28053843_10155637069707982_253744427_n

Başörtüsü mücadelesinin değişen yolculuğu: Büşra Cebeci ile söyleşi

 

Yayına hazırlayan: Kerimcan Malaz

 

Medyascope’tan herkese merhaba. Bugün başörtüsünün dünden bugüne değişen mücadelesinin yolculuğunu konuşacağız. Konuğumuz Büşra Cebeci. Büşra hoşgeldin.

Merhaba, hoşbulduk.

Büşra aynı zamanda bir Medyascope çalışanı, gelmesi zor olmadı o yüzden. Bianet’te bir yazı dizin yayımlandı yakın zamanda ve bayağı da güzel bir tartışma yarattın başörtüsü mücadelesiyle ilgili. Değişen meseleleri anlatıyorsun; başörtüsü mücadelesindeki kadınları anlatıyorsun; değişen iktidar ve güç ilişkileriyle kadınların yaşadığı yolculukları anlatıyorsun. Tebrik ederim seni her şeyden önce.

Teşekkür ederim.

Seni bu röportaj dizisini hazırlamaya iten ne oldu? İlk bunu soralım.

Beni iten ne oldu? Kendim de aynı süreci yaşadığım için aslında röportaj yaptığım kadınlar bana çok uzak değildi, bir iletişim ağımız oluşmuştu yani o kadınlarla. Hikâyelerini biliyordum ve daha görünür olmalarını istedim.

“Kendim de aynı süreci yaşadım” derken, senin hikâyende ne vardı?

Ben de bir süre önce başörtümü çıkarmıştım. Bu başörtüsünü çıkarma kararı biraz daha zorlu bir süreçtir. Karar aşamam bile üç yıl sürdü. O yüzden çıkarmak benim için zor oldu ve bu şekilde birçok kadınla tanıştım. O nedenle düşündüm ve bu sürecin biraz normalleşmeye ihtiyacı vardı. Bu kadınların hem görünür olmaya ihtiyaçları vardı, çünkü başörtüsünü çıkaran bir kadın her zaman o süreci unutmak istiyor. Bunu nasıl yapıyor? Bunu hep söylüyorum: Sosyal medyadan bütün fotoğraflar siliniyor, başörtülü olduğu döneme dair bütün anılar siliniyor ve yeni tanıştığı insanlara da asla bundan bahsetmiyor, bu şekilde de asla görünür olmuyor tabii ki bu. Çünkü neden? O kadın zaten zor bir süreç yaşıyor ve bunu tekrardan yaşamak istemiyor, yıpranıyor, açıklama yapmak istemiyor, kendini anlatmak istemiyor. Ama hayır, anlatmamız lazım ki bu süreç biraz daha normalleşsin. Buradan çıktı bu fikir de.

Biz bu süreci yaşadık demek istiyorsun yani.

Evet biz bunu yaşadık ve yaşayan birçok kadın var.

Sadece başörtüsünü açmak değil burada anlatılanlar, başörtüsüyle ilgili birçok

mevzuyu konuşmuşsun kadınlarla. Geçmişte başörtüsü mücadelesi vermiş kadınların bugün başka bir mücadele içinde olduklarını görüyoruz yazılarında, sen de bunu anlatıyorsun aslında ve 28 Şubat döneminden bugüne değişen bazı dinamikler var gibi görünüyor. Mesela bir kadınla röportaj yapmışsın ve o demiş ki, 28 Şubat dönemindeki mücadelesine atfen, “Biz ilk dayağı kendi mahallemizden yedik”. Yani kendi mücadelesinden yorulmuş bir kadın var. Bunu anlatır mısın? Neler yaşamış bu kadın?

Bu kadın imam-hatipte okumuş ve başını örttüğü için babasıyla bir buçuk yıl konuşmamış bir kadın aslında. Başörtüsü bildiğin gibi 28 Şubat’ta muhalefette olan bir mevzuydu.

Yani ailesine rağmen örtmüş.

