download

“İslam bu değil!” savaşları başladı

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler! Cumhurbaşkanı Erdoğan sonunda, peş peşe gelen ve İslam adına yapıldığı ileri sürülen açıklamalara, daha doğrusu fetvalara sert bir tepki verdi. Önce partisinin MYK toplantısında bu konuyu gündeme getirdiği, bundan rahatsız olduğu yolunda haberleri çıktı — belli ki sızdırıldı. Sonra bugün de çok net bir şekilde birtakım açıklamalar yaptı. Bazı kişilerin İslam adına yalan-yanlış şeyler söylediğini vurguladı ve İslam’ın güncellenmesi gerektiğini söyledi. Tabii güncellenme çok öteden beri yaşanan reform tartışmasından farklı bir şey, ama olay bu kadar basit değil. Çünkü bu arada biliyoruz ki bu şahıslardan birisi, Nurettin Yıldız hakkında soruşturma da açıldı, kadınlarla kız çocuklarıyla ilgili söyledikleri hakkında, tam da 8 Mart Kadınlar Günü’ne denk gelen soruşturma oldu bu.

Dağılma ve çürüme

Bütün bunlar ne anlama geliyor? Geçen yaptığım bir yayında, bu tür birbirinden abes ve anlamsız fetvaları, Türkiye’de iflas etmiş İslamcılığın mirasyediliği olarak tarif etmiştim. Sadece bu kişilerin, bunları dile getiren kişilerin durumlarıyla açıklanabilecek bir olay değil; Türkiye’de AKP iktidarıyla birlikte yaşanan değişimin, dönüşümün sonuçları olduğu… ve aslında bana göre, Türkiye’de AKP iktidarıyla beraber İslamcılığın bir düşüşe geçtiği, hatta iflas ettiği bir noktadayız. Bir dağılma hali var ve bir anlamda da çürüme hali var ve bu olaylar da birdenbire çok daha fazla gündeme geliyor, çok daha açık şekilde karşımıza çıkıyor. Yani bu kişiler hep vardı; ama bu kişilerin bu rahatlığı, bu cesareti ve bu ilgiyi gördüğü dönemler her zaman olmamıştı; bugünlerde oluyor ve belli ki bu gidişat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da rahatsız etmiş — ki bu olaya müdahale etme ihtiyacı duydu. Diyanet tekrar devreye girdi, daha doğrusu Diyanet devreye çağrıldı; yani bu tür açıklamaları Diyanet’in yapması gerektiği, her önüne gelenin bu konularda konuşmaması gerektiği şeklinde dile getiriliyor devletin en üst katı tarafından.
Peki bunun adı ne? Bu aslında ilk bakışta baktığımız zaman laiklik olarak görülebilir; ama bu, Türkiye tipi laiklik, yani devletin dini kontrol altına alması, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından kontrol altına alması — ki bu uzun bir süredir Türkiye’de İslamcıların en çok şikâyet ettiği konulardan birisiydi, Diyanet’in resmî İslam’ı pazarladığı, halbuki yaşanan İslam’ın, İslam yorumlarının farklı olduğu iddiası vardı. Diyanet’in dile getirdiği resmî İslam’ın hakiki İslam olmadığı iddiaları vardı. Şimdi ne yaşanıyor? Şimdi şu anda o kişiler tarafından tek tek dile getirilen şeylerin gerçek İslam’ı yansıtmadığı, devletin en üstü tarafından, iktidarı elinde tekelleştirmiş olan Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından dile getiriliyor ve gerçek İslam olarak da tekrar resmî İslam, Diyanet gündeme sokuluyor.

