Ekran Resmi 2018-03-07 19.45.04

Transatlantik: Batı medyası Erdoğan’a karşı önyargılı mı? Dünya ticaret savaşları & Kore krizi çözülüyor mu?

Yayına hazırlayan: Ali Mert İnal

Merhaba, iyi günler. Yine Transatlantik’te karşınızdayız. Bu hafta Gönül Tol yok. Washington’da değil. Bir toplantı için California’da. O yüzden sadece Ömer Taşpınar’la yapacağız. Ömer merhaba.
Selam Ruşen.

Şimdi dünyanın gündeminde çok önemli ekonomik bir hadise var, merkezi de Washington. Trump bir karar açıkladı; çelik ve alüminyum konusunda çok ciddi gümrük vergileri koydu; bunun ardından da dünya ticaretinde dengelerin çok değişeceği söyleniyor ve bir nevi ticaret savaşlarının tekrar başlayacağı yorumları yapılıyor. Bu yorumlar için erken mi? Trump ne yapmak istiyor? Buna Çin başta olmak üzere Avrupa ve hatta hemen yanı başındaki Kanada gibi ülkeler nasıl cevap verebilirler?
Trump’ın ekonomik olarak aslında her zaman korumacı politikalardan taraf olduğu, bunlara yatkın olduğu biliniyordu. Trump daha siyasetin içinde değilken, New York’ta bir iş adamıyken, Amerika’yı Çin’e karşı, Japonya’ya karşı, Asya’ya karşı yeterince sert olmamakla, kendi tarifelerini ve kotalarını, ticaretini korumamakla suçluyordu ve göreve gelirse Çin’i ilk başta kendi para birimini manipüle ettiği için Dünya Ticaret Örgütü’nde ve IMF’te suçlayacağını söylüyordu. Dolayısıyla Trump gelirse Amerika’nın korumacı politikalara ve kendilerini biraz dünyadan izole eden ekonomik politikalara girebileceği tahmin ediliyordu. Fakat öte yandan Trump, kapitalizmin, yani serbest ticaretin, neo-liberal politikaların hoşuna gidecek öneriler de getiriyordu. Mesela vergilerin indirilmesini istiyordu. Ekonomide, finansal sistemde, bankalardaki kuralların gevşetilmesini, regülasyonların gevşetilmesini istiyordu. Bütün bunlar New York’ta borsanın, Dow Jones’un çok hoşuna gitti ve Trump kazandıktan sonra o korkulan senaryo yerine, vergiler inecek, Amerika altyapı yatırımları yapacak ve finansal kurumlar, bankalar kurallardan kurtulacak psikolojisiyle borsa şahlandı. Nitekim Trump geçen aylar içinde vergileri indirerek Amerika’da Wall Street’in hoşuna giden politikaları izledi ve borsa, sadece bir yıl içinde tarihinde görmediği kadar yüksek seviyelere ulaştı. Bunları yaptıktan sonra Trump, kendi ekonomik ve finansal başdanışmanının aksine, şimdi artık Amerikan halkına, özellikle de ona oy veren orta eyaletlerde –çelik sanayiinin, kömür sanayiinin, alüminyum sanayiinin olduğu yerlerdeki– işçilere belirli sözler vermişti. “Bu sanayileri koruyacağıma, ölmekte olan endüstriyi tekrar canlandıracağıma söz vermiştim” diyerek popülist bir ekonomik politikaya döndü. Ve o nedenle alüminyum ve çelik konusunda yüzde 25’e varan bir korumacı tarife getirmesi, birdenbire ona Beyaz Saray içinde danışmanlık yapan, mesela Goldman Sachs’ın eski başkanı Gary Cohn’un dün istifasına neden oldu. Öyle gözüküyor ki her konuda olduğu gibi