Ekran Resmi 2018-02-14 18.57.18

Transatlantik: Tillerson’ın Ankara ziyareti, ABD Kürt Devleti mi istiyor? Düşürülen İsrail uçağı

Yayına hazırlayan: Ali Mert İnal

Merhaba, iyi günler. Yeni bir Transatlantik’le karşınızdayız. Washington’da yine Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’la uluslararası ilişkileri, Türk-Amerikan ilişkilerini ve Suriye’yi konuşacağız. Arkadaşlar, merhaba. Ömer, hemen seninle başlamak istiyorum. Hafta sonu Suriye’de bir şeyler bitiyor derken yeni yeni savaşlar çıktı. Ne oldu? Önce İran’a ait bir insansız hava aracı İsrail tarafından düşürüldü — ki Suriye’den kalkmış. Ardından da İsrail’in buna misilleme olarak Suriye’ye operasyon yaptığı ve Suriye’nin de kendini savunarak bir İsrail F-16’sını düşürdüğünü öğrendik. Bu beklenmedik bir şeydi, hiç akılda olmayan bir şeydi; ama devamı pek gelmedi gibi. Sorun çözülüyor derken olayın içerisine bir İsrail boyutu da giriyor olabilir mi?
Ömer Taşpınar
: Şimdi, olayın arka planına detaylı bir şekilde bakmak gerekiyor. Suriye’de İran’ın ve Hizbullah’ın varlığı İsrail’i en başından beri çok rahatsız ediyordu. Belki bu, dünyanın gündemine çok girmedi; ama İsrail Hava Kuvvetleri yaklaşık 100 kez –100 kez, tekrar ediyorum– Suriye hava sahasına girerek birçok kez, aslında Hizbullah’a ait ve İran’a ait bazı hedef noktaları vurdu. Dolayısıyla aslında adı konmamış bir İsrail-Hizbullah, bir İsrail-İran savaşı zaten Suriye’de yaşanıyordu. Hafta sonu bu yepyeni bir boyuta girdi. Bahsettiğin gibi bir İran insansız hava aracı İsrail topraklarında, İsrail helikopteri tarafından vuruldu. İsrail ilk defa bir İran insansız hava aracının İsrail topraklarında oluşuna misilleme olarak bu insansız hava aracının geldiği Tias Hava Üssü’nü –ki bu Tias Hava Üssü Homs‘un kuzeyinde, Suriye’nin tam ortasında– vurdu. Tias Hava Üssü’nü sekiz İsrail F-16’sıyla vurdu. Yani İsrail sekiz tane F-16’sıyla bu hava üssünü, oradaki İran Devrim Muhafızları’nın bu insansız hava araçlarını kontrol ettikleri hava üssünü vurdu. Burada birçok İranlının öldüğü biliniyor. Ve İran tabii ki bundan çok rahatsız oldu. Bu uçaklar İsrail’e geri dönerken S-300’ler tarafından, yani Suriye’nin kendi hava savunma sistemi tarafından bir tanesi vuruldu ve o uçak da İsrail topraklarına düştü, pilot ağır yaralandı. Hatta iki uçak vuruldu haberi çıktı önce; fakat sonuçta bir tanesinin vurulduğu İsrail tarafından kabul edildi. Dolayısıyla İsrail bir F-16’sını ilk kez, 1982’deki Lübnan Savaşı’ndan bu yana ilk kez bir F-16’sını kaybetti ve Suriye tarafından vuruldu bu. Şimdi İsrail’in çok ciddi bir caydırıcılık politikası var. Böyle bir kriz yaşayınca, yani kendi F-16’sı Suriye topraklarında vurulunca; bunun karşılığı olarak caydırıcı bir misilleme politikası izledi. İzleme planı vardı. Zaten İsrail’in Suriye’de İran’a karşı ve Hizbullah’a karşı bir savaş planı vardı. Bu savaş planını harekete geçirdi ve bu sefer sekiz değil, yirmi tane İsrail F-16’sı havalanarak Suriye’nin hava savunma sisteminin neredeyse yarısını vurdu. Yani çok geniş kapsamlı bir şekilde 6-7 tane hava üssünü ve bu hava savunma sistemlerinin bulunduğu hava üslerini İsrail uçakları vurdu. Bunu yaparken tabii ki birdenbire Ortadoğu büyük bir savaşa giriyor, İsrail Suriye’yle savaşa giriyor haberleri çıkmaya başladı. Ve buna engel olan şey, çok ilginç, Rusya’nın devreye girmesi oldu. Bilmediğimiz şey, Putin ile Netanyahu arasında bir kırmızı telefon hattının bulunduğu. Yani direkt konuşabildikleri, hemen konuşabildikleri, böyle bir kriz ortamında Rusya’yla İsrail’in kurmuş olduğu bir telefon hattı var. Bu telefon hattından Putin “Sizin İsrail uçakları birçok Rus askerinin ölümüne neden oldu. Vurduğunuz üslerde Rus askerleri de vardı, hemen durdurun” dedi. Ve bunun üzerine Netanyahu geri adım atmak zorunda kaldı ve çok daha geniş kapsamlı bir İsrail askerî operasyonuna dur demek zorunda kaldı. Bu arada Amerika da devre-dışı kalmış durumda. Yani Amerika müdahale bile edemedi. Bütünüyle Putin’in son derece sert bir konuşma yapması ve İsrail’i uyarması sonucu İsrail geri adım attı. Dolayısıyla Rusya’nın bu olayda ne kadar hâkim olduğu ve İsrail’i bir şekilde dengeleyebildiği bu şekilde ortaya çıktı.

