Capture d’écran 2018-03-08 à 22.13.58

Açık Oturum (128): Onursal Adıgüzel, Nurten Ertuğrul ve Tolga Şirin ile “adil ve güvenli bir seçim olabilir mi?”


 

Açık Oturum’un tam metni

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

İrfan Bozan: Medyascope.tv Açık Oturumu’ndan merhaba. Bu Açık Oturum’da “Adil ve güvenli bir seçim nasıl mümkün olabilir?” sorusunun yanıtını arayacağız. Seçim güvenliği deniyor. Seçim güvenliği denince de kısaca sandıklara atılan oyların, adil bir şekilde sayılıp sonuçların açıklanması ve Türkiye siyasetinin ona göre

şekillenmesinden bahsediyoruz. Bu konuda tereddütler ve çekinceler var. Zira bu konuya ilişkin Meclis’e sunulmuş bir yasa taslağı var. Yavaş yavaş geçmeye başladı maddeleri. Bunu kimlerle konuşacağız?

Sağ tarafımda Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Tolga Şirin var. Kendisi, seçim güvenliği konusunda çalışan bir anayasa hukukçusu.

Sol tarafımda ise ve Hak ve Adalet Platformu üyesi Nurten Ertuğrul var. Kendileri geçen hafta dört sivil kuruluşla birlikte seçim güvenliği meselesine ilişkin endişelerini dile getiren bir basın açıklaması yapmışlardı.

Ankara’da ise Cumhuriyet Halk Partisi’nin Bilgi ve İletişim Teknolojilerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Onursal Adıgüzel var. Haliyle CHP de bu seçim güvenliği meselesini gündemine almış, bu konuda komisyon oluşturmuş, diğer partileri ziyaret eden bir oluşum içerisinde. “Neler yapacaksınız? Neler yapılabilir?” diye ona da soracağız.

Öncelikle Tolga Hoca’dan başlamak istiyorum. Hocam, mâlum, Meclis’te bir yasa var. Bu yasanın bazı maddeleri arasında, sandıkların birleştirilmesi, taşınması, sandığın başına güvenlik güçlerinin çağrılmasının vatandaşlara bırakılması ve en önemlisi de, mühürsüz oy ve zarfların da geçerli kılınabilmesi var. Bunlar bizim bildiklerimiz.

Bir hukukçu ve akademisyen gözüyle dinlemek istersek, buralarda sorunlu alanlar var mı? Seçim güvenliğini tehdit eden maddeler mi bunlar?

Tolga Şirin: Öncelikle şunu söyleyeyim: 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle tüm kadınların gününü kutlarım. Demokrasi açısından önemli bir gün aslında. Bir yandan da bizim süregelen bir tartışmamız var. Sizin de ifade ettiğiniz tartışma. Maddelere geçmeden önce üzerinde durulması gereken iki nokta var bence. Birincisi: Anayasa konusunda biz şunu söyleriz: “Anayasa bir uzlaşı metnidir.” Farklı özneler bir çerçeve çizer. “Toplumsal uzlaşı belgesi” derler anayasaya. Ama biz son dönemde, referandum sürecinde gördük ki bu böyle ilerlemedi. Yani belli bir siyasal görüşün, gerilim sürecinde biraz da kapalı kapılar arkasında ürettiği bir metin oldu. Aslında seçim sürecinde bunun benzerlerini görüyoruz. Yani şöyle düşünelim: Seçim dediğimiz şeyi aslında bir futbol maçına benzetebiliriz. Maçtan önce rakip takımlardan birisi, “Kalenin boyu şu olsun. Çim sahada mı yapacağız, toprak sahada mı yapacağız?” diyor. Kendi futbolcularına göre bunu şekillendiriyor. “Taraftarlar nerede dursun? Rüzgâr nereden gelsin? Bizde uzun mu var, kısa mı, ona göre ayarlayalım” gibi bir şey oluyor.

Anayasada nasıl uzlaşı gerekiyorsa, seçim kanununda da uzlaşı gerekiyor. Çünkü yarışacak olan öznelerin bir mutabakatının olması lazım: “Biz hangi kurallar üzerinden yarışacağız?” Ama mevcut durumda bu uzlaşı gerçekleşmiş değil. Bu tıpkı anayasa değişikliği konusunda olduğu gibi oldu. Bu bakımdan bir meşruluk sorunu olduğu söylenebilir. Bunun kaydedilmesi lazım. Bence maddelere geçmeden önce, içeriği ne olursa olsun, lehte veya aleyhte, bunun mutlaka uzlaşıyla hazırlanmış olması lazım.

Oynanacak maçın kurallarını bir taraf belirliyor.

Şirin: Beraber hazırlanması lazım. “Adil bir yarışma için ne yapmamız lazım? Centilmen bir yarış olsun, ama kuralları da baştan beraber netleştirelim.” Bu ilkesel bir şeydir. İçerikten de bağımsızdır. Kural olarak bunun böyle olması lazım. Tıpkı anayasada olduğu gibi seçim kanunlarının da uzlaşı ile hazırlanması lazım. Bu bakımdan bir eleştiri yapılabilir.

İkincisi: Mevcut metne bakarsanız –ben baktım– bir şey anlayabilmeniz mümkün değil. Öğrencilerimizle de konuşuyoruz, uzmanlarla da — ki uzman olduğumu varsayabilirim…

Bu son ittifakı içeren kanundan mı bahsediyorsunuz?

Şirin: Evet. Metne baktığınız zaman, bu kanun metninin, Türkiye’de on yıldır süregelen bir torba kanun usulünün cisimleşmiş yeni bir hali olduğunu görürsünüz. Bir yurttaşın “Burada tam olarak ne düzenleniyor? Ben oy vereceğim —Türkiye’de belki de 20-30 milyon insan oy verecek. Burada bizim oy vereceğimiz kurallar anlatılıyor” diyebilmesi pek mümkün değil. Karman çorman. Tam olarak anlayamıyorsunuz. Üzerinde saatlerce, belki de birkaç gün çalışmanız gerekiyor. Bir öngörülebilirlik, belirlilik söz konusu değil. Bu bakımdan da bir eleştiri getirilebilir.

Bunlar, metni elinize aldığınız zaman daha içeriğine girmeksizin, “Evet, bu metin MHP ve AK Parti milletvekillerince hazırlanmış, bu bakımdan bir uzlaşı metni değildir” diyebilirsiniz kolaylıkla. İkinci olarak da, metne yüzeysel bir biçimde baktığımızda, metinden bir şey anlayabilmeniz mümkün değil. Demek ki bu metin belirgin ve öngörülebilir değil. Bunu söyleyebilirsiniz. Bunlar içerikten önce.

İçeriğe gelirsek: Ben en az 10 noktada sorun olduğunu düşünüyorum. Bunu, sunum devam ederken üzerinde konuşabiliriz; ama en göze çarpan nokta, öncelikle seçim güvenliği diyorsanız, silahların altında seçim yapılma riski var. Şöyle ki: İhbar üzerine kolluk görevlilerinin gelebilmesinden bahsediyor.

Bu, sayım esnasında falan değil. Çünkü orada şöyle bir açıklık var: Herhangi bir anda “Burada bir sorun var” deyip, salonda silahlı birimlerin bulunmasına olanak sağlayan bir durum mu var? Bu yasa onu mu sağlıyor?

Şirin: Evet, bu yasa bunu getiriyor. Bir ihbar üzerine kolluk kuvvetlerinin gelebileceğinden bahsediyorum. Mealen, özet olarak söylüyorum. Şimdi, bu ihbarın nasıl yapılacağı, kimin tarafından yapılacağı, nasıl ispatlanacağı konularında bir açıklık yok. Dolayısıyla, Türkiye pratiğini bilenler açısından şöyle bir his var: “Ben kolluk görevlisi olarak geldim. Çünkü ihbar var. İhbar olduğu için ben sandık çevresine geldim” diyebilir. Ve dahası, orada bazı kişilerin kaos çıkarttığı varsayımıyla geleceği için, onları uzaklaştırma yetkisi var.

Hemen şunu sormak istiyorum. Eski uygulama nasıldı? Eski uygulamada bu iş galiba sandık kurul başkanının görevi idi.

Şirin: Evet, kurul başkanı inisiyatif sahibidir ve belli bir limit vardır. Kolluğun, yani silah taşıyabilecek herhangi bir öznenin bulunabileceği ve bulunamayacağı konular nettir. O da muğlak bu yasada. Eskiden 100 metre diye ifade edilirdi; “Herhangi bir kişinin giremeyeceği 100 metre” diye anlatılırdı. Yeni düzenleme bunu çıkartıyor. Metre üzerinden değil, “bina ve müştemilatı” olarak ifade ediyor. Müştemilat dediğiniz kavramın içinde bahçe var mıdır yok mudur, bu belirsiz.

Eskiden biz şunu derdik: “Evet, sandık burada.100 metre boyunca içeride propaganda yapamazsınız, rozet takamazsınız, silahla bu alana giremezsiniz” gibi şeyleri açıkça söylerdik. Metre cinsiyle olduğu için netti. Ama halihazırda bu, “Bina ve müştemilat” olarak ifade ediliyor. Müştemilat dediğimiz şey ayrı bir yapı mı, yoksa bahçe buna dahil mi? Bu son derece muğlak. Burada bir yeknesaklık sorunu var. Dolayısıyla şöyle bir risk var –illa öyle olacak anlamına gelmiyor, fakat– “Birileri bahçede siyasal propaganda yapabilir. Burada metre cinsiyle ilgili bir şey yok. Burası müştemilat değildir” diyebilir. Tartışılabilir bir şey. Kapalı bir şey midir müştemilat? Yoksa bahçe de buna dahil midir? Bu muğlaklaştırılıyor.

İkincisi de, kolluk kuvvetleri eskiden sandık kurulu başkanının çağrısı ile gelirdi. Şimdi ihbar üzerine gelebiliyor. Ama bu ihbarın kim tarafından, nasıl, hangi gerekçeyle yapılacağı konuları muğlak. Ve dahası, “uzaklaştırma” deniyor. Türkiye pratiği açısından şunu söyleyebiliriz: Uzaklaştırma demek, gözaltı demektir. Hepimiz yaşadığımız yeri biliyoruz. Türkiye’de polisin uzaklaştırma yetkisi, “Şöyle biraz uzak dur” şeklinde mi algılanır? Ya da hem yurttaşlara, hem size sorayım: Türkiye kolluğu uzaklaştırma yetkisini “Biraz böyle ötede durun” gibi mi kullanır? Yoksa “Al bakalım bunu, al” diye mi kullanır? Böyle bir mesele var.

