download

Slavoj Zizek: “Asıl düşman yeni sağ popülizm değil, küresel kapitalizm ‘establishment’ıdır”

Fransa’da L’Humanité gazetesi 11 Aralık 2017’de “Kapitalizmin evrimi ve yeni siyasi pratikler” altbaşlığıyla, “Sınıf savaşının hâlâ bir anlamı var mı?” başlıklı bir soruşturma yayınlandı. Filozof Jean-Luc Nancy, filozof ve psikanalist Slavoj Zizek ve tarihçi Roger Martelli’nin katıldığı soruşturmada, Zizek’in Sınıflar, sol ve sağ başlıklı katkısını Haldun Bayrı çevirdi.

Zizek
Slavoj Zizek

Bazen bir gazete yazısını takdir etmenin en iyi şekli onu başkalarıyla yüzleştirmektir – bu sayede, tartışmada hakikaten nelerin bahis konusu olduğu ayırt edilebilir. Keskin bir metne tepkileri alalım: 2017’de, David Wallace-Wells, hemen bir efsaneye dönüşen The Unhabitable Earth (“Yaşanmaz Yeryüzü”) başlıklı bir deneme yayımlıyordu. Küresel ısınma da söz konusu olsa, bunun akabinde iklim yüzünden mültecileşecek müstakbel milyonlar, savaşlar ve kaos da söz konusu olsa, var kalmamıza yönelik tehditleri açık ve sistemli biçimde tasvir ediyordu. Bu metne karşı öngörülebilir tepkilerle (açık artırmaya sürülen ithamlar, teyakkuz amaçlı sözler, vb.) vakit kaybetmek yerine, tasvir edilene bağlı iki olguyu bir arada okumalıyız. Önce, tabii ki, Trump’ın ekolojik tehditleri hödükçe inkâr etmesini; sonra da, Trump’ı destekleyen (mülti)milyarderlerin, her şeye karşın, taze sebzeleri, bir fitness salonu, vb. bulunan ve bir yıla kadar tecrit halinde yaşayabilecekleri lüks yeraltı sığınaklarına yatırım yapmalarını…
Bernie Sanders’ın bir metni ve onunla ilgili haber bir diğer örnek sunuyor. Kısa süre önce, Sanders Cumhuriyetçilerin bütçesini çarpıcı biçimde yorumladı. Makalesinin başlığı her şeyi özetliyor: “Cumhuriyetçilerin bütçesi milyarderlere bir hediyedir: Karşı tarafa çalışan bir Robin Hood bu”.
Metin çok açık, ikna edici olgular ve görüşlerle dolu. Öyleyse neden daha fazla yankı uyandırmadı? Onu Sanders’ın konuşmacı olacağının ilan edildiği Detroit Kadınlar Konvansiyonu’nun açılış akşamında çıkan skandal üzerine röportajlarla aynı anda okumamız gerekiyordu da ondan. Eleştirmenler, kadın haklarının savunulmasına vakfedilmiş bir konvansiyonda onları ifade etme sorumluluğunun Sanders’a, yani bir erkeğe bırakılmasının kötü bir seçim olduğunu ileri sürüyorlardı. Konvansiyonda söz alacak altmışa yakın konuşmacının içindeki iki erkekten biri olması pek önemli değildi – kaldı ki hiçbir trans konuşmacı da yoktu (burada, cinsel farklılaşma aniden hiçbir güçlük çıkarmadan kabul edilmişti). Bu skandalın arkasında, Demokrat Parti’de Sanders’a karşı Clinton yanlısı kanadın yansımasını görüyorduk elbette: Günümüzün küresel kapitalizmine getirdiği “solcu” eleştiri karşısında duyulan rahatsızlığı. Sanders ekonomik sorunları vurguladığı zaman, her şeyi kabaca toplumsal sınıflara indirgemekle suçlanıyor; oysa büyük firmaların patronları LGBT+ haklarını desteklediğinde hiç kimse rahatsız olmuyor…