bir kaos yaşanıyor Beyaz Saray içinde ve Amerika’nın ticaret politikasında. Dış politikasında da, savunma politikasına benzer bir kafa karışıklığı var. Ticaret Bakanlığı, genelde bu konularda genelde daha serbest olması gerekirken korumacı bir bakanın elinde. Wilbur Ross gibi eski alüminyum sanayiinde de rol oynamış bir iş adamı bu. O, bu kararın arkasında gözüküyor. Ama diğer bakanlıklar, özellikle Hazine Bakanlığı, Finans Bakanlığı ve Trump’ın istifa eden kendi danışmanı tabii ki buna karşı. Ayrıca ilginç bir şekilde Savunma Bakanı Jim Mattis ve Dışişleri Bakanı Tillerson da Amerika’nın ortaklarının bu tarifelerden, bu potansiyel ticaret savaşından zararlı çıkacağını; dünya ticaretinin, Amerika’nın kendi kurduğu ortaklıkların, ittifakların bu potansiyel ticaret savaşından zararlı çıkabileceği konusunda uyarılar yapıyorlar. Yani aslında Amerika’da “establishment”, müesses nizam buna karşı çıkıyor. Trump’ın kendi partisi, Cumhuriyetçi Parti’nin Kongre’deki başkanı karşı çıktı ve çok tehlikeli buldu. Dolayısıyla Trump biraz izole olmuş durumda. Özellikle bugün “Eğer borsada çok daha ciddi bir tepki gelirse acaba geri adım atar mı?” konusunda spekülasyonlar da var. Son olarak şunu belirteyim, Çin aslında beklediğimizden çok daha yumuşak bir tepki verdi Amerika’nın korumacı politikalarına. Çünkü Çin bir ticaret savaşından en zararlı çıkabilecek ülke. Amerika’ya en çok mal satan, ticaret yapan ülke Çin. Avrupa Birliği ise çok daha sert tepkiler verdi. Özellikle Almanya, Fransa ve İngiltere tahmin edildiğinden çok daha sert tepkiler verdi. Komisyon Başkanı Juncker ise “Biz,” dedi, “Harley Davidson’a, Bourbon viskisine ve Levi’s kotlara yeni korumacı tedbirler getirebiliriz. Amerika bir savaş istiyorsa bu savaş hiç kimseye yaramayacaktır, başta Amerika kaybeder” dedi. Trump da hemen tweet attı, “Böyle bir savaş çıkarsa biz çok kolay kazanırız” dedi. Yani Avrupa’yla Amerika arasında daha gergin bir ortam görüyorum ben şu anda; Asya’yla, Çin’le veya Güney Kore’yle olduğundan… Güney Kore de aslında çok ilginç — en çok çelik satan ülke Amerika’ya. Ve Güney Kore de şu anda Kuzey Kore’yle –bunu konuşacağız zannediyorum– diplomatik bir açılım içinde. Ve o da Trump’a çok fazla tepki göstermek istemiyor. Çünkü Kuzey Kore’yle konuşurken Trump’ın arkasında olmasını istiyor.

Ömer, burada Kore meselesine geçmeden önce şunu sormak istiyorum: Şimdi, öteden beri yürütülen bir tartışma var: Küreselleşme, globalizm krizde mi? İptal mi oluyor? Yeniden eski dönemlere mi geçiliyor? vs. Ve bu anlamda da özellikle sağ popülist hareketler çok dikkat çekiyor. Sadece ABD’de değil, Avrupa’da da. Bunu da bu anlamda bir yere oturtmak gerekir değil mi? Yani Trump’ın korumacılığı tekrar öne almasını, genel olarak neo-liberalizmin, küreselleşmeciliğin gerilemesinin yeni bir aşaması olarak görmek gerekir mi? Yoksa Trump’ın çok da fazla sürdüremeyeceği bir politika mı olur bu?
