Capture d’écran 2018-03-01 à 21.49.40

Açık Oturum (127) : Alper Taş, Ayhan Bilgen ve Cihangir İslam ile “ittifak” gölgesinde siyaset

 

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

Pişirici: İyi akşamlar. Medyascope.tv’nin 127. Açık Oturumu’nda karşınızdayız. Bu hafta, bu akşam yine “İttifak”ı konuşacağız. Geçen hafta, hatırlarsanız, Prof. Eser Karataş, Konsensüs Araştırma Başkanı Murat Sarı ve gazeteci Kemal Can ile “İttifak”ı ele almaya çalışmıştık. Bu hafta stüdyomuzda üç siyasetçi var. Cihangir hocamı da siyasetçilerden sayabiliriz. Eski bir siyasetçi, parti kurucusu Cihangir İslam.

Cihangir İslam: Fahrî siyasetçi.

HDP Sözcüsü ve Kars Milletvekili Ayhan Bilgen ve ÖDP Başkanlar Kurulu üyesi Alper Taş. Hoşgeldiniz.  

C.İ.: Hoşbulduk.

Alper Taş: Hoşbulduk.

Konumuz, orada da yazdığı gibi “İttifak gölgesinde siyaset”. Niye “İttifak gölgesinde” diye yazdık oraya? AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu fikri ortaya attığı günden itibaren, Türkiye iç siyasetinde bir “İttifak” meselesi gündemin ilk sırasında doğal olarak yerini aldı. AK Parti ile MHP’nin, seçim öncesi siyasî partilerin ittifak etmesini yasaklayan yasal düzenlemeleri aşacak bir yasa teklifini Meclis’e sunmasıyla birlikte de bu ittifak meselesi artık siyasî hayatımızın bir gerçeği haline geldi. Herhalde şunu söylemek yanlış olmaz: Bu yasa teklifi Meclis’te yasalaşacak ve geçecek. Üçünüzün de bu 26 maddelik, ittifaka izin veren yasa teklifini incelediğinizi varsayarak konuya girmek isterim.

Konuklarım izin verirse, önce Ayhan Bilgen’den başlamak isterim.

Ama Ayhan Bilgen’den bir bilanço alarak başlamak istiyorum tekrar izin verirseniz. Çünkü bugün 1 Mart 2018. Bugün itibariyle Türkiye’de OHAL rejiminin 588. günündeyiz. Türkiye 1 yıl, 7 ay, 8 gündür bir OHAL rejimiyle yönetiliyor. Ve fakat bu bir tür unutulmuş gibi de davranılıyor. Sokağa çıktığımızda insanların bir OHAL altında yaşadıklarını anlamadıklarını, görmediklerini görüyoruz.

Fakat HDP açısından OHAL, derinlemesine yaşanan bir hal. Eş genel başkanları cezaevinde. Yakın zamana kadar, Selahattin Demirtaş ve Figen Hanım bu partinin eş genel başkanı idi. Birinin milletvekilliği düşürüldü. Biri kongrede eş genel başkanlığa aday olmadı. Ama sözü uzatmadan size bırakalım. Bir bilanço verir misiniz bize? Kaç milletvekiliniz cezaevinde? Kaçının milletvekilliği düşürüldü? Daha kaç arkadaşınızın milletvekilliğinin düşürülmesi söz konusu?

Ayhan Bilgen: Tabii biz sadece milletvekilliği üzerinden de değil, toplam olarak bir tabloyu paylaşmayı daha çok önemsiyoruz. Çünkü 6 binin üzerinde yöneticimiz, üyemiz bu süre içinde…

Belediye başkanlarınız da var cezaevinde.

A.B.: İçinde belediye başkanlarımız var, tutuklanmış vaziyetteler. Yaklaşık 90’ın üzerinde belediyeye kayyum atandı. 60 civarında belediye eş başkanı tutuklandı. 9 milletvekili arkadaşımız cezaevinde. Cezaevinde olanların içinde de milletvekilliği düşürülenler olduğu gibi, cezaevinde olmayıp milletvekilliği düşürülen 7 arkadaşımız oldu. 1 milletvekilimiz, Selma Irmak, cezaevinde. Karar kesinleşti. Muhtemelen Meclis’e gönderdiklerinde okunursa vekilliği kendiliğinden düşmüş olacak. Şu anda davası Bölge İstinaf Mahkemesi’nde devam edenler var. Yani İlk Derece Mahkemesi’nde cezayı almış, ama Bölge İstinaf’ta onaylanırsa aynı durum doğacak olan arkadaşlarımız var.

Bu fotoğraf şunu ifade ediyor: HDP’ye fiilen siyaset yaptırmayıp, resmen kapatmasa bile, aslında fiilen kapatma süreci uygulamanın somut bir tablosu ile karşı karşıyayız. Burada bir yıldırma, bir caydırma, bir tedirgin etme, kriminalize etme durumu ile karşı karşıyayız.

En son dün, milletvekilliği düşürülen arkadaşlarımızdan Ahmet Yıldırım’ın sözünün ifade özgürlüğü ve eleştiri kapsamında ele alınabilecek bir cümle olduğu çok açık. Bir milletvekilinin, bir cümlesinden dolayı “Cumhurbaşkanına hakaret” iddiası ile 1 yılın biraz üzerinde bir ceza ile vekilliği düşürülüyor.

İbrahim Aydan IŞİD’liler tarafından öldürülen birisi için “ölümsüzdür” ifadesini kullandı diye milletvekilliği düşürülüyor. Dolayısıyla artık hukukla izah edilebilir ya da demokrasiyle, ifade özgürlüğüyle tartışılabilir bir noktayı çoktan aştık. Bu, bizim açımızdan yargı sopasıyla bir siyasî linç, bir siyasî tasfiye operasyonudur.

Peki, üçünüze aynı soruyu sormuş olayım. Ve tekrar sizden başlayayım. “İttifak” ne anlam ifade ediyor sizin için? Önümüze getirilen bu yasa teklifi, AK Parti ile MHP’nin yapmak istediği şey nedir?

A.B.: Biz onların kendi yaptığını “koalisyon” olarak tarif ediyoruz. Bize yıllardır koalisyonların kötü olduğunu anlattılar. 16 Nisan’da, fiilen koalisyonları kaçınılmaz kılacak bir sistem getirdiler ve bunu da sunarken yine “Türkiye’yi koalisyonlardan kurtaracağız” diye sundular. Bir kere bu çelişkiye dikkat çekmek lazım. Şu anda resmî tarihe göre seçime 1,5 yıldan fazla var. Ama şimdiden kurulmuş, ilan edilmiş bir koalisyon fotoğrafı ile karşı karşıyayız. Tabii kendileri istediklerini yapabilirler. Sonuçta iktidar partisinin ya da onu destekleyen partinin tercihi; ama muhalefeti dizayn etmeye kalkıyorlar. Muhalefete akıl vermeye, muhalefette kimin kiminle nerede birleşeceği, hangi isim altında buluşacağına dair tarifler yapıyorlar. Bunlar tamamen provoke tutumlar. Yani adeta hem korkutma, “Yan yana gözükmekten kaçınırlar, dolayısıyla inkâr ederler, reddederler, bir korkuyla hareket ederler. Daha yarış başlamadan bir psikolojik yılgınlık oluşur” yaklaşımıdır. Dolayısıyla, bizim iktidarın gündemine takılıp kalmamamız gerekiyor. Bir kere bu kutuplaştırma siyasetidir, bunu boşa çıkarmamız gerekiyor. Onlar bir şeyi dizayn ediyor diye, biz, o resimde bize layık gördükleri yerde durmak zorunda değiliz. Biz kendi gündemimizle, kendi kurallarımızla ve tabii ki demokrasinin sınırları içinde, demokrasinin temel ilkelerini gözeterek bir yaklaşım sergilemek durumundayız. Öyle olunca da, bizim açımızdan birinci gündem, kimin kiminle ittifak yapacağını şimdiden netleştirmek, deklare etmek değil. Elbette ki demokrasi eksenli her türlü buluşmaya açık olmak, istekli olmak, bunu cesaretlendirmek, bu konuda ilkesel bir tavrı ortaya koymak; ama şu anda önümüzdeki diğer gündemi de pas geçmemek. O da nedir? OHAL’dir. OHAL koşullarında seçim olur mu? OHAL koşullarında demokratik bir yarış olur mu? Sadece kampanya açısından değil. Şu anda kapatılan televizyonlar, tutuklanan gazeteciler ya da siyasetçiler açısından değil. Muhtemelen birazdan konuşacağız; bu hazırladıkları pakette, seçim günü bile çok açık seçim hilelerine kapı aralayan düzenlemeler var. Sandık kaydırmalardan tutun, sizin apartmanınızda sizden habersiz, birilerinin sizin adınıza oy verebileceği gibi.

Evet, birazdan ona geleceğiz.

A.B.: Ya da sandık birleştirmeler gibi, daha çok kırsalda son derece caydırıcı olabilecek düzenlemelerden mühürsüz oya kadar, bir ton düzenleme. Bütün bu düzenlemeler, aslında OHAL koşullarında, seçim güvenliği olmayan bir seçime doğru sürüklendiğimizi gösteriyor. Dolayısıyla biz OHAL koşullarıyla hesaplaşmadan, yüzleşmeden, bunu tartışmadan, bunu teşhir etmeden, “Hiçbir şey yokmuş, Türkiye çok olağan bir ortamda seçime gidiyormuş” gibi bir ittifak tartışması yapmayı doğru bulmuyoruz.

Alper Başkan?