Bu ihbar konusunda da şöyle bir muğlaklık var. Örnek veriyorum: Kavramlar belirsiz olduğu için daha baştan, seçimden önce diyebilirsiniz ki, “Seçim güvenliği iddiasındaki X örgütü –Oy ve Ötesi ya da benzeri gruplar– birtakım kaos yaratma amacı taşıyacaklardır” şeklindeki bir siyasî açıklama Türkiye’de peşin ihbar olarak düşünülebilir. Ve bazı bölgelerde, polisin oradaki varlığı, sandık kurulunun iradesine bakmaksızın bir norm haline gelebilir. Böyle bir risk var. Bu, başlıklardan bir tanesi. Bunun gibi çok sayıda madde var.

Belli ki bu konuda ayrıntılı bir şekilde çalışmışsınız. Bu bizim için harika. Diğerlerine de sonraki konuşmalarımızda geçelim.

Nurten Hanım, siz Hak ve Adalet Platformu üyesisiniz. Geçtiğimiz hafta içinde Yurttaş Girişimi, Önce Demokrasi, Hak ve Adalet Platformu, Diyalog Grubu, Demokrasi için Birlik oluşumlarının ortak çağrısıyla bir basın açıklaması yaptınız. OHAL’siz, demokratik, adil, temiz bir seçim talep ettiniz. Niye böyle bir şeye ihtiyaç duydunuz? Endişeleriniz mi var?

Nurten Ertuğrul: Ben kadın olmam hasebiyle biraz inisiyatif kullanacağım. Kadınlar Günü için birkaç kelime etmek istiyorum.

Elbette. Gün boyu biz yayınlarımızı buna ayırdık, ama buyrun.

Ertuğrul: Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü anıyorum. Kutlayamıyorum. Niye kutlayamıyorum? Dünya Ekonomik Forumu’nun Küresel Cinsiyet Uçurumu Raporu’na göre Türkiye, cinsiyet eşitsizliğinde 144 ülke arasında 130‘uncu sırada yer alıyorsa, hakkını elde etmek için adalet arayışında olan kadınların, bunun için ölen kadınların sadece anısını tazelemek isterim burada.Kadın mevzuunda, din adına bu kadar söylemlerde bulunup, kadınları ötekileştiren, kadınları hiçleştiren, olmadık şekilde en ufak ahlakî bir tasa taşımadan, en üst perdeden dillendirenlere, Artuklu Üniversitesi’nin eski rektörlerinden Prof. Kadri Yıldırım Hoca’nın Veysi Dündar ile yapmış olduğu “İslamî feminizm ve kadın hakları” konusundaki röportajı okumalarını öneriyorum. Kadri Yıldırım Hoca’nın “Kabul ile Ret Arasında İslamî Feminizm” isimli bir kitabı var. Feminist İslamcı kadınlar hakkında. Kur’an’daki kadının konumunu anlatıyor. Kur’an’daki kadının konumunu önce bir öğrensinler. Ondan sonra kalkıp kendi bilinçlerini dinle soslayıp halka sunsunlar. Ben bunu herkese öneriyorum. Kadri Hoca’ya da özellikle bu çalışması için buradan teşekkür ediyorum. Ve bu çalışmasını öncelikle Diyanet’e ve bu söylemleri yapan hocalara, cemaat liderlerine özellikle elden götürüp teslim etmesini diliyorum.

Dediğiniz konuya gelince: Biz 28 Şubat sürecinde kurulmuş, hak arayışında olan bir grup arkadaştık. Bir araya geldik. 28 Şubat’ın 20 yılda geldiği süreci değerlendirdik. Ondan sonra bir Anayasa Değişikliği Referandumu oldu. Biz o grubu dağıtmadan Anayasa Referandumu için çalıştık.

Hocamızın dediği gibi, o maddelerde o kadar anlaşılmaz ve tartışılmadan geçirilen şeyler vardı ki — bunları tek tek halka anlatmaya çalıştık. “Bu, bizi bir uçuruma doğru götürüyor. Yani, bir Türkiye düşünün: Otobüse binmiş, son sürat, keskin bir virajdan dönmek üzere olan bir görüntüye sahip.” Bu yüzden herkesi uyarmaya çalıştık. Başarılı olduk mu? Bence başarılı olduk. Ama şartlar dengeli olmadığı için, YSK’nın son dakikada almış olduğu ve demokratik ülkelerde olmaması gereken ani bir kararla — “mühürsüz oyların geçerli kabul edileceği” kararı hukuksuzdu.

Sorunuzla bağlantılı olduğu için söylüyorum, hâlâ bunların tartışması sürerken, muhalefet bu referandumun şaibeli olduğunu söylerken, bütün herkesin ağzındayken, onun üzerine tekrar bu seçim yasasını getirip geçirmek akla ziyan bir şey.

Siz sorunlu alan olarak ne görüyorsunuz seçim yasasına ilk baktığınızda?

Ertuğrul: Her maddesi ayrı bir sorun. Uzman hocamız anlamamışsa, halkın anlaması mümkün mü? Her şey ayrı bir sorun. Burada seçim güvenlik yasasından ziyade, “İktidarı nasıl güvene alırız yasası” geçiriliyor. Burada asıl yapılmak istenen bu. Böyle olmasa, zaten bir tartışma yaşarsınız, muhalefete götürürsünüz. Yani asıl hedef gerçekten seçim güvenliği ise, bir konsensüs oluşur ve bu yasayı uzlaşı ile götürürsünüz. Kendine güveniyorsan, tasa, sıkıntı duymazsın bundan. Alelacele öyle maddeler geçiyor ki akla ziyan şeyler.

Dün geçen maddelerden biri de –hocamız ileriki safhada bunu anlatır– yeterlilik. Her yasa muhalif bir kesim için çıkarılıyor. Seçime girebilmek için yeterlilik hangi anlamda? Neye göre yeterlilik?

Veya sandıkların taşınması. Bu, Doğu ve Güneydoğu Bölgesi’ndeki Kürt oylarını tamamen kesmek için. Bir mezradaki, köydeki, merkezdeki oyların dağıtılması, her seçmenin farklı yere gitmesi, ondan sonra güvenlik açısından oyların taşınması sağlıklı bir durum değil.

Sizin bir özelliğiniz var. Siz Bingöl’de siyaset yapmış bir hanımefendisiniz. Örneğin, kolluk güçlerinin buraya gelmesi meselesi. Bu mesele oralarda pratikte nasıl işler? Nedir öngörünüz? Nasıl olur bu iş?

Ertuğrul: Ben birkaç yıldır dışarıdayım. Bingöl’de, ailem de siyasetle ilgilenen bir aileydi. Siyasetin ve seçimlerin burada nasıl yapıldığını çok iyi biliyorum. Kaldı ki, bundan önce de 2002-2007 yıllarına kadar AK Parti’nin siyasetini hiç tartışmasız destekleyen biriydim. 2014’ten sonra, çözüm süreci ile alâkalı farklı bir şey geldi. Destekledik, hatta orada siyaset de yaptım. Seçime girdim. Ben AK Parti’de seçimde iken bütün kolluk kuvvetleri bize asla “Hayır” demezdi. Ama ben bundan sonra muhalif kesimde gittim çalıştım. Maalesef, her yerde bir basınçla karşılaşıyorsunuz. Ben bunu birebir yaşayan bir insanım.

Yani diyorsunuz ki kolluk zaten hep iktidarın yanında yer alıyor.

Ertuğrul: Kesinlikle iktidarın yanında. Belki bundan önceki dönemde bir şey vardı, hocamızın da dediği gibi. Öyle olmak zorunda çünkü üstten talimat var.

Şirin: İçişleri Bakanlığı’na bağlı. Sicilini İçişleri Bakanlığı verdiği için.

Ertuğrul: Talimatı nereden alırsanız ona göre hareket etmek zorundasınız. Bunun ötesi olabilir mi? Yapamazsınız ki!  Âmir ne derse memur onu yapar. Orada kolluk kuvvetine bir şey diyemezsin ki. İcrayı yapan İçişleri Bakanlığı, hükümetin kendi bünyesinde olan bir bakanlık. Talimatı nasıl verirse öyle yapılır. Bir koalisyon dönemi olsa böyle olmayacak. Ben o yüzden koalisyonları çok önemsiyorum. Herkesin bir varlığı, bir aidiyeti olsun.

Bir denge arayışı neticede.

Ertuğrul: Denge olacak orada. Ama tek parti ve gittikçe kendini güçlendiren bir yapı olduğu zaman, artık siz onun önüne geçemiyorsunuz.

Bu yasa ile seçimlerde özellikle Güneydoğu’da ciddi bir sıkıntı ile karşılaşılacağını düşünüyor musunuz?

Ertuğrul: Tabii ki. Merkez için söylemiyorum; ama köylerde, mezrada çok sıkıntı olacak. Belki insanlar oy kullanmayacaklar, gitmeyecekler.

Ankara’ya dönelim. Onursal Adıgüzel, tekrar merhaba. Kuşkusuz konuklarımızı dinlediniz ve çok kısa bir sürede aslında çok ciddi sıkıntıların olacağına dair söylemler var burada.

Siz, bize göre daha farklı bir konumdasınız. Ana muhalefet partisinin Bilgi ve İletişim Teknolojilerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürütmektesiniz. Geçenlerde bir mülakatınız yayınlandı. Çok iddialı sözleriniz vardı: “YSK da seçim sonuçlarını CHP’den öğrenecek. Çok iyi hazırlanıyoruz. Bu konuda sandık güvenliği için emek sarf edeceğiz.” Peki, böyle bir yasa çıktıktan sonra ne yapabilirsiniz ki?

Onursal Adıgüzel: Merhaba İrfan Bey. Öncelikle Tolga hocamın dediği noktadan yasa teklifine hep birlikte baktığımız zaman, bu, iktidar partisinin mutfağında hazırlanan, kesinlikle katılımcılıktan uzak olan bir teklif ve bugün komisyondan geçirildi. Şu saatlerde, bundan birkaç saat önce tamamlanarak komisyondan geçirildi. Birçok handikap içeriyor. 10’dan fazla maddede çok ciddi sıkıntılar var.

Buyrun, sizden dinleyelim kısaca.

