Erdoğan laikçiliği

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar! Geçen hafta perşembe ve cuma günlerinde iki ayrı yayınlar yaparak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başlattığı İslamiyet’in güncellenmesi konusunda bir şeyler söylemiştim. Hâlâ bu tartışma sürüyor diyemeyeceğim aslında; çünkü insanların büyük çoğunluğu –burada muhatap alınan iki kişi– Erdoğan’ın gücünden ürkerek seslerini çıkartmıyorlar; ama ufak da olsa, az sayıda ve düşük sesli de olsa bir şikâyet hali var. Sonuçta burada, Erdoğan’ın yaptığını ve yapmak istediğini eleştirmek de benim gibilere kalıyor; bu da garip bir durum olsa gerek. Benim gibiler derken kastım: Kendimi laikliği savunan bir kişi olarak görüyorum; bu tür konularda ve burada yaşananların, yaşanmakta olanların sanki laikliğin gereğiymiş gibi algılanması ayrıca rahatsızlık veriyor. Burada Erdoğan’ın Diyanet İşleri, Din İşleri Yüksek Kurulu ve İlâhiyat Fakülteleri üzerinden İslam yorumlarını devlet elinde tekleştirmeye çalışması laiklik değil. Bu eskiden çok kullanılan ve Türkiye’de laikliği savunduğu söylenen, laikliği savunma iddiasındaki kişileri çok rahatsız eden laikçilik kavramına denk geliyor. Aslında Erdoğan’ın yaptığı laikçilik; yani din ve devlet işlerini ayırma gibi görünüp aslında dinî hayatı devlet eliyle kontrol etme, dinin yorumunu devlet elinde tekleştirme anlayışı.

12 Eylülcüler ve Tayyar Altıkulaç

Geçmişte, dinin yorumunu tekleştirmede “ilerici” bir yaklaşım hâkimdi, egemendi ve burada devletin yukarıdan aşağı, Diyanet aracılığıyla, Diyanet’in vaazları, Diyanet’in verdiği fetvalar aracılığıyla bir toplum mühendisliği yapması, ileri bir toplum mühendisliği yapması birçok kişi tarafından desteklenir; ama özellikle İslamî cemaatler ve daha dindar çevrelerde de rahatsızlık yaratır. Bu uzun bir süre böyle geçti. Türkiye’deki din-devlet ilişkileri tarihinin böyle bir tarih olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama burada önemli bir parantez açmak lazım: 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonra askerler de aynı şeyi yaptılar ve ilginç bir şekilde Diyanet İşleri’ni Tayyar Altıkulaç liderliğindeki bir ekibe devrettiler. Halbuki Tayyar Altıkulaç normalde, Türkiye’de bugün çok daha kullanılan tabiriyle Selefîlik’e daha yakın bir çizgideydi ve normal olarak askerlerin Kemalizm’iyle uyuşması çok mümkün olmayan biriydi; ama orada ilginç bir ittifak olmuştu ve bu ittifak sonucunda, askerlerin istediği, toplumu belli bir din yorumu içerisine hapsetme anlayışıyla orada bir şekilde beraber çalışabilmişlerdi.
Şimdi Türkiye’de benzer bir olayın yeniden Erdoğan yönetiminde –ki Erdoğan yönetiminin son yıllarında– yani onca zaman geçti, bu konu Türkiye’nin gündemine çok ciddi bir şekilde gelmedi, yeni yeni geliyor, çünkü birtakım hoş karşılanmayan İslam yorumları, değerlendirmeleri ve fetvaları Erdoğan’ı bile rahatsız eder hale geldi ve bunlara müdahale etme ihtiyacı hissediyor.

