nancy

Jean-Luc Nancy: “Günümüzde sınıf mücadelesi sistemin ruhuna karşı koyma demektir”

Fransa’da L’Humanité gazetesi 11 Aralık 2017’de “Kapitalizmin evrimi ve yeni siyasi pratikler” altbaşlığıyla, “Sınıf savaşının hâlâ bir anlamı var mı?” başlıklı bir soruşturma yayınlandı. Filozof Jean-Luc Nancy, filozof ve psikanalist Slavoj Zizek ve tarihçi Roger Martelli’nin katıldığı soruşturmada, Zizek’in Sınıflar, sol ve sağ başlıklı katkısını daha önce yayınlamıştık. Nancy’nin yazısını da yine Haldun Bayrı çevirdi.

nancy-2

İlkin, sınıf mücadelesi insanlık kadar eskidir. Zorla el koymaların, sinsi istifçiliklerin, sömürü ve hükmetmenin hep olduğuna hiç kuşku yok. Tarihöncesinde bunun bazı izlerini buluruz; en eski tarihte ise, hükmetme, talan, müsadere, zorlama ve kullaştırma anlatıları eksik olmaz — isyan, itaatsizlik ve ayaklanma anlatıları da. Bu anlamda, bahis konusu olan temellük –ya da zenginleşme–, kendini kutsal ya da doğal bir düzene dayandırabilir: Senyör, soy zinciri ya da takdir-i ilâhi üzerinden senyördür. Aynı zamanda, zenginliği soyluluğuyla beraber yürür: İşaretidir onun. Kastların ve mülklerinin yeniden üretildiği bir rejimde olup biter her şey. Belirlenmiş anlamıyla sınıf mücadelesi, zenginlik soyluluğundan arındırılıp başlı başına bir amaçtan ziyade bir üretim süreci içinde yatırım yapılan bir araç haline geldiği zaman başlar. Adının da gösterdiği gibi, üretim yeniden üretmez; icat eder, imal eder, yaratır: Yolunu açtığı amaçlar için araçlar üretir. Mesela hız. Ama o amaçlar aynı zamanda tanımlanmamış bir büyümenin de araçlarıdır: Daha çok hız ve daha çok zenginlik; ama aynı zamanda kendi başına sonsuz bir amaç haline gelen o zenginliğin daha da yoğunlaşması.

“Sınıflar” toplum tarafından bizatihi üretilmişlerdir

Sınıflar bu bağlamda doğar. Doğa ya da tanrılar tarafından belirlenen toplumsal alanlara tekabül etmek yerine, “sınıflar” toplum tarafından bizatihi üretilmişlerdir; üretim süreci mantığı uyarınca sınıflandırarak alanlara ayırmıştır onları. Araçların ve/veya amaçların temellük edilmesi hem tekniklerin hem sermayelerin bileşmelerini, toplulaşmalarını ve örgütlenmelerini gerektirir. Bu süreç de bir sistemdir, ya da bir sistemler sistemidir: Bütün bağımsızlıkları iptal etme eğilimindeki bir birbirine-bağımlılıklar düzenidir.
Kendini, büyüyebilme yeteneğinin sınırsız büyümesi gibi tasarlayan bir dünyanın varlık nedeni haline gelmiş üretimin toplumsal ürünüdür sınıflar. Durmadan büyüyen ve insanlığın, doğanın ve elbette yakında kozmosun tüm kesimlerini istila edecek başıboş bir bitki örtüsü mantığıdır bu.
İşte bu yüzden sınıf mücadelesi, güncelliğinden hiçbir şey yitirmediği gibi, hiçbir zaman olmadığı kadar bâriz şekilde de dayatmaktadır kendini. Üretici büyümeyle (sadece finans bile olsa) büyüyen şey, süreç içinde ahalilere ve şahıslara düşen yerler arasındaki ayrımdır. Dolayısıyla yerler, ırklar ve sistemin merkezinde görünür ya da saklı kastlar arasında derinleşen adaletsizliğin çiğ ve kütlesel karakteridir büyüyen.