Bence kesinlikle o çerçevede görmek gerekir. Şimdi İtalya’da biliyorsun seçimler oldu ve Beş Yıldız ve Lega Nord yüzde 50 oranında oy aldılar. Şimdi Avrupa’daki popülizm, küreselleşme karşıtlığını daha çok göçmenler konusunda belli ediyor, ticaret konusunda değil. Çünkü Avrupa Amerika gibi müthiş ticarî açıklar vermiyor. Amerika’daysa küreselleşmeye karşı popülizm göçmenler konusunda biraz olsa da, Amerika hâlâ göçmenler konusunda, özellikle Latin Amerika’dan gelen göçmenler konusunda bazı tedbirler getirmek istese de, aslında “Serbest ticarette çok kaybediyoruz” söylemi daha Trump’ın kullandığı bir söylem. Ve şu anda Trump’ın küreselleşmeye karşı böyle bir savaş açtığını söylemek için erken olmasına rağmen bir popülist dalga olduğu kesin. Bu popülist dalga aslında son derece tehlikeli bir dalga. Çünkü bu tür politikalar gerçekten ekonomik kalkınmayı sarsacaktır; özellikle Amerika’yla dünya arasında, Asya ve Avrupa arasında bu tür bir ticaret savaşı başlarsa, bundan kaybedecek olan sıradan tüketiciler olacaktır. Amerika’da şu an bütün gazeteler çelik ve alüminyuma getirilen bu tarifelerin eğer başka ürünlere de sıçrarsa ekonomiyi nasıl daha geniş, negatif anlamda etkileyeceğinden bahsediyor. Bütün ekonomistler, “Tabii ki serbest ticarette kazananlar, kaybedenler olur” diyorlar, ama kaybedenler genelde küçük bölgelerde o endüstri alanında çalışan işçiler. Ve onlar da aslında daha çok serbest ticaret nedeniyle kaybetmiyorlar; otomatikleşme yani teknolojik kalkınma nedeniyle, robotlaşma nedeniyle kaybediyorlar; o işçiler işlerini Çin daha ucuza mal sattığı için değil veya Kore daha ucuza mal sattığı için kaybetmiyor; teknolojik gelişme nedeniyle insan gücüne gerek kalmadan üretkenliğin artıyor olması nedeniyle işsizlik artıyor. Yani korumacı politikalar –aslında amaç eğer daha fazla istihdam yaratmaksa, ekonomiyi korumaksa– tam aksine ekonomiye zarar veriyor; ekonomiyi canlandıracak olan şeyler bunun tam aksine üretkenliği artıracak şeyler ve Trump son derece cahilce, popülist bir politika izliyor. Fakat kendi tabanı buna destek veriyor. Tıpkı Avrupa’da olduğu gibi. Aslında Avrupa’nın daha fazla göçmene ihtiyacı var; çünkü Avrupa yaşlanan bir kıta ve Avrupa’da sosyal devletin bir şekilde devam edebilmesi için genç nüfusun vergilerini ödeyip çalışması lazım. Halbuki genç nüfus azalıyor. Dolayısıyla Avrupa’da da yaşlanan bir kıtaya eninde sonunda daha fazla göçmen gerekecek. Ekonomistler hep bunu söylüyorlar. Fakat tabii bunu işsiz kesimlere veya yaşlanan ve korkan, sosyal refah devletini kaybedeceğiz korkusuyla göçmenlerden şikâyet eden kesimlere anlatmak çok zor. Dolayısıyla bu bir popülist dalga ve bu popülist dalgadan kârlı çıkanlar, Trump gibi, şu anda Beş Yıldız Hareketi’nin başındaki Matteo Renzi gibi sonuçta demagog tipler.

Evet, Ömer demin Kore’den söz ettin, bu ilginç bir şey oldu. Sürpriz oldu aslında — bana en azından sürpriz geldi. Birden her şey düzelirmiş gibi, sorun çözülebilirmiş gibi, Kuzey Kore nükleerden vazgeçebilirmiş gibi mesajlar veriliyor. Güney ve Kuzey’in görüşmesi tam olimpiyatların ardından oldu. Olimpiyatlarda bir tür yumuşama işaretleri vardı. Bu gerçekten ABD’de ciddiye alınıyor mu? Yoksa Kuzey Kore yönetiminin bir aldatmacası, zaman çalma girişimi olarak mı görülüyor?