A.T.: Ayhan Bey ifade etti. Doğrusu “koalisyon”. “İttifak” dedikleri, aslında koalisyon. Yeni bir olay da değil aslında bu koalisyon. Fiilî olarak 7 Haziran 2015’ten bu yana gerçekleşmekte olan, 16 Nisan’da pekişen, aslında fiilî olarak sürdürdükleri koalisyonu bir tür resmîleştirdiler. Fakat buna da koalisyon demek hafif kaçar. Aslında bir cephe. Bir faşizm cephesi bu. Bir sivil diktatörlük inşa cephesi. Koalisyon, demokratik ilişkilerde olur. Demokrasiye ait bir kavramdır. Ama bunların geliştirdikleri, bir koalisyon değil. “Yerli ve milli” adı altında bir cepheleştirme siyaseti yürütüyorlar. Kendilerini yerli ve milli görüp, diğer herkesi, dış mihrakların eseri, ürünü, gayri milli ve gayri yerli görüp her türlü manipülasyonla toplumu ikiye bölme anlayışı. Bir tür, 1950’lerde Menderes’in Vatan Cephesi ile yaptığı, 70’lerde Milliyetçi Cephe ile ülkenin iç savaşa sokulduğu gerçekliğinin bir benzerini, maalesef 2018’de önümüze koyuyorlar. Çok tehlikeli bir olay olarak görmek lazım. Bir tür, Kenan Evren’in 12 Eylül dönemlerindeki Türk-İslam sentezinin yeni bir boyutuyla karşı karşıya olduğumuzu görmemiz gerekiyor. Aradaki fark, İslamcılık boyutu daha baskın. Türkçülük boyutu biraz daha geride kaldı; ama son Afrin Harekâtı ile o boyutu da dengelediler gibi.

Daha önce yaşadığımız örneklerde gördüğümüz gibi, Türkiye’nin başına belalar getiren, Türkiye’nin başını beladan belaya sokan bir siyaset anlayışıyla, tarzıyla, mantığıyla, bugün yine karşı karşıyayız. Toplumu saflaştırarak, cepheleştirerek ve korku salarak, sürekli “Devlet, millet tehdit altında, her taraftan bize saldırıyorlar” korkusuyla bir tehlike gösteriyorlar. Bu tehlikeden hareketle, bir sivil diktatörlük, bir faşizm inşa etmek istiyorlar. Bu, faşizmin cephesidir — doğrusunu söylemek gerekirse. Buna koalisyon yakıştırması çok hafif kalır. Neden böyle bir işe giriştiler? Çünkü kaybediyorlar. Bu kaybedenlerin, kaybetmekte olanların ittifakıdır, koalisyonudur veya cephesidir.

Aslında kaybettiler. Recep Tayyip Erdoğan, 16 Nisan Referandumu’nda kaybettiğinin farkında. Farkında oldukları için bu tür önlemlere başvuruyorlar. Kaybetmediğini düşünen, her şeyi bu kadar açık bir biçimde, bu kadar hileli hurdalı bir seçim yasasını gündeme getirebilir mi? İnsanların yüzüne, Türkiye ve uluslararası kamuoyunun yüzüne baka baka, bu kadar hileli hurdalı bir seçim yasasını bu kadar pervasızca ortaya koyabilirler mi? Yasa diye gündeme getirebilirler mi? Doğal olarak kaybetmekte olanların, kaybetmemek için birbirlerini bağladıkları bir olay olarak gözüküyor bu. Ama kaybetmeye mahkûmlar.

Peki, Cihangir hocam, sizden alalım değerlendirmenizi.

C.İ.: Fazla tekrara düşmeden ben de çok hızlı bir şekilde geçeyim. OHAL’de seçim elbette endişe verici. Ama seçim önümüze geliyorsa, halk olarak, buna tedbirli girmek dışında da başka bir çaremiz yok. Neticede bu, Türkiye’nin geleceğinde, kaderinde etkili olacak dönüm noktalarından, belki de tarih içerisinde Cumhuriyet tarihi boyunca en etkili dönemeçlerden bir tanesidir.

Türk-İslam sentezinin yeni boyutu konusunda, sanki “Kızıl Elma”nın ön plana çıktığı, Türkçülük damarının daha ağır bastığını görüyorum. Teknik bir tartışma, onu bırakalım.

AK Parti ne yapmak istiyor? AK Parti, yolun sonunu gördü. Yolun sonu. O yüzden bir koalisyona büründü. Aslında Türkiye iki partili sisteme dönüştü bir anlamda. Bundan sonraki adım, belki MHP ve HDP’yi tasfiye etmek. Bunu becerebilir mi bilmiyorum; ama bu minvalde gidebilir. Yani MHP, şu anda kesinlikle bir stepnedir AK Parti için. En azından onu söyleyebilirim. HDP’nin yine barajı aşacak oyu görülüyor daima anketlerde.

Değerli arkadaşlarıma da hatırlatmak isterim: Bu koalisyon, AK Parti, MHP ve Vatan Partisi koalisyonu ittifakıdır. Yani ben bunda ısrarlıyım. Niçin? Alparslan Kuytul ve cemaati gözaltına alındı. Darbeye karışmayan bir cemaatin alt tabakadaki suçsuz insanlarını da topladınız. Yani sapla samanı birbirine karıştırdınız. Adeta HDP’yi çökertmek üzerine gidildi. Muhalif olan kim varsa topluyorsunuz. Şimdi ben soruyorum: 28 Şubat’tan ne farkı var bu uygulamaların? 28 Şubat mantığı aynen devam ediyor. 28 Şubat’ın özelliği şudur: İdeolojinin hukuku belirlemesi, tanımlaması. Aynı hâdise. Belki özne-nesne yer değiştirmiştir. Hukuk veya ideoloji değişmiştir; ama hukuku belirlemesi noktasındaki prensip değişmemiştir. Kaygı, Sayın Erdoğan’ın başkanlığı kaygısıdır.

Referandumda biz “Otokrasi mi demokrasi mi?” sorusunu oyladık. “Evet” oyu verenlerin hepsinin otokrasi yanlısı olduğunu söylemiyorum. Ama “Hayır” oyu verenlerin çok büyük çoğunluğu, bilinçli bir şekilde bir arada yaşamak formülü etrafında birleşen, çoğulcu demokrasi ve özgürlükçü laikliği bir çözüm olarak gören insanlardı. Bunu söyleyebilirim. Şimdi neye ihtiyacımız var? Şimdi bir toplumsal sözleşmeye ihtiyacımız var. Hemen ittifak, ittifak dediler. Hayır, biz sivil toplum olarak, partilere –Sayın Bilgen de burada Alper Bey de burada– şunu söylüyoruz: “Artık parti kaygılarını biraz geriye bırakacaksınız”. Türkiye’de –‘İkinci Cumhuriyet’ olarak dillendirmek istemiyorum, aşınmış bir kavram üzerinden gitmek istemiyorum ama– şu andaki demokrasi taraftarları, hemen hemen yelpazedeki bütün kesimleri temsil ediyor. Muhafazakâr-mütedeyyin kesim olsun, Kürt kesim olsun, hatta Türk milliyetçisi ama demokrasiye bağlı kesim olsun, CHP’li Kemalist kesimlere kadar bütün yelpaze temsil ediliyor. Oturup yapacağımız iş, önce bir toplumsal mutabakata varmak. Buradaki bütün vatandaşlar kurucudur. Alevi de kurucudur, Kürt de kurucudur, Türk de kurucudur, şu 80 milyonun hepsi kurucudur. Ve biz de sivil toplum olarak, partilerin ne yapacağını bilmeyiz. Ona karışamayız, ama sivil toplum olarak bu işi sonuna kadar kovalayacağımızı sayın parti yetkililerine buradan belirteyim. Bundan kaçanlar da, bundan kaçan partiler de, inanın, bir süre sonra oy kaybetmeye başlayacaklardır. Teşekkürler.

Şimdi şunun altını bir çizelim: Normal şartlar altında, Mart 2019’da yerel seçim yapılacak. 3 Kasım 2019’da ise, hem genel seçim, hem de cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu gerçekleştirilecek. Bu ittifak, genel seçim için yapılacak bir ittifak. Bir kere bunu izleyicilerimizin zihnine bir kez daha koyalım.

A.T.: Yerel seçimlerde başka türlü bir ittifak var.

C.İ.: Neden öyle bağlıyorsunuz ki?

Yani buradan görüneni söylüyorum. Şu anda görünen: Bu ittifak genel seçimler için.

A.B.: AK Parti-MHP’nin önerisi yerel seçimler için değil. O anlamda söylüyorsunuz.

Değil. Genel seçimler için yapılan bir ittifak.

A.T.: Orada başka türlü bir ittifak olacak.

C.İ.: Ama biz sivil toplum olarak, bütün seçimlerde geçerli olsun diyoruz.

Tamam, onlar sizin görüşünüz. Siz şimdi söyleyeceksiniz.

A.T.: Tamam, doğru, peki. Sizin anlatımınızı bozmayalım.

C.İ.: Bizi tanımlamayınız Sayın Moderatör.

Ben normal halini söylüyorum. Mart 2019’da bir yerel seçim olacak. İttifakın, bu 26 maddelik teklifi o yerel seçim için değil. Teklifi getirenler bunu böyle söylediler. Bu teklifin, 3 Kasım 2019’da yapılması beklenen…

C.İ.: Meclis ve Başkanlık seçimi için.

Milletvekili genel seçimi için yapılacak bir ittifak olduğunu ifade ettiler. Hatta hem Recep Tayyip Erdoğan, hem Devlet Bahçeli bu ittifakın adını da “Cumhur İttifakı” koydular. Ben dikkat ettim. Bir haftadır artık medyada da genel olarak bu ittifaktan “Cumhur İttifakı” diye söz ediliyor. Bu 26 maddede bazı yerler var. Kısaca ben söyleyeyim, siz de bu teklife ilişkin söyleyeceklerinizi söyleyin lütfen.