Marx’ın sarstığı ruhsuz dünya

Oysa sistem bir yandan işlevlerin ve malların serbest ve/veya otomatik olarak (burada eşdeğerdir) elden ele dolaşmasını gerektirirken, aynı zamanda işleyişinin gerçekte varsaydığı bir eşitlikten yana da çıkar. Bu eşitlik, birbirinin-yerine-konabilir parçaların eşitliğidir — makine parçaları ya da bozuk paralar. İnsanî –hatta insanî olmayan– varoluşu haklı göstermesi gereken şey bakımından, eşitsizlik, bu eşitliğin ilkesini (bir kazasını değil) oluşturur. Dolayısıyla mücadelenin, sistem içinde eşitlik ve iktidar için mücadeleden fazlası haline geldiği açıktır. Bizzat sisteme karşı mücadele eder. Onu canlandırana karşı, onun ruhuna karşı. Marx çok haklı olarak, dinin sadece bir afyon sunduğu “ruhsuz bir dünya”yı sarsmıştır. Din bugün daha iyisini yapmıyor, bazen beterini yapıyor ve her halükârda haklı gösterilemezliği bunca bâriz olan bir dünyaya ruh vermekten âciz.
Söz konusu olan bir anlayıştır. Ne maneviyat vardır ne metafizik; ne de etik, hukukî veya siyasî tasavvurlar. Sistemin tam merkezine, onu tüketmesi de ihtimal dahilinde olan çılgın bir yarışa kendini mahkûm ettiği yere dokunmak söz konusudur. Artık bu yönde işaretler var; tam da enerjinin ifrata kaçarak kendini tükettiği yerde; tam da siyasetin yönetirken, kültürün ise şikâyet veya beddualarını sıralarken tükendiği yerde. Dünyamız üretim sarhoşu olduğu kadar endişeli de. Bu dünyada güç kutuplarının yer değiştirmesine yol açan muazzam üretim ve birikim rekabetleri olduğu gibi, muazzam acılar ve muazzam açlıklar –besin ve anlam açlığı– da var.

Uygarlık değiştirme

Aradaki bu mesafe vahim bir biçimde açılıyor ve bunun vahimleşmesi, her ne kadar artık sadece üretim araçlarının mülkiyeti şeması uyarınca olmasa da, bizzat sınıf mücadelesinin mayasını zaten içeriyor. Bu şema hiç de hükümsüzleşmemiştir, fakat bizatihi başka bir şemaya, ya da başka bir birlikte konumlanma taslağı içinde, amaçların mülkiyeti konumlanmasının şemasına dahil olmuştur. Burada öznel bir tamlayıcı kastedilmektedir: Amaçlar hiç kimseye mal edilemez, bârizdir bu (zenginliğin içsel mutsuzluğu da budur); ama amaçlara özgü olabilenin düşüncesini tepeden tırnağa yenilemek gerekir. Dolayısıyla, sahiplenilemezliğe özgü olabilenin düşüncesidir. En sonuncu kavga değildir artık, başka amaçlar bulma mücadelesidir.
Bu mücadele mülksüzleştirilenlerin mülksüzleştirenlere karşı mücadelesinin sürmesi ve yoğunlaşmasıyla aynı zamanda veriliyor. Günümüzün ihtilaçları/çarpıntıları bunun sinyalleri — mâlî, ahlâkî, siyasî veya sanatsal olabiliyorlar. Bu sinyallerin anlamı, teminat altına alınmış bir geleceğin öngörülmesi değil: Her tür öngörü ve teminatın kınanmasında daha ziyade. Ve de acil olarak uygarlık değiştirme teşvikinde. Yüzyıllar istiyor bu, doğru, ama işin ilginci, zaten başlamış olması.