Steve Bannon’un gösterdiği

Trump’ın bir an önce ayağının kaydırılmasının gerektiği sonucunu mu çıkarmalıyız bundan? Yüksek IQ’suyla meşhur olmayan Dan Quayle, Baba Bush’un başkan yardımcılığına terfi ettiği zaman, Bush’un başına bir şey gelip öldüğü takdirde FBI’a gayrı resmi olarak derhal Quayle’i ortadan kaldırma emrinin verildiğini anlatan bir mavra dolaşmıştı ortalıkta. Trump ölüverirse ya da görevinden azledilirse, Pence ile ilgili olarak da FBI’a aynı emrin verilmiş olduğunu umalım — Pence Trump’tan da beter, sahici bir Hıristiyan muhafazakârdır. Trump’ın hareketinin bu kadar az ilginç olmasının nedeni tutarsızlıkları. Steve Bannon’ın sadece Trump’ın vergi planına karşı çıkmakla yetinmediğini hatırlatalım: Zenginlerin vergisinin % 40 artırılmasını açıkça destekledi ve kamu parasıyla bankaların kurtarılmasını “zenginler için sosyalizm” diye niteledi — Pence’in işitmeye tahammül edemediği bir şey.
Steve Bannon kısa süre önce savaş ilan etti, ama kime karşı? İlan ettiği savaş ne Wall Street’teki demokratlara karşıydı, ne de liberal entelektüeller veya başka zanlılara; bizzat Cumhuriyetçi Parti’nin “establishment”ına karşıydı. Beyaz Saray’dan gönderildikten sonra, en kökendeki haliyle Trump’ın politikası için mücadele vermeyi, hatta bazen Trump’a rağmen, sürdürdü — Trump’ın Cumhuriyetçi Parti’nin temellerini göçertmekte olduğunu unutmayalım. Bannon ayrıcalıksızların elitlere karşı popülist bir isyanını yönlendirmeye uğraşıyor — Trump’ın mesajını halk tarafından ve halk için, Trump’ın yapma cesaretini gösterdiğinden fazlasıyla üzerine alınıyor. Kısaca Bannon, Hitler nazarında SS ne ise o; Trump’ın “establishment” tarafından kabul edilmek ve devletin başında rahatlıkla iş görmek maksadıyla bertaraf etmesi (ya da en azından etkisiz hale getirmesi) gereken alt sınıfları cisimleştiriyor. Bu yüzden Bannon altın gibi değerli: Cumhuriyetçi Parti’yi kateden uzlaşmaz çelişkinin sürekli hatırlatması o.

“Son tahlilde belirleyici”

Bu dikenli durumdan çıkarabileceğimiz ilk sonuç, sınıf mücadelesinin siyasal yaşamımızın baş belirleyici etkeni olarak dönmekte olduğudur — babadan kalma Marksist anlamda “son tahlilde belirleyici”dir. Her ne kadar, insanî krizlerden ekolojik tehditlere, ortalıktaki hedefler bütünüyle farklı da görünse, sınıf mücadelesinin uğursuz gölgesi bize musallat olmayı sürdürüyor.
İkinci sonuç, sınıf mücadelesinin git gide daha az siyasal partiler arasındaki mücadeleyle örtüştürülebilir olduğudur; artık, her büyük siyasal partinin iç mücadelesinde git gide daha fazla gözlemlenebiliyor bu. ABD’de, sınıf mücadelesi Cumhuriyetçi Parti’yi de delip geçiyor (Bannon tipi popülizme karşı “establishment”), Demokrat Parti’yi de (Sanders hareketine karşı Clinton). Bannon’ın alternatif sağın yol göstericisi olduğunu, Clinton’ın ise ırkçılığa ve cinsiyetçiliğe karşı mücadele gibi çok sayıda ilerici davayı desteklediğini hiç unutmamamız lazım elbette. Bununla birlikte, toplumsal sınıfların sol tarafından “özselleştirilmesi”ne karşı liberalizm tarafından LGBT+ mücadelesinin öne çıkarılabildiğini de unutmayalım.
Üçüncü sonuç, bu karmaşık durumun içinde solun stratejisiyle ilgili. Sanders ile Bannon arasında her tür ittifak bâriz nedenlerle söz konusu olamazken, düşman cephelerindeki bölünmelerden acımasızca yararlanmak ve Bannon’ın destekçilerinin de hakkını korumak solun stratejisinin anahtar bir unsuru olmalı. Sonuç olarak, bütün “anti-establishment” güçlerin en geniş ittifakı olmaksızın sol kazanamaz: Asıl düşmanın, karşılaşılan çıkmazlara bir tepkiden başka şey olmayan yeni sağ popülizm değil, küresel kapitalizm establishment’ı olduğu unutulmamalı.