Teklifin 1. Maddesi: “Gerektiğinde aynı binada oturan seçmenlerin hane bütünlüğünün korunması ve aynı seçim bölgesinde kalmaları şartıyla, farklı sandık bölgelerine kaydedilebilmeleri”ne imkân tanıyor. Bu ne demek?

Teklifin 2. Maddesi: “Yüksek Seçim Kurulu’nun, seçim güvenliğini sağlamak amacıyla vali veya il seçim kurulu başkanının talebi üzerine, sandıkların taşınmasına, seçim veya sandık bölgelerinin birleştirilmesine karar verilebileceği”ni söylüyor.

C.İ.: Ne konuda karar verilebilir? Sandıkların taşınması?

A.B.: Birleştirilmesi ve taşınmasına.

Sandıkların birleştirilmesine seçim güvenliğinin sağlanması amacıyla karar verilebilecekmiş.

Bir başka düzenleme var 8. Maddede: Şimdiye kadar sandık kurulunda olan bir yetki, vatandaşa veriliyor. Nedir? “Sandık bölgesinde güvenlik ihlali varsa, artık vatandaşın ihbarı üzerine de sandık bölgesine güvenlik güçleri gelebilecek.”

Bir başka madde referandumda çok tartışmalı olan 2 maddeye düzenleme getiriyor; bu ittifak yasa teklifine göre, bu seçimde Yüksek Seçim Kurulu mühürsüz zarfları da kabul edebilecek.

Bir başka madde –bu enteresan geldi bana–, “Bir kimsenin üyesi olduğu siyasî partiden seçimlere katılma yeterliğinin bulunmasına rağmen seçime katılmaması halinde, kendisinin ve üyesi olduğu siyasî partinin yazılı muvafakati alınarak, partisinden istifa etmeden, başka bir siyasî parti tarafından aday gösterilmesine imkân tanınabilecek” diyor.

A.T.: Bu BBP için.

C.İ.: Belki de Vatan Partisi için böyle bir formül düşünüldü.

Olabilir. Onları siz söyleyeceksiniz. 20. maddede de asıl muradını söylüyor bu yasa teklifi: “İttifak yapan siyasî partilerin aldıkları geçerli oyların toplamının %10’u geçmesi halinde, bu siyasî partilerin her birinin barajı geçeceği hükme bağlanmaktadır.”

Bu 26 madde ile ilgili ne söylemek istersiniz Ayhan Bey?

A.B.: Tek tek maddelerle ilgili biz Meclis’te de ifade ettik. Her platformda da söylüyoruz. Galiba tek tek maddelerden önce şunu söylememiz gerekiyor: Seçim bir siyasal sistemde ne anlam ifade ediyor? Dünyada seçim olmayan ülke çok az. Öyle ülkeler öyle seçimler yapıyorlar ki, 40 yıl boyunca %95’lerde oy alıyor iktidar. Hatta oğlu geliyor, kızı geliyor, o da aynı oy oranını almaya devam ediyor. Seçim şeklen siyasal sistemin demokratik olduğunu göstermeye yetecek bir şey değil. Seçim, bir iradenin yansıması, eşit ve özgür yansıması, iktidarın değiştirilebilmesi, uyarılabilmesi. Eğer muhalefette bir kapasite görüyorsa, muhalefetin iktidara taşınmasının yolu yöntemidir. Bizde artık seçim bu anlamı yitirdi. Buradan seçim dışı yöntem, seçimi önemsizleştirme anlamında söylemiyorum. Bu fotoğrafı görmek açısından söylüyorum. Bu sadece, iktidarın, ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmanın yolunu, yöntemini aramasıdır. Bu 26 maddenin bütün numarası, toplamda buna denk geliyor.

Birçok kırsal bölgede, daha önce seçim kurulu başkanlarının itiraz ettiği, valilerin kaymakamların itiraz ettiği, uygulamasının imkânsız olduğu bilinen taşıma işini tamamen oraya bırakıyorsunuz şimdi. Valiler daha önce bütün talepleri reddediyordu. Valiler onaylasa bile, talep gelse bile YSK reddediyordu. Çünkü pratikte mümkün değil. Türkiye’de öyle ilçeler var ki, kırsal nüfusu, ilçenin merkez nüfusundan daha fazla. Onların hepsinin aynı gün gelip merkezde oy kullanmasını sağlamak teknik olarak imkânsız. Bu, aslında “Oy kullanmayın” demek. “Eğer iktidar partisine oy vermeyecekse, vermesinler. Bari oyları sandığa girmesin” demektir.

Ya da, şu anki halde bile denetleyemediğiniz seçmen listelerinde, şimdi tamamen keyfî biçimde… Siz apartmanınızda kimler olduğunu az çok biliyorsunuz. Listeye baktığınızda, binanızdaki kişilerin sandıktaki yerlerinin alt alta olması gerekiyor. Bir başkası sizin binanıza yazılmışsa onu görürsünüz orada. Şikâyet edebilirsiniz. Şimdi böyle bir şey olmayacak. Sizin apartmanınızda pekâlâ başka birileri olabilir. Siz başka bir sandığa gönderilmiş olabilirsiniz. Yani bir oto-kontrol, bir yurttaş, vatandaş denetimi imkânsızlaşacak.

Ya da birisi ihbar edecek “Burada baskı yapılıyor” diyecek. Güvenlik görevlileri gelecek sandığın başına kadar. Orada duracaklar. Artık ondan sonrası sandığın taşınması, sayım vs. her şey şaibeli hale gelecek.

Dünyada Venedik Kriterleri gibi seçim sistemleriyle ilgili somut ölçütler var. Ne olursa, seçim meşru bir mekanizma, kabul edilebilir bir yöntemdir? Ya da, ne olmazsa, neler yapılmazsa o seçim tartışmalı hale gelir? Neredeyse o şaibeli kılan şeylerin tamamı bu maddelerin içine konmuş. Dolayısıyla, burada elbette ki çıkartılacak ders: “O halde seçimden vazgeçelim, o halde demokrasiden vazgeçelim” değil. Tam tersine şu anlamı yüklüyor: Siyaseti sadece siyasetçilere de bırakmamalı. Bu artık toplumun geleceği ile ilgili bir şey. Barışımızla ilgili bir şey. Birlikte yaşayıp yaşamayacağımız ile ilgili bir şey. Bundan sonra seçim yapıp yapamayacağımızla ilgili bir şey. Dolayısıyla herkes bir seferberlik ruh hali içerisinde olmalı. Ben şöyle tarif ediyorum: İktidarın, seçimi kazanmak için %45’e ihtiyacı var. %5’i de bir şekilde bulur. Kedi ile bulur, lamba ile bulur, elektrikle bulur. Bir şekilde bulur. Ama muhalefetin kazanmak için %55’e ihtiyacı var. Daha çok çalışmak, sandıkta daha çok tedbir almak, daha fazlasını garanti altına almak gibi bir sorumluluğu var. Dolayısıyla bu durumu şöyle okumak lazım. İktidar partisi iktidardan düşmemek için, MHP Parlamento dışında kalmamak için, ne gerekiyorsa bunu yapacaklar. Siz o takvimi söylediğiniz için söylüyorum sadece. Yerel seçim önce yapılırsa, ya da anketler iktidar partisi açısından çok umut verici, rahat, emin bir biçimde sandığa gitmelerine imkân vermeyecek bir tablo içerirse, muhtemelen savaş bahane edilerek, başka gerekçeler gösterilerek belki seçim ertelenecek. Sonuçta bunun hukukî kılıfını bulmak pekâlâ mümkün. Biz, daha fazlasını garanti eden bir çaba, arayış, çalışma içerisinde olmak ve bunu bir toplumsal duyarlılık içerisinde götürmek zorundayız. Sadece partilerin çalışması olmaktan da çıkartmak durumundayız.

Alper Bey?

A.T.: Tabii bu maddelere ilişkin olarak hepimiz aynı şeyleri söyleriz. Ayhan Bey ifade etti. Ama şunun altını çizmek gerekiyor: Bu gelenek, bu sağcı, İslamcı –adına ne dersek diyelim– muhafazakâr gelenek, hep edebiyat yapma alışkanlığındadır. Bir edebiyat olduğu için söylemiyorum, bir gerçeklik olarak yaşandığına inanarak da söylüyorum. Yanlış bilmiyorsam 1946 seçimlerinde, bu seçimlerin ne kadar devlet partisi eliyle düzenlendiğini, bunun yanlışlığını ve buna karşı demokrasi savunuculuğu yapıldığı edebiyatını yaptılar. 2018 yılındayız. Getirdikleri yasa teklifi, 1946 seçimlerinin birebir yaşanmasına olanak sağlayacak bir seçim ortamını bize vaat ediyor.

Aslında bunu 16 Nisan’da da yaptılar. Sonuç itibariyle “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir” lafı, ortada laf olarak kalmış, içeriği bütünüyle boşaltılmış vaziyette. Bütün koşulları, kendilerinin kazanmasına uygun hale getiriyorlar. OHAL de bunun için gerekiyor. Savaş da bunun için gerekli. Gerçekten savaş da bunun için gerekli. Her şeyden önce, içeriyi teslim almak için dışarıya yönelik bir operasyon böyledir. Dünyanın her yerinde bir diktatörlük inşa etmek isteyen herkes, bu diktatörlüğü dışarıya dönük bir savaşla gerçekleştirmiştir ancak. Çünkü içeriyi teslim alacak, içeriye korku verecek. Dışarıdaki savaş onun gerekçesidir. “Türkiye’nin toprak bütünlüğü, vatan bütünlüğü tehlikededir.” Bunlar hikâye. Böyle bir gerçeklik yok. Vatan savunması ise, bu vatan savunmasından söz etmesi gerekenler Suriyelilerdir. Suriye halklarıdır yani. Vatanları, toprak bütünlüğü parçalanan onlardır.