Gönül’le devam edelim bu konuya. Gönül, sen ne dersin? İsrail’in böyle bir şekilde, zaten devrede olan İsrail’in uçağının düşmesiyle çok gündeme gelmesi, ama bunun sürmemesi. Burada Ömer’in bahsettiği Putin, Rusya faktörü önemli; ama onun dışında başka hususlar da olabilir mi?
Gönül Tol
: Ömer Rusya konusunda bir şeyler söyledi. Ona şunu eklemek istiyorum, çünkü bugüne kadar bu yeni bir evre anlamına gelebilir. Şimdi Suriye’deki çatışma hep yabancı, dışarıdan gelen aktörler için neydi? Bir vekâlet savaşıydı. Herkes farklı bir grubu destekliyordu ve çatışma o gruplar üzerinden oluyordu. Fakat Menbiç’le Türkiye-Amerika arasında gördüğümüz gelişme, hem de bugün İsrail uçağı düşürülmesi meselesinde gördüğümüz kadarıyla, artık bu vekâlet savaşı yerine aslında tarafların yani dış aktörlerin birebir karşı karşıya gelmesi anlamına da gelebilir. Yani Suriye rejimiyle İsrail karşı karşıya geldi. Bu da tabii bir taraftan Esad rejiminin ne kadar kendine güvendiğini gösteriyor. İkincisi de İsrail’in kendine güvendiği bir alanda ne kadar zafiyeti olabileceğini gösteriyor. Şimdi bu iki gelişmeyi bir araya koyarsak bir taraftan zafiyeti olduğunu düşünen bir İsrail’in çok daha agresif adımlar atmasını bekleyebiliriz. İkinci taraftan, kendine çok güvenen bir Esad rejimi var. Dolayısıyla bu, çatışmayı tırmandıracak bir şey. Rusya’nın araya girmesi de bence şöyle ilginç bir şeye işaret ediyor: Bugüne kadar Suriye’de hem içerideki aktörler hem dışarıdan müdahil olan aktörler, ikircikli politikalar izleyebildiler. Mesela Amerika hem Türkiye’yi idare edip hem YPG ile çalışabildi. Kürtler hem Amerika’yla hem Rusya’yla çalışabildi. Rusya hem İran’la rejimi destekleyip hem İsrail’le çok yakın bir ilişki devam ettirebildi. Fakat bu tip olaylar ve çatışmanın geldiği nokta aslında artık bu ikircikli politikaların daha fazla sürdürülemeyeceğini gösteriyor — ki nitekim Rusya artık bir tavır almak zorunda kaldı. Yani “Hem rejimi, İran’ı idare edeyim, hem İsrail’i idare edeyim” dediği politikası uzun vadede Suriye’de muhtemelen çökecek bir politika. Bu nedenle tarafların bir anlamda daha taraf olmaya zorlandığını ve ikircikli politikaların yerini daha net, daha sert politikaların alacağını gösteriyor bence. Bu anlamda çok önemli. Diğer bir unsur ise, Esad rejimi kendine çok güvendiği için bu tip bir çatışmanın içerisine girdi; fakat İsrail’in verdiği yanıtla aslında rejim çok da zayıfladı. Bunun Rusya açısından önemi olabilir. Ve bir de şu önemli: Rusya İsrail’i çok sert bir dille uyardı, bizim orada askerlerimiz var dedi. Fakat diğer taraftan Rusya da İsrail kadar olmasa dahi İran’ın Suriye’deki varlığından rahatsız. Dolayısıyla o anlamda bir ortak noktada buluşabilirler. Fakat Washington’da, İsrail uçağının düşürülmesinin ardından en çok sorulan soru bu. İran’ın gücünü kim sınırlayacak Suriye içerisinde? Yani bölgede İran’ın gücünü sınırlamak istiyorsanız Suriye’den başlamak zorundasınız ve bunu nasıl yapacaksınız? O soru çok gündemde ve bence bunu yapmak çok güç. İsrail için de çok güç. Yani İsrail birkaç gündür çok sert şeyler yayınlıyor. İsrailli yetkililer çok sert bir dil kullanarak İran’ın Suriye’deki varlığını bitirmekten bahsediyor. Ben bunun mümkün olduğunu düşünmüyorum. Amerika bunu bir süredir söylüyordu. Ruslar da rahatsız, fakat İran’ın Suriye’deki varlığını sınırlandırabilmek için tarafların en az İran kadar sahada olmaları gerekiyor. Bu da hiç kimsenin yapmak istemediği, başta Amerika’nın yapmak istemediği bir şey.