Yapılan laiklik değil; laikçilik

Şimdi burada dile getirilen yorumların abesliği, kabul edilemez olması vs. kafaları karıştırıyor. Yani şöyle söyleyelim: Sonuç olarak Nurettin Yıldız gibi isimler ya da başka başka isimler, bu asansör fetvaları, yoğun bakım fetvaları, şunlar bunlar, özellikle cinsellik kapsamında küçük kız çocuklarıyla ilgili konularda söylenenler o kadar rahatsız edici ki, burada yapılan müdahaleler haklı olarak görülüyor, meşru olarak görülüyor ve buradan devletin bu tür olaylara müdahale etmesi, hatta yargının devreye girmesinin iyi olduğu düşünüyor. Burada aslında çok ciddi bir sorunla karşı karşıyayız; kuşkusuz bir ülkenin kanunları, yasaları o ülkenin koşullarına, dünyanın koşullarına uygun olarak belirlenir ve buna göre de yargının birtakım müdahaleleri muhakkak olur. Bu ayrı bir şeydir; ama Türkiye gibi laik olduğu iddia edilen bir ülkede –ki bu çok ciddi bir tartışma konusu– yargı dini referans alarak yapmaz bunu, yapamaz.
Ama şimdi Türkiye’de artık ağzını açan, “Dinimize göre,” diye açmaya başlıyor. En son Ankara Üniversitesi rektörünün böyle bir açıklaması var; sanki Ankara Üniversitesi’nde Sünni Müslümanlar okumuş ve okumakta. Gayrimüslim yokmuş, Alevi yokmuş ya da dine inanmayan kişiler yokmuş gibi, bir üniversitenin rektörünün kalkıp “Dinimiz” diye sadece Sünni İslam’dan bahsederek konuşması gibi şeyler aslında laikliğe hiçbir şekilde uygun değil, her neyse.
Sonuç olarak burada aşırı örneklerden bakarak, devletin ve şu an itibariyle baktığımız zaman Erdoğan’ın dinî alana müdahalesi ve dinin yorumlarını tekleştirme çabası, arayışı makul karşılanıyor, doğru karşılanıyor. Tıpkı geçmişte yine laiklik iddiasındaki birtakım yönetimlerin birtakım aşırı örnekleri göstererek, kendi tabirleriyle “gerici”, “irticai” örnekleri göstererek, yine kendi tabirleriyle modern çağdaş İslam yorumunu çıkartmak istemeleri, Diyanet üzerinden bunu topluma sunmak istemeleri gibi. Burada sonuç olarak örneklerin aşırı ve rahatsız edici olmalarından cesaret alınarak, ama tüm örnekleri, tüm yorumları kapsayacak bir adım atılmak isteniyor. Burada işte çok ciddi bir sorun var ve bu yapılan bir anlamıyla laiklik değil; laikçilik oluyor. Burada devletin insanlara bir İslam yorumunu kendi kurumları üzerinden dayatmak istemesiyle karşı karşıyayız. Ama geçen haftaki iki yayınımda söylediğim gibi tekrar söylüyorum; bu olabilecek bir şey değil, hayata geçirebilecek bir şey değil. Hayata geçirilebilecek bir şey olsaydı Türkiye’de o Kemalist proje başarılı olurdu ve İslamî cemaatler o güce sahip olamazlardı, Türkiye’de İslamcılık bir siyasî hareket olarak bu kadar güçlü bir şekilde karşımıza çıkmazdı. Kimileri bunu tabii ki, “Başta her şey doğruydu, sonra dincilere taviz verildi” falan diye okuyor, ama ben bunun böyle olduğunu düşünmüyorum. Burada baştan itibaren bir özgürlükçü laiklik anlayışının yerine dayatmacı bir laikçilik anlayışı uygulandığı için, uygulanmak istendiği için tam anlamıyla bir başarısızlıkla karşı karşıyayız. Şu anda da aynı şey söz konusu oluyor ama buradaki bir fark, geçmişten tabii önemli bir fark, bugün bunu yapan kişilerin de İslamcılık iddiaları var. Burada iş daha da karışıyor, daha da ilginç bir hal alıyor ama sonuç olarak baktığımız zaman özünde aynı şeyle karşı karşıyayız.