Adıgüzel: Hangi ihtiyaca binaen doğduğu noktası bence çok daha önemli. Çünkü AK Parti ve ve MHP’nin bir dayatmasını görüyoruz. Bunu yaparken de Meclis’teki diğer partiler by-pass ediliyor. Biz bu sıkıntıları gördüğümüz için CHP olarak bu hafta içinde çeşitli temaslarda bulunduk, biliyorsunuz. Seçime girmesi yeterli olan partileri ziyaret ettik. Adil seçimin bütün ülke için, bütün vatandaşlarımız için bir ihtiyaç olduğunu anlattık. Her fırsatta milletin iradesinden bahsedenlerin, millet iradesinin sandığa doğru yansıması ve sonuçların adil olabilmesi noktasında nasıl manipülasyona açık bir sürece destek olduklarını anlattık. Ve düzenlemeler yapılması gerektiğini söyledik. Bugün, komisyon çalışmaları tamamlanmadan önce de iktidar partisini ziyaret ederek şunu söyledik: “Lütfen bu komisyonun çalışmalarını bugün sonlandırmayın, bitirmeyin bu tasarıyı. Pazartesi gününe erteleyin. Bu arada Meclis’te grubu olsun olmasın, sekiz tane partimiz var seçilme yeterliliği olan. Bunları davet edelim. Konuşalım. En adil seçim ortamını yaratalım” dedik. Ama görüyoruz ki ittifak yapmak yetmiyor iktidar partisine. Çünkü önlerini göremiyorlar. Ne olacağını bilemiyorlar.

Tolga hocam biraz önce 16 Nisan referandumunda maçın eşit koşullarda oynanmadığını söyledi. 16 Nisan’da maç oynanırken referandumun kuralları değişmişti. Şimdi de o değiştirilen kuralların meşrulaştırılması noktasında bir adım atıldığını görüyoruz. Ve sırayla sayacak olursak; iktidar, aynı binada oturan insanların farklı sandıklarda oy kullanması gibi bir ihtiyaç hissetmiş ki, böyle bir düzenleme yapmış. Sandık taşıma ile ilgili hepimizin akıllarına çok büyük soru işaretleri getiren bir uygulamayı ön plana getiriyor. Hasta ve yatağa bağlı insanlarımızın, vatandaşlarımızın oy kullanması noktasında bir düzenleme yapıyor. Sandık kurulu başkanlarının düzenlemesini değiştirmiş bu yasa tasarısıyla. Bizim, bunların bütününün seçmen iradesini baskı altına alması konusunda çok ciddi çekincelerimiz var. Bir de, hem cumhurbaşkanlığı hem de milletvekili adayı oylarının aynı zarfa atılması gibi kuvvetler ayrılığı ile bağdaşmadığını düşündüğümüz bir madde var.

Yine 16 Nisan gayrimeşru referandumundaki, o doğru olmayan uygulamanın bir itirafı olarak mühürsüz oyların önü açılıyor. Net bir şekilde görüyoruz. Tolga hocam biraz önce bahsetti; sandık çevresi noktasında net olan tanımlamalar keyfiyete açık bir hale getirilmiş durumda. Ve yine, kolluk kuvvetlerinin çağrılması noktasındaki düzenleme de aslında seçime farklı bir boyut kazandırabilir. Çünkü görüyoruz –ben sandık başlarında da çok bulundum– bazen orada bir vatandaşın keyfî bir tavrı çok ciddi krizlere sebep oluyor. Biz geçmişte bunu sağduyu ile çözebiliyorduk. Yani orada bulunan parti temsilcilerinin ve diğer temsilcilerin, memur arkadaşların sağduyusu ile partililerin hukukçularının desteğiyle bunu çözebiliyorduk. Ama bugünkü düzenlemeyle, oradaki herhangi bir seçmen her an kolluk kuvvetlerini çağırma yetkisine sahip olabiliyor. Bu yeni maddeyle, seçim sürerken, bir güvenlik görevlisinin belinde silahla o sandığın başına gelip, seçimdeki demokratik ve özgür havanın dağılmasına sebep olması gibi bir noktaya götürüldüğünü görüyoruz.

Cumhuriyet Halk Partisi olarak çok ciddi bir çalışma yapıyoruz ve şunu çok önemsiyoruz: Önemli olan, vatandaşlarımızın bu konudaki sağduyusu. 16 Nisan referandumunda beklenmeyen bir şekilde mühürsüz oylar meşru sayıldı. Ve bunu her iki tarafla yorumladığımız zaman da çok büyük bir çelişki ile karşılaştığımızı görüyoruz. Çünkü 16 Nisan referandumuna YSK eliyle bir şaibe bulaştırıldı. Şimdi de üç parti ittifak noktasında anlaşmışlar. AK Parti, MHP ve Büyük Birlik Partisi. Görüyoruz ki YSK’yı da dördüncü kurum olarak bu ittifaka ortak etmeye çalışıyorlar. Ama biz de vatandaşlarımızla büyük bir seferberlik başlatarak –CHP’li olsun, ya da başka partilere gönül vermiş olsun, hiçbir zaman siyasetin içinde olmayı, kendini bir partiye ait hissetmeyi düşünmemiş bir vatandaşımız olsun, hepsinin– seferber olup seçim güvenliği noktasında bir araya gelmesini sağlayacak çözümler üretiyoruz.

Bu arada teknolojiyi de en üst seviyede kullanmak istiyoruz. Ve biliyorsunuz artık çağımız çok ilerledi. Bilgi, teknoloji, veri analizi çok hızlı bir şekilde yapılabiliyor. CHP’nin de böyle bir altyapısı var. Özellikle ceplerimizdeki mobil telefonlarla uyumlu bir şekilde geliştirdiğimiz mobil aplikasyonlarla, bütün sonuçları hızlı bir şekilde merkezimizde toplayıp kamuoyuyla paylaşmak istiyoruz. Ve en önemlisi, ekmek ve su gibi ihtiyacımız olan adil ve demokratik bir seçimin yapılabilmesi için elimizden geleni sonuna kadar yapmak istiyoruz.

Onursal Bey, CHP’nin neler yapacağını, çözüm önerilerini ikinci kısımda dinlemek isteriz. Aslında biraz ipucu verdiniz bize.

Tekrar Tolga Şirin’e dönmek istiyorum. Hocam, şimdi bu mühürlü mühürsüz zarf olayı çok tartışılıyor.

Şirin: Evet, çok tartışılıyor. Anlamlı bir tartışma. Çünkü biliyorsunuz, YSK’nın kanuna aykırı olan bir kararı var.

Önce şu konuyu açığa kavuşturabilir miyiz? Seçimlerde sandık kuruluyor. Orada kullanılacak zarflar ve oy pusulaları, bir gün, ya da iki gün önceden sandık kurulu başkanına teslim ediliyor.

Şirin: Evet, onlar da mühürlüyorlar orada.

Sabahleyin orada topluca mühürleniyor.

Şirin: Ve bir numarası var o mühürlerin.

Her sandığın mührü ayrı.

Şirin: Evet, ayrı olduğu için de oradan öngörebiliyorsunuz. Geçtiğimiz seçimde, bu mühürlemenin olmadığı bazı oylar vardı. Ulusal ve uluslararası bir dizi raporun da göstermiş olduğu üzere, seçimi etki edecek düzeydeydi bunlar. Kanunun açık lafzına aykırıydı bu konu. Hatta o zaman “Bu, kanuna aykırı değil” dendi. Öyle argümanlar vardı. Fakat son değişiklik şunu gösteriyor, zımnen kanunsuzmuş ki şimdi ayrıca böyle bir hüküm getiriyorsunuz. Madem kanuna aykırı değildi, o zaman neden böyle bir düzenleme getirildi?

Ama Yüksek Seçim Kurulu bazen böyle lokal kararlar alabiliyor aslında değil mi?

Şirin: Evet, ama kanunun izin verdiği sınırlar çerçevesinde. Kanunun açık lafzı ile çelişen, yani kanunun A dediğini B yapan bir yorum ve üstelik bu yorum seçimin sonuçlarını etkileyecek düzeyde ise orada bir meşruluk krizi ortaya çıkar.

Şimdi bu yeni yasa ne getiriyor bize? Mühürlere, zarflara gerek yok.

Şirin: Gerek yok. Sabit filigran var. Yani matbu bir evrak geliyor, biz bununla seçime girmiş oluyoruz. Yeni düzenleme, “Mühre gerek yok” diyor özet itibariyle.

Barkod türü hiçbir şey yok mu?

Şirin: Hiçbir şey yok. Geçelim 2017 referandumuna. Bir an için şunu düşünelim: Ülkedeki yurttaşların yüzde ellisi, seçimlerdeki mührün –hile var ya da yok, o ayrı bir konu– olmamasından rahatsız. Ve diyorlar ki “Biz kazanalım ya da kaybedelim fark etmez, adil bir seçim olsun. Bunun için de mühür mutlaka bulunmalıydı. Neden böyle bir karar verildi?” diye bir tartışma açıyor. Normal şartlarda yapılması gereken nedir? “Madem yurttaşlarımızın bir kısmı öyle bir rahatsızlık içinde, o zaman biz bu konuya daha titiz yaklaşalım. Böyle bir tartışmayı kapatacak düzeyde seçim güvenliğini sağlayalım.” Örneğin bir barkod numarası verirsiniz, dediğiniz gibi. Bunlar aritmetik sıralamalı olur. Yani, her sandığın pusulaları daha baştan belli olur. Eğer üst üste gelen sayılar varsa, belli ki oraya dışarıdan taşınmış bir şeyler vardır. Veya o sayıların içinde olmayan bir barkod numaralı pusula gelmiştir. Demek ki seçimde hile vardır.

Bunlar bu teknolojik çağda hiç de zor bir şey değil. Çok basit bir şey.

Şirin: Değil. Bunu yaparsanız böyle bir tartışmaya da gerek olmaz.

Özetle sisteme dışarıdan bir oy pusulası, zarf girmesini önlemenin yolu.

Şirin: Bunu daha titizlikle yapmanız, güvencelemeniz lazım. Oysa şimdi “Pusulaya dahi gerek yoktur’’ diyorsunuz. Zaten YSK kanuna aykırı bir yorum yapmıştı, şimdi bu kanunsuzluk durumuna kanunî bir altyapı hazırlanıyor. Yani bu haklı bir itiraz. Hile yapılıp yapılmaması değil, ya da herhangi bir siyasî parti meselesi değil. Bütün seçmenlerin oyları ile ilgili bir güvence. Bu seçim olacak. Daha sonra başka bir seçim daha olacak. Her seçimi kazanacağınız garanti değildir. Bütün siyasî partiler için bir güvencedir bu. Hilenin karışmamasında bütün kamunun ve bütün siyasî partilerin menfaati vardır.

Peki o zaman şunu duyalım biz sizden: Mühürsüz olunca ne tür riskler içeriyor?