Az önce Cihangir hocam da söyledi. O savaşın nedeni de Kızıl Elma’dır. Diyor zaten. “Gidebileceğin yere kadar gideceksin” diyor. Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunma meselesi değildir. Neyse, konumuz savaş değil. Konumuz seçim. Ama savaş da bu seçim içindir. Bu içeriği düzenlemek içindir. Çünkü savaş olacak, OHAL gerekli olacak. OHAL gerekli olduğu için böyle bir seçim yasası ile 2019’u kazanacaklar. Bütün amaç burada 2019’u kazanmak için her şeyi buna uyarlamaktır. Şimdi bizim buradaki pozisyonumuza geçmek istiyorum.

Geçeceğim. O pozisyona geçeceğim. Bu işin teknik kısmını bir tamamlayalım istiyorum.

A.T.: Öyleyse burada kalayım. Bir de burada şuna dikkat çekeyim Cihangir hocama geçmeden önce: Bir de burada sandık kurulu başkanlarının belirlenmesi var. Bu da 1946’ya benziyor. Valiler, kaymakamlar, kendilerine uygun kamu görevlilerini sandığı denetlemeleri için atayacak. Kamu da “AK Parti” oldu. Kamu diye bir şey kalmadı zaten. Devlet AK Parti devleti olduğu için. Oradaki tabloyu da anlatmaya gerek yok.

Evet, hocam.

C.İ.: Yasa dediğiniz, genel seçimlere ve başkan seçimlerine yönelik. Yasada tarih mi belirtildi, yoksa seçimlerin vasfı, sıfatı mı belirtildi, bilmiyorum. Eğer sadece tarih olarak belirtildiyse…

Yok, bir tarih yok orada…

C.İ.: Sadece başkanlık olarak. Her neyse… Ama ben bu ittifakın karşısına, daha geniş ve demokrat bir ittifakla, diğer partileri de dışarıda bırakmayacak bir ittifakla çıkılabileceğini öneriyorum siyasî partilere. Yani, çoğulcu demokrasi etrafında bir şey. “Farklı sandıklar, sandık taşıması” dediniz. Alper Bey az önce hatırlattı; 1946 seçimleri hakikaten rezalet. Bırakalım fikir ayrılığını, aleni oy, gizli tasnif ve bunun devlet eliyle yapılması. Siyaset bilimi kitaplarında bu örnek olarak okutulur. Ama ona ikinci bir örnek eklendi: 16 Nisan referandumu. Artık seçimlerimiz şaibeli. Hâlbuki biz seçimleri gerçekten iyi kötü yapabilen bir ülkeydik. Seçim bizim için hem bir şölendi, zevkli bir süreçti, hem de –tamam, biraz patırtı çıkıyordu ama– hiç olmazsa %99’lara varan bir doğruluk elde edebiliyorduk. Şimdi, bu seçim de adaydır şaibeli seçimlere. Şartlara teslim olmanın mazereti de yoktur, bize bir faydası da yoktur. Ne yapacağız? Şunu yapacağız. İnsanlara şunu anlatacağız:…

Şu soruyu sorayım, oradan devam edelim. Yine size soracağım çünkü. Asıl mevzumuza böyle böyle geleceğiz: Siz Hak ve Adalet Platformu’nun kurucu üyelerinden birisiniz. Bir panel düzenlediniz. CHP, HDP, İYİ Parti, Saadet Partisi yöneticileri. Ayhan Bey siz de paneldeydiniz. Bu “ittifak” meselesini konuştunuz.

C.İ.: Biz ittifak konuşmadık, bir araya getirdik.

Konuştunuz ve birdenbire, “AK Parti-MHP ittifakına karşı bunlar bir ittifak mı kuracak?” diye bir şey oluştu. Şimdi üçünüzden de şunu öğrenmek istiyorum — genel olarak: Bu ittifaka karşı, bir başka ittifak kurmak durumunda mıdır Türkiye siyaseti? Kurmazsa ne olur? Ya da, bir ittifaka karşı ittifak olmayan, başka bir şey mi olur? Ne olur? Oradan başlayalım.

C.İ.: Peki, oradan devam edeyim. Seçim konusunda da mühürsüz oylar geçerli sayılacakmış artık, değil mi? Zaten YSK kararı ile böyle bir problemi hallediyordunuz siz. Diyelim ki referandumdaki YSK kararı doğrudur ve uygulanmıştır. Bunu kabul edelim; bu, çözülebilen bir problemdi. Ama siz bunu genelleştiriyorsunuz ve bir de “mühürlenecek” diyorsunuz. O zaman mühürlenme kuralını neden hâlâ yaşatıyorsunuz? Bu bir kötü niyet yasasıdır. Kötü niyet var ortada.

Biz bir sivil toplum kuruluşuyuz. Hak ve Adalet Platformu, genelde 28 Şubat döneminde ve daha öncesinde, insan hakları mücadelesi yapmış insanların, KHK’lar ve referandum olayı ile tekrar örgütlenmesi ve bir sivil baskı aracı oluşturmasıdır. İsteğimiz nedir? Türkiye’de demokrasi, insan haklarının sağlamlaşacağı bir düzene geçilmesi. Siyaseti okuduğumuzda da, bunun iktidar tarafından değil ancak muhalefetin birleşmesi ile geleceğini görüyoruz. Organik bir bağımız ya da herhangi birine daha fazla sempatimiz olduğu hasebiyle bunu yapmıyoruz. Realiteyi böyle okuyoruz ve diyoruz ki: “Sizin bu konuda uzlaşmanız lazım. Biraz kurucu bir tavır takınmanız lazım”. Yani ülkeyi düşünmemiz lazım hepimizin. Bütün bu 80 milyonu düşünmemiz lazım ve siyasî adımları böyle atmamız lazım. Bizim yaptığımız budur. Gönlüm istiyor tabii, 4 parti değil, 14 parti olsun, bütün partileri de toplasınlar. Hiç kimse temsilsiz kalmasın. Benim gönlümde yatan budur.

İttifaka karşı ittifak mı diyorsunuz siz?

C.İ.: İttifaka karşı daha büyük ittifak diyorum. Türkiye’de, Sayın Erdoğan Türkiye’nin kaderini AK Parti’ye, AK Parti ve Türkiye’nin kaderini de kendi kaderine bağlamıştır. Bu önermeyi böyle almayacağız. Bu önermeyi böyle almamanın çıkışı nedir? “Bensiz bir Türkiye olmaz” diyen insana verilecek cevap şudur: “Hem AK Parti’yi, hem de Sayın Erdoğan’ı oradan indireceğiz ve muhalefet sıralarına oturtacağız”. Bunu vaktiyle rahmetli Menderes’e yapabilseydik, yani darbe olmasaydı şu ülkede, demokratik yöntemlerle indirebilseydik, bugün demokrasimiz çok farklı bir noktada olurdu. Hani Menderes’i andım diye suiistimal edilmesin. Tekrar ediyorum: Demokratik yöntemlerle Sayın Erdoğan ve AK Parti iktidardan indiğinde, biz artık demokraside rüştünü ispat etmiş bir ülke haline geliriz.

Seçimde şu yapılacak — bütün siyasî partileredir bu çağrım: Bir defa, evlere girmeyeceğiz. Yani YSK resmî sonuçları açıklayıp Resmî Gazete’de basana kadar, nöbetleşe, değişim usulü, dışarıda piknik yapacağız, kahve içeceğiz, çay içeceğiz. Ama oy kullanıp evlere gidip masa başına oturup, kanapeye uzanıp seçim sonuçları izlemek olmayacak. Demokrasi bedel de isteyen bir şey. Bunu özellikle siyasî partilere tavsiye ediyorum.

Sandık konusu: 300-400 tane seçmen var her sandıkta. Sayımın başında bekleyeceksiniz. İtiraz edeceksiniz, “Neden onun oyunu iptal ediyorsunuz?” sorusunu soracaksınız. Yani pro-aktif bir vatandaşlık örneği vereceksiniz.

İş bitmiyor burada. Ondan sonra İlçe Seçim Kurulu’na giderken diyeceğiz ki: “Arabanın içine bütün siyasî parti temsilcilerinden bir tanesini alacağız”. Yani biz oturacağız oraya vatandaşlar olarak. Biz de İlçe Seçim Kurulu’ndan İl Seçim Kurulu’na konvoy olarak, güle oynaya, bayraklarla onların arkasından gideceğiz. Ta ki, YSK Başkanı resmî sonuçları açıklayıp, Resmî Gazete’de bastırana kadar. Gerekirse 15 gün uyumayacağız. Ya da az uyuyacağız. Benim önerim bu.

Peki, sırayı değiştiriyoruz. Alper hocamdan başlıyoruz.

A.T.:  Hangi soruya yanıt veriyoruz? “Ne yapacağız?” sorusuna mı?

“Ne yapacağız?” meselesinden ziyade şu: İttifakın karşısında bir ittifak mı olmalı? İttifakın karşısında ne olmalıdır?

A.T.: Tamam, anladım. Öncelikli olarak, bizim muhalefet olarak güle oynaya seçime gitmememiz lazım. Şu koşullarda, bizim, bu koşulları kabul ederek, buna razı olarak seçime gitme hevesinde olmamamız gerekiyor. Bu koşulların değişmesini sağlayan bir irade oluşturmak lazım. İşi, boykota bile vardırabilecek, yani seçimlere katılmamayı bile içerebilecek bir siyaseti oluşturmak lazım. Öne çıkartmamız gereken, seçim güvenliği ve adaletidir. Bu seçim yasası ile, bu OHAL şartları ile seçim olmaz. Bir kere bunu bir sağlayacaklar, bunun güvenliğini verecekler. Muhalefet burada sandığa gitmemeyi bile bir tercih olarak önüne koymalı. Bu iş ciddidir.