Resmi İslam’ın gönüllüleri

Bir ara 28 Şubat döneminde İslamî hareketlerin tasfiyesi, bir nafile çaba olarak tasfiyesi günlerinde hiç ortada yokken, İstanbul Üniversitesi’nde bir İlâhiyat Fakültesi açtırılmıştı ve İstanbul Üniversitesi’ndeki İlâhiyat Fakültesi o andaki 28 Şubatçıların tercih ettiği İslam görüşünü, yorumunu topluma yayma iddiasındaydılar. Örneğin o tarihte diğer ilâhiyatçılar televizyonlara çıkarılmazken, bu İstanbul Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nin isimleri kanal kanal dolaşırlardı; ama tabii ki hiçbir etkileri olmadı ya da anlık bir etkileri oldu ondan sonra yok oldular, etkilerini kaybettiler. Bugün birtakım ilâhiyat fakültelerinin kalkıp yine devletin yanında hemen ânında pozisyon alıyor olmaları –ki bu ilâhiyat fakülteleri Marmara, Ankara gibi çok eski köklü ilâhiyat fakülteleri–, yani İstanbul Üniversitesi gibi yeni kurulmuş bir yer değiller, ama bu kurumları eski olmalarına rağmen böyle hemen devletin emrine koşmak istemeleri de aslında Türkiye’de laiklik konusunda ne kadar kötü bir durumda olduğumuzu bize gösteriyor.
Her an her zaman devlet eliyle yukarıdan aşağı bir resmî İslam empoze etme –önce yaratma sonra da bunu empoze etme– çabası olduğunda, hemen birtakım gönüllüler çıkıyorlar, kurumlarını arkalarına alıyorlar ve buradan kendilerine güç ve iktidar devşirmeye çalışıyorlar. Tarihte bunun örnekleri hep oldu ve tarihte bunu yapmaya çalışanların da başarısızlıkla karşı karşıya kaldıkları görüldü.

Cübbeli’nin teminatı laiklik

Burada laiklik ve laikçilik arasındaki farkı çok iyi saptamak lazım; laiklik devletin tüm din yorumlarına, tüm dinî inanışlara karşı eşit mesafede olması anlamına gelir. Laikçilik ise, devletin doğru bildiği bir yorumu laiklik göstergesi altında, “Din-devlet işlerini ayırıyorum” görüntüsü altında topluma dayatmaya çalışması anlamına geliyor. Şu anda yaşanan bunun bir başka, İslamî görünümlü versiyonuyla karşı karşıyayız ve şu anda da çok net bir şekilde karşımıza şu çıkıyor: Bugün kendi köşelerinde kendi kafalarına göre, kendi inanışlarına göre İslam’ı yorumlamaya çalışan kişilerin de varlığını garanti altına alabilecek yegâne sistem laiklik.
Çok paradoksal bir durum olduğunun farkındayım; ancak şunu özellikle vurgulamak lazım: Bugün Nurettin Yıldız’ın ya da Cübbeli Ahmet Hoca’nın ya da bir başkasının –şunun bunun–, kendi İslam yorumlarını özgür bir şekilde dile getirebilmelerinin teminatı tabii ki demokrasiyle beraber laiktir, düzendir; ama Türkiye’de laik bir düzen olmadığı için herhangi bir hocanın, hocalık iddiasındaki herhangi bir kişinin yorumuna hemen “Böyle şey olmaz, bu hangi çağda yaşıyor” vs. diye karşı çıkabiliyor devlet adına birileri ve onunla beraber de toplumun önemli bir kesimi bunun engellenmesini destekliyor, alkışlıyor.