Şirin: Mühür bir güvencedir. Ekstra bir güvencedir. Güvenceleri artırmanız gerekir. Sandık başında sayısı belli olan bir mührün bulunması bir teminattır. Siz bir teminatı daha ortadan kaldırmış oluyorsunuz. Dahası, eskiden, oy atılacak sandığın üzerindeki deliğe kadar santim santim belirliydi kanun. Şimdi diyorsunuz ki: “Bırakalım bunu YSK belirlesin.” Yani yeknesaklığı ortadan kaldırmaya imkân tanıyan bir değişiklik bu. Mesela, o kabinlerin boyutları ve malzemesi kanunda belliydi. Diyorsunuz ki: “Biz bunu da kaldıralım, YSK duruma göre karar versin.”

Bakın çok titiz bir konu bu. Türkiye’de, daha bir seçim önce çok önemli bir anayasa değişikliğinde, ülkenin yarısının itiraz ettiği, meşruluk konusunda tartışma yaşadığı bir konu varken, normal şartlarda bir düşünüyorsanız on düşünmeniz ve ekstra teminat sağlamanız lazım. Ama kabinlerden tutalım, oyun atılacağı sandık, sandığın üzerindeki deliğe kadar bir dizi noktada ve mühür de dahil olmak üzere zayıflatmaya gidiyorsunuz. Yani bu, hem bir yerindelik sorunu hem de…

Bir tartışma varken bu tartışmayı sonlandırmak yerine, yeni tartışmalar çıkarıyorsunuz.

Şirin: Güvenceyle sonlandırmak yerine, “Benim dediğim olsun” şeklinde bir yaklaşım. Yani tartışmanın sadece bir tarafını ikna edebilecek — ki o da çok açık değildir bu arada. X veya Y partisine oy vermiş olan bir seçmen “A veya B partisi fark etmez, ben verdiğim oyun üzerinde bir şaibe kalmamasını isterim. Hangi partiye oy verdiğim önemli değil.” Yasama organından beklentim de, benim vereceğim oyun sonucunun tartışmaya açık olmayacağı şekilde bir kanun düzenlemesi yapması olmalıdır. Bütün yurttaşların isteği bu olmalıdır. Seçimde öyle veya böyle kaybedersiniz veya kazanırsınız, ama üzerinde şaibe olacak bir seçime neden girsin? 1876 Anayasası’ndan bu yana bir demokrasi kültürü olan, birçok Avrupa ülkesinden, Doğu Avrupa ülkesinden çok daha fazla deneyimi olan bir ülkenin hak etmediği bir tartışma bu.

Peki, başka sorunlu alan olarak neyi görüyorsunuz?

Şirin: Az önce değinildi: Seyyar sandık meselesi. Burada da şöyle bir olay var; kısaca açıklayalım: Özü itibariyle seyyar sandık, yatalak olan ya da evinden çıkamayacak olan seçmenin ayağına sandığın getirilmesi pratiği. Bu, ilk bakışta insan hakları hukuku bakımından lehte bir görüntü sunmakta. Fakat alternatif tedbirler var mıdır, yok mudur? Vaktiyle, İnsan Hakları Mahkemesi’ne geldi bu tür vakalar. Mahkeme ihlal bulmamıştı. Macaristan ile ilgili bir vaka vardı. “Ayağına kadar getirilmiyor olması ihlal değildir” dedi. Ama bir yandan da, “Devlet, bu yurttaşların oy verebilmesi imkânını sağlamalı” dedi.

Bir yandan iyi bir şey yapılıyor görüntüsü var, ama kanuna baktığımda çok muğlak olduğunu görüyorum. Seçim güvenliği açısından, mesela bu seyyar sandık gittiğinde, müşahitler nasıl gidecekler? Biliyorsunuz, Türkiye’de son birkaç seçimdir, gönüllü olarak on binlerce insan seçim güvenliği için gönüllü müşahitlik yapıyor. Bu kişiler nasıl gidecek acaba?

Herkes sandıktaki oyunu kullandıktan sonra mı götürülecek, yoksa başka bir sandık tariflenecek, o mu dolaşacak ev ev?

Şirin: Bu bağlamda bir sandık kurulu oluşturulacağı söyleniyor. Ama bunların ayrıntıları kanunda değil, Yüksek Seçim Kurulu’na veya daha alt normlara bırakılmış görünüyor. Öyle olunca, kanunî güvence olmadığında zayıflatılmış oluyor. Olumlu bir görüntünün kendisi dahi bir dizi soru işaretiyle birlikte geliyor. O sandık nereye gidecek? Kimler beraberinde gidecek? Oradaki kabinin güvenliği nasıl sağlanacak? Yatalak olan kişinin gizli oy verme imkânı nasıl sağlanacak? Kanun bunlara dair açık bir şey söylemiyor. Çok belirsiz. Haklı olarak da bazı sorular sorulabilir burada. Bu gizlilik konusunda, kabinin saklanması, kabinin belirsiz olması veya pusulanın boyutlarının belirsiz olması, sandığın belirsiz olması bir tarafa, şöyle bir olay da var. Diyor ki açıkça: “Vali’nin veya İl Seçim Kurulu Başkanı’nın talebi üzerine, sandık bölgeleri birleşebilir, seçim bölgesi birleşebilir, veya sandıkları seçim bölgesine aktarabilirsiniz.”

Ne demek bu?

Şirin: Özü itibari ile şu: Burada siyasî partiler de biraz göz ardı etmiş — ben komisyon raporlarına baktım, çok üzerinde durulmamış. YSK, “Vali veya İl Seçim Kurulu Başkanı’nın talebi üzerine karar verir” diyor. Burada şöyle bir muğlaklık var. Yani karar vermekten başka bir şansı yokmuş gibi. “Böyle bir talep gelmişse bunun gerekliliği üzerine karar verir” değil; “Birileri talep eder, YSK karar verir”.

Orada, “Adres şurası, şurası, burası” mı diyecek?

Şirin: Hayır.

“Buna gerek yoktur” kararını mı veremez?

Şirin: Şöyle anlatayım: İstanbul örneğiyle vereyim; “Güvenlik sorunu var. Bu sandığı Üsküdar Selimiye Mahallesi’nden, Caferağa Mahallesi’ne kaydırıyoruz. Kaldırılması gerekliliği konusunda talebimiz var. Bunun gereğini yapın” demektir bu.

Bu seçim günü mü yapılacak?

Şirin: Bir ay önce yapılacak. Bir ay yeterli bir süre değildir. Seçmen nerede oy kullanacağını bir ay içinde öğrenemeyebilir. Bunun ilan edileceği söyleniyor. Oysa tebliğ edilmesi gerekir. Ben nerede oy kullanacağımı öğrenmek için bir daha, bir daha gitmek zorunda değilim. Dahası, talep edenlerden biri vali. Vali dediğiniz kişi, idarî hiyerarşi içinde İçişleri Bakanlığı’nın astıdır. Yani İçişleri Bakanı olarak anlayabilirsiniz.

Siz az önce dikkat çektiniz; İçişleri Bakanlığı’nın, yani siyasî bir figürün talebi üzerine, bir seçim bölgesinde oy kullanacak kişilerin başka bir mahalleye kaydırılması söz konusu olabilir. Kaydırılmanın şöyle bir riski var: Bir yandan seçmen için güçlük kazandırabileceği gibi, ucu ucuna olan bazı bölgelerde, mahalleler üzerinde oynayabilirsiniz. Mesela “Bana biraz daha oy lazım. Önceki seçim gereğince, eğer şuradaki mahalle burada oy kullanırsa, bu dengeyi sağlayabilirim. Bu mahallede de benim fazladan bir oyum var, bu mahalle de burada oy kullansın” gibi bir durum yaratabilirsiniz. Siyaset biliminde buna “gerrymandering” denir. Yeni bir şey değildir. Bir “salamander” (semender) hayvanına benzetilerek tanımlanır. ABD’de Vali Elbridge Gerry örneği Yüksek Mahkeme’nin önüne gelmişti. Bizde de 27 Mayıs sonrası geldi; Demokrat Parti pratiklerine binaen Anayasa Mahkemesi’nin bir kararı da vardır bu konuda. Bir siyasî partinin kendi çıkarına, partinin oyunu artıran veya rakip partinin Meclis’e göndereceği temsilci sayısını azaltmak amacıyla seçim bölgesini şekillendirilmesi olayıdır. Yani seçim bölgesini çok alâkasız bir şekilde –bir sürüngen hayvana benzeterek– öyle bir oynuyorsunuz ki, seçim sonucunu garantiliyorsunuz. “Bana burada çok oy gelir, bunu alayım, ama biraz daha şuradan alayım” gibi mahalleler üzerinde kaydırma yapabilirsiniz. Zımnen, buna yol açabilecek pratiklere açıktır hüküm. Bu bakımdan da bir risk bulunmaktadır. Zaten seçime bir ay kala, seçim anketlerinin sonucuna göre, Valiliğin talebi üzerine YSK’nın kararı ile mahalleler üzerinde bazı değişiklikler yapabilme riski vardır.

Başka neyi böyle sıkıntılı görüyorsunuz?

Şirin: Çok fazla şey var sayabileceğim.

Birer cümle ile geçelim.

Şirin: Mesela, bir apartmandaki kitleyi veya ailelerden birisini başka bir sandığa gönderebiliyorsunuz. Bunu yapma nedeni belki, “Bir profilleme, etnik kimliklere veya dinî inançlara göre mahalleler belli olmasın, kaydıralım” gibi düşünülüyor olabilir; ama YSK onu nereden bilecek? Kim hangi inanca, hangi siyasî ilme sahip ya da hangi etnik kökene sahip, nereden bilecek?

YSK 6’sı Yargıtay, 5’i Danıştay üyelerinden oluşuyor. Başkan Yargıtay üyesi, Başkan Yardımcısı da Danıştay üyelerinden seçiliyor. Yani Yüksek Yargı.

Adıgüzel: Özellikle hocamın bahsettiği bu madde ile seçmenin otokontrolü de ortadan kaldırılıyor. Orada komşusunu kontrol edebilme olanağı da ortadan kalkmış oluyor aslında. Orada bir otokontrol de var. Komşusunu tanıdığı için, sahte bir seçmen yazımı olduğunda orada onu fark edebiliyordu eskiden. Burada o kontrol de ortadan kalkmış oluyor. Belki biraz şeytanın avukatlığını yapıyoruz, ama bu noktada çok farklı deneyimlerimiz var. Birilerinin, “Mezardakileri kaldırıp oy kullandırın” dediği günleri yaşadık.