Tarihin tekerrürü

Burada ilginç bir durum var, tarihin bir tekerrürü var; İslamcıların şikâyet ettiği mekanizmaların, yöntemlerin şimdi İslamcı iddialı yönetim tarafından ve yine İslamcı iddialı kişilere karşı devreye sokulduğu ilginç bir durumla karşı karşıyayız. Nitekim Cumhurbaşkanı’nın bu son açıklamalarından sonra, İslamcı iddialı bazı kişiler rahatsızlıklarını ciddi bir şekilde dile getirmeye başladılar. “Ne oluyoruz?” dediler, 28 Şubat hatırlatmaları yapanlar bile oldu.
Bu ilginç bir durum; burada görüyoruz ki, aslında Cumhuriyet’in birçok kurumu gibi Diyanet de aslında şu anda iktidarda olan AKP’nin ve başındaki Recep Tayyip Erdoğan’ın vazgeçemediği bir husus. Tıpkı daha önce yaşadığımız YÖK gibi, tıpkı birçok başka kurum gibi, birçok başka yöntem gibi, Diyanet’in de tekrar devreye sokulmak istendiğini ve Diyanet dışındaki seslerin bastırılmak istendiğini görüyoruz.
Bu ne kadar hayata geçebilir? Açıkçası bu çok gerçekçi bir şey değil; çünkü Diyanet’in böyle bir dinamizmi yok, böyle bir dinamizme sahip olacak hali de yok. Diyanet aslında başından itibaren hantal bir yapı olarak, yaşanan yeni dünyanın yeni koşullarına ayak uydurmada son derecede yetersiz, beceriksiz bir yapı. Hele Mehmet Görmez’in ayrılmasından sonra gelen düşük profilli yapısıyla, bunu yapma imkânı yok. Belli bir süre birtakım açıklamalar yapılacaktır. Mesela bugün Diyanet İşleri Başkanı kadına şiddet konusunda bir açıklama yaptı; ama çok fazla dikkat çekeceğini falan da sanmıyorum. Bu bir müddet böyle olacak ve şu anda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın muhatap aldığını varsaydığımız kişiler –ki Cumhurbaşkanı isim vermedi, ama kimler olduğunu tahmin edebiliyoruz– herhalde bir müddet seslerini keseceklerdir, bazıları seslerini keseceklerdir vs..

Cemaatlerden sonra sıra şahıslarda

Buradan gördüğümüz, devletin yukarıdan aşağı dini kontrol etme mekanizmasının üç aşağı beş yukarı aynı şekilde sürdüğü. Bir diğer husus da şu: Daha önce cemaatlerle ilgili yaptığım birçok yayında tekrarladığım bir husus var; şu anda Türkiye’de bir-iki istisna dışında Erdoğan’a tâbi olmayan, ona rağmen varlığını sürdürebilen bir İslamî yapı, cemaat söz konusu değil; bir şekilde tâbi olmak zorunda, onun çizdiği sınırlar içerisinde kalmak durumunda. Eğer onun çizdiği sınırlar içerisinde kalırlarsa da belli anlamlarda devlet imkânlarından yararlandıklarını görüyoruz. O anlamda İslamî yapıların önü açılıyor, ciddi bir şekilde kendilerine imkânlar sunuluyor; ama buna aykırı hareket etmeye çalışanlar, mesafe koyanlar, hele hele Erdoğan’ın iktidarını eleştirenler, kendilerine çok fazla yaşam alanı bulamıyorlar. Bu cemaatler için olan bir şeydi; şimdi cemaatlerin dışında tek tek şahsiyetlerin de bu kapsama girdiğini görüyoruz.
Şu anda Erdoğan’a şu ya da bu şekilde, şu ya da bu nedenle sorun çıkartabilecek kişilerin de, ne kadar İslamî iddialı olurlarsa olsunlar, ne kadar belli desteklere sahip olurlarsa olsunlar, hiçbir şanslarının olmadığını net bir şekilde görüyoruz. Tabii olayın bir başka boyutu, bir devletin her anlamıyla dini yaşayışı ve dini yorumlamayı, İslam dinini yorumlamayı, kendi mekanizmalarıyla kontrol etme geleneğinin sürmesi; Erdoğan’ın kendisi dışında kendisine sorun çıkartabilecek yapıları, şahsiyetleri etkisizleştirmesi ise ikinci bir boyut. Tabii üçüncü bir boyut da var, o da şu : Normalde Erdoğan’dan hazzetmeyen kesimler, bu yaptıklarından, söylediklerinden sonra ona bir anlamda destek vereceklerdir, çünkü Erdoğan’ın hedef aldığı kişiler de çok rahatsız edici çıkışlar yaptılar; özellikle laiklik konusunda hassasiyete sahip olan kesimleri çok rahatsız edici, tedirgin edici çıkışlar yaptılar.
Erdoğan’ın bu kişilere “dur” demesi, bu rahatsız olan kesimlerin bir anlamda gönlünü kazandığı anlamına geliyor. Bu kalıcı gönül kazanma olmayabilir, ama en azından böyle bir olayda o abes fetvaları verenlerle o abes fetvalara itiraz eden arasındaki tercihlerini herhalde insanlar itiraz edenden yana ve onlar hakkında gerekirse yargı, adli soruşturma başlatandan yana yapacaklardır.