Hem ciddiye alınıyor, hem de aynı zamanda biraz şüpheyle karşılanıyor. Şimdi şunu iyi anlamak lazım: Kuzey Kore’nin bu açılımının arkasında Amerika’nın uzattığı bir zeytin dalı yok. Ama Seul’un uzattığı, Güney Kore’nin uzattığı ve Güney Kore’nin başındaki yönetimin, Moon yönetiminin uzattığı bir zeytin dalı var. Şu anda Güney Kore’de sol tandanslı bir hükümet başta. Ve bu hükümet daha önceki sağcı hükümetin aksine daha yumuşak politikalar izlemek istiyor Kuzey Kore’yle. O yüzden zaten olimpiyatlara katılmasına sıcak baktı. O yüzden diplomatlarını daha ılımlı olmaya doğru itiyor ve Güney Kore Amerika’ya “Tırmandırmayın bu krizi” mesajı veriyor. “Bu krizi tırmandırmayın, gelin bir şekilde diplomatik açıdan bölgesel politikalarla bunu halletmeye çalışalım”. Amerika da diyor ki: “Tırmandıran ben değilim, Kuzey Kore’nin başındaki lider ve rasyonel bir lider değil bu”. Şimdi geldiğimiz noktada Amerika’nın bundan iki hafta önce açıkladığı, beyan ettiği, artırılmış finansal ve ticarî yaptırımların rol oynadığını söylemek mümkün. Yani Trump yönetimi bir bakıma kendine pay çıkarabilir. Diyebilir ki: “Ben iki hafta önce çok daha ciddi bir şekilde Çin’i de arkama alarak finansal yaptırımları, ticarî yaptırımları –mesela Kuzey Kore’nin yakıt alabilmesinin önüne geçmişti– başlattım ve bunlar başarılı olmaya başladı, Kuzey Kore yönetimi korkmaya başladı, masaya geliyor”. Trump bunu böyle anlatmaya çalışıyor, yani kendi başarısı olarak satmaya çalışıyor. Güney Kore ise diplomatik açılım olarak görüyor. Fakat temelde şu gerçek var: Kuzey Kore bugün artık bir nükleer güç. Bundan on yıl öncesine oranla –ki on yıl önce de diplomatik görüşmeler başlamıştı– çok daha ilerlemiş bir durumda nükleer programı. Ve bugün söz konusu olan nükleer mesele artık küçük bir şekilde oluşturulmuş nükleer aygıtların savaş başlığı altında füzelerin başına konulup konulamayacağı. Yani mevcut, ellerindeki nükleer gücün boyut olarak bombanın küçültülüp bir füzenin başlığına konulup konulamayacağı. Şimdi bu konuda rahatlar artık. Çünkü öyle bir aşamaya geldiler ki, kolay kolay bu aşamadan sonra Kuzey Kore’nin nükleersizleştirilmesi, yani bütün nükleer silahlarının ve kapasitesinin yok edilmesi mümkün değil. Dolayısıyla Kuzey Kore masaya daha güçlü geliyor ve daha emin on yıl öncesine göre. Tabii ki ekonomik yaptırımlar da sorumlu; ama Kuzey Kore’ye giden kişiler, Kuzey Kore’nin on yıl öncesine oranla –ki on yıl önce ülkede açlık başlamıştı– tarımsal bazı reformlar sayesinde Kuzey Kore’nin ekonomisinin nispeten daha iyi bir yerde olduğundan bahsediyorlar. O nedenle şu anda aslında ilginç bir şekilde ortam diplomatik bir çözümün ortaya çıkmasına yatkın gibi gözüküyor. Bunu hem Çin istiyor, hem Güney Kore istiyor, hem Japonya istiyor, hem de Trump sonuçta bunu bir başarı olarak satabilir. O nedenle bunu bir kandırmacadan çok, aslında ortamın bir şekilde müsait hale gelmesi, diplomatik ortamın müsait hale gelmesi olarak okuyanlar da var. O nedenle iyimser bir hava hâkim diyebiliriz Washington’da.

Ömer, bu hafta Transatlantik’te seninle bir soruyu konuşmak istiyorum, en iyi bildiğin olaylardan birisi. Yıllardan beri hep birlikte takip ettiğimiz bir hikâye: Batı medyasının, özellikle Amerikan medyasının Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bakışı meselesi. Bir dönem, AKP’nin ilk yıllarında bir tereddüt vardı, şüphe vardı; ama yine de bir kredi veriliyordu. Belli bir aşamadan sonra, özellikle Avrupa Birliği reformlarıyla beraber kredinin çok arttığını gördük. Ama daha sonra birtakım meseleler, Suriye’yle ilişkiler, İran’la ilişkiler nedeniyle eleştirilere rağmen destek sürdü; ama bir süredir hakkında çıkan yazıların herhalde hepsi negatif. Yanılıyor muyum? Ve bu negatif yorumların yapılması da tabii ki burada, iç siyasette bir nevi, “Amerikalılar bize karşı önyargılı, Amerikan medyası zaten bu güçlerin bir uzantısı, dış güçlerin sözcüsü” diye ve burada tamamen bir önyargıyla hareket edildiği yolunda bir yaklaşım var. Sen o medyayı yakından takip eden, kimi zaman oralara görüş de veren birisi olarak, araştırmacı olarak ne dersin?