Evet, şimdi Tillerson’ın yarın beklenen görüşmesine, ziyaretine gelelim. Ömer, baktığımız zaman özellikle Türkiye’de hükümete yakın, bu konuda yazan çizenlere baktığımız zaman beklenti çok düşük. Baştan itibaren taraflar yine birbirlerine pozisyonlarını anlatacaklar yaklaşımı var. Bu arada McMaster gelip İbrahim Kalın’la görüşmüş ve oradan da hiçbir şey çıkmadığı, hatta McMaster’ın medyadaki anti-Amerikanizm başta olmak üzere birtakım şikâyetleri dile getirdiği yolunda haberler çıktı. Bir şey bekleyebilir miyiz bu geziden? Yani Tillerson gelmeden önce –biliyorsun, Ortadoğu’da şu anda turda– sürekli olarak Afrin’le ilgili birtakım doğrudan ya da dolaylı mesajlar da vermekte. Ne diyorsun?
Taşpınar
: Şimdi tabii Türkiye Afrin Operasyonu’yla yatıp kalkıyor ve her ülke kendi gündemiyle yaşıyor. Ama bu demin bahsettiğiniz, hafta sonu yaşanan olaylar aslında Tillerson’ın bir bakıma bölgeye yaptığı ziyaretlere daha da önem kazandırdı. Dediğimiz gibi çok daha geniş ölçekli bir savaşın direğinden dönüldü. Rusya sayesinde dönüldü. Öte tarafta Tillerson’a gelmeden demin konuştuğumuz konuyla ilgili çok kısaca bir şey ekleyeyim: Geçen hafta İsrail Savunma Bakanı ve İsrail istihbaratı MOSSAD Trump’la görüştüler. Hizbullah’ın ve İran’ın kalıcı üsler kurduğunu söylediler. Yani son derece gizli bilgilerle Tartus’taki Rus Deniz Üssü’nde İran’ın da bir deniz üssü kurduğu, Hizbullah’ın da Suriye’deki İsrail sınırında iki üs kurduğunu söylediler. Yani bir bakıma Amerika’ya, “İran’ı dengeleyecekseniz adam gibi bir dengeleyin, yoksa biz mecburen Hizbullah ve İran’a karşı Suriye’de savaşa gireceğiz” dedi. Amerika buna rağmen bir şey yapamadı, Rusya devreye girdi. Yani böyle bir Ortadoğu’ya geliyor Tillerson. O kadar ciddi krizler var ki, Türkiye’nin Afrin Operasyonu bu krizler arasında bir bakıma ikinci planda bile kalıyor olabilir. Fakat Amerika’nın istediği bir tek şey var tabii Türkiye konusunda: Türkiye’nin Menbiç’te yeni bir maceraya girmemesi. Bu konuda Türkiye çok sesli bir şekilde sürekli tehditler savuruyor. Fakat bu tehditler –Afrin’deki gidişata baktığımızda– aslında Türkiye’nin askerî gücünün de sınırları ortaya çıktıkça çok ciddiye alınmıyor bence Amerika tarafından. Dolayısıyla Tillerson her şeyden önce Türkiye’nin ne istediğini anlamaya çalışacak. Ve Türkiye tabii ki Menbiç’te en azından bazı taleplerde bulunacak. Bir güvenlik koridoru meselesi var. Bu konuda gelecekle ilgili bir planlama yapalım, bu güvenlik koridorunu ciddiye alalım, beraber çalışalım diyecek. Yani Türkiye’yi yeni bir askerî operasyona girmemesi için frenlemeye çalışacak. Ama benim gördüğüm kadarıyla zaten Türklerin Menbiç’te bir askerî operasyona ciddi bir niyeti yok. Tehditler savurmasına rağmen bu tehditler çok da ciddiye alınmıyor. Çünkü Türkiye’nin sonuçta bu tehditleri iç politikaya yönelik savurduğu ve Amerika’yla Menbiç’te karşı karşıya gelmeyeceğini hesaplıyorlar. McMaster da bence bu mesajları açık açık verdi. Geri adım atma niyetinde değil Amerika. Yani Kürtleri bir şekilde bırakıp, YPG ve SDG ile bir şekilde işbirliğini sonlandırmak niyetinde değil. Bazı kozmetik, Türkiye’yi rahatlatacak adımlar atabilirler. Bunlar konuşulabilir.