Bu insanlar alıştılar. “Onu da koysak, nasıl olsa herkes uyacak, yapacak edecek.” Hayır, öyle bir şey değil. Ya bu seçim güvenliği ve adaleti konusunda herkesi tatmin edecek bir düzlem yaratacaksınız, bunun yaratılmasını sağlayacaksınız, demokratik bir zemin oluşturacaksınız, ya da ülke böyle seçime gidemez, götürülemez. OHAL ile neden seçime gidelim? Ne manası var şu an? Neye yol açıyor OHAL? Kime faydası oldu? Ne için ortaya çıktığı ortada. Bugün darbecilik tehdidi mi var ki OHAL hâlâ bizim başımızda duruyor?

Birincisi: Buradan bizim bir seçim güvenliği hareketi ve bu konuda bir demokratik yaptırım uygulamamız gerekiyor. Bu oldukça önemli. Şimdi karşımızda bir ittifak değil, bir cephe var. Doğal olarak, bu cepheye karşı, bir cephe ile çıkmak bize doğru gelmiyor. Yani AK Parti’nin bu oyununa düşmemek lazım. AK Parti o yüzden herkesi bir torbaya koyup, kendisi de bir cephe kurdu. Örneğin –CHP, HDP yapar yapamaz, o ayrı mesele– sosyalistler, AK Parti-MHP blokunun karşısına çıktık. İstediği zaten buna benzer şeyler.

Referandumda şunu yaptık: Hepimiz, farklı farklı yerlerden aynı noktaya vurduk. Yani, AK Parti’nin siyasal İslamcı, diktatoryal rejimini hepimiz ayrı ayrı noktalardan teşhir ettik. HDP ayrı noktadan, CHP ayrı noktadan. Hak ve Adalet Platformu gibi sivil inisiyatifler, Haziran Hareketi olarak bizler, çalıştık. Hep farklı farklı noktalardan vurduk ve çok etkili de olduk.

Doğal olarak, böyle bir cephe oluşturmak şundan yanlış. Sosyalist olarak söylüyorum. Bizim, İYİ Parti ve Saadet’i de o tarafa taşımamız lazım. Zaten onun istediği de öyle bir şey. Yani referandumda biraz bu cepheyi kırmamızın nedeni, “Hayır Bloku”nda başka sağ kesimlerin de olmasıydı. Herkesin “Hayır”ı kendineydi. Bu önemli bir şey.

Şimdi denilebilir ki: “O referandumdu, bu seçim. Aynısını nasıl yapacağız? Bu seçim ittifakı düzleminde, seçim sath-ı mailinde, bu nasıl söz konusu olacak?”  Önce bir seçim güvenliği. Bugün CHP “Seçim güvenliği hareketi” demiş. Güzel bir isim. CHP’nin de içinde yer aldığı, bütün siyasî partilerin, sivil toplum örgütlerinin, herkesin içinde yer aldığı, konuyu bilen, konuya vâkıf, teknik, politik, bir sivil oluşum inşa etmemiz lazım. Hepimizi ifade eden, bütün muhalefeti içine alan. Yani partilerin yan yana gelişi değil. Seçime giren girmeyen, demokrasi isteyen, eşit, adil bir seçim isteyen, bunun için seçim adaleti ve güvenliği isteyen herkesi içerecek bir hareket oluşturmamız lazım. Bu önemli. Bunun için, parti başkanları değil, bu konuda birikimi olan bir inisiyatif oluşturmamız ve bu inisiyatif ile bir demokratik baskı oluşturmamız lazım. Bunu sürekli dillendirmemiz lazım. Sürekli kafasında boza pişirmemiz lazım doğrusunu söylemek gerekirse. Bunu yapmamız lazım.

Bunun dışındaki seçimler ne olur? O ayrı bir tartışma konusu. Bütün bunlara rağmen, oraya geçelim dersen, başkanlık seçimlerinde yapılacak iş bellidir zaten. Strateji, seçimi 2. tura taşımak olmalıdır. Seçimi 2. tura taşımak için, herkesin olabildiğince kendi adayı ile seçime girmesi, kendi temsil ettiği ve harekete geçirebildiği bütün güçlerin oyunu alabilmesi, yani kendi oyunu alabilmesi, zaten seçimi 2. tura taşır. Bunun en bariz örneğini daha önceki seçimde MHP ile CHP’nin ittifakında –aslında “Erdoğan’a başkanlığı hediye etme ittifakı” diyelim– gördük. Öyle de bir ittifak vardı. O ittifakın adı “Erdoğan’a ilk turda cumhurbaşkanlığını hediye etme ittifakı” idi. Öyle bir saçmalık olmaz. İlk turda ittifak diye bir şey olmaz zaten. İlk turda herkes kendi adayı ile. Niye MHP ile Devlet Bahçeli “Aday değiliz” dedi? Çünkü Devlet Bahçeli seçime girseydi seçim zaten 2. tura kalacaktı. Doğal olarak bunu gördükleri için, MHP aday göstermedi. Ve Erdoğan’ı destekledi. Çünkü Bahçeli’nin veya MHP’nin bir adayla seçime girdiği yerde, HDP’nin adayı, CHP’nin adayı, biz de sosyalistler olarak yüz bin imza toplayıp aday düşünüyoruz. Bütün bunlara baktığında seçim zaten otomatikman 2. turda. Bunu gördükleri için Bahçeli bunu kapattı ve “Bizim adayımız Erdoğan” dedi.

Şimdi doğal olarak, CHP’nin adayının çok iyi bir aday olması lazım. Saadet’in adayının, İYİ Parti’nin adayının, HDP’nin adayının, hepsinin kendi toplumsal temelinin ve biz sosyalistler olarak seçime girdiğimizde — artık ne kadar oyumuz varsa. Çünkü sosyalistlerin önemli bir kesimi seçimlere katılmıyor. Kendini bulmuyor. Tercih etmiyor. Sonuç itibariyle, 2. tura taşıyabilecek bütün siyasî aktörlerin, ilk turda aday göstermesi gerekiyor. 2. turda zaten 2 tane aday kalacak. Orada halk gereğini yapar. Oradaki tablo da artık halkın ferasetine kalmış bir şeydir.

Yerel seçimler konusunda yapılması gereken: Yerel meclisler ve yerel programlar etrafında AK Parti’nin adaylarının karşısına halkçı, kamucu, demokratik, katılımcı, programatik olarak, mantalite olarak temiz, “ben” değil “biz” diyecek adayları ve yerellerde bizim demokrasi anlayışımızı –“biz” derken, geniş manada söylüyorum–, bizim demokrasi ufkumuzu ortaya koyabilecek adayları ortaya çıkarmamız lazım.

Partiler arası ittifaktan ziyade, adaylar üzerinde ortaklaşmadan söz ediyorsunuz.

A.T.: Bir örnek veriyorum: Artvin. Karadenizli olduğum için daha anlaşılır. Artvin’de ne yaşandı? Cerattepe direnişi. Halen yaşanıyor. Artvin halkının adayı Cerattepe direnişinin adayı olmalı. Cerattepe direnişinde yan yana gelenler bir aday çıkarmalı. Kime karşı çıkarmalı? O direnişin insanları, Artvin’i madene boğup, Artvin’in bütün doğal güzelliğini yok etmek isteyen kesimlerin karşısına, yerel meclislerden –CHP’nin Genel Merkezi’nden değil– bir program etrafında kendi adayını çıkarmalı. CHP bu adayı aday göstermeli. Böyle yaparsak başarırız. Burada çatı önemli değil. Bu aday, bir yerde HDP çatısı ile de seçime girebilir, CHP çatısı ile de girebilir veya başka bir çatıyla da girebilir. Önemli olan buradaki mantalite, buradaki sistematiktir. Böyle davranırsak, yerelleri önemli oranda AK Parti’den geri alabiliriz.

Eğer “Nasıl olsa herkes bize mahkûm. Onu da göstersek, bunu da göstersek, zaten herkes buna mahkûm olduğu için oy verecek. O yüzden biz gidelim, kendi kulislerimizde kavga-dövüş birbirimizin enerjisini tüketip, oradaki bir eşrafın ya da bir çıkar grubunun, partide en fazla kulisi olan, partide en fazla adamı olanın adayını çıkartalım” diye davranırsak öyle olmaz. Öyle olmadığı zaten geçmiş yerel seçimlerde görüldü. O yüzden yerel seçimlerde hepimizin bir demokrasi örneği vermemiz lazım, bunun imkânı var. Yerel seçimlerde daha uygun bir iklim oluyor çünkü.

Peki. Ayhan Bey?

A.B.: Son düzenlemeyle birlikte Parlamento’nun önemsizleşmiş olması iktidar partisine şöyle bir avantaj sunacak: Erdoğan, başkanlığı kurtarmak için herkese bol keseden milletvekilliği dağıtacak. Haberlere şimdi düştü, Saadet Partisi ile bir görüşme daha yapmışlar; Şentop, Temel Karamollaoğlu’nu ziyaret etmiş. Karamollaoğlu “Bizim böyle bir tavrımız yok, bize önerildi ama olumlu bakmıyoruz” diye benzer bir açıklama yapmış. Belli ki ısrar edecekler. Belki çok daha küçük gruplara bile, çok sayıda milletvekilliği önerip başkanlığı kurtarmaya çalışacaklar. Bunun karşısında yapılması gereken…

A.T.: Tabii, Demokratik Sol Parti azdır. Maalesef üzgünüm, ama bir sol partinin çıkıp “Kim bize ne kadar milletvekili verirse onunla ittifak yaparız” demesi, sol etiketli bir parti açısından da, hepimiz açısından da çok acı.

