Ekran Resmi 2018-03-21 17.45.02

Transatlantik: Afrin Harekatı, Menbiç’te ne olacak? Trump’ın kabinesinde değişiklikler

Yayına hazırlayan: Ali Mert İnal

Merhaba, iyi günler. Transatlantik’le karşınızdayız. Transatlantik artık 1 saat erken, 17:00’de Çarşamba günleri olacak. Washington’da Ömer ve Pınar’la birlikteyiz ve üstelik yan yanalar şu anda. Arkadaşlar merhaba.

Merhaba Ruşen.

Evet, hemen girelim. Gönül, seninle başlayalım. Sonuçta TSK destekli Özgür Suriye Ordusu güçleri Afrin’e pazar günü girdiler. Çok daha ileriki zamanda bekleniyordu. Hatta Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu mayıs ayını telafuz etmişti ve birdenbire tamamlandı ve şehir ele geçirildi. Ne diyorsun? Nasıl oldu da böyle oldu ve tabii ki bundan sonra ne olabilir Afrin’de?

Gönül Tol: Öncelikle şunu söylemek lazım Ruşen: Ben ve bir sürü Suriye’yi takip eden başka insan yanıldı aslında. Çünkü biz ne diyorduk? Rusya sınırlı bir operasyona izin verecek Afrin ve çevresine. Afrin’in içine muhtemelen Türkiye girmeyecek. Birinci öngörümüz buydu. İkincisi de, YPG sonuna kadar savaşır değil belki, ama biraz daha direnç göstermesini bekliyorduk Afrin içerisindeki YPG’nin. Bunlar olmadı. O yüzden öncelikle bir yanıldığımın altını çizmek istiyorum. Tabii bu çok ilginç bir gelişme. Çünkü birincisi, YPG’nin, yani Arap bölgelerini bile savunmak için çok direnç göstermiş bir grubun Afrin gibi Kürt siyasetinde önemli bir yeri bu kadar kolay bırakması herkesi çok şaşırttı. Diğer taraftan YPG bunu kabul etmiyor. Diyor ki aslında Afrin içerisine çekilmiş olabiliriz, ama aslında gerilla savaşı devam edecek. Yani oyun burada bitmedi mesajı veriyor. Bu tabii ne kadar gerçektir, değildir? YPG bunu söylemek zorunda bir taraftan, onu bilemiyorum. Ama her halükârda gelinen noktada YPG’nin ciddi bir direnç göstermemesi ilginç. Ve bunu tabii şimdi birkaç şey üzerinden okuyabiliriz. Aslında hatırlarsan Türkiye operasyonu başlatmadan evvel, rejimle YPG arasında Rusya’nın aracılık ettiği görüşmeler olmuştu ve Rusya YPG’ye, “Eğer Afrin’i rejime bırakırsan, Türkiye’nin operasyonu engellenmiş olur” diyerek baskı yapmıştı ve YPG bunu kabul etmemişti. Şimdi rejime devretmeyip bunu Türkiye’ye ve Türkiye’nin desteklediği güçlere devretmesi ilginç. Şöyle düşünmüş olabilir YPG: Artık rejim herhangi bir Kürt otonomi projesini tolere edebilecek durumda değil. Bunu tolere etmeyecek. Ve zaten Türkiye’nin operasyonu başlamadan evvel dayattığı şartlar da Kürtlerin otonomi projesinin sonu anlamına gelecekti. Yani bütün kurumları rejime devretmek, askerî güç bulundurmamak, zorunlu askerlik… bunlar rejimin dayattığı şeylerdi operasyon başlamadan evvel. Bunlar Kürt otonomi projesinin sonu anlamına geleceği için YPG buna direnmişti. Dolayısıyla YPG şuna kanaat getirmiş olabilir: Ben rejime devredersem asıl oyunun sonuna o zaman gelmiş olacağız. Oysa eğer Türkiye’nin Afrin’in merkezine girmesine izin verirsem, bir şekilde hem hava bombardımanını durdurmuş olurum hem de aynı zamanda gerilla savaşına devam edebilirim diye düşünmüş olabilir. Fakat günün sonunda bence Afrin’in Türkiye tarafından ele geçirilmesinin söylediği en önemli şey, YPG, Suriye’deki Kürtler, hatta genel olarak Kürtler, Amerika’ya çok güvenmenin, Amerika’yla çok yaklaşmanın bedelini ödediler aslında Afrin’de. Çünkü Türkiye’nin Afrin Operasyonu’na yeşil ışık yakılmasının ve neredeyse bütün tarafların Amerika da dahil bir anlamda sessiz kalarak Afrin’in Türkiye’ye sunulmasının önünü açmasının sebebi neydi? Amerika’nın Kürtlerle çok yakınlaşmasıydı. İşte Deyru’z-Zor’da, Suriye’nin doğusunda Kürtlerin Amerika’ya yakın çalıştığı yerlerde atılan bazı adımlar Rusya’yı ürküttü, rejimi ürküttü, İran’ı ürküttü, Türkiye’yi ürküttü ve dolayısıyla Afrin Operasyonu başladı ve anlaşılan o ki Rusya da rejimin ve İran’ın bir anlamda frene basmasını sağlayarak Afrin’in içerisine bir operasyona da yeşil ışık yaktı. Çünkü operasyon başladıktan sonra İran’la YPG’liler arasında bir görüşme olmuştu ve bu görüşmenin hemen ardndan İran’a bağlı milis güçler Afrin’e girmişlerdi. Dolayısıyla hem rejim hem İran aslında çok rahatsızdır Türkiye’nin operasyonundan. Ve bunu mümkün olduğunda sekteye uğratmaya çalıştılar; fakat anladığım kadarıyla gelinen noktada Rusya hem rejime hem de İran’a frene bastırttı ve böyle bir operasyona evet dedi. Bunun altındaki şeyleri konuşabiliriz sebepleri. Yani İdlib’de…

İstersen Ömer’e bir şey sorayım. Ömer, burada daha önce Irak’taki Kürdistan referandumunda yaşananın bir benzerinin yaşandığı söyleniyor — ki daha önceki yayınlarda Gönül hep bunu söylüyordu biliyorsun. Kürtler hep genellikle kullanılıyor. Şimdi burada da nasıl bir olay vardı Suriye’de? Oradaki PYD/YPG’nin tüm bölgesel ve uluslarası aktörlerle arasının iyi ya da fena değil olduğu ama öte yandan Ankara’nın da herkesle bir şekilde sorunlu olduğu bir konjonktürde PYD/YPG kimsenin desteğini alamadı ve kaybetti. Bu yine klasik Kürtlerin kaderi olayının, bölgesel ve uluslararası güçlerin onları kullanıp belli bir aşamadan sonra kaderlerine terk etmesi olayının bir tekrarı mı? Ne dersin?

Ömer Tapınar: Tekrarı olabilir; ama çok büyük bir genelleme çıkarmak için henüz erken. Çünkü Afrin’de sonuçta Amerikan güçleri yoktu. Afrin’de Rusya vardı ve Rusya yeşil ışık yaktı. Dolayısıyla bu tür bir çıkarsama –ki bu artık sık sık dile getirilir oldu; yani Kürtlerin kaderi Batı tarafından bir şekilde bırakılmak, dış güçler tarfından kullanılıp atılmak–; Kürtlerin kaderi yönünde birçok yazı da çıkmaya başladı ki bu biliniyor. Fakat bunun test edileceği yer sonuçta ilk önce Menbiç olacak — ki Menbiç sonrasında da Fırat’ın doğusu bence daha önemli olacak. Burada eğer Amerika sonuçta Türkiye’yle bir anlaşmaya varıp YPG’nin projesi olan otonomi, özerklik gibi konularda arkasında durmayacağını belirtirse, o zaman senin bahsettiğin tarih tekerrür etti şemasına daha uygun bir durum ortaya çıkabilir. Şu anda Amerika’da bunun yapılmaması için, Kürtlerin bırakılmaması için, Türkiye’yle daha ciddi şekilde masaya oturulması için önemli kişiler önemli yazılar yazıyorlar. Mesela Obama döneminde ulusal güvenlik danışmanı pozisyonunda olan, şu anda akademisyen Charles Kupchan bir yazı yazdı ve dedi ki: “Bir an önce Türkiye’nin Kürt meselesinde daha yapıcı adımlar atması için Amerika devreye girmeli.” Yapıcı adım nedir mesela? Şu anda tabii ütopik gibi gözükebilir ama, Türkiye’nin YPG ile siyasî bir diyaloğa başlaması ve Amerika’nın PKK ile YPG arasında en azından Suriye boyutunda Türkiye’ye statejik farklılık yaratmasını istemesi. Yani PKK ile mücadeleye devam edin; ama YPG ile gelin oturun. Çünkü Suriye’deki YPG bir yere gitmiyor. PKK konusunda size yardım etmeye devam edeceğiz, ama bir siyasî diyalog çıksın. Buradan PKK ile bir diyaloğa da sonraki bir aşama olarak geçilebilir diyor. Niye bunu ciddiye alıyorum? Çünkü bu kişi sonuçta Obama’nın Türkiye danışmanlığını yapmış bir isimdi. Ve Amerika’da şu anda önemli, kalburüstü yazarlar da, “Kesinlikle Kürtleri tekrar bırakmayalım, Türkiye’deki otoriter gidişat zaten belli, Türkiye’nin NATO içinde nasıl bir müttefik olduğu belli. Amerika’nın kendi inandırıcılığı, bölgedeki inandırıcılığı açısından bu Kürtlerle kurmuş olduğu ortaklık önemli; artı, Suriye’deki pazarlık gücü açısından da önemli” diyor. Charles Kupchan da buna karşılık diyor ki: “Kürtler üzerinden bizim fazla bir strateji, pazarlık gücümüz olmazdı her ihtimalde Suriye’de. Suriye’de bizim amacımız biraz olsun İran’ı dengelemekse” diyor, “bunu Türkiye üzerinden yapmak daha mantıklı. Dolayısıyla Türkiye’yi tekrar kazanalım” diye bitiriyor Kupchan yazısını. Amerika’daki tartışmayı yansıtmak açısından bunları söylüyorum. Henüz Türkleri kaybetmiş durumda değil Amerika. Bir tek şu var, Kürtlerin kaderi bu diyoruz, biraz da Kürtlere kızıyoruz. Her seferinde aynı hatayı yapıyorlar diye. Fakat şu soruyu sormak gerek, Kürtlerin alternatifi nedir? Kim var alternatifi? Yani bir bakıma Irak’taki Kürtler –Barzani, Talabani– işin içinde PKK olmayınca bu alternatifi Türkiye olarak kurdular ve Türkiye üzerinden petrol satmaya başladılar. Türkiye üzerinden dünyaya açılım yapmaya başladılar. Eh onun da geldiği nokta, Türkiye’deki dinamiklere bağlı olarak nasıl çöktüğü ortada. Dolayısıyla Kürtler açısından da bir çıkmaz devam ediyor diyebiliriz.

Gönül Tol: Ruşen birkaç şey söyleyebilir miyim Ömer’in söyledikleri üzerine?

Tabii.