Evet, ailesine rağmen. Zaten 28 Şubat’ta birçok kadın bunu ailesine rağmen yapıyor. Ailesine rağmen başörtüsü örtüyor ve mücadeleye de o şekilde dahil oluyor. Bu kadın da onlardan biri. Evi imam-hatibe yakınmış ve imam-hatibe gitmiş, daha sonra bir hocasının onunla konuşmasıyla falan örtünmeye karar vermiş. Bir süre sonra da zaten 28 Şubat patlak veriyor. Ama onun bahsettiği şöyle bir şey vardır. 28 Şubat’ın ona ne yaptığına dair diyor ki: “28 Şubat olmasaydı ben sana olacakları söyleyeyim: Ben bir iki yıl içerinde başka bir sorgulamaya girip zaten başımı açacaktım, ama 28 Şubat bu süreci 25 yıl geriye itti. Çünkü o anda bir mücadeledesin ve başka bir şeyi sorgulamaya vaktin kalmıyor.”

Peki kendi mücadelesiyle ilgili yılgınlığı nedir bu kadının? Benim anladığım kadarıyla problem oradan çıkıyor aslında.

Evet. Kendi mücadelesiyle ilgili yılgınlığı da aslında şurada başlıyor: Eylemler düzenliyor, eylemlere katılıyor. Yurtdışında okumaları için birçok kadına para topluyor hatta, onları kendi eliyle yurtdışına gönderiyor ve şeyi düşünerek, “Burada birinin mücadeleye devam etmesi lazım. Ben burada kalacağım, yurtdışına gitmeyeceğim” ve okulunu okuyamıyor. Bir süre sonra hareket içinde çok etkin olmasından dolayı hareketin merkezine alınıyor ve orada şöyle bir şeyle karşılaşıyor: “Ne mezunusun?”

Üniversite okumadı…

Evet, üniversite okumadı. İşte eylemdi, mücadeleydi falan anlatıyor. Kadının verdiği tepki şu: “Ha, lise mezunusun yani, ama bu gruba üniversite mezunu birinin bakması lazım” veya işte “Benim oğlum üniversite mezunu kız istiyor” falan. Yüzüne böyle şeyler söylüyorlar. Yani diyor ki, “Ben başörtümü çıkarmamak için eylemlere katıldım; ama onların gözündeki makul kişi, makul gelin, makul çalışan, makul olan kadın şu: Başörtüsünü çıkarıp okula girmiş olan kadın. Benim mücadelemin kendi içinde bir adı yoktu”. Burada bir yılgınlık başlıyor ve röportajda da “Bu beni bayağı üzmüştü” diye belirtiyor. Başörtüsünü açmamış bir kadından bahsediyoruz. O dönemde de tabii açmıyor; ama hareketten ayrıldığı andan itibaren zındık ilan ediliyor ve ölüm tehditleriyle karşılaşıyor. Bu durum, kadının hareketten uzaklaşmasıyla birlikte aslında inandığı bütün şeylerden uzaklaşmasına sebep oluyor ve bir dönüşüme sürüklüyor.

Peki bahsettiğin bu 28 Şubat dönemi ile bugün arasındaki farklara gelelim. Özellikle genç kadınları düşündüğümüzde, o dönemde örtünen ve bu dönemde örtünenin motivasyonu arasındaki fark. Yani 28 Şubat’ta belli ki bir iktidara karşıydı bu değil mi? Bugünkülerle ilgili farkı nasıl okuyorsun?