Şirin: Mezar bir tarafa. Soyağacı kütüklerini biliyorsunuz. Birçok yurttaş 1800 yıllardan kalma. Hâlâ yaşıyor görünüyorlar. Yaşıyorsanız, seçmen olma ihtimaliniz var potansiyel olarak. Şimdi böyle soru işaretleri varken, bir de apartmandaki ailelerde kaydırma yaptığınızda… Bakın, illa olacak anlamına gelmez, ama bunları sormak zorundasınız. Türkiye’de son seçimde böyle tartışmalar yaşanmışsa, bu tarz tartışmaların olmayacağı bir boyuta taşımanız gerekir. Daha sayılabilecek çok şey var.

Bir not daha aktarayım. Mesela, şundan bahsediliyor: Sandık kurulu ve başkanının oluşumu daha önce siyasî partilerin katılımıyla olabilecekken, şimdi kura usulü var. Kamu görevlileri güvencesi varmış gibi görünüyor; ama kuranın nerede yapılacağı, nasıl yapılacağı gibi konularda bir netlik yok. O ilçede yaşayan bütün memurların listesi geliyor ve o listeden kura çekiliyor. Ama kanun şunu söyleyemiyor: Bu kura nasıl yapılır? Nerede yapılır? Siyasî partilerin denetimi nedir? Sorulduğunda da “Eski pratiklere bakacağız” deniyor. Bakmak zorunda değilsiniz.

Biz artık sandık kurullarında siyasî parti yöneticilerini göremeyecek miyiz?

Şirin: Yok. Yeni düzenlemeye göre sandık kurulu sadece memurlardan (kamu görevlilerinden) ibaret olacak.

Ama siyasî parti gözlemcilerine izin var herhalde, değil mi? Etrafta gözlemci olarak?

Şirin: Gözlemcilik ayrı, ama kurul icra kararı olacak.

Tabii, sonuçta bir sorun olduğunda, “Bu oy geçerli mi, değil mi?” konusunda o kurulun kararı geçerli.

Şirin: Bir de bahçe-müştemilat meselesi var. Bu müştemilat meselesini hâlâ çözemedim. Etimolojisine de baktım. Nedir yani müştemilat? Eski yasada sınır 100 metreydi, giremezdin, propaganda yapamazdın.

Çok kötü senaryo tabii.

Şirin: Ben yine de kötü senaryo olarak anlatıyorum, ama bunu da sormak zorundayız.

Bir siyasî parti temsilcisi, oranın güvenliğini tehdit ediyor diye yasadaki o “uzaklaştırma” maddesinin kurbanı olabilir.

Şirin: Yasadaki ifade açıkça şunu söylüyor. Biraz önce değindik; sandık kurulu, başkanı ile asil ve yedek üyelerin nasıl belirleneceğinden bahsediyor. Yasada, seçilecek görevlinin “Mani durumu yoksa” şeklinde bir ibare var. Mani durum ne demek? Ben mi söyleyeceğim mani bir durumum olduğunu? Yoksa oradaki kurul “Bu kişinin mani durumu var. Aradık ulaşamadık telefonuna” gibi bir şey mi diyecek? Bu olur veya olmaz. Ama yedek üyenin gelmesi bağlamında, bunun netliğinin olması lazım. Bunlar hep belirsiz kavramlar. Ve hukuk devletinde öngörülebilirlik ve belirlilik olması gerekir. Hele ki böyle seçim gibi temel haklara etki eden kanunlarda, çok daha spesifik öngörülebilirlikler olmalı

Anayasanın 67. maddesi net bir şekilde seçimlerin serbestliği, gizli oy, adalet, güvenlik meselesinin altını çizen bir halde.

Şirin: Dahası, Anayasa 13. maddede temel haklarla ilgili sınırlandırmaların kanunla olacağını söyler ve bu kanunun kalitesi itibariyle öngörülebilir olması lazım. Birçok konuyu böyle kanun altında muğlak bırakmamalı.

Çok kısa cevap vermenizi istiyorum. Böyle muğlaklıklar bırakılmasından bir anlam çıkarmalı mıyız? Oysa bazı şeyler, “Bu böyledir, bu böyledir” şeklinde net bir çerçeveyle çizilmeli. Dediğiniz gibi, daha önceki yasada ölçülerin oranları bile belliyken, şimdi böyle muğlak bırakılmasından bir anlam çıkarmalı mıyız?

Şirin: Siz çıkartırsınız ben çıkartmam veya tam tersi. Ama Anayasa Mahkemesi’nin hepimizi bağlayan içtihatları vardır burada. Anayasa Mahkemesi der ki: “Temel haklarla ilgili konulardaki kanun düzenlemeleri, öngörülebilir ve belirli olmak zorundadır.” Bunu ben söylemiyorum. Siz dersiniz ki “Efendim, biraz muğlak olsun” ben derim ki: “Kalsın.” Bunlar sizin ve benim değer yargılarımız olur. Ama hepimizi bağlayan Anayasa Mahkemesi’dir. Mahkemenin de açık içtihadı vardır bu konuda. İnsan Hakları Mahkemesi’nin de içtihadı vardır. Temel haklarla ilgilidir konularda –ki seçim hakkı ile ilgilidir bu–, kanunların belirlilik taşıması gerekir.

Hukuk sistemimize göre de teknik olarak sorunlu bir yasayla karşı karşıyayız.

Şirin: Benim kanaatim o yönde.

Peki. Nurten Hanım, size sormak istiyorum. Hak ve Adalet Platformu’nun demokratik, adil, temiz bir seçimle ilgili bir çağrısı vardı. Önce onu duymak isterim. Tolga Hoca’yı dinlerken “Kolluk kuvvetinin çağrılması, valilik kararıyla sandıkların taşınması” konusu, bana, Doğu ve Güneydoğu’da seçim güvenliğinin sıkıntılı olabileceğine dair işaretler gibi görünüyor. Sizin oradaki tecrübenize istinaden bunu soruyorum. Öncelikle, Hak ve Adalet Platformu’nun çağrısının sebebini, ikinci olarak da, o bölgede siyaset yapmış, bilfiil seçimlerin başında bulunmuş biri olarak, oraya ilişkin endişelerinizi duymak isterim.

Ertuğrul: Ben, Hak ve Adalet Platformu’nun bu çağrıyı yapmadan önceki çalışmasını anlatayım. Bizden önce, TÜSEV (Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı) geniş katılımlı, bütün siyasî parti liderlerinin de katıldığı bir toplantı yaptı. Daha sonra biz, 90’lı ve daha önceki yıllarda olduğu gibi, liderlerin bir araya gelip tartıştığı, ülke sorunlarına dair çözümler bulmaya çalıştığı, oraya gelen parti temsilcilerinin bir ittifakı değil ama herkesin ortak değerde nasıl buluşabileceği, ülkenin bulunduğu durumundan nasıl çıkabileceği konusuna dair bir panel yaptık. Bu panel de çok ses getirdi. Demek ki, insanların beklentisi, arzuları, isteği tamamen buymuş. Dört farklı partiden temsilciler vardı. Gönül isterdi ki çok daha fazla katılım olsun. Keşke iktidar partisinden de temsilciler olsaydı. Muhalefetin duyduğu sıkıntıyı iktidar da duysa, ona göre bir cevap verebilseydi.

Bu dönemlerde biz her şeyi siyasî partilere bırakamayız. Bu yüzden, sivil toplum kuruluşları bu dönemde inisiyatif almalılar. Hak ve Adalet Platformu da bunlardan biri. Diyalog Grubu, Demokrasi için Birlik, Yurttaş Girişimi, Önce Demokrasi gibi sivil toplum kuruluşları bir araya gelip, “OHAL’siz, demokratik, adil, temiz bir seçim” talebinde bulunduk. Hakikaten OHAL’de seçim olmaz. Neden olmaz? Tolga hocam biraz önce anlattı. Ama onun dışında, siz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne imza atmışsınız. Bunu kabul etmişsiniz. Kaotik dönemlerde seçim olmaz demişsiniz. Olağanüstü Hal ne demektir? Olağan olmayan, normal olmayan bir dönemden geçiyoruz demektir. Her Allah’ın günü farklı farklı şeyleri duyarken, en ufak bir eleştiride bulunan insanları, “Hakaret ettin, ülkenin güvenliğini tehdit ettin” diye suçlamak… Zaten öyle bir şey oluşturulmuş ki, “Ya bizdensin, ya değilsin, ya bizdensin, ya vatan hainisin” diyerek böyle bir ikilemde olan bir süreçten geçiyoruz.

Siz, bir siyasî parti olarak seçime girdiğiniz zaman, siyasî parti liderlerini eleştireceksiniz. Bir siyasî partinin lideri bugün Sayın Erdoğan, Cumhurbaşkanı. Onun dışında dış politikayı eleştireceksiniz, ekonomiyi eleştireceksiniz, eğitimi eleştireceksiniz, sağlığı eleştireceksiniz. Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Kadının geldiği noktayı, kadın şiddetinin %1400 artmış olduğu durumu eleştireceksiniz. Bu eleştirileri yapmadan nasıl olacak? “OHAL var” deniliyor. Herkes susturuluyor. “Konuşmayacaksın” deniliyor. İnsanlar twitter hesaplarından yaptıkları paylaşımlar nedeniyle bile sorguya çekiliyor, gözaltına alınıyor. Peki, nasıl seçime gireceksiniz? Bütün bu sıkıntıları diğer gruplarla birlikte taşıdığımız için böyle bir çağrıda bulunduk.

Burada Anamuhalefet partisine de çok iş düşüyor.

Bu çıkarılan seçim yasasının –biz buna seçim yasası demiyoruz, iktidarı sağlama alma yasasıdır– bunun halk nezdinde mutlaka bir tartışmaya açılması lazım. Biz, yüksek akılla halkı bilinçlendirmek zorundayız. Bunun getirisini, götürüsünü halka anlatmak zorundayız. Sivil toplum kuruluşları zaten yapabildiğini yapıyor. Burada Anamuhalefet partisine veya diğer partilere büyük iş düşüyor. Bunu dillendirmek zorundalar. Siz bu yasayla nasıl seçime gideceksiniz?

Bir kısım zarfın mührü var, bir kısmı mühürsüz. Mühür ya vardır ya yoktur. O zaman mührü kaldırın. Ne gerek var mühre? Dünkü platformda Cihangir İslam Hoca da vardı; bir öneri getirmiş, twitter hesabından yazmış, tesadüfen okudum, buradan da söyleyeyim: Barkod sistemini önermiş. Çok basit bir şey. Getirin barkod sistemini ve sahte oyların önüne geçin. Bu tartışmaları bitirin. Madem böyle bir çekince yoksa ve sağlam almak istiyorsanız, o zaman bütün bunları bitirin. Barkod sistemine bağlayın iş bitsin.