Gönül Tol: Birincisi, hani Ömer şeyden bahsediyor ya, tarihi tekerrür edemeyiz tam diye, ona katılmıyorum; yani tarih tam olarak tekerrür ediyor ve Kürtler sürekli hata üstüne hata üstüne hata yapıyorlar ve asıl yani temel hata sürekli Amerika’ya bu kadar çok güvenmeleri. Yani kaç kez bunun tekrarlanması gerekiyor? Kaç kez Amerika’nın Kürtleri terk etmesi gerekiyor artık anlamaları için Kürtlerin? Yani Amerika Kürtleri kendi siyasî emelleri için kullanıyor ve en kritik noktalarda yalnız bırakıyor. Ve bence, Ömer dedi ya, alternatifleri neydi Kürtlerin? Bence Kürtler Rusya ve Amerika’yı angaje ettiler. Her iki tarafla da çalıştılar ve bunu yapmak zorundalardı. Başka alternatifleri yok. Fakat bir süredir ibre Amerikan tarafına geçti. Yani o dengeyi tutturamadıkları için aslında Rusların, Türklerin, rejimin, İran’ın gazabına uğramış oldular. Yani çok hassas bir dengede yürütmeleri gerekiyordu ve alternatifleri vardı bence. İkincisi, bu bütün çıkan yazılar, Menbiç aslında test edecek Amerika’nın duruşunu — Türkiye’yle masaya oturalım vs.. Şu anda Türkiye’nin Amerika’yla masaya oturmak için aslında Suriye’de, Suriye sahasından bahsediyorum, çok fazla bir sebebi yok. Yani Menbiç’e de ilerler; çünkü bu Türkiye için çok önemli bir başarı. Yani stratejik başarı. Uzun vadede bu neye dönüşür onu bilmiyorum, o nedenle bir stratejik başarı, taktik başarı diyorum. Fakat şu anda gelinen noktada Türkiye Kürtlerin bu özerklik projesini sekteye uğrattığı gibi, Kürtleri hem Rusya nezdinde hem Amerika nezdinde daha az değerli bir partner haline getiriyor. Çünkü Kürtleri değerli yapan neydi? O ellerinde bulundurdukları alanlar, yani birbirleriyle bir network’e hâkimdi Kürtler. Şimdi Türkiye, network’ü bir anlamda sallayarak, kırarak, Kürtleri daha az değerli bir partner haline getiriyor. Dolayısıyla Kürtlerin stratejik değeri herkes nezdinde azalıyor. Ve Türkiye, bundan sonra çok rahat “Ben Menbiç’e ilerliyorum” da diyebilir.

İstersen orada Menbiç’i geçelim. Ömer, ne diyorsun? Şimdi Türkiye’den yapılan açıklamalar Amerika Birleşik Devletleri’yle bir çerçevede anlaşıldığı yolundaydı, ama Amerikan Dışişleri de net bir şekilde böyle bir şeyin olmadığını söyledi. Ne bekliyorsun, nasıl bir şey olabilir? Bir anlaşma yokmuş gibi duruyor; ama Türkiye de bir anlaşmanın olmasını istiyor ki bu tür açıklamalar yapıyor.

