2017072520052319_ftaga0eof9huhu16tnhvk0euh01

İlker Başbuğ neden hedefte?

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Bugün parti grup toplantılarında ilk olarak MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, konuşmasında Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ’a çok sert sözler söyledi. Burada gerekçe: İlker Başbuğ’un Adıyaman’da bir faaliyet sırasında Afrin Harekâtı’yla ilgili olarak “Siyasete alet edilmesin” demiş olduğu haberi. Bunun üzerine, Bahçeli bunu kendi üzerine alınıp şöyle bir konuşma yaptı, onu okumak istiyorum: “Partimizin Afrin üzerinden siyasî plan içinde olduğunu iddia edenler, küstah ve karakter yoksunudur. Zeytin Dalı Harekâtı siyasete alet edilmemeliymiş. Sayın İlker Başbuğ’a sormak lâzımdır. Afrin’i siyasete malzeme edenler kimdir ya da kimlerdir? İşbirlikçi emellere laf etmeyenler neden gocunmuşlardır? Maksadı nedir? Siyaset, beka mücadelesini konuşmayacak da neyi konuşacaktır? Nesli tükenen balinaları mı anlatalım?” dedi adını vererek.
Daha sonra Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan –konuşmasında değil ama konuşmasından sonra Meclis kulisinde– gazetecilerin sorusu üzerine, o da İlker Başbuğ için: “Böyle bir açıklamayı duymak büyük bir talihsizliktir. Siyasete alet edildiğini söylemek onun haddine mi? Yazıklar olsun. Gereği yapılacak” ya da “Gereken cevap verilecek” –iki farklı versiyonunu gördüm– diye cevap verdi.
Dolayısıyla bir gün içerisinde iktidarın iki ortağı, MHP artık iktidarın fiili ortağı olduğu için iktidarın bir parçası olarak Zeytin Dalı Harekâtı üzerinden, Afrin Harekâtı üzerinden eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’u hedefe koydular. Bayağı bir konuşuldu herhalde, daha da konuşulacak. Şu âna kadar İlker Başbuğ’dan herhangi bir açıklama ben görmedim. Herhalde bir şekilde cevap verecektir. Ama açıkçası bu çıkışlardan sonra İlker Başbuğ’un yakın zamana kadar medyanın kendisine gösterdiği ilgiyi aynen bulabileceğine çok emin değilim. Normal şartlarda bu açıklamanın, bu çıkışların ardından normal bir ülkede bütün önde gelen haber kanallarının İlker Başbuğ’la röportaj yapma, ondan cevap alma yarışına girmesi gerekirdi. Yapacaklar mı? Şu âna kadar yapmadıklarını gördük. Bundan sonra yaparlar mı bilmiyorum.

Başbuğ sahiden böyle konuştu mu?