A.B.: Demek ki adını “Sol” koymakla sol olunmuyor.

A.T.: Maalesef.

A.B.: Burada yapılması gereken şey: ‘’Teknik olarak hangisi avantajlıdır? Yerel seçimde hangi formüller bir umut, bir cesaret, bir inanç oluşturabilir?’’; bunun yolunu aramaktır. İki turlu seçimin en önemli avantajlarından birisi, siz gerçekten kendi stratejinizi belirlemişseniz, birinci turda bu stratejiyle güçlü bir tablo ortaya çıkarabilirsiniz. Bu bir fırsata dönüşebilir. Toplam rakamlar ikinci turda masaya yatırıldığında, yarışa iyi bir yerden başlıyor olabilirsiniz, ama şu kesin: Bizim, ne zaman, kiminle, ne kadar, nasıl bir ittifak yapıp yapmayacağımıza biz karar veririz. Bir başkası bizim adımıza, bize bir kalıp biçerek, bir pozisyon oluşturamaz. Eğer illa bir şey olacaksa, teknik olarak şu daha mantıklı geliyor bana: Eğer onlar sağ bir cephe kuruyorlarsa, milliyetçi bir cephe kuruyorlarsa, onun alternatifi de Saadet Partisi ile İYİ Parti’nin bir araya gelmesi ya da başka sağ partilerin buluşması olabilir. Birinci turda böyle şeyler de gelişebilir. Bu tartışma birinci turda daha sağlıklı yürüyebilir. İkinci turda da, bakılır, herkesi memnun edebilecek, muhalefetin tümünü, hatta iktidarın içerisindeki farklı toplumsal kesimlerin de ilgi odağı olabilecek, hem ona uygun profiller, hem de ona uygun bir program getirilebilir. Her ikisi de her partinin düşünmesi gereken bir şey elbette. Herkes adayını belirlerken sadece kendi mahallesini değil, mahallelere hitap etmeyi düşünerek bir rota çizecektir.

Demin 1946 benzetmesi yapıldı, ben de hep o 1910’lardaki “Eli sopalı seçim” diye literatüre giren Balkan Savaşları’ndaki seçime gönderme yapıyorum. Bu seçime gerçekten de böyle bir tabloda giriyoruz. Tarif çok açık: Seçimleri sadece partiler yapar. YSK sadece koordinatördür. Seçimleri devlet yapmaz, hükümet yapmaz. Seçimleri partiler yapar. O yarışın kurallarını da birlikte belirlerler. O yüzden YSK’da partilerin temsilcisi vardır. Her karar, o partilerin ortak kararıyla verilir. Olması gereken budur. Ama bunu boşa düşürüp, sanki seçimi iktidar yapıyormuş, partiler de orada adeta bir süs, bir garnitür, bir dekormuş, seçimin meşruiyeti varmış gibi bir algı oluşturmak için, partilere de bir rol biçilecekmiş gibi bir durum söz konusu. Bunu aşabilmek için, partilerin toplumsal duyarlılığı harekete geçirebilmesi lazım. Cihangir Bey’in söylediğine katılıyorum, partilerin bu anlamda fedakârlık etmesi gerekiyor. Sandık görevlisinin belirlenmesinden, bu sürecin yönetilmesine, ilan edilmesine kadar. Hatta başka bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim: Savaş gerekçesiyle seçimin ertelenme ihtimali gibi, başka bir kulis uzun bir süredir Ankara’da konuşuluyor. Bu 50+1, iktidarı kaygılandırıyor. MHP ile birlikte bile kotarılamıyor. BBP, belki HÜDA PAR (Hür Dava Partisi) ya da başka müttefikler olsa bile, kotarılamama ihtimali var. Tekrar eski sisteme dönme arayışları, bunun için de “Anayasa Mahkemesi iptal ederse fena olmaz, ya da AİHM’den bir iptal çıkarsa bu çok kötü olmaz. Yeniden %35’lerle de iktidar olmanın imkânı doğabilir”. Belli ki, o meşhur deyimle, “Boşa koyunca dolmayan, doluya koyunca almayan” bir durumla karşı karşıyayız. Eğer siz seçimi sadece ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmanın bir mekanizmasına dönüştürmeye kalkarsanız, bir süre sonra bu, toplum tarafından okunur. O zaman insanlar Afrin meselesinin bir beka sorunu değil, iktidarı sürdürme sorunu olduğunu hissetmeye, anlamaya başlarlar.  O zaman da insanlar sizin mazotla ilgili söylediğiniz sözün boş bir vaat olduğunu, taşeronla ilgili bol keseden atışın, ya da 300 koyun dağıtma hikâyesinin hayal dünyası olduğunu düşünmeye başlar ve her girişim ters tepmeye başlar.

Türkiye artık bir iletişim imkânının olduğu, alternatif iletişim mekanizmalarının kurulabildiği, toplumsal duyarlılığın da belli bir noktada olduğu bir toplum. Kapalı bir toplumda olduğu gibi, istediğiniz şekilde manipüle edemezsiniz. Kanalların yarısı, hatta %80’i size ait olsa bile, orada söylenen her sözün başka iletişim ağlarında tekzip edilme, çelişkisinin teşhir edilme imkânı var. Son dönemde çok yaygın bir şey olduğu için söylüyorum; Cumhurbaşkanı, bütün toplumu Afrin konusunda mobilize ederek, aslında muhalefeti esir aldı, kuşattı. Muhalefete bir şey söyleme şansını bırakmadı. Eğer başka bir şey söylüyorsanız, “Hainsiniz, suçlusunuz, ülke yararı, ülke çıkarı, milli menfaat ancak böyle davranmayı gerektirir” dedi ve bunu anlatırken de “Afrin’de 1000 köy kontrol altına alındı” dedi.  Sonunda herkes “Afrin’de 1000 köy yok. Öyle bir coğrafya değil. Toplam 360 civarında köy var” diye yazıp çizmeye başladı. Sizin kanallarınız bunu söylediği için Afrin değişmiyor, büyümüyor.

Bir araştırma yapılsa, şöyle bir potansiyel olduğuna inananlardanım — ki televizyonda bir kaç kez mikrofon uzatıldığında böyle şeyler duyduğum için söylüyorum: Afrin’i Türkiye içinde bir yer sananlar var. “Afrin vatan toprağıdır, biz oraları kolay kazanmadık. Tabii ki askerlerimiz oraya gidecekler, bayrak dikecekler ve orayı kurtaracaklar.” MHP başkanı bayrak dikmekten söz ettiğinde, sokaktaki vatandaşın da böyle düşünmesi son derece normal. Ya sosyal medyada, ya da alternatif medyada başka bir şeyler konuşuluyor, tartışılıyor, dillendiriliyor. Bir korku yayarak, insanları tedirgin ederek, farklı şeyler yazıp çizenleri gözaltına alıp tutuklayarak gerçekleri örtmeyi başaramayabilirler. Yeter ki, biz yanlış bir şeye düşmeyelim. Bile bile onların istediği denklemde bir pozisyon almayalım. Onların istediği gibi hareket eden, o tepkileri, refleksleri veren yaklaşım içerisine girmeyelim.

Ben, muhalefet yanlış yapmadığında bile, yani doğruyu birlikte aradığında, zamanı iyi yönettiğinde, vahim hatalar, küçük hesaplar, partisel çıkarlar ekseninde değil, gerçekten “Bu ülkenin neye ihtiyacı var ve biz neyi yapmak zorundayız? Bu geldiğimiz nokta neyi yapmaya hepimizi mecbur ediyor?” bunun farkında olarak hareket edersek süreci iyi yönetebileceğimize inanıyorum.

Cihangir hocam, muhalefet ne derse desin, siyasî iktidar ve onun ortağı MHP, bir ittifak çerçevesinde oylarını, gücünü konsolide etmeye çalışıyor. Öyle görünüyor ki, Saadet Partisi onlar için çok önemli bir parti, çok önemli bir unsur. Siz o cepheyi tanıyan bir insansınız. Birincisi: Saadet Partisi gerçekten bu kadar önemli midir? İkincisi: Bu süreçte Saadet Partisi nasıl bir tutum alır sizce?

C.İ.: Saadet Partisi’nin sayısal olarak bu kadar geri plana düşmesinde, aslında AK Parti’nin Saadet Partisi’ne karşı işlediği çok büyük cürümler yer alır. Sayın rahmetli Erbakan’ı siyaseten yasaklaması, propaganda alanlarında çok gerçek dışı şeyler söylemesi vs. vs. Her neyse.

Ben Saadet Partisi’nin çok sağlam duracağını zannediyorum. Saadet Partisi sağlam bir damara dayanan bir partidir. Alper Bey ideolojisini beğenmeyebilir, o başka. İdeolojisi tartışılabilir.

A.T.: Yok, o doğru zaten. Milli Görüş’ün çekirdek partisidir.

C.İ.: Yerlidir en azından.

A.T.: Evet, diğerleri pragmatisttir. Faydacı düşünür.

C.İ.: Olabilir, bütünlükçü olarak düşünün. Gereğinde Türkiye’nin çıkarını ön planda da tutabilir. Rahmetli Erbakan’ın, başbakanlığı Tansu Çiller’le değiştirmesi hadisesinde, Demirel’in oyunları sonucu bu koalisyon bozulmuştur. REFAHYOL’un dağılma sürecini söylüyorum. Her neyse, bunları geçelim.