Yasal olmadığı halde, YSK’nın saat 17.00’de açıkladığı karar kimin vicdanına sığar? Eski arkadaşlarıma da soruyorum bunu: “Sizin vicdanınıza sığdı mı? Evet, biz bu seçimi aldık diyebiliyor musunuz? Kul hakkına girmediniz mi? Dönüp kendinize sorduğunuzda bu rahatsızlığı duymuyor musunuz?” Duyuyorlar. Ve özel, ikili ilişkilerde “Vallahi duyuyoruz, ama ne yapalım, helal edin” diyorlar. Biz de “Helal etmeyiz” diyoruz.

AK Partili arkadaşlarınıza mı soruyorsunuz?

Ertuğrul: Evet. Oturup konuştuğumuzda, “Arkadaşlar, orada yanlış bir şey varsa karşı çıkın, kabul etmeyin” diyoruz. Siyaset hayatı düzenleyen kurumlardır.

Nurten Hanım, bu sandık kurulu meselesine de kısaca değinmenizi rica edeceğim. Sandık taşıma meselesinde akla sanki ilk Güneydoğu geliyor. Sizin aklınıza da ilk önce orası mı geldi?

Ertuğrul: Sadece benim değil, herkesin aklına Güneydoğu geldi.

Orada pratikte bu nasıl işler? Mesela, Kızıltepe’deki sandıkların alınıp Mardin merkezine götürülmesi, Kızıltepe’dekilerin oy kullanamaması. Böyle mi olur bu işler?

Ertuğrul: Mesela, Bingöl Karlıova bölgesinden HDP’ye oy çıktı. “Orada güvenlik yok” deyip sandığı taşıyacaklar. Kim taşıyacak?

Karlıova’daki seçmen gelsin oyunu orada kullansın.

Ertuğrul: E neyle gelecek? Silah eşliğinde gelecek. Siz Karlıova’da Allahın dağında yaşayan bir vatandaşsınız, sizin gücünüz yok. Devlete karşı ne kadar direnebilirsiniz? Direnme gücünüz olabilir mi? Her ne kadar vermek istemeseniz de, ya gidecek oy kullanmayacak veya orada silahların gölgesinde “Canımı kurtarayım” diye oy verecek. Şimdi bu vicdanî bir olay mıdır? “Tamam, doğru, biz yasal bir seçim yaptık. Hakkaniyetli bir seçim.” Her gün akademisyen unvanlı insanlar, araştırmacılar, televizyon kanallarına çıkıp konuşuyorlar. Tamam, siz araştırmacısınız da Bekir Ağırdır kim? Bir de onun araştırmalarını okuyun. Araştırmalara bu kadar güveniyorsanız, bir de onun çıkartın televizyonlara. Onu konuşturun. Hadi buyurun. Onun KONDA İnteraktif sitesi var, açıyorum izliyorum. Bu kadar tarafsızsanız, güveniyorsanız, buyurun, Bekir Ağırdır’ı da kanallara çıkartın. Bir de onu konuşturun, onu dinleyin. Onun yaptığı araştırmaları da söyleyin.

O zaman siz bayağı endişelisiniz Güneydoğu’daki seçim güvenliğinden.

Ertuğrul: Tabii ki endişeliyim.

Şirin: Kısa bir not düşeyim. Uluslararası raporlar da bunu söyler. Dezavantajlı grupların, yani toplumda çoğunluk olmayan, etnik, dinî vb. sebeplerle azınlıkta kalmış grupların, kolluk güçlerinin bulunduğu mekânlardan uzak durma eğilimi olacağı ve seçim bağlamında da seçimlere katılmama gibi bir sonuç ortaya çıkarabileceğini söyler. Türkiye’ye özgü bir şey de değildir. Raporlanmış bir konudur bu.

Yani, İsrail’de yaşayan Filistinli grupların oy kullanmasını getirelim aklımıza.

Şirin: Evet, onun gibi. Silahlı kolluk kuvvetlerinin bulunduğu yerlere yakın durmama gibi bir eğilimin olacağı, raporlanmış bir şeydir. Az önce söylenen, yeni bir şey değil.

Bilâkis oy kullanmanın önünü açmak gerekirken…

Şirin: Evet ama tam tersine, böyle bir riski taşıyabileceği söylenmiştir geçmişte. Seçim hukukunda da bu böyle dile getirilir. Siyasetbilimciler, bu konudaki araştırmacılar da söyler bunu.

Yine Ankara’ya dönelim. Onursal Bey, konuklarımızı dinlediniz, çok fazla bir şey sormayacağım. Bu negatif tabloyu değiştirmek için CHP ne yapacak?

Adıgüzel: Biraz önce Nurten Hanım değindi; ben de, sadece 8 Mart’ta değil, kadınların her gün hatırlandığı günlerin gelmesi dileğiyle, bütün kadınlarımızın Dünya Kadınlar Günü’nü kutluyorum.

Bugünlerde biz hâlâ insanların temel haklarını kullanmak için hükümetin, yasa yapıcıların, anlam çıkarma noktasına bizleri itecek kadar muallâk konuları, tanımlamaları kullanmasını üzülerek izliyoruz. Bütün uyarılarımıza rağmen, muhalefetin bütün çabalarına rağmen, şeffaf, herkes tarafından kabul edilebilir bir seçim yapmak yerine, muhalefeti, kendinden olmayanları yok sayan bir anlayışla yürüyorlar.

Biz barkod sisteminin uygulanması ile ilgili bir yasa teklifi verdik. Oy pusulasında, sandıkta ve zarf üzerinde bir barkod olması ve bu barkodların o sandığa ait olmasıyla birlikte, bir takip sisteminin kurulabileceğini ya da buradan, bir sırlı sistemin olabileceğini söyledik. Ama onlar mührü kaldırma yönüne gittiler. Hâlbuki bundan 3-4 ay önce, yani Eylül ayında, hükümet kanadından da böyle birkaç açıklama duymuştuk. Basında da yer bulmuştu. Özellikle, mühürsüz oyların meşrulaştırılması konusunda aldıkları eleştiriler nedeniyle, onların da bir barkod sistemi üzerine çalışmak gibi bir niyetleri olduğunu kamuoyuyla paylaşmışlardı birkaç kanal üzerinden. Fakat gördük ki, seçimlerle ilgili kaygıları artmış ve ittifak yollarını denedikçe, seçimlerin manipüle edilmesi noktasında da kendilerine yollar açmaya çalışıyorlar. 16 Nisan’da kullandıkları yöntemleri meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Biz de, CHP olarak, buna karşı, öncelikle her sandığın başında bir vatandaşımızın olmasını sağlamak için ciddi bir çalışma başlatıyoruz. Bunun ilk adımı olarak da, seçime girecek siyasî partileri ziyaretle başladık. Tabii sadece siyasî partileri değil, Türkiye’de seçim güvenliğini önemseyen bütün kurumları bu sürece dâhil etmek istiyoruz. Onların temsilcileriyle görüşüp, Adalet Yürüyüşü’nde olduğu gibi, Türkiye’nin bütün kesimlerine, halkımızın da katılımına açık bir şekilde, bütün Türkiye’yi ayağa kaldıracak bir seçim seferberliği başlatalım istiyoruz. Çünkü bu hepimizin ihtiyacı. Adil, demokratik bir seçim çocuklarımızın geleceğini etkileyecek bir noktada. İktidar, bu çabalarıyla aslında seçmenleri bir şekilde yıldırmaya çalışıyor. Biz de CHP olarak Türkiye’nin neresinde olursa olsun, Güneydoğu’da olsun, Sinop’ta olsun, Edirne’de, Mersin’de olsun, bütün seçmenlerimizin oylarına sahip çıkmak için bir çalışma başlatıyoruz. Bunun içinde gönüllüler olacak. Diğer siyasî partilerin olması için görüşmeler yapmak istiyoruz. Teknoloji noktasında bütün desteği vermeye hazırız. Kimseyi CHP çatısı altında birleşmeye çağırmıyoruz. Biz, adil bir seçim yapılması noktasında birleşmeye çağırıyoruz. Çünkü bunun geleceğimizi doğrudan etkileyecek bir süreç olduğunu, çok önemli bir dönüm noktası olduğunu net bir şekilde biliyoruz.

Dediğim gibi, teknoloji artık çok hızlı bir şekilde ilerliyor. Yeter ki aklımızı, vicdanımızı doğru bir şekilde çalıştıralım ve Türkiye’nin geleceğinin iyi olmasını, güzel günlere açılmasını isteyelim. Ama ne yazık ki iktidar kanadı, birilerinin iki dudağı arasında bir ülke olmasını istiyor. 80 milyon kişinin kaderi, bir kişinin iki dudağı arasına hapsedilsin istiyor. Biz de buna karşı, sonuna kadar adil, demokratik bir seçim olması için çalışmayı sürdürmek istiyoruz.

Onursal Bey, siyasî partilerle yaptığınız temaslarda, bu meseleyi yakıcı bir mesele olarak gören siyasî partiler hangileri? Gerekirse beraber bir komisyon oluşturup, beraber çalışmayı yürütebileceğiniz, bu konuya sıcak yaklaşan partiler hangileri?

Adıgüzel: Tabii seçimlerin bir de şu tarafı var: Adil olabilmesi için, iktidarın ve muhalefetin eşit şartlarda yarışabilmesi gerekiyor. Bu noktada da Türkiye’deki uygulamada birçok eksiklik var. İktidar, devletin uçaklarını, örtülü ödeneklerini, araçlarını kullanırken, muhalefet partileri, hele Meclis’te grupları yoksa binbir zorlukla mücadele etmek zorunda kalıyor. Bunun içinde, Hazine’den pay alamayan, seçim desteği alamayan partiler var. %10 barajı gibi antidemokratik bir uygulama var önümüzde. Hükümet, bir ittifak tasarısıyla, bunu da kendine göre yorumluyor. MHP’nin baraj altında kalmasını engelleyebilmek için ya da ittifakını genişletmek için bir taktik geliştirmiş; “İttifaka verilen oy da partiler arasında orantılı olarak dağıtılacaktır” diyor. Aslında bu da adil seçim noktasında bir sorun yaratıyor. Çünkü ittifaka oy veriliyor. Sonra bu, ittifak partileri arasında dağıtılıyor.