Şöyle, Ayşe Çavdar ile yaptığım röportajda Ayşe de şunu söylüyordu: “Başörtüsü 28 Şubat’ta muhalefetteydi ve cazipti. Aslında seküler ailelerin kızları örtünüyordu. İslamcılar kızlarını çok da fazla okula göndermiyordu zaten”. Yani ailesine rağmen örtünen kadınlar, devlete rağmen örtünen kadınlar, baskılara rağmen örtünen kadınlar vardı. Bugün böyle bir durum yok, yani başörtüsü yasakları yok şu anda. Aslında bir yerde iktidarı temsil eden bir şeye dönüşmüş oldu. Başörtülü ve muhalif olan kadınlar bugün muhalif olduğunu daha çok bağırmak ister. Çünkü o başörtüsü onu muhafazakâr iktidarın kalıbına sokuyor, onun yanında gibi görünüyor ve “öyle değilim” demek için o kadının daha fazla bağırması gerekiyor. Bunu ben de çok fazla yaşamıştım. Hani en çok eyleme ben gitmeliyim, en çok ben sesimi çıkarmalıyım, en çok ben… Bu biraz da beni marjinalliğe itmişti.

Röportaj yaptığın o kadınların da bu şekilde şikâyetleri var; mesela başörtülüyken belli bir şekilde algılanmak ve müdahaleye de açık olmak. Kadınlar başörtülüyken ne gibi zorluklar yaşıyorlar kalıplarla ilgili?

Başörtüsü aslında sadece başörtüsü değil, aynı zamanda bir kimlik; çünkü o örtünün bir tarihselliği de var, o örtüye yüklenmiş bir mücadele de var. Çok büyük bir anlamı var, öte yandan din var. Başörtü örttüğün zaman Müslüman kadın çizgisinde olman da bekleniyor aynı zamanda ve bu sana inanılmaz bir kimlik yüklüyor. Doğal olarak herkes seninle ilgili fikir sahibi, söz sahibi olma hakkını kendinde görüyor. İşte Hayrettin Karaman’ındı sanırım –birkaç röportaj yaptığım kadın da bundan bahsetmişti– yolda, sokakta, kafelerde sigara içilmesine dair bir yazı yazmıştı.

Tabii, “Başörtülü kadın yolda sigara yakamaz” algısı, değil mi? Aslında herhangi bir kadın için de geçerli olan bir şey ya, herkes tarafından müdahaleye açık olmak, başörtülü kadın olduğunuzda sanırım daha da açık oluyorsunuz artık müdahaleye.

Evet. Sınırlar daha belirgin çizilmiş oluyor. Zaten kadın olarak belli sınırlar dahilinde yaşamaya zorlanıyoruz; ama başörtülü kadın olduğunda şöyle bir daralma oluyor: Müslüman kadınsın sen, o örtüyü temsil ediyorsun. Ya sen aslında yoksun, o örtü var. Yani girdiğin ortamda sen konuşmuyorsun, örtün konuşuyor. İnsanlar sana bakmıyor, örtüne bakıyor. Sen herhangi bir şey yaptığında o alanda o örtün üzerinden yargılanıyorsun.

Bir de bu kimliğin ağır gelmesi durumu da olmalı o zaman. Yani başını örtmek sadece kendinle ilgili bir karar değil o zaman artık; bir sorumluluk almak, bir temsiliyet almak. Kadınlara ağır geliyor mu bu? Yoksa bunu kabul ederek mi örtüyorlar başlarını?

Yani başörtüsü konusunda –nasıl söyleyeyim?–, bunu düşünerek örtünen çok fazla yoktur. Yani siyasî simge takayım, şu anda özellikle “Bir siyasî simgedir, semboldür ve ben bunu taşımalıyım” gibi bir şey yok tabii ki. İşte inancı, o zamana kadarki öğretilerin onu örtünmeye itmesiyle birlikte örtünüyor. Ondan sonra başlıyor o temsil, “Ben başörtülü kadını temsil etmeliyim” ve ondan sonrası bir şey oluyor, söyleyeyim ben sana. Ben 16 yaşımda uzun pardösü giymeye başlamıştım, çünkü neden? İlk kapandığımda şal örtüyorum, pantolon üzerine bir tünik giyiyorum, ama “Bu tam bir tesettür değil biliyorsun değil mi, farkındasın bunun?” gibi şeyler duyuyordum. Evet örtünmek zorunda değilsin, ama örtündükten sonra yavaş yavaş level atlıyorsun gibi. Uzun pardösü giymelisin, başörtünü uygun şekilde örtmelisin… 16 yaşımda birdenbire ben çok farklı bir görüntüye sahip olduğumu gördüm. Neden bunu yaptım peki? Çünkü insanlar bana öyle dedi ve ben şuradaydım: Yaptığım şeyin en iyisi olmalıyım, en iyisini yapmalıyım. Örtünüyorsam tam nasıl oluyorsa öyle olsun.

