılmaz olabiliyor. Ve sanırım ekipteki herkes benim parlamalarımın ortak davamızla ilgili olduğunu bildikleri için, düzenli olarak ve hatta severek benimle çalıştıklarını düşünüyorum. Oyunculara karşıysa nerdeyse fazlasıyla koruyucuyum. Ben bir oyuncu ailesinden geliyorum. Bu yüzden de oyuncuların ancak huzurlu bir atmosferde sanatlarını ortaya koyabildiklerine inanıyorum.

Oyuncularını ancak baskı altında tutarak sanatsal olarak maksimum düzeyde performans alacağını düşünen yönetmenler hakkındaki görüşünüz nedir?
Bu tür yönetmenler var ve onların da çok iyi filmlerini gördük. Sanat yeteneği olan diktatörler de var. Bir insan büyük bir sanatçı, ama son derece antipatik bir kişi olabilir. Tarihte her sanat dalında bunun sayısız örneği var. Şahsen ben agresif olduğumda yaratıcı olamıyorum. Ben herkesle birlikte halatın aynı ucundan çekmeyi tercih ediyorum. Beni bu tartışmada en çok rahatsız eden şey, düşüncesizce yapılan kindarlık, hiçbir somut olguya dayanmayan, birçok durumda suç işledikleri kanıtlanmamış olan insanların hayatını önyargıyla karartan gözü dönmüş öfke. Bu insanlar medya aracılığıyla katlediliyor, yaşamları ve kariyerleri mahvediliyor.

Bu da toplumu daha iyiye götürecek bir sivriltme değil mi?
Bu tür “atlatma haber”lerden sonra bütün internet sitelerini dolduran saçmalıklar, toplumsal iklimi bozmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Üstelik son derece önemli olan bu konu hakkındaki ciddi tartışmaların da önünü kesiyor. İnternet üstünden insanların üzerine gelen bu bela soluk kesici. #MeToo hareketinin dümen suyunda yol alan, erkek nefretine dayalı bu yeni tür püritenlik beni kaygılandırıyor. Öte yandan, herkes, çocuklar bile internetten her türlü pornografiye, her türlü sapıklığa ulaşabiliyor. Başkalarına kızmak her zaman daha kolaydır.

Sizce sanatta özgürlüğün sınırları nereden geçiyor?
Geçenlerde internetteki bir imza kampanyası sonucunda, Amerika’daki bir müzede sergilenen ressam Balthus’a ait tablonun, müphem bir pozda oturan genç bir kızı resmettiği gerekçesiyle kaldırılması sağlandı. Balthus 20 yüzyılın en önemli ressamlarından biri ve bu kampanya tamamen bir saçmalık. Hangi azgın küçük burjuva, kendisinin müzeyi ziyaret eden diğer insanlardan daha akıllı ve daha ahlaklı olduğunu iddia edebilir? Oshima’nın “Duygular İmparatorluğu” filmi, cinsellik konusunda yapılmış en derin filmlerden biri hiç kuşkusuz. Ve bugün olsa çekmek mümkün olmazdı. Çünkü film destekleme daireleri bugün yaşanan terör karşısında, aceleci bir itaatkârlıkla çekilmesine izin vermezlerdi. İzleyici sayıları düşmesin diye, şüphe altındaki oyuncular filmlerden kesilip atılıyor. Erotizme karşı yürütülen bu savaş karşısında sanatçı olarak ancak korku duyulur. Nerde yaşıyoruz? Orta çağın yeni versiyonunda mı? Bir kez daha söylüyorum, bütün bunların cinsel ya da her türden saldırganlıkla bir ilgisi yok. İster erkeklere, isterse kadınlara karşı yapılmış olsun yargılanmalı ve cezalandırılmalı. Ama bırakın cadı avı orta çağda kalsın. Bu söyleşiden sonra internette hakkımda neler söyleneceğini tahmin ediyorum: Haneke, şovenist erkek domuz!