Bizler, Saadet Partisi ile görüştük. İYİ Parti ile görüştük. Büyük Birlik Partisi’ne gittik. Demokratik Sol Partisi’ne gittik. Vatan Partisi’ne gittik. Sadece Büyük Birlik Partisi getirilen bu sistemin doğru olduğu noktasında görüşlerini bildirdi. Ama diğer bütün partiler, adaletli bir seçim olma noktasında elini taşın altına koymak için hazır olduklarını ve her türlü çalışmaya destek olacaklarını prensip olarak söylediler. Bunun tek çatı altında olmasına da gerek yok. Gönüllüler, Türkiye’de geçmişte olduğu gibi, ayrı bir çalışma yürütebilir. Biz CHP olarak, sandıkların başında birer temsilcimiz olması konusunda bütün çalışmalarımızı sürdürüp bunu da en iyi şekilde sonuçlandırmayı hedefliyoruz. Çünkü yeni teknolojiyi de en iyi şekilde kullanarak, genel merkezimizde bütün verileri hızlıca işleyip sonuca ulaşmak istiyoruz. Sadece seçim günü değil, seçim öncesinde de ciddi çalışmalar yapıyoruz. Riskli noktaları belirliyoruz öncelikle. Önceki seçimlerde nerelerde manipülasyon olma şansı daha yüksek, bunlar üzerinde istatistiksel çalışmalar yapıp farklı çözüm önerileri bulmaya çalışıyoruz. Bizi arayıp, “Ben Türkiye’de adil bir seçim olmasını istiyorum. Bunun için her şeyi yapmaya varım” diyen arkadaşlara ortaya çıkardığımız istatistiklerin vermiş olduğu ipuçları doğrultusunda yönlendirmeler yapmak istiyoruz.

“Riskli bölgeler” dediniz. Bunlar arasında Güneydoğu’ya bir parantez açacak mısınız?

Adıgüzel: Tabii ki. Riskli bölgeler arasında, Güneydoğu’daki sandıklarda da çok sorun var. Ama Türkiye’nin birçok noktasında da buna benzer sorunlar görüyoruz. Bunları minimuma indirecek şekilde bir çalışma yapmak istiyoruz. Özellikle büyük şehirlerde sıfır hata yapacak bir sistem oluşturmak istiyoruz. Biliyorsunuz, seçmen sayısına baktığımız zaman artık büyük şehirlerde de ciddi bir oy potansiyeli var. Bununla birlikte,19 milyona yakın genç var oy kullanacak, biz bunları çok önemsiyoruz. Adil bir seçim olma noktasında onların ne kadar heyecanlı olduğunu biliyoruz.

Ben CHP’nin genç üyelerinden biriyim. 2004 yılından itibaren oy kullanmaya başladım. İlk oyumu 2004’te kullanmıştım. O günden bugüne, gençler sürekli AKP iktidarının dayatmalarıyla karşı karşıya kaldı ve bugün çoğu değişimden yana tavır almak istiyor. Biz o genç kardeşlerimizin hepsine “Referandumda nasıl ‘Hayır’ dediyseniz, gelin” diyoruz — ki kamuoyu araştırmalarında %60’dan fazla gencin referandumda “Hayır” oyu verdiğini Bekir Ağırdır da söylüyor. Bu gençlerimiz, hangi partiye oy verirlerse versinler –referandumda “Evet” oyu da vermiş olabilirler, AKP seçmeni de olabilirler– sandık güvenliği noktasında Türkiye’de yaşayan herhangi bir vatandaşımızın haksız rekabete her zaman karşı çıkacağını biliyorum.

Şu an itibariyle, seçim güvenliği meselesi gerçekten tüm örgütünüzün hassas olduğu bir konu mu?

Adıgüzel: Bence bugün seçim güvenliği meselesi Türkiye’nin hassas olduğu bir konu. Çünkü yapılan araştırmalar, Türkiye’de toplumun %86’sının adalet istediğini gösteriyor. Bu mesele birinci sırada. Adalet hayatın her alanında bize lazım. Kanun karşısında eşit olmak istiyor insanlar. Keşke YSK kararlarının hukuk denetiminden geçebilme ihtimali de olsa. Keşke bunları da getirebilse iktidar. Mühürsüz oyları meşrulaştırmak yerine, meşrulaştırmanın hesabını verse.

Onursal Bey, çok net bir soru soracağım: Diyelim ki bu yasa öyle veya böyle çıktı — ki çıkmaması imkânsız. Bu maddeler var. Süreç ona göre işliyor. Siz CHP’nin yetkili isimlerindensiniz, MYK üyesisiniz, tabanda da gücünüz olduğunu biliyorum, CHP’de, “Evet, bu yasaya rağmen seçime gireriz” ya da “Böyle seçim mi olur? Bizim böyle adaletsiz bir seçimde ne işimiz var?” sorularından hangisi gündeme gelebilir?

Adıgüzel: Biz CHP olarak, öncelikle, seçimlere, demokrasiye inanıyoruz. 2019 seçimleri için umutluyuz. Bunu net bir şekilde vurgulamak istiyorum: çok umutluyuz. Bu telaşın sebebinin, iktidarın seçimi kaybedeceğini görmesinden kaynaklandığını biliyoruz. Bunu net bir şekilde söyleyebilirim. Biraz önce söylemiştim, Türkiye’de oy kullanacak 19 milyon genç var. Bunlar büyük oranda değişim istiyorlar. Ekonomiden, sağlık sisteminden, çocuk istismarlarından, kadına şiddetten sıkılan ve artık değişim isteyen milyonlarca insan var Türkiye’de. Biz onların iradelerinin sandığa doğru yansıması ve sonuçların da Türkiye kamuoyuna doğru yansıtılması için elimizden geleni yapacağız. Hiçbir şekilde umutsuzluğa kapılmıyoruz. Çünkü onlar kaybettiklerini gördükleri için, 16 Nisan’da önce minareyi çaldılar, kılıf hazırlamaya çalıştılar. Bugün minareyi açıktan kaçırmaya çalışıyorlar. Ama Türkiye’de sağduyulu, geleceğini garanti altına almak isteyen bir gençlik var. Sağduyulu vatandaşlarımız var. Onlar bu seçimin manipüle edilmesine izin vermeyecekler. Gerekirse biz bunu seferberliğe çevireceğiz.

Anketlerin de gösterdiği gibi, Türkiye toplumunun %86’dan fazlası adaletin her alanda olmasını istiyor. Bunun da ilk yolunun, 2019 seçimlerinin adil, demokratik bir şekilde ve eşit şartlarda yapılması gerektiği biliyorlar ve bunun için çalışmak istiyorlar. Biz de bunun öncüsü olarak çalışmalarımızı sürdüreceğiz. 2019 seçimleri, Türkiye’de karanlık günlerin son bulacağı, aydınlık günlere adım atılacağı bir seçim olacak. İstedikleri kadar yasalarla, ittifaklarla ortaya çıksınlar, şunun bilinmesini istiyorum. Türkiye tarihi de çok net bir şekilde göstermiştir: “1 Kasım 2015 seçimlerinde biz %49 oy aldık, diğer taraf %10 oy aldı. %60 oyumuz var” diyerek başarılı olunmuyor. Önemli olan, tabanda bir mutabakattır. İki genel başkanın, iki kurumun yaptığı ittifak, ülke tabanında karşılık bulmuyorsa, toplumsal mutabakatla karşılanmıyorsa, sonuca ulaşmıyor. Bugün de böyle bir tablo görüyoruz. Biz kesinlikle vatandaşımızın hakkını sandıkta yedirmemeye karlıyız.

Onursal Bey, son cümleniz üzerine bir şey sormak istiyorum. Bu konuda seçmende şöyle bir endişe var: 16 Nisan 2016 referandumunda, CHP’nin mühürsüz oy itirazının yeterince yüksek sesle yapılmadığı yolunda itirazlar var. Dolayısıyla bu söylediklerinizin inandırıcı olabilmesi için parti üyesi olarak bu konuya ilişkin bir özeleştiri yapmayı düşünüyor musunuz?

Adıgüzel: Öncelikle şunu görmemiz gerekiyor. Tolga Hocam da söyledi; maç oynanırken kurallar değiştirildi. Tabii ki eksiklikler olabilir. Biz her şeyi mükemmel yaptığımızı iddia etmiyoruz. Ama biz iyi niyetle, kimsenin hakkını yemeden, demokratik bir seçim olması noktasında vatandaşımızın iradesinin sandığa doğru yansıması için çabalıyoruz. Milletin vergileriyle oluşan kaynakların, seçimleri manipüle etmek için kullanılmaması konusunda tavrımızı net bir şekilde ortaya koyuyoruz. Bunları yaparken de hiçbir ortamda mükemmel olduğumuzu söylemiyoruz.

16 Nisan referandumunda şöyle bir eksiklik vardı: Kimse YSK’nın da bu suça ortak olacağını o günlerde tahmin etmemişti. Ama bugün farklı senaryo analizleri yaparak ne tür sorunlarla karşılaşacağımızı kendi içimizde bir beyin fırtınası yaparak değerlendiriyoruz. Diğer siyasî partilerin, hukukçuların, akademisyenlerin yorumlarına ve desteklerine açığız. “En doğru şekilde nasıl bir çözüm önerisi bulabiliriz? Hukuksal anlamda, 16 Nisan referandumunda ya da daha önceki seçimlerde, müdahale noktasında kalmış olduğumuz eksiklikleri nasıl tamamlayabiliriz?” noktasında da ciddi bir çalışma yürütüyoruz, bunu da söylemek istiyorum. Vatandaşlarımız sandığa gelsinler, oylarını kullansınlar, hep birlikte geleceğimize sahip çıkmak zorunda olduğumuza emin olsunlar. Tekrar altını çizmek istiyorum: Geleceğimize hep birlikte sahip çıkacağız. Sadece Cumhuriyet Halk Partisi değil, bütün Türkiye’de ülkemizin geleceği için sandıktaki adaletsizlikle mücadele etmek isteyen arkadaşları bu çalışmaya davet edeceğiz.

Efendim, çok teşekkürler, sağolun. Nurten Hanım, size son olarak şunu sormak istiyorum. Çok uzun olmamak kaydıyla cevabınızı alabilir miyim? Vatandaşlara ne görev düşüyor? Çünkü ciddi oranda büyük bir kesim, verdiği oyun peşine düşmek, milli iradenin yansıması için böyle bir hassasiyet peşinde. Onlara çağrınız nedir? Vatandaş ne yapmalı?

Ertuğrul: Ben bu çağrıyı sadece muhalif partide olan vatandaşlara değil, AKP’de, MHP’de, Vatan Partisi’nde, diğer muhalif partilerde olan vatandaşlar için de yapıyorum. Bizim ana ilkemiz ortak bir yaşamsa, temiz bir dilse, hukukun üstünlüğüyse, adaleti istiyorsak, bunu siyasî bir seçim olarak görmeyeceğiz. Mücadelemiz, kendi partimizin üstünlüğü, onun kazanması için olmamalı.