Bir de bu başörtülü kadınların kendilerine dayatılan kimlik yüzünden başka grupların içinde var olamaması sorunu var. Senin röportaj yaptığın kadınlardan biri kendini aynı zamanda sosyalist olarak tanımlıyor ve lezbiyen bir kadın. Onun yaşadığı süreç de çok ilginç. O ne yapıyor peki? Girebiliyor mu bu grupların içine?

Ya o grupların içinde biraz daha şöyle oluyor: Bu, başörtülü olup sol gruplar içinde yer alan kadınlar için de geçerli olan bir şey. Sen onlar için kendilerinden biri değilsin, karşı taraftan kazanılan, devşirilen bir nesnesin. Mesela bir eylemde, gelirler, “Ne kadar tatlısın” falan der makas alırlar yani. Sen çünkü onlardan değilsin, sen direnmiyorsun.

Karşı taraftan destek vermeye gelmişsin.

Evet, o da öyle diyor. “Ben Onur Yürüyüşü’ne gidiyorum, ‘abla da desteğe gelmiş’ diyorlar. Hayır ben de lezbiyenim, ben sizdenim” diyor. Ama işte, toplumsal yargılar, din, başörtünün verdiği kimlik, dinin verdiği kimlik buna sebep oluyor.

Bu röportajların arasında en çok üzüldüğüm başlık şuydu: “Babam açıldığımı duyarsa kardeşimi okula göndermez”. Yani bu ailesi tarafından, ailesi istediği için örtünmüş bir kadın. Ama daha sonra, kendi ailesinin bakış açısını, ailesindeki geride kalanları da düşünmek zorunda kalıyor kadınlar belli ki. Bu kadın neler yaşamış? Bize kısaca anlatır mısın?

Benim de en etkilendiğim röportajlardan biri oydu zaten. Yahu inanılmaz bir güç. Kesinlikle burada bir dramatize etme çabası yok, o röportajda da yoktu. Çok güçlü, çok iradesi yerinde bir kadın, özgüveni yerinde bir kadının röportajıydı o. 11 yaşında ailesinin, babasının isteğiyle örtünüyor. Baba, radikal İslamcı. “Ağlaya ağlaya örtündüm, ‘Ağlaya ağlaya alışacak’ dediler” diyor. 12 yaşında pardösü giyiyor ve yine 11 yaşında okuldan alınıyor, başörtü ile okuyamayacağı için. İlkokul, ortaokul ve liseyi dışarıdan bitiriyor. Daha sonra evleniyor, bir çocuğu oluyor. Çocuk çok önemli. Benim şimdiye kadar konuştuğum, röportajlarda yer almayan biriyle olan bir konuşmamda da bu vardı. İki kadın bana şunu söyledi: “Kırılma ânını ne zaman yaşadın” diye sorduğumda, “Lohusaydım” dediler. Kadınlara bir güç veriyor bu aslında. Bir şey getiriyorsun ortaya, dünyaya bir canlı getiriyorsun ve bu sana çok büyük bir güç veriyor. Onda da bu olmuş. Onun dışında, evet örtünmeyi hiç istemiyor. 16 yaşında ise dindar biri aslında. Benimsemeye çalışıyor. Çünkü ondan kaçış yok, anladın mı? Örtünmüşsün bir defa ve benimsemek zorundasın. Daha sonra, benim de en etkilendiğim şey odur belki: “Galata Kulesi’ne çıkıp saçıma rüzgâr değiyor diye mırıldanırdık arkadaşımla” diyor ve bu insanlara çok acayip geldi. “Gerçek mi bu?” dediler, bir genç kız şort giymek için Küba’ya gitmek istiyor. “Şort giymek için Küba’ya mı gitmeye gerek var?” gibi tepkiler geldi ama, o aslında ideolojik de bir dönüşümü gösteriyor. Yoksa neden Küba?