Saadet Partisi’nin sağlam duracağını kabul ediyorum. AK Parti’nin kapaklarını açabilecek maymuncuk, Saadet Partisi’nin elindedir; ya da “anahtar” diyelim. Maymuncuk deyince MSP’ye gönderme yapar gibi oluyor. Ama o kapakları Saadet Partisi açacaktır. Sayın Erdoğan bence bunu hissetmiştir.

Bakın, Türkiye’deki partiler bir gecede %1’e çakılır, bir gecede iktidar olur. ANAP bir gecede iktidar olmuştur. DSP bir gecede %1,5’a düşmüştür. Bu millet, seçimlerde çok radikal kararlar alır, bunu uygular. Baktığınız zaman da son derece makûldür bu yaptıkları, milleti kimse aşağılamasın. Bu kayma şöyle olur: Bir tahterevalli düşünün, içinde bilyeler var. Tahterevallinin dengesini bu tarafa bastırdığınız anda çok büyük bir kütle, bir gecede, bir haftada ya da çok kısa zamanda geçebilir. Çünkü sosyolojik ya da psiko-sosyal değişkenlere baktığınızda, Saadet Partisi ile AK Parti arasında, en azından bir kısmı arasında, farklı demografik özellikler göremezsiniz. Aynı kitlenin insanlarıdır. Ama bugün Saadet Partisi’nin AK Parti’yi eleştirdiği nokta; onların, ahlâkî alanda, yönetme alanında birtakım yanlışlıklar yaptığını ve bunlar değişmedikçe, onlarla herhangi bir siyasî diyaloglarının olmayacağını –ben basından okudum– deklare etmişlerdir. Sayın Erdoğan çıkıp bütün politikalarını değiştirmedikçe –ki o da AK Parti’nin sonu haline gelir– Saadet Partisi’nin ittifaka yanaşacağını zannetmiyorum. Saadet Partisi’nin bu dik duruşunu, bu milletin ödüllendireceğini düşünüyorum.

Peki. Son bir tur atalım. Şu iki soru üzerinden gidelim. Birinci sorum: Bu ittifak meselesi AK Parti-MHP ittifakı ile birlikte konuşulmaya başlandı; ama bir geri çekilip bakarsak: Yerel seçime 1 yıl var. Yapılacağı tarihi 3 Kasım olarak kabul edersek, genel seçim ve cumhurbaşkanlığı seçimine de 20 ay var. Çok uzun bir süre değil mi? Bunları şimdiden tartışmaya başlamak, biraz manasız değil mi?

İkinci sorum da şu: Kamuoyu araştırma şirketi ANAR Genel Müdürü İbrahim Uslu’yu dinledim bugün. Enteresan bir şey söyledi: “Dikkat ederseniz, AK Parti ne zaman ülkeyi kutuplaştırırsa, seçim kazanıyor. Bu ittifak meselesinde de AKP ülkeyi ‘yerli-milliciler’ ve ‘gayri yerli – gayri milliciler’ olarak kutuplaştırmaya çalışıyor. Gerçi, bu yaklaşım 16 Nisan’da sekteye uğramıştır. Orada da bunu yapmaya çalıştı, ama olmadı. Orada en az 13-14 puan kaybetti. Ama gene yapmaya çalıştığı budur, kutuplaştırmaya çalışmaktadır” dedi. Bu mudur? Bu ittifak meselesi, AK Parti-MHP dışındaki siyasî partiler için bir siyasî tuzak mıdır? Buyurun Ayhan Bey.

A.B.: Burada bir çelişkiye dikkat çekelim. Erdoğan uzun bir süre, “Türkiye seçim havasında yaşamasın, seçim politikalarına mahkûm olmasın, seçim bittikten sonra bir daha seçim öne çekilmesin, zamanında yapılsın ve o atmosferde hizmet yapalım,” –kendi tabiriyle söylüyorum– “Türkiye seçim tartışmasına boğulmasın” diye yıllarca bunu söyledi. En azından 15 yıldır bunu dinliyorduk. Ama şimdi, ısrarla, adeta yarın seçim varmış gibi, her gün miting havasında, aynı gün 4 yerde, bazen kongre, bazen açılış, bazen başka vesilelerle konuşuyor. Belli ki kitlesini mobilize etmeye, tahkim etmeye çalışıyor.

Kendi kitlesi açısından belki şöyle bir anlam ifade ediyor: Bir rövanşizm korkusu taşıyor. Bu iktidarla birlikte, büyük imkânlar kullanan gazetecisinden, belediyeden ihale alanına kadar, hızlı zengin olmuş kesimine kadar, bir yeni sınıf türedi. Bunlar, hakça ve gerçek ticari kurallar içerisinde bir zenginleşme değil. Haksız kazanç ve iktidar imkânlarını kullanmayla ilgili bir şey. Dolayısıyla bu sınıf, her şeyini kaybedeceğinin korkusunu taşıyor. Toplumda, yardımlarla hayatını devam ettiren en alt, en yoksul kesimden tutun, en hızlı zengin olmuş kesime kadar bir yelpaze, eğer AK Parti iktidardan düşerse her şeyini kaybedeceği, engellilere yardım verilmeyeceğinden tutun, haksız kazandıkları ihalelerin de hesabını vermek zorunda kalacak kesime kadar, ciddi tedirgin bir kesim var. AK Parti sürekli onları diri tutmaya çalışıyor ve “Eğer iktidarı kaybedersek, sadece ben kaybetmeyeceğim, hepiniz kaybedeceksiniz” korkusuyla onları sürekli bir direnç ve direngenlik içinde tutmaya çalışıyor. Bu, gerçekten somut bir seçim takvimine, yani bir erken seçime dönüşür mü? Elbette ki dönüşebilir. Muhalefet böyle rahat hareket edebilecek bir durumda olmamalı. Rehavet içerisinde, “Nasıl olsa seçim 3 Kasım 2019’da, daha 20 ay var” deme lüksümüz yok. AK Parti anketlerde kendini güvende hissederse bu kanunu çıkartır, 2 ay içerisinde de YSK seçime gidebilir. Yani biz 3 ay sonra, Mayıs ayında kendimizi seçim atmosferinde bulabiliriz.

Böyle olmayabilir de. Bu anlamda kendisini hiç iyi hissetmeyebilir, başka tartışmaları bastırmak için seçimi kullanmayı da tercih edebilir. Yani biz OHAL’i tartışmayalım diye, o, ilerideki muhtemel bir seçimi, sürekli bir umut olarak toplumda diri olarak gündemde tutmayı da tercih ediyor olabilir. Hangisi olursa olsun, biz kendi gündemimize odaklanmalıyız. İkincisi: Siyaseti toplumsallaştırmanın yolunu, yöntemini kendimize dert edinmeliyiz.

Artık Türkiye şöyle bir pozisyonda değil: Siyasete olan güven ciddi bir biçimde sarsılmış. Kararsız seçmen sayısı %30’ların üzerine çıkmış. Bu demektir ki, her siyasî parti, kendi olağan etki gücünün, kapasitesinin ötesinde bir iş yapmak zorunda ki muhalefetten yeni bir sinerji doğabilsin. Bu da, ezber siyasetlerle, eski mahalle siyasetleriyle, eski önyargılarla, korkularla ya da eski siyaset yapma tarzlarıyla olmaz. Toplum siyasî partilere karşı niye mesafeli duruyor? Bu eleştirinin farkında olmak, bunu okumak, bunu görmek, buradan bir şey öğrenmek, bir ders çıkartmak ve yeni bir siyaseti inşa etmenin yolunu yöntemini ortaya koymak gerekiyor.

Özellikle muhalif siyaset açısından bence burada en temel şey şu: Biraz önce Alper Bey’in de dikkat çektiği gibi, partiler, toplumsal muhalefet hareketlerinin siyasete taşınmasının yolunu açmak zorunda. Partiler sadece bunu aracılığını yapmalılar bence. Toplumda saygın, toplumsal mücadelelerde değerli, bedel ödemiş insanların siyasal karar süreçlerine taşınması konusunda, parti bürokrasilerini aşan bir güce, güvenilirliğe sahip olduklarının farkında olmalı. “Ben mutlaka kendi partililerimle bu yarışa gireceğim” gibi bir yaklaşım içinde olunacak bir dönem değil. Ekoloji hareketinde dereleri kim savunuyorsa, o girsin parlamentoya, sesini duyursun. Ya da, belediyede kim iyi bir kooperatif kurmuş, başarılı olmuş, üretmiş, toplumsal dayanışmayı sağlamışsa, yarışta, belediye seçiminde, Meclis’te, belediye başkanlığında o olsun.

Bu toplumsal hareketleri siyasete taşırsak, hem siyasete olan güven yenilenir, hem siyasetteki çürüme, durma, durma olduğu için kokma, yozlaşmayla ilgili kaygılar, siyasetin kişisel çıkarlar için yapıldığı ile ilgili eleştiriler bir karşılık bulur ve siyaset yeniden toparlanır. Siyaset, bu anlamda, bir motor rolü oynayabilme kapasitesini yitirdi şu anda. “Yeniden bozulup, dizilme” olarak tarif edebileceğimiz bir yeni dizayn yaşanmazsa, partilerdeki iç tartışmalar, doğal olarak toplumsal muhalefetin siyasete olan güvenini de sarsacaktır. Partilerin, bunu aşacak bir cesaret ve değişim iradesini sergilemesi gerekiyor.

Alper Başkan?