Niye böyle oluyor? Bu başlı başına önemli bir soru. Ama bunun çok daha öncesi var, çok daha önemli bir husus var. O da şu: Benim saptadığım kadarıyla İlker Başbuğ bu lafları etmemiş. Burada çok ciddi bir sorun var. İlker Başbuğ’un Adıyaman’da yaptığı konuşmanın her yerde çıkan dökümlerine baktığım zaman ilginç bir şekilde İlker Başbuğ’un “Zeytin Dalı siyasete alet edilmemeli” dediği görülüyor, ama bu laf İlker Başbuğ’un ağzından verilmiyor. Bu, anladığım kadarıyla haberleştiren kişilerin onun söylediklerinden hareketle ürettikleri bir değerlendirme. Ama tırnak içinde veriyorlar. Burada çok ciddi bir gazetecilik sorunuyla karşı karşıyayız galiba.
İlker Başbuğ ne diyor? “Afrin’de Mehmetçik çatışıyor, askerlerimiz çatışıyor, şehit oluyor. Asker çatışırken, şehit olurken, siyasîdir falan gibi söylemlerin tartışılma zamanı değil” diyor. Burada “alet etme” yok. Yani çok zorlarsanız belki böyle bir şey üretilebilir; ama bir kere İlker Başbuğ’un ağzından “alet edilme” lafı benim gördüğüm kadarıyla çıkmamış ya da çıktığı kısmını yayınlamadılar. Ama gördüğüm kadarıyla o bölüme baktığımız zaman –ki uzun uzun ABD’ye yönelik eleştiri var, YPG-PKK ilişkisine söyledikleri var–, harekâtı baştan sona açık bir şekilde desteklediğini görüyoruz.
Hatta şunu söyleyebilirim: Buradaki söylediklerinin, “Siyasîdir falan gibi söylemlerin tartışılma zamanı değildir” sözünün bir muhatabı varsa, bu muhataplık iktidar partisi ya da iktidar ortaklarından ziyade muhalefeti daha çok ilgilendiriyor olabilir. Yani bunu çok zorlarsak CHP’ye yönelik bir eleştiri olarak görmek mümkün, çok zorlarsak diyorum.
Ama şunu söyleyeyim: Burada benim gördüğüm kadarıyla İlker Başbuğ’un ağzından “Siyasete alet edilmemeli” diye bir laf yok. Bir yerde “Siyasette konu edilmemeli” diye bir başlık gördüm İlker Başbuğ’a atfedilmiş. O da tabii söylediklerinden hareketle üretilmiş. Onun söylediği bir laf değil, ama tırnağa konmuş. Onun belki biraz daha gerçeğe yakın olduğu söylenebilir, İlker Başbuğ’un laflarından. Burada işte, bizim mesleğin, meslekte yapılan bazı editoryal tasarrufların yanlış olabileceğini ve Türkiye’de, ülkenin siyasetinde de çok etkili olabileceğini bize gösteren ilginç bir örnek bence bu. İlker Başbuğ ne diyecek? Ne açıklama yapacak? Ama şu anda açık kaynaklara baktığımız zaman “Siyasete alet edilmemeli” sözünü kullanan yerlerde, İlker Başbuğ’un konuşmasının içerisinde böyle bir şey yok.

Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin konuşmasına bakan birisi CHP’nin Afrin Harekâtı’na karşı olduğunu düşünebilir

Demin okuduğum “Şehitler olurken siyasîdir falan gibi söylemleri tartışma zamanı değil” diye, kendine göre bir iyi niyetli uyarıda bulunmuş, öyle anlaşılıyor. Ama tabii burada şunu görüyoruz: Devlet Bahçeli ve Cumhurbaşkanı Erdoğan –hadi Devlet Bahçeli bir yere kadar ama Cumhurbaşkanı Erdoğan– İlker Başbuğ’la beraber başbakanken kendisi, birlikte çalışmış birisi. Ona ne demek istediğini, neyi kastettiği, kimi kastettiği sorulmadan, böyle bir ihtiyaç görülmeden gazete haberlerinin –o da belki de sadece başlıklarına bakarak– bir hedefe koyma var. Çok sert sözler var. İlker Başbuğ’un söyledikleri eleştiri olsa bile çok hafif. Ama ona karşılık verilen cevaplar çok sert. “Yazıklar olsun” sözü, “İşbirlikçi emellere laf etmeyenler neden gocunmuşlardır”, Bahçeli’nin sözü vs. Şimdi bu olayın bir boyutu.
Peki niye böyle tam da emin olunmayan bir yerden İlker Başbuğ’a böyle bir şey söyleniyor? Afrin Harekâtı çok net bir şekilde Türkiye’de AKP’nin, daha çok da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın MHP’yle beraber Türkiye’ye çizmeye çalıştıkları yeni perspektifin çok net bir aşaması ve burada her türlü eleştiriye, bu konuda yapılan her türlü irdelemeye hatta –eleştirel olmasa bile–, hep kuşkuyla yaklaşılıyor ve bunlar ânında boğulmaya çalışılıyor, etkisizleştirilmeye çalışıyor. Gözaltılar var, özellikle sosyal medya gözaltıları olarak biliyoruz. Ve birçok kişinin Afrin Harekâtı üzerinden şeytanîleştirilmesi var.
Mesela bugünkü konuşmalarına baktığımız zaman; Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin konuşmasına bakan birisi CHP’nin Afrin Harekâtı’na karşı olduğunu düşünebilir. Halbuki böyle bir şey yok. Hatta bu yüzden CHP çok da eleştiri aldı. CHP ilk andan itibaren –ki bugün Kılıçdaroğlu da bunu söyledi–, başından itibaren Afrin Harekâtı’nı destekledi. Ama özellikle ÖSO konusunda, Özgür Suriye Ordusu konusunda birtakım şerhler düştü. Ama bu hiçbir zaman onların Afrin Harekâtı’nın, Zeytin Dalı Operasyonu’nun karşısında yer aldıkları anlamına gelmez. Ama buradan baktığımız zaman harekât üzerinden CHP’ye yönelik olarak çok sert, çok aşırı suçlamaların olduğunu görüyoruz. CHP’nin bir eleştirisi varsa Afrin Harekâtı’na yönelik –ki o da genellikle ÖSO üzerinden oluyor–, bir diyorsa beş, ona mukabil CHP’nin Afrin Harekâtı’na karşı çıktığı yolunda suçlamalar oluyor. Kılıçdaroğlu’nun daha önce geçen hafta söylediği Afrin’in içine girilmemesi önerisine de mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan çok sert cevap vermişti. Bu aslında herkese reva görülen bir muamele. Bu konuda konuşan eden gazeteci olsun, herhangi bir sivil toplum kuruluşu temsilcisi olsun, tabii ki siyasetçi olsun, orada çizilen sınırın dışına hiçbir şekilde çıkılmaması isteniyor. Ve bunun üzerinden Türkiye’nin bütün siyasetinin de bu sınırlar içerisinde yapılması, Türkiye’nin neredeyse tek meselesinin Afrin Harekâtı olarak görülmesi gibi bir şey yapılıyor.

Başbuğ’un siyasi geleceği

İlker Başbuğ olayının bir başka boyutu şu olabilir. İlker Başbuğ özellikle bu Ergenekon, Balyoz süreçleri tersine döndükten sonra, yani bütün bu kişiler aklandıktan sonra İlker Başbuğ şu anda Türkiye’de potansiyel bir kanaat önderi –bazı kesimler için–, belki siyasetçi adayı bir isim olarak bir köşede duruyor. Az yıpranmış bir isim olarak duruyor. Özellikle ona ilgi duyan kesimler için İlker Başbuğ önümüzdeki dönemde siyaseten etkili olma ihtimali olan, siyasete atılma ihtimali olan birkaç isimden birisi olarak görülüyor. Olayın bu boyutunun olduğunu da düşünüyorum. İlker Başbuğ’a şu anda bu kadar acımasız, gerçekten acımasız ve hiçbir hoşgörü, anlayış göstermeden, cümleleri de tam olarak irdelenmeden yapılan bu çıkışların böyle bir boyutu olduğunu da düşünüyorum.
Ama esas olarak buradaki mesele Afrin Harekâtı konusunda herkesten bir makineden çıkmış gibi aynı kalıpların içerisinde, hatta onun da ötesinde, söz söylemenin dışında herkesin tam anlamıyla tâbi olması, siyasî iktidara tâbi olması. Afrin Harekâtı’na destek vermek tek başına yeterli olmuyor — CHP örneğinde gördüğümüz gibi. Afrin Harekâtı nedeniyle her türlü siyasî eleştiri vs., itiraz, uyarıdan bir nevi vazgeçilmesi bekleniyor. Böyle bir yerde, hani o “yerli ve milli” ittifakın Afrin Harekâtı üzerinden kurulması kurgulanıyor — ki buna birtakım ulusalcıların zaten dahil olmuş olduklarını gördük. Böyle bir olayla karşı karşıyayız. Bugün İlker Başbuğ’un başına bu geldi. Bu tabii herkes için örnek olacak. Herkesin bu konuda konuşurken, konuşmaya niyetlenirken, övmek ya da desteğini belirtmek isterken bile çok dikkatli olması gerekecek.

Linçcilik

Olayın bir de bambaşka bir boyutu var tabii, o da Türkiye artık bir süredir sosyal medyanın da bu kadar yaygınlaşmasıyla beraber garip bir şekilde sürekli birilerinin asıldığı, linç edildiği bir ülke oldu. Her kesime –sanatçı olsun, siyasetçi olsun, gazeteci olsun–, özellikle kadınlara çok yapılan bir şey bu; sürekli en ufak bir şeyde insanlar, genellikle o kişinin tam ne yaptığı ya da ne söylediği de tam anlaşılmadan, çok ciddi bir şekilde linç ediliyorlar, hedef gösteriliyorlar. Böyle bir alışkanlık var. Ve bunu herkes herkese yapıyor sonuç olarak. Bu sadece siyasî iktidar çevrelerinden yapıldığı zaman tabii daha etkili oluyor. Çünkü bu tür şeylerin ardından işin içerisine yargı da dahil oluyor. Çok büyük bir medya gücü de dahil oluyor. Ama bunun dışında da güçleri ne olursa olsun insanlar Türkiye’de çok acı bir şekilde en ufak bir şeyde insanları kurşuna dizmekte. Birbirlerini eziyorlar. Böyle acı bir olay var. Kimi durumda gerçekten insanlar yanlış bir şey söylüyor, yanlış bir şey yapıyor. Ama diyelim ki otuz yıllık şarkıcı ya da yirmi yıllık oyuncu ya da bilmem kaç yıllık siyasetçi, bu ülkeye çok şeyler vermiş birtakım insanların en ufak bir şeyde, en ufak bir hatasına karşı, özellikle hele bu “yerli ve milli” standartlara uymuyorsa çok acımasızlık gösterilebiliyor.
Bunun en çarpıcı örneklerinden birisini şu günlerde Murat Belge örneğinde yaşıyoruz. Murat Belge’yi de tam ne olduğu belli olmayan bir haber üzerinden, birtakım kendini solda tanımlayan isimlerin Murat Belge’yi linç etme kuyruğuna girdiklerini görüyoruz. Bu da bize gösteriyor ki bu olay sadece belli bir kesimin tekelinde değil. Ama tabii siyasî iktidar yaptığı zaman, siyasî iktidara yakın çevreler yaptığı zaman, o kişilerin, hedef gösterilen kişilerin başına hızlı bir şekilde bir şeyler gelme ihtimali daha yüksek oluyor. Diğer kesimler yaptıkları zaman da insanlar en azından çok ciddi bir şekilde psikolojik olarak eziliyorlar, sessizliği tercih edenler oluyor, vs..
Türkiye garip bir linç kültürü, linç sevdası içinde sürükleniyor. Bunu özellikle görmek lazım. Derinlik yok. Bu anlamda tam bir “post-truth”, hakikat-sonrası dönem yaşanıyor. Kimin ne dediğine çok da bakılmadan birtakım kısa kısa değerlendirmelerle vs., insanlara atfedilen birtakım hareketler ve sözlerle insanlar hakkında çok hızlı değerlendirmeler yapılıyor. Aslında gerçekten bu son olayda anladığım kadarıyla İlker Başbuğ olayı bu “post-truth” denen hakikat-sonrası dönemin ilginç bir örneği olarak karşımızda. Herhalde İlker Başbuğ, “Afrin Harekâtı, Zeytin Dalı Harekâtı siyasete alet edilmemeli” demek isteseydi herhalde bu cümleyi kurabilecek birisiydi. Kendisi o cümleyi kurmamış, ama birileri ona bu cümleyi atfetmişler. Bunun üzerinden şimdi başına bir şeyler geliyor. Bunun geri sarılması, filmin geri sarılması bu saatten sonra bence pek kolay kolay mümkün olmayacak diyorum ve burada noktayı koyuyorum.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.