Bu arada şunu da söylemek lazım, bu röportajlar sadece ailesi tarafından, istemeyerek örtünmüş kadınların hikâyeleri de değil. Hâlâ başı örtülü olan, inancının arkasında olan, toplumda bu şekilde mücadele eden kadınlar da var. Ama açmak isteyenlere gelirsek; açmışlar, açmış olanlar veya açmak isteyen kadınlar bu süreçte ne zorluklar yaşıyorlar? Hem kendi hikâyen hem de röportajlardaki hikâyelerden yola çıkarak.

Ne zorluklar yaşıyorlar? Bir defa başını örtmek için Ayşe Çavdar’ın da dediği gibi bir organından vazgeçiyorsun. Yani çok büyük bir şey. Ben sekiz yıl kadar örttüm mesela. Ve 14-15 yaşlarında örtmeye başladım. Başörtüsü benim ergenliğim, ilk gençliğim demekti. Ailem çok muhafazakârdı tabii ki, dindar bir aileydi. Ve babamın aslında şöyle, birçok ailede o vardır, “Etraftan insanlar ne der?” Bu vardır. Benim babamda öyle bir şey yoktu. O tamamen üzülüyordu benim için ve 1,5 yıl kadar da konuşmadık. Böyle köşe kapmaca oynadık evde. Ama ben yine de bu yaptığım röportajlara kıyasla söylüyorum, çok büyük bir şey yaşamadım onlar kadar. Yurtdışındaki o arkadaşın babası şu an hâlâ bilmiyor. Onu o kadar iyi anlıyorum ki. “Uykularımdan babamla hesaplaşırken uyanıyorum” diyor. Bu çok ağır bir şeydir. Birçok kadın ailesinden gizli gizli başörtüsünü çıkartıyor ve diken üstünde sürekli. Onun dışında ne yaşıyorlar? Evli olan arkadaşlar var; röportajlardan birinde de o vardı. Evliydi, aslında ideolojik de bir dönüşüm geçirmişti. Eşi devlet memuruydu falan.

Bu ailesi tarafından terörist diye adlandırılan kadın mı?

Evet, yani onların yaşadığı süreçler çok çok ağır. Şimdi başörtüsünü çıkarmak isteyen bir kadın çevreye karşı ayrı bir mücadele vermek zorunda.

Ama bahsettiğin kadın, dediğin gibi sadece dinî inanç ile ilgili değil, tamamen büyük bir dönüşüm yaşıyor ve kendini değiştiriyor aslında. Ama sadece bununla ilgili olmak zorunda değil, sadece başını açmak isteyen kadın bile gördüğüm kadarıyla kendi çevresinde çok kötü bir hâle gelebiliyor.

Evet, çünkü soruların ardı arkası kesilmiyor. Yani düşünsene, sen sadece bir başörtünü çıkarmışsın. Bana “Din değiştirdin mi?” falan diye soranlar oluyordu. Gerçi bana çok fazla soru soran olmadı, o biraz çevreye karşı verdiğin izinle alâkalı aslında. Ve tabii ben o üç yıllık karar verme aşamasından geçtiğim için gittiğim marketin kasiyerinden oturduğum mekândaki insanlara kadar her şeyi düşündüm, “Ne tepki verecekler bana?” diye ve o üç yılın sonunda bunların hepsini aşmıştım. Hayır, bu süreçte bana destek olmayan hiçbir insanın benim yanımda bulunmaya hakkı yok. Bunu diyebildim; ama birçok kadın bunu söyleyemiyor olabilir, kendini buna inandıramıyor olabilir ve karşılaştıkları şeyler en iyi ihtimalle şu: ‘’Senin adına çok üzülüyorum, senin adına o kadar üzülüyorum ki…’’ En yakın arkadaşlarından bile bunu duyabiliyor. Hayır, onun adına üzülme, onun adına sevin; çünkü o böyle yaşamak istedi. Çok zor bir karardı ve bunu başarabildi.