A.T.: Az önce Ayhan Bey ifade etti; Erdoğan, kendi geleceğini, AK Parti’nin geleceği haline dönüştürmüş. Duvardan bir tuğla söküldüğünde, arkasının çorap söküğü gibi geleceğine ve duvarın devrileceğine inandırmış herkesi. Tam bir despotik ilişki kuruyormuş. Biz duyuyoruz kulisleri. Parti içerisinde, ikili konuşmalarda herkes şikâyetçi, ama kimse bir tavır alamıyor. Kimseye öyle bir fırsat vermiyor ve herkes şunun farkında: “O giderse, bizim çıkarlarımız da gider”. Onu geçelim, ülkenin kaderinin de kendi kaderiyle bütünleştiğini savunuyor. Sanki Erdoğan’dan önce memleket yoktu, memleket bitmişti. Recep Tayyip Erdoğan gittikten sonra memleket diye bir şey kalmayacak algısı yaratılıyor ve buna uygun bir kutuplaştırma siyaseti var.

Ama bu siyaset 16 Nisan’da tutmadı. Kemal Kılıçdaroğlu, “Aslında %51,2 ile kazanıldı” dedi. Sonuçta, kazanılmış bir seçimi YSK ile elimizden aldılar. 12 Eylül 2010 Referandumu’nda %58’den, şimdi %51’e geriledi. Doğrusunu söylemek gerekirse, 12 Eylül 2010 Referandumu daha demokratik koşullarda oldu. En azından, insanlar televizyona çıkıp değişik fikirleri tartışabildiler, konuşabildiler. Devlet olanakları 16 Nisan Referandumu sürecindeki kadar kullanılmadı. 16 Nisan Referandumu’nda, OHAL şartları altında, halkın “Hayır”ı, devletin “Evet”ine karşı çok ciddi bir mücadele verdi. Aslında sandıkta da kazandı, ama onu koruyamadık.

Şimdi tablo şu: Aslında, ideolojik, kültürel, ahlâkî, toplumsal, siyasî manada yenilmişler. Aritmetik olarak sandıkta yenilmemiş gözüküyorlarsa da –onun da gözükme nedenini az önce ifade ettim– aslında, ideolojik, politik, kültürel ve ahlâkî bakımdan bitmiş vaziyetteler.

Mesela, siyaseten Gezi’de yenildiler. “Bu, dış güçlerin Mısır’da yaptığı gibi bir operasyondur” diyerek Gezi Parkı eylemlerini bambaşka bir yere çekti. Bugün hâlâ o eylemlerin arkasında dış güçler, ajan arıyor. “Dış güçlerin maşası, Gezi’yi o planladı” diye bula bula Osman Kavala’yı getirdiler.

Arkasından, 7 Haziran 2015 seçimlerini kaybetti. 7 Haziran sonrasında seçimi nasıl kazandı biliyoruz. Bugünkü haberlerde vardı: 2015 yılında Ceylanpınar’da iki polisin şehit edilmesiyle ilgili açılan davada, bütün sanıklar “cinayet” suçundan beraat etmiş. O iki polisi kim öldürdü? Çünkü bütün savaş gerekçesi o iki polisin öldürülmesi üzerine bina edilmişti. E, ne oldu? 10 Ekim 2015’te Ankara’da düzenlenen “Emek, Barış ve Demokrasi” mitinginde arkadaşlarımız katledildi. Ülke kan gölüne döndü. “Siz istikrarsızlığı seçtiniz sandıkta” demişlerdi zaten. Her şey aleni aslında, bunları anlatmaya da gerek yok. Söylüyorlar ve yapıyorlar bu kadar açık.

Sonra, 1 Kasım seçimleri. Milli İrade o kadar kısa süre içerisinde tersine döndü. Doğrusu, milli iradeyi döndürdüler.

Sonra ne oldu? 16 Nisan Referandumu’nda yenildiler. Sonra “Adalet Yürüyüşü”nde  yenildiler. Bir muhalefet partisi “Adalet Yürüyüşü” yapıyor. Vay efendim! “Bu yürüyüşün arkasında dış güçler var, PKK var, FETÖ var, şunlar var, bunlar var.” Orada da yenildi.

Ayhan Bey’in dediği noktaya geleyim. Burada sorun şu: Aslında AK Parti’yi yendik. AK Parti yenilmez değil, ama biz sonunu getiremiyoruz, tamamlayamıyoruz, problem orada. Muhalefetin burada bir eksikliği var, bunu görmemiz lazım. Dönüp biraz kendimize bakmamız lazım. Çünkü şu veya bu düzeyde insanlar yine gidip oy veriyorsa da, ilk başlarda olduğu gibi gönülden oy vermiyorlar AK Parti’ye. Bundan eminiz.

Doğru konuşalım. Muhalefetin eksiklikleri var. AK Parti, sanki kendi ceplerinden veriyormuş gibi, ülkeyi bir tür “sadaka toplumu” olmaya alıştırmış. Aslında bir kamu hizmeti olarak sosyal yardım elbette olacak. Biz ÖDP olarak iktidar olsak, “kamuculuk”, sosyal devlet, bizim felsefemiz olacak. Bunu, insanlara, yoksul olduğu için değil, yurttaş olduğu için, yurttaşlık hakkı olarak, kamunun bir görevi olarak yapmak zorundasınız. Ama onlar bu kamu görevini bir lütuf olarak yapıyorlar ve bu insanları kendilerine bağımlı hale getiriyorlar. Muhalefet olarak, özellikle yoksul, emekçi halk kesimlerine daha iyi bir hayat sunabileceğimizi anlatmamız lazım.

Gerçekten memlekette huzur yok, güven yok. Bu zihniyet devam ettiği müddetçe, açık söylüyorum, memleket hiçbir zaman huzura kavuşmayacak. O yüzden, huzur ve güven için, bir nefes alabilmemiz için, bu siyasal zihniyetin yenilmesi lazım.  Bu, Türkiye toplumuna iyi gelecek. Gerçekten iyi gelecek. Gerisi de gelir zaten.

Peki. Son söz sizin hocam.

C.İ.: Teşekkür ederim. Ben de çok hızlı bir şekilde toparlayayım. Türkiye’de gerçekten bir muhalefet sorunu var, devam ediyor. Ama sanki bunu aşıyormuşuz gibi. Ben umutluyum bu konuda. En azından panelde bir araya geldiler, oturdular ve çok tuhaf bir tepki gördüm ben belli mecralarda. Bu, iyiye işaret.

Gelelim “ittifak” konusuna: Sayın Erdoğan kutuplaştıracaktır; çünkü elinde başka siyaset kalmamıştır. Ama bu kutuplaştırmanın ayrımcılık olduğu, “cumhur” deyip “Siz cumhursanız, biz kimiz?” sorusu, tüm bunlar vatandaşla yüz yüze gelerek, tek tek anlatılabilir. Bence muhalefetin eksiği biraz da bu Alper hocam. Yüz yüze gelerek bir propaganda yapılabilir, insanlara dokunulabilir.

Muhalefetin işlemesi gereken şu: “Bir arada yaşamak ve toplumsal sözleşme”. Bu kutuplaştırmayı aşmak için de, muhalefet, Sayın Erdoğan ve AK Parti’ye cevap yetiştirmektense, kendi şarkısını söylemeli ve o arada, kendi içindeki diyaloglarla, diğer cenahtan insanları bu tarafa davet etmeli. Bakın, bu toplum bir arada olmayı sever. Böyle de bir şeyimiz vardır, bir araya gelmekten hoşlanır. Bugünkü muhalefet bunu avantaj haline çevirebilir.

Ayhan Bey’in söylediklerine katılıyorum: Haksız kazanç elde edenler ve yoksullar, bunlar üzerine oturuyor. Haksız kazanç elde edenlerin oy oranı %1, %2 gibi oldukça düşük. Diğer “yoksullar” kesimine verilen bu yardım –sizin söylediklerinize de katılıyorum, onların bir hakkıdır bu– daha doğrusu, onların insan gibi yaşamlarını garantiye alacak bu programların, hükümetlerin inisiyatifinden alınıp, anayasal güvence altına alınması — bu toplumsal sözleşmenin bir maddesi olabilir mesela. “Türkiye’de kimse aç ve açıkta kalmayacak. Bütçenin belli bir miktarı –hesaplar yapılabilir– atıyorum, en az yüzde şu kadarı bu işe ayrılacak” denilebilir. Bir de şu vaat yapılabilir: “Haksız kazanç elde edenlerden tahsil edip, onları size dağıtacağız” gibi birtakım vaatlerle gidilebilir. İnanın, o desteği almak çok zor değil.

Bireyler olarak, üzerimizdeki tarihin, toplumun, psikolojinin, biyolojinin, nefsin, egonun baskısını bir kenara koyup, şu önümüzdeki bir-iki yıl içinde bir hamle yapmamız, bir sıçrama yapmamız gerekiyor. Bu, özellikle toplumun önderleri, liderleri tarafından teşvik edilmeli.

Son olarak: Savunulacak ilkeler şudur: Bir arada yaşamak, çoğulcu demokrasi, özgürlükçü laiklik. “Bir arada yaşamak”tan, kimliklerin tam kabulünü ve devamlılığının garantisini de kastediyorum. Bunu, özellikle Kürt kimliği ve Alevi kimliği bağlamında –tabii gayrimüslim veya diğer daha küçük grupların kimlikleri de olmak üzere– söylüyorum. Karşılıklı sevgi ve saygı. Ama bu da yetmiyor. Artık, birbirimizin güvencesi olmayı kabullenmedikçe, bu ülkeyi düzlüğe çıkartamayız. Ama çıkartacağız. Teşekkürler.

Çok teşekkür ediyorum, Cihangir İslam, Ayhan Bilgen, Alper Taş. Efendim, 127. Açık Oturum’da da, geçen hafta olduğu gibi, Türkiye’de siyasetin yeni enstrümanı “ittifak” konusunu değerlendirmeye çalıştık. Umarım, izleyenler için zihin açıcı olabilmişizdir. İyi akşamlar.