Gönül, bu konuyu sürdürelim. Hatırlatmak istiyorum: Bugün Anadolu Ajansı çok ilginç bir grafik yayınladı ve kısaca –başlığından tam emin değilim ama– “Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’yi Nasıl Kaybediyor?” anlamına gelebilecek bir şey ve içinde Fethullah Gülen de var, bu Hakan Atilla davası da var. Ama daha çok YPG ile olan işbirliği, Menbiç’te verilen sözler vs. Şimdi bütün bu tablo, hepsi önümüzde. Zaten biz de Transatlantik’te aylardır bunu konuşuyoruz. Ama iki ülke arasındaki ilişkiler de bir şekilde sürüyor, sürmek zorunda ve dışişleri bakanı da geliyor. Ömer de söyledi, taraflar birbirlerine çok fazla yanaşacak, adım atacağa benzemiyorlar. Bu gezide formalitenin ötesinde sen herhangi bir nokta bekliyor musun?
Tol
: Şimdi ben –aslında hani dedi ya– Amerikalılar çok da inanmıyor Menbiç’e bir operasyon yapacağına Türkiye’nin, aslında ben o konuda kararsızım çünkü bir taraftan Türkiye’de elçiliğe yakın insanların söyledikleri, “Evet, biz Erdoğan’dan böyle bir adım beklemiyoruz; çünkü bu kadar çıldırmış olamaz” diyorlar bir taraftan. Ama diğer taraftan da Pentagon’da çok ciddi bir korku var: Gerçekten Türkiye böyle bir adım atarsa ne olur? Yani sadece Türk-Amerikan ilişkilerinde değil, Türkiye-NATO ilişkilerinde ne adımlar atılır? Bir taraftan Pentagon bunu çok ciddiye alıyor. Ve o yüzden Türkiye’nin endişelendirecek –hani İngilizce’de “face saving” derler– yani Erdoğan bunu o kadar sık söyledi ki Menbiç operasyonu geliyor diye, şimdi bundan geri adım atmak güç olacağı için, Pentagon karşısına birkaç olumsuz, kurtarabilecek opsiyonlar sunabilir. Bu opsiyonları konuşmak gerekiyor. Söylenen: Türkiye hep diyor ki Kürtler Menbiç’ten çekilsin. Ama ben Amerika için bunun mümkün olduğunu düşünmüyorum. Çünkü dediğim gibi Menbiç Rakka için çok önemli ve Kürtler Menbiç’ten çekilirse, Amerika’nın bütün Suriye stratejisini sekteye uğratacaktır. O yüzden bunu çok değerlendirmiyor olabilirler; ama bir orta yol çözümü olarak belki o Menbiç’i yöneten, Menbiç Askerî Konseyi denen bir lokal konsey var. Bunlardan bir tanesi Menbiç’in güvenliğinden sorumlu, diğeri şehri yöneten organizasyon. Bunların yapısı değiştirilebilir. Amerika bunu belki sunabilir. Şimdi burada Araplar çoğunlukta olmalarıyla beraber, YPG’ye yakın Araplar bunlar. Bunun eğer kompozisyonu değiştirilirse, YPG’ye ya da Kürtlere yakın unsurlar daha geri planda kalırsa, bu Türkiye’ye bir opsiyon olarak sunulabilir. Fakat tabii problem, Türkiye bu orta yolu kabul eder mi? Bence bu sorunun cevabı Türkiye’nin İran ve Rusya ile olan ilişkilerinde yatıyor. Şimdi bildiğimiz gibi Türkiye, Rusya, İran ilişkileri sürekli geriliyor. Rus birliklerine Suriye’deki saldırıyla ilgili olunduğuna, resmî bir açıklama gelmemekle birlikte Moskova’da birçok insan işaret etti. Diğer tarafta, İran’ın ve rejimin desteklediği gruplar Türk konvoyuna saldırdı. Yani geri planda bir gerginlik var. Rusya’yla yaşanan, İran ve rejimle Türkiye’nin yaşadığı bir gerginlik var. Suriye’nin