Hizbullah döneminde İslami camianın yaşadığı şok

Bu söylediklerimden, bu yorumları onayladığım anlamı çıkartmak isteyenler olabilir. Böyle bir şey olmayacağını herhalde makul herkes anlayacaktır. Nurettin Yıldız gibilerinin ya da bir başkasının verdiği fetvaların günümüzün hiçbir sorusuna cevap olmadığı ve bunların tamamen anlamsız, gereksiz şeyler olduğu kanısındayım; ancak şunu da çok iyi biliyorum ki, bugün siz eğer doğru İslam ya da gerçek İslam, ya da hakiki İslam –adına ne derseniz deyin–, İslam’ın ne olduğu kararını vermeyi bir kuruma, hele resmî bir kuruma ya da kurumlara ya da kişilere bıraktığınız zaman, buradan özgürlük, çoğulculuk, modernlik falan çıkmaz; buradan otoriterlik ve hatta totaliterlik çıkar. Dolayısıyla laiklik, en abes olan İslam yorumlarının, Sünni İslam yorumlarının varlığının bir anlamda teminatıdır. Bu noktada çok alâkalı gelmeyebilir ama geçmişten bir anekdot anlatmak istiyorum: Türkiye’de Bülent Ecevit koalisyon hükümeti başbakanı –yoksa azınlık hükümeti miydi, şu anda tam emin olamadım ama– Bülent Ecevit başbakandı ve Türkiye’nin dört bir tarafında mezar evler çıkıyor, Hizbullah’a atfedilen katliamların video görüntüleri, sorgu kasetleri vs. ve tam bir infial hali yaşanıyordu ve burada hayatlarını kaybedenlerin, işkenceli sorgulamalar sonucu hayatını kaybedenlerin ezici bir çoğunluğu da dindar insanlardı ve bu dindar insanlar, bir başkasına göre, bir başka gruba göre gerçek İslamî yoruma sahip olmadıkları için öldürülmüşlerdi, katledilmişlerdi.
Böyle bir ortamda, o tarihte –Bülent Ecevit’le hayatta iki kere konuşmuşluğum vardır, ilki bir telefon konuşmasında buydu–, orada kendisiyle bu konuyu konuştuğumuzda şöyle bir husus netleşmişti: Laiklik, Türkiye’de dindarların da çok ihtiyacı olan bir şey. Çünkü eğer laiklik olmazsa, devlet bütün din yorumlarına eşit mesafede olmazsa ve bütün din yorumlarının hepsi meşru kabul edilmezse, o zaman eline silahı, gücü geçiren herhangi bir grup gelir, kendi din yorumunun doğru olduğunu, kendisi dışındakilerin hepsinin yanlış, hatta küfür olduğunu söyler ve bunları bir nevi “katli vacip” şeklinde bir uygulamaya gidebilir.
Bunun örnekleri o gün Türkiye’de yaşandı, bugün dünyanın dört bir tarafında, hemen yanı başımızda Irak’ta, Suriye’de İslam dünyasının birçok yerinde yaşanıyor. O anlamda laikliğe çok ciddi bir şekilde ihtiyacımız var; ama laiklik adı altında devletin belli bir İslam yorumunu, belli bir din yorumunu kendi kurumları üzerinden ve diğer yorumların hepsini etkisiz kılarak ve kriminalize ederek dayatmasına yanaşmamak lazım. Buna ne olursa olsun onay vermemek lazım. Tabii ki yapılan yorumlar, dinin şu da bu şekilde yorumlanması, Ceza Kanunu’nun ya da hukukun birtakım alanlarında suç teşkil ediyorsa onun işi yargıdır, o ayrı bir alandır; ama yorumların kendisini baştan kabul edilebilir yorumlar, varolabilir yorumlar, olamaz yorumlar diye devlet eliyle tasnif etmeye kalktığımız zaman, bizim ülkemiz ya da yaşadığımız toplum hiçbir zaman laik falan olmaz. Kimse kendini kandırmasın. Dün bu anlamda çok ciddi bir sorunumuz vardı, bugün aynı şekilde sorun devam ediyor; sadece aktörler değişiyor, ama sonuç olarak yöntem aynı şekilde devam ediyor.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler!