images

Yeni seçim ve ittifak yasasının anlamı: Siyasi iktidarın çözülemeyen krizi

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Dün gece yoğun bir mesai yaptı Meclis ve yeni ittifak yasası geçti. Aslında ittifak yasası diyoruz ama, esas olarak burada seçim konusunda çok önemli düzenlemeler var. Ve bunlar Türkiye’de adil ve eşit bir seçim imkânını iyice azaltan düzenlemeler. En son deneyimler, referandumda çok net bir şekilde gözüktüğü gibi, Türkiye’de adil, eşit seçimlerin, demokratik seçimlerin yapılıp yapılmadığı konusunda çok ciddi kuşkuları doğurmuştu. O dönemde yasalar, adil, demokratik seçime çok daha yakındı. Ama Yüksek Seçim Kurulu başta olmak üzere birçok kurumun yorumlarıyla ve müdahaleleriyle seçimlerin üzerine çok ciddi kuşkular düşmüştü. Şimdi bunun yasal düzenlemesi de büyük ölçüde yapılmış durumda. Ve önümüzde yapılacak olan seçimlerin ne derece adil olacağı, güvenilir olacağı konusunda şüpheler giderek artıyor.

MHP-AKP koalisyonu istediği yasayı geçirebiliyor, ancak seçim sonuçları konusunda emin değil

Peki niye böyle bir şey yapılıyor? Çok basit aslında bunun cevabı. Şu anda Türkiye’de bir koalisyon oluştu pratikte, AKP ile MHP arasında. Ve bu iki parti Meclis’te istediklerini istedikleri gibi geçirebiliyor. Daha önce de AKP geçirebiliyordu, MHP’yle beraber daha kolay geçiriyor. Ve karşı tarafta da CHP ve HDP, biraz da, birkaç milletvekiliyle İYİ Parti kalmış durumda. Bu MHP-AKP koalisyonu istediği yasayı geçirebiliyor, ancak Türkiye’de seçim sonuçları konusunda emin olmadıkları çok net bir şekilde ortada. Normal şartlarda, önce yapılan seçimlere baktığımız zaman bu iki partinin toplam oyları yüzde 50’nin çok üzerinde. Ama bu yapılan düzenlemeler, apar topar yapılan düzenlemeler, ittifak ısrarı, ardından da seçim düzenlemeleri –ki mühürsüz oy pusulalarına izin verilmesi başlı başına büyük bir olay, skandal bir olay bu–, önlerini göremediklerini, hiç de rahat olmadıklarını bize gösteriyor.
Yani bu yasanın anlamı aslında siyasî iktidarın ve onun yeni ortağının iktidarlarını garanti altına almak için bu yasaları hızlı bir şekilde ve televizyon yayını olmadan, olabildiğince gözlerden uzak bir şekilde geçirmek istemelerinin nedeni, çok net bir şekilde iktidarlarını kaybediyor olma endişesi ve bir daha iktidara gelememe endişesi — ki bu sadece milletvekili seçimleri için değil, en önemlisi tabii ki başkanlık seçimleri için olacak. Ve seçime bu yasal düzenlemelerle gidildiğinde, devleti kontrol edenlerin –şu hâliyle AKP ve onun de facto ortağı MHP– elinde seçim sonuçlarına müdahale edebilme imkânını sağlayan yasal düzenlemeler yapıldı. Bunu görüyoruz. Bu aslında siyasî iktidarın net bir şekilde kriz içerisinde olduğunu gösteriyor bize.

Oluşamayan muhalefet bloğu

Ancak bu kriz hâline karşı muhalefetin etkili bir karşı duruş sergileme şansının çok güçlü olmadığı düşüncesinden de cesaret alıyor AKP ve MHP ittifakı. Çünkü dün geceki olayda da gördük, sabaha kadar, öğlene kadar süren olayda da gördük ki, CHP ve HDP var bu konuda direnen. Ancak CHP’nin HDP’yle bir arada görünmeme, birlikte hareket etmeme gibi bir çizgisi var öteden beri. Dokunulmazlıkların kaldırılması olayında da gördük, birçok olayda gördük. En son Afrin Harekâtı’yla ilgili de çok daha net bir şekilde görüyoruz. Yani şöyle bir hesap yapılıyor: Bir tarafta bir iktidar bloku oluşturuluyor. Şu anda AKP, MHP ve BBP var. Başkaları katılır mı bilmiyoruz.
Ama karşısında bir muhalefet blokunun oluşma ihtimali çok yüksek görünmüyor. Çünkü muhalefet blokunun oluşması için gerekli partilerden biri olan HDP’yle kimse birlikte anılmak istemiyor. O zaman geriye en fazla ne kalıyor? CHP, İYİ Parti ve belki de Saadet Partisi. HDP hep üçüncü bir güç olarak kenarda tutuluyor. Yani muhalefetin önemli bir aktörü; ama bir blok içerisinde görülmek istenmeyen bir aktörü.
Kazara herhangi bir partinin HDP’yle beraber hareket etmeye kalkması durumunda, çok iyi biliyoruz ki bütün medya imkânlarıyla, devletin imkânlarıyla, iktidarın imkânlarıyla o partiye karşı çok büyük bir şeytanîleştirme, kriminalizasyon operasyonları olacak. Ve o partinin tabanında gedikler açılmak istenecek. Şu âna kadar beraber hareket etmese bile, hep mesafeli olsa bile, CHP’ye bu konuda zaten şu âna kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere –ve buna şimdi net bir şekilde MHP lideri Devlet Bahçeli de eklendi– CHP’yi HDP’yle, hatta PKK’yle birlikte hareket ediyormuş gibi gösterme tutumunu şu anda bile takınıyorlar. Beraber hareket etmesi halinde kim bilir ne olur. Yani böyle, bir tarafta kendi güçlerini birleştiren iktidar bloku, bir tarafta da çaresiz bir muhalefet cephesi, muhalefet unsurları gibi bir tablo bize sunulmak isteniyor.

Esas çaresiz olan siyasi iktidar

Ancak burada çok önemli bir husus var. Esas çaresizliğin yaşandığı yer iktidar. Eğer o çaresizlik olmasaydı, eğer o yeniden iktidara gelememe endişesi olmasaydı, bu tür düzenlemelere ihtiyaç duyulmazdı. İttifak düzenlemesi başta, hadi diyelim ittifak bir yerde, ama Seçim Kanunu’yla ilgili, bu devletin rolünü, devletin, atanmışların seçimlere müdahalesinin önünü alabildiğine açıp, seçilmişlerin ve partilerin, daha doğrusu vatandaşların seçimlere müdahil olması, bunu bir şekilde kontrol edebilmesi süreçlerini alabildiğince imkânsızlaştıran yasalar geçmezdi. Başka düzenlemeler de olacaktır. Her şey bir yana, toptan kaldırılması gereken OHAL’in uzatılıyor olmasının da en büyük nedeni, Türkiye’yi yönetenlerin çok ciddi bir şekilde kriz içerisinde olmaları, yanlarına kattıkları yeni ortaklarının da bu krizi çözmeye mecalinin olmaması. Onların da çünkü ayrı bir şekilde kriz içerisinde yaşıyor olması.
Sonuçta bugün baktığımız zaman AKP ve MHP ittifakının –buna BBP’yi de ekleyelim bu an itibariyle– Türkiye’ye sunduğu hemen hemen hiçbir şey yok. Bir vizyon yok. Türkiye’ye sunduğu bir beka, devletin bekası temelinde oluşan Afrin Operasyonu ve Suriye’de muhtemel başka operasyonlar ve daha sonra da sıranın Irak’a geleceği yolundaki birtakım vaatler var. Halbuki AKP yakın bir zamana kadar Türkiye’ye başka vizyonlar sunabilme şansına sahipti. Bu daha çok “soft power” diye adlandırılan yumuşak güç perspektifinde hedeflerdi. Demokrasiyi, Avrupa’yla bütünleşmeyi vs. hedefliyordu; bunu sunuyordu vizyon olarak AKP.
Ama bir süredir sunduğu şey, tamamen çatışmacı bir perspektifle, tehdit algısını her şeyin önüne koyarak, tehditlere karşı ülkenin bekası, bölünmeyi engelleme iddiasıyla askerî birtakım perspektifler; yani soft power’ın tam zıddı olan hard power; askerin öne çıktığı, silahın öne çıktığı bir perspektif sunuyorlar. Ve bu perspektif belli bir yere kadar götürebiliyor. Örneğin Afrin Harekâtı başladığı zaman, ilk günlerde belli bir şey yakalandı siyasî iktidar tarafından. Ama daha sonra Afrin gündemden düşer gibi oldu. Şimdi şehrin kuşatılmakta olduğu haberleriyle beraber tekrar gündeme gelecek ; tabii ki yavaş yavaş, hele şehre girilmesi halinde… Ve oradan YPG güçlerinin çıkartılması halinde yine bir dinamizm yakalanacak belki. Ama sürekli bir savaş hali, sürekli bir çatışma haliyle Türkiye’nin gidebilecek çok fazla bir yeri yok.
Dolayısıyla bir Olağanüstü Hal’le, çatışmayla, harekâtlarla yürümeye çalışan, varlığını sürdürmeye çalışan, kendini yeniden üretmeye çalışan, ama bütün bunları yaptıkça da ülkenin hazırından yiyen ve ülkeyi ekonomik anlamda, siyasî anlamda gerileten bir siyasî iktidar var. Burada tabii siyasî iktidarın en büyük avantajlarından birisi, muhalefetin kafasının çok karışık olması. Muhalefetin olayın özüne yönelik olarak ciddi çıkışlar yapma konusunda başarısız olması ya da beceriksiz olması; bir de her şeyden önce muhalefetin bir araya gelmesinin baştan ipotek altına alınmış olması, yani baştan engellenmesi, yani HDP’nin baştan uzaklaştırılmış olması. Burada tabii ki HDP’nin ve onunla yakın duran çevrelerin birtakım sorumlulukları da var. Ama sonuç olarak böyle bir noktadayız.