Şimdi, Amerikan medyası olsun, Avrupa’daki kalburüstü medya olsun –Fransa’daki, İngiltere’deki, Almanya’daki– bana göre gerçekten senin anlattığın çerçeve içinde AK Parti’ye ve Erdoğan’a en başta biraz temkinli bakmasına rağmen, Avrupa Birliği’ne gidiş, demokratikleşme, özellikle Kürt açılımı ve Türkiye’nin sıfır sorun politikası çerçevesinde olumlu baktı. Yani bir ara gerçekten Tayyip Erdoğan modern Türkiye modelinin başındaki lider ve İslam dünyasının umudu olarak gözüküyordu. Economist dergisi mesela Türkiye’yi sürekli övüyordu ve kapağına almıştı Türkiye’nin bir model olduğunu. Arap Baharı döneminde Müslüman Kardeşler iktidara doğru yürürken Türkiye’nin Müslüman Kardeşler’e model oluşu da Thomas Friedman gibi New York Times’ın en etkili köşe yazarı tarafından –ki Türkiye o dönemde İran’la, İsrail’le Amerika’nın hoşuna gitmeyen politikalar izliyordu; ona rağmen– Türkiye çok takdir ediliyordu. Dolayısıyla eğer bir soru soruluyorsa Türkiye’de, “Batı bizi neden sevmiyor? Neden Batı medyası Erdoğan’a karşı bu kadar önyargılı?” sorusu soruluyorsa, “Neden eskiden bu kadar övülüyordu da şimdi eleştiriliyor?” diye sormak lazım. Ve burada aslında herkesin söylediği bir şey söyleyeceğim: Türkiye son birkaç yıldan beri bambaşka bir koridora girdi; yani belki bunun milat noktası 2013 Gezi olayları olabilir; belki daha öncesinde başlayan, medyaya karşı 2010-2011’de başlayan belirli yaptırımların getirilmesi, mesela medyanın kontrol edilmeye çalışılması olabilir. Ama öyle gözüküyor ki 2013 daha ciddi bir milat noktası. Hem Gezi nedeniyle Tayyip Erdoğan’a karşı o zamanlar Cemaat denen –şimdi FETÖ adını kullanıyor herkes– Cemaat’in açtığı bu yolsuzluk davaları nedeniyle, gerçekten de hem Gezi, hem arkasından 17-25 Aralık ve bu savaşın başlaması, yani Türkiye’deki Cemaat-AK Parti savaşının başlaması nedeniyle Türkiye’nin pozitif imajı yavaş yavaş kendi içinde kavga eden bir ülkeye döndü. Bu dönem içinde, 2013-2015 arası hâlâ Türkiye’de demokratikleşmeye prim veren, hâlâ belirli bir ölçüde ümit bağlayan yazılar da çıkıyordu. Çünkü 2015’e kadar çok önemli bir gelişme devam etti, o da Barış Süreci’ydi. Amerika’nın Türkiye’ye bakışında, Avrupa’nın Türkiye’ye bakışında gerçekten demokratikleşmenin en büyük testi, sonuçta en büyük belirlendiği alan Kürt meselesi. Eğer o alanda Türkiye reformist bir politika izliyorsa, demokratikleşme adına ve ademimerkeziyetçilik adına, barış adına oturup mesela PKK ile görüşmeler yapıyorsa, bu Türkiye adına hep başarı olarak görülüyor. Ve nitekim 2015’e kadar da bu süreç devam etti. Zaten o süreçten de cesaretlenerek bence Amerika biraz Suriye’deki Kürtlere destek vermeye karar verdi. Yani Kobani’ye destek verdiğinde — hatırlarsan, Kobani çok önemli bir dönüm noktasıydı 2014-2015’te. Amerika’nın Kobani’de PYD’ye destek verdiği dönemde hâlâ Barış Süreci tam olarak çökmemişti. Ve Amerika diyordu ki: “Eğer Tayyip Erdoğan Hakan Fidan üzerinden kendisi Abdullah Öcalan’la görüşüyorsa, PKK’yla devam eden bir barış süreci varsa, eh herhalde IŞİD’le savaşan PYD’ye destek vermemize de çok fazla karşı çıkmaz” diye ümit ediliyordu. Barış Süreci de çöktükten sonra, Gezi’nin üzerine, Cemaat’le kavganın üzerine bir de Kürt meselesi eklenince, Tayyip Erdoğan’ın ve Türkiye’nin imajı alt üst oldu. Bugünkü tartışma artık şu yönde — bunu ben daha yeni birkaç editörle konuştum; New York Times’tan ve Washington Post’tan da tanıdığım insanlar da bu soruyu soruyorlar bana: “Türkiye’de sorun nedir? Tayyip Erdoğan mı yoksa Türkiye mi?” tartışması var. “Bizim Türkiye’yle sorunumuz acaba Erdoğan mı? Yoksa Türkiye’nin kendisi mi?” Yani: “Erdoğan sonrası nasıl bir Türkiye olur? Erdoğan nedeniyle mi çıkıyor bütün sorunlar?” tartışması yapılıyor — ki bu bence ilginç bir tartışma. Yani Türkiye’deki gidişatın yapısal nedenlerle mi otoriterleştiği, Kürt meselesinde Erdoğan’ın yanlış politikaları mı izlediği, yoksa alttan bir milliyetçi dalgayla bir sorun mu var tartışması yapılıyor. Yani “Türkiye’yi ileride AK Parti yönetimi yerine başka bir yönetim gelirse kazanabilir miyiz?” tartışması var. Çünkü şu anda Türkiye kaybedilmiş gözüküyor. Rusya’ya bırakılmış gözüküyor.

Burada da tabii, kaybedilmiş gözüküyor olmasında da, herhalde söylediğin editörler bunun birinci derecede sorumlusu olarak Erdoğan’ı görüyor olsalar gerek.
Aslında şöyle de bir soru var: “Acaba biz yanlış mı okuduk?” şeklinde de sorular soruluyor. Yani acaba zamanında fazla mı kredi verildi? Türkiye’de biliyorsun özellikle Erdoğan’dan hoşlanmayan çevrelerin, hiçbir zaman hoşlanmamış çevrelerin Batı’ya doğru yönelttikleri; liberallere, benim gibi kişilere, Washington’da yaşayıp zamanında AK Parti’nin doğru politikalarına destek vermiş kişilere, Türkiye’de özellikle sol-laik kesimlerden yöneltilen en büyük eleştiri: “Zaten bu canavarı –tabir caizse– siz yarattınız, Batı yarattı”. Bu yönde de bazen bir günah çıkarma havası sezinliyorum ben Amerikan medyasında, “Acaba daha eleştirel olmalı mıydık?” diye. Fakat nihayetinde o dönemki politikalara baktığında, Avrupa Birliği konusunda adımlar atmış, Kıbrıs konusunda adımlar atmış, İsrail’le Suriye’yi barıştırmak için adımlar atmış, Kürt meselesinde adımlar atmış, Ermenistan’la barışma konusunda adımlar atmış bir Türkiye varken; bir de bugünkü Türkiye’ye baktığında, gece ile gündüz var ortada. Dolayısıyla niye gazeteciler suçlu olsun? Sonuçta gazeteciler, Batı medyası, bir ülkenin fotoğrafını çekiyor. Türkiye’deki şu anki hava bence –bunu ben de anlatmaya çalışıyorum– bir komplocu hava ve bir milliyetçi infial var. Özellikle 2016 darbesinden sonra, başarısız darbe girişiminden sonra, gerçekten bir kurtuluş savaşı, bir beka meselesi var ve bunu Türkiye Batı’ya karşı veriyor. Ve burada da Batı medyası çok suçlanıyor; çünkü sonuçta Kürt meselesi bir yandan, FETÖ meselesi bir yandan, Ortadoğu’daki durum bir yandan… Birkaç gündür ben CNN Türk seyretmeye başladım televizyonda; bir yer buldum, arada görüyorum, yani bakıyorum: Amerika tartışması aslında o kadar komplo kurmaya yatkın ki; Amerika emperyalist bir güç, her tarafta yıkıcı politikalar izliyor, Suriye’de sanki Rusya sorumlu değil de Amerika sorumluymuş gibi Suriye’nin bu hale gelmesinden… Yani en mantıklı zannettiğin kişilerde bile böyle bir hava var — ki bu bahsettiğim, sonuçta A Haber değil, CNN Türk. Ve burada bir tane Amerika’yı bilen, birazcık İngilizce bilen, birazcık dünyayı bilen bir uzman çıkarıp da, “Siz ne diyorsunuz?” diye sormuyorlar. Yani sonuçta aynı isimler aynı şekilde bir Anti-Amerikanist söylem içindeler. Dolayısıyla böyle bir ortamda Türkiye halkı da kamuoyu yoklamalarına baktığımızda yüzde 87, yüzde 90 oranında Amerika’yı en ciddi ulusal tehdit olarak görüyor. Eh, buna da şaşırmamak lazım.

Evet, burada noktayı koyalım Ömer. Haftaya tekrar Transatlantik’te karşınızda olacağız, izleyicilerimizin karşısında olacağız. Herhalde o sefer Gönül de olur diye düşünüyorum. Evet, Ömer Taşpınar’a çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler. Haftaya buluşmak üzere, iyi günler.