Ve sadece kendi mahallelerinden de tepki almıyordur bu kadınlar tahminimce. Başka görüşlerde, düşüncelerde, inançlarda insanlar da, onu kazanılmış olarak görenler de olur, tepki gösterenler de oluyor. Yalnız kalıyorsun bir yerde.

Hep ondan bahsediyorum; ama Ayşe Çavdar şöyle demişti: ‘’Bu saçları kapatmak günahmış aslında’’. Hayır bu kadar basit bir şey değil yani. O yüzden tabii ki karşı taraftan da böyle bir şey oluyor. “Hak yolu buldun” falan gibi.

Bunlar çok rahatsız edici tepkiler.

Tabii tabii kimse şunu söylemiyor sana: Böyle yaşamak istiyordum şu anda böyleyim. Neden bana bu tarz sorular soruyorsun? “Neden açıldın?”, neden açıldıysam açıldım yani, ne yapacaksın?

En çok konuşanlar da erkekler galiba yine kadınların görünüşüyle ilgili.

Erkekler, hiçbir siyasî görüş fark etmeksizin, hiçbir kesim fark etmeksizin konuşuyorlar tabii ki.

Kadınların tepkileri ne? Yani kendi başörtülerine de saçlarına da sürekli erkeklerin yorum yapıyor olmasının farkındalar mı ve şikâyetçiler mi röportajlarda?

Aslında şöyle: Bu kadınlar zaten çok şikâyetçiler. Yani röportaj yaptığım kadınların hepsinin ortak görüşü budur belki. Ama yazı dizisinden sonra beni en çok mutlu eden şey de bu oldu. Gelen tepkiler… ilk başta hep erkekler yorum yapıyordu.

Ben de tepkileri merak ediyordum. İlk kötü tepkiler onlardan gelmiştir.

Çok fazla kötü tepki geldi onlardan, “Siz başörtüsünü benimseyememişsiniz, inanç penceresinden bakamamışsınız” gibi. Sen hiç örtmedin ki.

Peki çok kötü tepki aldın mı bu yazı dizisinden?

Yok, işte beni mutlu eden şey de oydu, onu söylemeye çalışıyorum. Bir tartışma yarattı kadınların arasında. Başörtülü kadınlar bana mesajlar atmaya başladı. “Aradığımız tartışma buydu. Biz artık erkekler tarafından tartışılmak, erkekler tarafından yönlendirilmek istemiyoruz”. Bunu başarabildiyse bir yazı dizisi, bu başarılıdır. Kötü tepkiler çok da umurumda değil açıkçası. Zaten dediğim gibi kötü tepkilerin çoğu erkekler tarafından verildi.

Güzel şeyler de duymuşsundur ama eminim. Sana gelen mesajlar var mı, kadınlar sana ulaşıyorlar mı ?

Çok fazla, yani o kadar çok mesaj var ki. İlk bu röportajlar yayınlanmaya başladığında bana şey deniyordu: “Bunlar tekil örnekler, kendin gibi birilerini bulmuşsun ve röportaj yapmışsın”. Hayır, şu anda o kadar çok mesaj alıyorum ki, kendi açılma sürecini anlatanlar var. Açılmak isteyip ailesini anlatanlar, kendi hikâyelerini anlatan o kadar çok kadın var ki ve ‘’Sana ihtiyacım var’’ diye biten mesajlar alıyorum şu anda. Bu demek ki böyle bir sorun var; tekil örnekler de değil bunlar.