Bekir Ağırdır’ın KONDA İnteraktif sitesine girdiğinizde, yapılan araştırmaların neticelerini göreceksiniz. Ben oradan çok faydalanıyorum. Bu ülkede adalet arayışında olan insanların oranı %80’lere varıyor. Demek ki bunun içerisinde, iktidarda olan partiye mensup insanlar da var. Kaotik bir yaşamdan bıktılar, adalet arayışındalar. Bizim geleneğimizde var. Biz 5000 yıldır beraber yaşıyoruz. Biz ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı bir dile razı değiliz, temiz bir dil istiyoruz. Beraber yaşamak istiyoruz. Adil bir düzen. Adil düzen çok güzel bir şeydi. O hukukun herkese, eşit bir şekilde dağıtılmasını istiyoruz.

Vatandaş ne yapacak? Bu artık A partisi, B partisi, C partisinin meselesi değil. Seçime 1 sene mi kaldı? Ortak yaşamın, geleceğimizin, çocuklarımızın hayatı ve geleceği için, bu 1 sene içerisinde herkesin, kendi normal yaşamından vazgeçip, yanındakini, eşini, dostunu, akrabasını bilinçlendirmesi lazım. Az önce söylediğim buydu. Biz artık yüksek bir akılla hareket etmek zorundayız. Hak ve Adalet Platformu olarak ortak yaşam, temiz bir dil, adalet arayışı, hukukun üstünlüğü ile ilgili kurumsal bir metin hazırladık. Önümüzdeki günlerde bu metinle herkese gideceğiz; halka da gideceğiz, siyasî partilere de, iktidara da, muhalefete de gideceğiz. Burada vatandaşa düşen görev: “Sen adalet istiyor musun? Beraber yaşamak istiyor musun? Eğer istiyorsan önce kendi evine bakacaksın.’’ Benim evimde biz Avrupa Birliği gibiyiz. Bizim evde Arnavut’u var, Çerkez’i var, farklı mezhepten olan insanlar var. Biz hangisinden ayrılacağız? Bu ülkede o kadar ayrıştırıcı bir dil kullanılıyor ki, birbirimizi mi boğazlayacağız? Hepimiz rahatsızız.

Biraz önce bahsettim, Bingöl’de çok farklı görüşlerin olduğu bir çevreden geliyorum. İktidar tarafından olan da var, muhalif taraftan olanı da var. Herkes bu dilden, bu düzenden, bu gidişattan çok rahatsız. Yapılacak tek şey, bir partide çalışmak istemiyorsan, kendine yakın bulduğun bir sivil toplum kuruluşunda, eşinle, dostunla birlikte, dokunacaksın, anlatacaksın, geleceği göstereceksin. “Bu tünelin ucunda ne var? Aydınlığı mı istiyorsun, karanlığı mı istiyorsun?” Bunun arkasını bırakmadan son güne kadar çalışacaksın. Hep birlikte çalışacağız.

Zamanımız varsa, çok kısa olarak bir şey söylemek istiyorum. Onursal Bey’in sandık güvenliği konusunda söyledikleri üzerine, buradan Saadet Partisi’ne ve İYİ Parti’ye çağrı yapmak istiyorum: Çıkarılan o yasa maddesine göre HDP’nin ve CHP’nin müşahitleri sandık başlarında belki de çok inisiyatif alamayacaklar, engellenebilirler. Burada ana yüklenici Saadet Partisi ve İYİ Parti olmalı. Bunun için şimdiden çalışmaya başlamalılar.

İYİ Parti’den Ümit Özdağ, geçenlerde bu konuyla ilgili olarak yayın konuğumuzdu. Onlar da bu konuda hassasiyetlerini dile getiriyorlar.

Ertuğrul: Bayraklara, flamalara harcayacakları parayı şimdiden insan eğitimine harcasınlar. Takip etmeliyiz. Geçen sefer olduğu gibi, verdiğimiz oyların arkasını bırakmamalı, kadere razı olmamalıyız.

Peki. Hocam, sizden de “Siyasî partiler ne yapmalı?” sorusunun cevabını alayım. Böyle bir yasa var, çıktı, seçime doğru bir gidiş var. Onlara ne görev düşüyor, ne yapabilirler?

Şirin: Söylenenleri tekrar etmek istemem. Siyasî partilerin dışında belki bazı sivil toplum…

Ya da sivil girişimler ne yapmalı?

Şirin: Şöyle bir şey var tabii. Ben siyasetçi değilim, ama anayasa hukukçusu olarak şunu söyleyebilirim: Latin Amerika’da, özellikle seçim yolsuzluklarına binaen, yeni anayasa değişikliklerinde dördüncü erkten bahsetmeye başladılar. Normalde yasama, yürütme, yargı olarak geçer. Üç erkten bahsederiz.

Aman basın olmasın, basının hali ortada.

Şirin: Basın değil. Basın zaten bir temel erk alanıdır. Erk değildir. Muhtemelen yanlış ifade ediliyor. Esas, dördüncü bir erk konuşulmaya başlandı. Bu erk, “Yolsuzluklara karşı kamuoyu veya yurttaş girişimleri yoluyla şeffaflık sağlayabilecek denetim mekanizmaları” diye ifade ediliyor. Yeni yeni bunun üzerinde duruluyor. Yani, hem ekonomik yolsuzluklar, hem de seçim yolsuzlukları konularında, kamu gücünün yanında, yurttaşların katılımıyla oluşan yeni bir erk alanı ifade edilir. And Dağları’nın civarında çıkmış olan yeni anayasalarda –ki onlarda da başkanlık rejimi ve buna bağlı bazı tartışmalar var– bunlar oluşmaya başladı. Tabii bizde bugünden yarına olacak bir şey değil; ama buna uç verecek ya da bu tarz bir talebe denk düşecek –çünkü orada da önce bu tartışmalar oldu, baktılar ki artık bu partilerle olmuyor– başka girişimlerle şekillenmeye başladı. Yeni bir anayasa yapılırken de bir talep olarak ortaya çıkmıştı.

Mesela, bizde de “Oy ve Ötesi” grubu önemli bir dinamizm kazandırmıştı. Bağımsız bir seçim güvenliği çalışması, doğrudan gönüllü ve siyasî partilerin dışında –bir eğitim sürecinin geçirilmesinden sonra– seçim güvenliğinin sağlanması için “Yurttaş Girişimi” gibi de ifade edebileceğimiz örgütlenmeler. 30 bin, 40 bin kişilerden bahsedilir bu çalışmalarda. Çok daha fazlası da olabilir. Bunlara biraz kafa yormak veya buralara biraz daha bakmak gerekir diye düşünüyorum.

Bir de, birkaç not var. En azından soru bırakarak bitireyim. “Bütün partiler şunu yapsın, bunu yapsın” diye tekrarlamak istemem, zaten söylendi. Ben şunu da anlamıyorum, bu konu üzerinde çok konuşmadık. Kanunun getirdiği bu boyut var bir de: Seçim ittifakında ısrarlı bir baraj koruması var. Şu soruyu sorarak tamamlamaya çalışayım. Baraj niye vardı? Yıllarca neyi anlatıyordu? “Bu ülkede istikrar yok. İstikrarı sağlamak için baraj getiriyoruz” deniyordu. Çünkü yasama organına çok kişi girerse –parlamenter rejimde de hükümet yasamadan çıkıyor– o zaman bir tek parti hükümeti olmaz. E şimdi zaten parlamenter rejimi bir tarafa bıraktınız, başkanlık rejimi var. Her halükârda bir başkan var ve onu seçecek kişi var. Yani, istikrarı garantilemiş durumdasınız.

Peki, şimdi baraj niye var? Eskiden “Buradan hükümet çıkamıyor” deniliyordu. E zaten hükümeti artık halk seçecekse, bu barajın varlığı ya da devam ettirilmesinin nedenini hakikaten merak ediyorum. Nedeni nedir? Daha fazla siyasî partinin girmesinin, yürütme erkinde ne gibi bir istikrarsızlık yaratma olasılığı olabilir? Bunun bir meşruluk nedeni yok. Bence önceden de yoktu, ama en azından ileri sürülen bir argüman vardı. Şimdi o yok. Ve bu hiç tartışılmaksızın, direkt ittifak hükümlerinin yerindeliği tartışılıyor. Bence, bu soruyu bütün siyasî partiler sormalılar ve sorumlu olanlar tarafından bu soruya bir yanıt verilmesi lazım. Bu noktaya dikkat çekeyim.

Şunu da söyleyeyim: Bu OHAL meselesi, benim son cümlemle bitsin. Dediğinize tamamen katılıyorum; OHAL koşullarında, seçimin meşruluğu tartışma yaratır. Türkiye’nin BM İnsan Hakları Komitesi’ne verdiği bildirimde de şöyle bir şey oldu. Kamuoyuna hiç yansımadı bu konu. Dışişleri Bakanlığı kanalıyla, BM İnsan Hakları Komitesi’ne “Biz seçimlerde yükümlülük azaltabiliriz” şeklinde bir bildirim yapıldı. Bu çok tehlikeli olarak algılandı. Uluslararası literatürde de böyle karşılandı. Yani, “Seçimin kendisinde OHAL tedbiri uygulayabiliriz” şeklinde bir bildirim yapıldı BM İnsan Hakları Komitesi’ne. Bu tarz risklere girmeye gerek yok bence. Dolayısıyla, olabildiğince, hem seçim öncesi propaganda imkânlarının eşit bir şekilde yapılabilmesi, toplantı özgürlüğü, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü gibi temel özgürlüklerin kullanılabileceği bir ortamda seçimin yapılabilmesi ve seçim kanunu bir tarafa, OHAL tedbirlerinin buraya yansımaması da akılda tutulmalı. Özellikle, buradan da kamuoyuna işaret edilen bir başlık olmalı diyerek sözlerimi tamamlayayım. Benim kişisel kanaatim, seçimlerden önce OHAL’in kalkması gereklidir. Umarız bu çağrılar birilerinin kulağına küpe olur. Evet, Medyascope.tv Açık Oturumu’nda “Adil ve güvenli bir seçim nasıl mümkün olabilir?”sorusuna yanıt bulmaya çalıştık.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onursal Adıgüzel, çok teşekkürler. Bize zaman ayırarak Ankara’dan yayınımıza katıldınız. Teşekkürler, size kolaylıklar diliyoruz.

Nurten Ertuğrul, çok teşekkürler. Doçent Dr. Tolga Şirin, çok teşekkürler. Medyascope.tv Açık Oturumu’ndan herkese iyi akşamlar.