Vatandaşın krize müdahalesi engellenmek isteniyor

Bu kriz çözülebilecek bir kriz değil. Erdoğan’ın krizi, dolayısıyla Türkiye’yi yönetenlerin krizi çözülebilecek bir kriz değil. Hele bu yöntemlerle çözülebilmesi bana göre hiçbir şekilde mümkün değil. Dolayısıyla Türkiye de sürekli bir uzatma halinde ; çoktan bitmesi gereken bir oyunun sürekli uzatılması, bir maçın sürekli uzatılması halini yaşıyoruz. Bu bir yerden sonra uzatılamaz bir hale gelecek. Bunun en normal yolu tabii ki seçimlerdir ve seçimlerle beraber bu işe, Türkiye’nin aynı Haziran seçimlerinde olduğu gibi bu krize bir şekilde seçmenin, vatandaşın müdahale etmesidir. İşte bu yapılan seçim düzenlemesiyle de bu beklenen müdahalenin, kaçınılmaz olan müdahalenin ertelenmesi ya da önünün alınması hedefleniyor.
Şöyle bir şey hedefleniyor bence çok net bir şekilde: Kamuoyuna, özellikle iktidardan memnun olmayan kesimlere, “Ne yaparsak yapalım, bizim oylarımızın bir anlamı yok, olmayacak, seçimin kazananı zaten baştan belli, bu seçim siyasî iktidarın kaybetmemesi için kurgulanan bir seçim, bunun altyapısı oluşturuldu” düşüncesiyle seçime katılma, özellikle de iktidara karşı olan çevrelerde seçime katılma şevkini kırma yolunda adımlar olarak da görmek lazım. Bunun çok ciddi olduğunu düşünüyorum. Daha ilk günden itibaren, çok öncesinden, tasarıyken bunun dile getirilmekte olduğunu da biliyoruz. “Türkiye’de hiçbir şey değişmez, zaten bunun altyapısı da yapılıyor, en son referandumlar da şöyleydi böyleydi” şeklinde argümanlarla ayak sürüyen çok fazla insan olacak. Bunu görüyoruz. Ama bir de her şeye rağmen, bütün sandıklar taşınacak olmasına rağmen –özellikle Doğu’da ve Güneydoğu’da birçok yerde böyle olacağa benziyor yeni yasayla beraber– tek bir oylarına bile sonuna kadar sahip çıkacak çok insan olduğunu biliyoruz.
Dolayısıyla önümüzdeki seçimlerin kaderini bence büyük ölçüde, her şeye rağmen, her türlü engele rağmen, her türlü adil ve güvenilir seçim imkânını ortadan kaldıran düzenlemeye rağmen, demokrasi ve çoğulculuk ısrarında olan vatandaşların gayreti ve azmiyle Türkiye’de bir şeylerin değişme ihtimali var. Kendi haline bırakıldığı zaman hiçbir şeyin değişmeyeceği çok net bir şekilde gözüküyor. Ama şunu da biliyoruz ki, özellikle şunu çok iyi biliyoruz: Bu türden siyasî iktidarların ömürlerini uzatma gayretleri, var olan düzenlemeleri ve yasaları vs. geriye doğru çekmeleri, ülkeleri –sadece Türkiye için geçerli değil, her yer için geçerli olan bir şey– demokrasiden, temel hak ve özgürlüklerden uzaklaştırma gayretleri bir yere kadar işe yarıyor gözüküyor, ama orta ve uzun vadede aslında birtakım iktidarların sonunu daha da hızlandırabiliyor. Türkiye’deki bu yasa değişikliğini, yeni yasayı, ittifak ve seçim yasasını ben büyük ölçüde böyle görüyorum. Aslında bir çaresizliğin dışavurumu olarak görüyorum.
Siyasî iktidarın çaresiz olması, muhalefetin de çok güçlü olduğu anlamına gelmiyor. İşte Türkiye’nin göz önüne alması gereken nokta da herhalde bu. Büyük ölçüde iktidar kendi çaresizliğiyle, siyasî muhalefetin yetersizliği, beceriksizliği ve rezervlerini hesaplayarak daha yola devam edebileceği düşüncesiyle hareket edebiliyor. Ama bu bir yerden sonra sürdürülebilecek bir denklem değil bana göre. Hangi seçimlerde olur bilmiyorum ; ama bu tür yasal düzenlemeler, eğer bir kriz varsa, yapısal bir kriz varsa –ki var–, bunları ortadan kaldırmaya bence imkân sağlayamaz. Bu kesinlikle bir yerden sonra aldatıcıdır. Ne kadar yasa değişirse değişsin, ne kadar yeni düzenleme yapılırsa yapılsın –dünyada bunun çok örneği var, Türkiye’de de var– bir iktidar gerçekten ayakları üzerinde durma kabiliyetini yitirdiyse daha fazla kalamıyor. Bunun çok örneğini gördük.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. iyi günler.