Bir de aklıma geldi şimdi, bir röportajda da başı kapalı halde kendi grubunun içinde var olmaya çalışan bir kadınla konuşmuşsun ve kadın şunu diyor: “Sen ne zaman başını açacaksın? Herkes açtı, sıra sana gelmedi mi” gibi sorular da soruluyor kadınlara bir yandan. Başını açan kadınların içinde bulunduğu grupta da hâlâ başörtülü kadına baskı var bu sefer herhalde. Kadına tepki hiçbir zaman bitmiyor benim gördüğüm kadarıyla.

Ya o durum da şöyle: Zaten başörtülü bir kadın, evet röportajlardan da anladığın gibi muhalif bir kadın. Bulunduğu çevre de muhalif bir çevre ve yine başörtülü kadınların bulunduğu muhalif bir çevreydi. Oradan başörtüsünü çıkaran kadınlar, çok yakın arkadaşları falan başörtüsünü çıkarınca, artık ona giden mesajlar da “Sen de seneye açarsın”, “Ee, sen ne zaman açıyorsun?”, bu tarz şeyler oluyor.

Tacize varan şeyler bunlar artık.

Evet taciz bunlar gerçekten. Farklı bir baskıya evriliyor. Yani biz hiçbir şeyi zaten dozunda, ayarında yapamadığımız için, başörtüsü yasakları varken kadın kamusal alana başörtüsüyle girebilsin mücadelesi verirken, şu anda bulunduğumuz durumda, evet, kadın kamusal alana başörtüsüyle girebiliyor. Evet, ama farklı bir yasaklı zihniyeti doğurarak. Yani şu anda benim duyduğum –bu tabii ki belki yine tekil örneklerdir ama– imam-hatip okullarına üniformasıyla giremeyen çocuklar var. Feraceyi biliyorsun, uzun pardösü, siyah. Onunla alınan kız çocukları var, bu da farklı bir yasakçı zihniyeti doğuruyor aslında. Dediğim gibi hiçbir şeyi dozunda yapamıyoruz biz, bence tek sorun da bu.

Bu tartışmayı başlattığın için seni tebrik ederim en azından ve kadınların bütün kıyafetlere sadece kendilerinin karar verebilmesini dileyelim. Herkes istediğini giyebilsin artık yani.

Yani benim derdim zaten hiçbir zaman o olmadı. İşte hâlâ o mesajlarda kendini savunan başörtülü kadın arkadaşlar da var. Veya işte, “Ben kapanmak istiyorum” diyenler de var. Ona diyorum ki “Kapanabilirsin, baktın olmuyor açılırsın”. “Çok kafam karışıyor” diyor. Ya olmuyorsa açarsın. Ama kapan, bunu istiyorsan yap. Ya benim hiçbir zaman derdim sen başını neden örttün, sen neden açtın olmadı. Zaten aslında baştan beri anlatmak istediğim konu buydu. Kadın, kıyafetiyle ilgili, kendiyle ilgili bütün kararları kendi verebilir. Karar mekanizması o kadındır yani. İşte, ne bileyim bulunduğu siyasî ortam değildir, etrafındaki erkekler değildir, babası değildir, kocası değildir.

Cinsel yönelimi bile değildir.

Evet, o çok tepki de çekti, mesela o LGBTİ bireyi arkadaşımızla yaptığımız. Neden olmasın? Çok net bir şey diyor sana: “Dinim İslam, Müslümanım, inanıyorum. Cinsel yönelimim bu, lezbiyenim. Ve siyasî görüşüm de sosyalizm.” Çok net bir şey, neyini anlamıyorsunuz? Neden o kadına sürekli bir yorum yapma ihtiyacı duyuyorsunuz?

Çok tebrikler, iyi ki bu tartışmayı başlattın. Daha da sürecek gibi görünüyor. Tamamı yayınlandı mı yazı dizisinin?

Evet, tamamı yayınlandı.

Bianet üzerinden okuyabilirsiniz diye duyuralım biz de. Ağzına sağlık, katıldığın için de çok sağol. Medyascopetv’de bugün başörtüsü mücadelesinin değişen yolculuğunu konuştuk, bizi dinlediğiniz için teşekkürler.