Dün olduğu gibi bugün de yöntem aynı

Dolayısıyla benim gördüğüm üç tane husus var. Bunları önem sırasına koymak istersek; şu anda yaşanan aslında Türkiye’deki laiklik anlayışının, laikliğe yüklenen anlayışın, yani laikliğin dinin bütün yorumlarına, her türlü dine ya da dinsizliğe ya da aynı dinin içerisindeki farklı yorumlara karşı eşit mesafede olması değil de, dini belli bir resmî anlayış içerisinde kontrol altına alma çabası olarak bunun bir sürekliliği var. Tabii burada şöyle bir fark var; yirmi yıl önceki resmî din anlayışıyla bugünkü resmî din anlayışı aynı değil; ama burada önemli olan şu: Dün olduğu gibi bugün de yöntem aynı. Bir resmî din anlayışı saptanıyor ve o din anlayışı Diyanet İşleri üzerinden tüm topluma bir şekilde dayatılmak isteniyor; buna uymayan, buna itiraz eden, buna karşı çıkan anlayışlar da devlet doğrudan ya da dolaylı imkânlarıyla etkisiz kılınmak isteniyor. Bunun önemi bir husus olduğunu ve bu anlamda da Türkiye’deki bir geleneğin bugün devam ettirildiğini özellikle vurgulamak lazım.
İkinci husus da ayrı bir öneme sahip; o da, bugün Türkiye’de Erdoğan’ın uygun görmediği İslam yorumlarının –birtakım tekil konularda olabilir ya da çok daha genel konularda olabilir, en son Furkan Vakfı olayında gördüğümüz daha siyasî konularda olabilir–, bunlara çok fazla yaşam alanı tanınmadığı olayı var. Dolayısıyla şu anda çok ilginç bir olay yaşıyoruz: İslam üzerinden konuşma iddiasında olan farklı kesimler –ki bunun bir grubu, en güçlü grubu, devleti kontrol eden kesimler– gerçek İslam kavgası veriyorlar. Bu kolay kolay bitecek bir kavga değil; çünkü bunun geleneği çok eski, bir de Türkiye’de büyük bir çoğunluğun Sünni gelenekten olduğunu ve Sünni inanışta bir ruhban sınıfı olmaması realitesiyle beraber, bu çok daha mümkün bir şey. Tabii burada şu soru var: Bir tarafta resmî bir pozisyon var, güç var; diğer tarafta, sivil alanda birtakım farklı sesler var.
Buradaki sivil alanda ses çıkartan kişiler resmî yoruma rağmen varlıklarını sürdürebilecekler mi? Gerekirse bu dayatmalara karşı bir direniş sergileyebilecekler mi? Bu konuda açıkçası benim pek bir beklentim yok, sessizlik tercih edilecektir, kendi kabuğuna çekilme tercih edilecektir ve zor durumda kalan, dışlanan kişiler genellikle yalnızlaşacaklardır.
Bunun örneklerini çok gördük, ama şunu tekrar vurgulamak lazım: Diyanet İşleri Başkanlığı’nın toplumdaki dini yorumlama, farklı farklı ihtiyaçlarını karşılaması iddiası varsa bile inandırıcı değil. Kontrol edilebilecek, denetlenebilecek, tekdüze bir şekilde toplumun farklı kesimlerine aktarılabilecek bir din yorumunu üretmek mümkün değil ; bunu Türkiye’de Diyanet gibi bir yapının üretebilmesi hiç mümkün değil; bunu geliştirebilseler de ikna edici bir şekilde aktarabilmeleri de bence imkânsızdan da öte bir durum. Evet, ilginç bir durumla karşı karşıyayız. Nihayet Erdoğan kılıcını çekti diyelim; ama buradan, Türkiye’de daha laik, daha özgürlükçü bir ülkeye doğru evrileceğini düşünmek hiç de gerçekçi olmayacaktır, bu tamamen devleti yönetenlerin kendi güçlerini gözeterek, iktidar tekellerini gözeterek attıkları adımlar olarak geliyor bana.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.