bu kadar birlikte çalıştığı grupla tansiyon yaşarken, bir de Menbiç’e ilerleyip Amerika’yla ilişkileri bütünüyle koparmak tabii gerçekçi bir strateji değil. O yüzden Menbiç konusunda bir adım atmadan evvel, Türkiye önce Rusya ve İran’la tansiyonu düşürmeye çalışacaktır. Eğer bu tansiyonu düşürürse Menbiç’te daha cesur adımlar atabilir. Amerika’yı daha öfkelendirecek adımlar atabilir. Ama o cephede tansiyon çözülmediği müddetçe bir de Menbiç’e saldırarak Amerika’yla ilişkileri koparma noktasına getirmeyeceğini düşünüyorum.

Şimdi Gönül, biz burada, Transatlantik’te, neredeyse iki seneyi aştık herhalde, sık sık bir soru önümüze geliyor. O soruyu bugün biraz daha tekrar ele alalım istiyorum. Bunu en iyi bilen de sizlersiniz orada. Amerika Birleşik Devletleri bir Kürt devleti istiyor mu? Suriye’de istiyor mu? Türkiye’de istiyor mu? Ama şimdi esas olarak konu Suriye’de. Türkiye kamuoyunda çok ciddi bir şekilde bu konuda “evet” cevabını verenler çok — ki bu “evet” cevabını verenlerin bir kısmı da Kürtler. Yani bir temenniyle karışık belki bunu diyorlardır. Bu konu net mi? Bunun cevabı gerçekten net mi? Kesinlikle böyle bir şey yok cevabını verebiliyor musunuz?
Tol
: Tabii bunun cevabını… yani bizim çalıştığımız konularda bir şeye netlikle cevap vermek çok güç. Fakat benim görebildiğim kadarıyla ve tarihî bir okuma yaparak vardığım sonuç şu: Amerika’nın bir Kürt devleti istemediğini düşünüyorum. Şimdi tarihe baktığımızda, Türkiye’de, Wilson Prensipleri’nden, o Kürt devletini öngören prensiplerden yola çıkarak Türkiye’de şöyle bir algı var: “Amerika Türkiye’yi parçalamak istiyor, Kürt devleti kurmak istiyor” algısı var. Şimdi bu söyleyeceklerime twitter’da görüyorum tepkileri, çok Amerikancı olmakla suçlanacağız vs. falan, ama benim gerçekten analitik olarak baktığımda gördüğüm şey şu: Şimdi Amerika’nın her şeyden önce bir Kürt siyaseti yok. Kürtler Amerika için daha büyük jeopolitik alanda kullanılacak araçlar olarak görüldü. Ve hiçbir zaman bence Kürt meselesine bir demokratikleşme, hak, hukuk meselesi olarak bakmadı Amerika. Şimdi, Soğuk Savaş yıllarını da tabii ayırmak lazım, 1958’den evvel Türkiye’yle, İran’la ve Irak’la ilişkileri yakın tutmak için zaten Kürt meselesiyle çok ilgilenmedi Amerika. Yani Türkiye NATO üyesiydi, Irak Bağdat Paktı’na üyeydi, İran’da Şah’la iyi ilişkiler vardı. Dolayısıyla çok dokunmadı Kürt meselesine Amerika. 1958’de Sovyetler çok yaklaşmaya başlayınca Kürtlere, Irak’a bu endişe uyandırdı ve o çerçevede angaje oldu Kürt meselesine. Ve bütün bu ülkeleri bir kenara bırakıp özellikle Türkiye’deki Kürtleri Irak’taki Kürtlerle çok daha yakın bir ilişki içerisinde kurdu, oldu. Türkiye’deki Kürtlere de Türkiye’nin NATO üyeliği çerçevesinden bakarak aslında çok da bulaşmadı. Yani Soğuk Savaş yıllarında, dediğim gibi, hatırlarsanız hepimiz okuduk 1970’te, 75’te Kissinger işte ne yaptı? Bağdatlı Kürtleri Bağdat’a karşı ayaklandırdı. Ama sonra birden Mustafa Barzani’yi tek başına bıraktı. Yani hep tarih boyunca Amerikalılar Kürtleri piyon olarak kullandılar. Çeşitli sözler verdiler, devlet sözü verdiler, Bağdat size saldırırsa biz sizin arkanızdayız sözü verdiler. Hiçbirisi tutulmadı. En son gördüğümüz şey, Türkiye meselesinde de Türkiye’yle çatışma olduğu dönemde bile Amerika, Kürtlerin meselesine demokratikleşme meselesi olarak bakmadı. Her zaman tıpkı geleneksel Türk siyasetinin baktığı gibi terör perspektifinde baktı ve Türkiye’ye bu anlamda PKK’ya karşı destek verdi. Yani bu sadece bir terör meselesi değildir; siyasî, sosyal kökleri olan bir meseledir; böyle çözelim demek yerine, hep PKK’ya karşı destek verip daha fazlasıyla ilgilenmedi. En son Irak’taki referanduma bakalım. Yani Türkiye’den çok daha fazla ve çok daha erken dönemde buna karşı çıkmaya başladı Amerika. Yani Iraklı Kürtlerle o kadar yakın çalışmasına rağmen dedi ki: “Bu referandumu biz kabul etmiyoruz”. Ve Türkiye’den çok daha ateşli bir şekilde karşısında durdu. Şimdi bu bütün bir tarihî okumaya bırakıp, referanduma bakıp Amerika bir Kürt devleti istiyor sonucuna varmak bana tuhaf geliyor. Suriye’de de aynı şekilde; yani tabii Suriye’deki çatışma nereye evrilecek bilmiyoruz. Ama bugüne kadar Amerika’nın yapmaya çalıştığı şey, ülkelerin toprak bütünlüğünü korumaya çalışmak. Hele hele de “Amerika Türkiye’yi bölüp Kürt devleti yapmak istiyor” demek, tarihi bütünüyle yanlış okumak demek anlamına geliyor bence.

Ömer, sen ne diyorsun?
Taşpınar
: Şimdi Türkiye’de tabii Amerika’ya Soğuk savaş döneminden önce Wilson prensiplerinden bakarak, Sevr’den bakarak, “Amerika hep bir Kürt devleti kurmak istiyor, hep bunu istedi, böyle bir emperyalist planı var”. Solcular da böyle düşünüyor Türkiye’de, sağcılar da böyle düşünüyor, yani Türkiye’de böyle bir…, ulusalcılar da böyle düşünüyor. Yani Türkiye’de böyle bir, Türkiye siyasî kültüründe, “Bizi bölmek istiyorlar, Batı Sevr’den beri Osmanlı’yı bölmek istediği gibi yeni kurulan Türkiye’yi de bölmek istiyor. Ermenistan’a da toprak vermek istiyorlar, Kürtlere de vermek istiyorlar” diyen bir siyasî kültürümüz var. Dolayısıyla Türkiye’deki bu siyasî kültüre karşı Gönül’ün söylediği gibi belirli verilerle, tarihî bir çerçeveyle olay anlatılınca, Amerika’nın ulusal çıkarlarının bölgede aslında statükoyu korumak istediği, sınır değişikliği istemediği, Kürtlerin bağımsız olmaya en yaklaştıkları Irak’ta bile referanduma destek vermemiş olmasının ne kadar büyük bir veri olduğu — yani bir devlet kurulacaksa herhalde ilk başta Irak’ta kurulacaktı; Suriye’de, Türkiye’de, İran’da değil. Kürt devleti nerede en yakındı? Irak’ta. Ramak kalmıştı kurulmasına, Amerika desteklemedi. E demek ki Amerika bu bölgede bir Kürt devleti istemiyor. Çünkü Kürt devleti kurulursa bölge daha da birbirine girecek. Yani zaten İran’la İsrail’in, Rusya’yla İsrail’in karşı karşıya geldiği karışık bir coğrafyadan bahsediyoruz. Bu coğrafyada bir de Türkiye’nin ulusal çıkarlarına ters; Irak’ın, Bağdat’ın, Şam’ın istemediği bir şeyi Amerika’nın bütün gücüyle desteklemesine imkân yok. Bir de şunu ekleyeyim: Türkiye’de öyle bir algı var ki, devlet Amerika isterse kurulur. Yani Amerika isterse istediğini yapabilir. CIA’de bir oda var, o odada her şeye karar veriliyor. Hangi ülkeyi karıştıralım, hangi ülkede bir etnik grubu destekleyelim, nerede darbe yapalım… Böyle bir Amerika imajı var. Yani keşke bu insanlar Amerika’nın nasıl işlediğini biraz anlayabilseler. Amerika strateji fakiri bir ülke. Strateji üretemiyor. Zamanında Britanya İmparatorluğu’nun yaptığı gibi “böl ve yönet” gibi şeyleri doğru düzgün yapamıyor. Hele Soğuk Savaş’tan beri, yani komünizm yıkıldığından beri doğru düzgün hiçbir strateji üretemiyor. En fazla dört yıllık, sekiz yıllık bir vizyon taşımaya çalışıyor. Yeni bir başkan geldiğinde başka bir yere savrulabiliyor. Dolayısıyla Amerika’nın gücünü de –Irak’ta gördüğümüz gibi, ne kadar madara oldu gördük– abartmamak gerekiyor. Yani Kürtler, Amerika istedi diye devlet kuramazlar. Türkiye sürekli bir bölüneceğiz korkusu içinde olmaktan kurtulmalı, Amerika’ya olduğundan daha fazla güç atfetmemeliyiz. Ve bu Kürt meselesinin nihayetinde Amerika tarafından yaratılmadığını, bizim meselemiz olduğunu, bölgedeki Kürtlerin yarısının Türkiye’de olduğunu, Türkiye’nin doğru düzgün yönetirse dış güçlerin kullanamayacağını bilmemiz gerekiyor. Bir de şunu ekleyeyim: Kürt meselesini Türkiye’ye karşı en iyi kullanan ülkelerin başında Rusya geliyor. Hep bunu söylüyoruz. Hep Amerika’ya kızıyoruz, ama Rusya aslında tarihsel olarak Kürtlerle, Amerika’nın olduğundan daha da derin bir ilişki içinde. Hele Irak’taki ve İran’daki Kürtlerle. PKK’yla da Amerika’nın olmadığı ölçüde organik bir bağ içinde. Ama Türkiye nedense Amerika’ya saldırmayı çok daha kolay buluyor. Ve Türkiye’de şu anda o milliyetçi şizofreni, milliyetçi bir akıl tutulması var. Bu akıl tutulması da Amerika’ya neredeyse savaş ilan etme niyetinde. Neden? Amerika Kürtleri destekliyor diye. Amerika’nın Kürtleri desteklediği meselesine bir anlam vermek gerekiyor. Amerika Kürtleri Suriye’de IŞİD’e karşı destekliyor. IŞİD meselesi bittikten sonra –ki bitti zannediyorsak bitmedi–, Türkiye’yle tekrar masaya oturabilir. Ve Kürtler de o nedenle Amerika’ya tam güvenemiyor. Ve Kürtlerin şu an Amerika’ya güvenememe korkusu var. Türkiye akıllıca bir strateji izlerse, sabırlı olursa, Amerika’nın Kürtlerle ilişkisinin son derece taktiksel, kısa dönemli bir ilişki olduğunu anlayacaktır. Ama Türkiye, “Amerika’ya savaş ilan ederiz, Osmanlı tokadı vururuz, Vietnam gibi mahvederiz onları” gibi söylemlerle bu işe girerse, Amerika’yı da bir anlamda Kürtlerle daha stratejik bir noktaya itebilir. Yani Türkiye istemediği şeyleri kendi izlediği milliyetçi, sert Anti-Amerikan politikalarla kucağında bulabilir. Amerika’yı da Kürtlere atmanın bir anlamı yok çok fazla.

Evet, burada noktayı koyalım. Bu hafta Transatlantik’i böyle noktalayalım. Ömer Taşpınar’a ve Gönül Tol’a çok teşekkürler. İzleyicilerimize de çok teşekkürler. İyi günler.