Ömer Taşpınar: Benim elimde şu an bir kristal küre yok ve açıkçası çok da fazla bilgi alamıyoruz. Çünkü Menbiç konusunda en ciddi konuşan adam görevden alındı. Ve etrafta da Rex Tillerson’ın son görüşmesinde ne konuşulduğu üzerine henüz bir yazı çıkmış durumda değil. Türkiye’den bir heyet geldi. Bu heyet sonunda bu konularla beraber bir sürü konuyu konuştu ve bana göre çok da nihai bir çözüme ulaşmadılar. Menbiç konusunda benim tahminim şu: Amerika Türkiye’nin ciddi olarak Menbiç’e gireceğini hissederse, Türkiye bu konuda blöf yapmazsa, ciddi olduğunu gösterebilirse — ki bunu Afrin’le biraz olsun gösterdi, fakat müthiş de bir başarı olarak ben görmüyorum Afrin’i. Bir kere Afrin elde edildi; fakat bakalım ne derecede, ne kadar sağlam şekilde durabilecek? İçeride, Afrin’de mesela bir direniş başlayabilir. Ve sonra bizim terörizm diyeceğimiz, YPG’nin direniş diyeceği şehir hareketleri oluşabilir. Bir de Türkiye tabii dağlık alan nedeniyle Afrin’de zor ilerledi. Belki Menbiç’e daha kolay ilerleyebilir; fakat sonuçta bu Suriyeli birliklerle, Suriye’den verilen destek güçlerle yapıyor. Çok daha ciddi şekilde devreye gireceğinin sinyallerini verirse, bana göre Washington biraz geri adım atıp direnme noktasını, kırmızı çizgisini Türkiye’nin hep eskiden beri söylediği Fırat’ın doğusuna doğru çekebilir. Şimdi Fırat’ın doğusunda daha sağlam kalmak zorunda kalır. Bu ne anlama gelir? Menbiç verildi, Menbiç’te bir orta yol bulundu. Tabiri caizse Menbiç verilerek Türkiye’nin biraz gazı alındı. Ama Türkiye de sonuçta bütünüyle Kuzey Suriye’yi kendi güneydoğusuna çevirecek bir hali yok. Amerika da kırmızı çizgi olarak başka bir yeri çizebilir kendisine. Ve burada çok daha ciddi bir tartışma başlar Kürtlerle ne olacağı konusunda. Bir de yani Kürtlerin direnebilmesinin nedeni, Kürtlerin, YPG’nin şu âna kadar Amerika açısından bu kadar başarılı bir güç olabilmesinin nedeni şu anda ortaya çıkıyor; bu, Gönül’ün dediğine istinaden söylüyorum Amerika’nın verdiği hava desteğiydi. Amerika hava desteği vermeyince Kürtlerin tabii direnme gücü –gerek IŞİD karşısında, gerek Türkiye karşısında– çok daha geriliyor. Yani Kürtler belki sahada hâkim, topografi de önemli, ama Amerikan hava gücü çok sağlam bir destek vermeyince tabii ki geriliyor. E Türkiye sağlam bir hava gücüyle hareket ediyor. Dolayısıyla tabii ki Kürtlerin böyle büyük bir başarısızlığından bahsedilmiyor. Ama Amerika’da da tartışma gittikçe –demin onu söylüyordum–, “Biz Suriye’de ne elde etmek istiyoruz? İnandırıcılığımız nedir? Ve Kürtleri bırakırsak Türkiye’ye karşı ne kaybederiz? Daha da önemlisi, rejime ve İran’a karşı ne kaybederiz?” yönünde. O yüzden ben Menbiç sonrası Amerika’nın daha sert olabileceğini düşünüyorum kısacası. Menbiç’te esnek davranabilirler –Türkleri yumuşatmak için–, ama Fırat’ın doğusunda davranmazlar gibi geliyor.

Gönül, seninle devam edelim; yine konu Menbiç. Ne diyorsun?

Gönül Tol: Ömer’e katılıyorum Menbiç’te. Çünkü Afrin’in içinin alınması… bu arada şunu söylemek istiyorum: Kürtlerin çok büyük bir başarısızlığı derken askerî başarısızlıktan bahsetmiyorum. Tabii ki yani Kürtlerin elinde uçaksavalarları yok ve Türkiye gibi çok ciddi bir NATO ülkesinin havadan bombardımanları sayesinde gerçi çekilmeleri askerî bir başarısızlık tabii ki değil. Fakat Türkiye için de bir askerî başarı değil bu, bu arada. Yani kolay bir hedef, askerî anlamda. Fakat Türkiye’nin başarısı diplomatik olarak bir şekilde Rusya’yı ikna etmiş olmasından kaynaklanıyor. Ve bir sonraki adım; yani Türkiye Afrin ve çevresinde yapmak istediği şeyi yaptı bugüne kadar ve bir sonraki adım Menbiç olacak. Menbiç’te Ömer’in dediğine katılıyorum. Bugüne kadar hep Washington’da “Erdoğan blöf mü yapıyor?” sorusu soruluyordu. Menbiç’e ilerler mi ilerlemez mi? O yüzden aslında böyle söylemi çok yüksek tutarak –işte, Pentagon diyorsa, kesinlikle çekilmiyoruz Menbiç’ten. Tillerson diyordu ki Menbiç meselesinde anlaşmaya varmadık. Daha dün Amerikan sözcüsü aynı şeyi söyledi. Menbiç’te bir anlaşmaya varılmadı dedi. İbrahim Kalın’ın Menbiç’te anlaştık beyanatına cevaben. Fakat gelinen noktada Afrin’den sonra şuna kanaat getirebilir Amerikan tarafı, gerçekten Türk tarafı blöf yapmıyor ve Menbiç’e ilerlenebilir. Ve Menbiç’te bir orta yol bulunmaya çalışıyor. Ama sorduğumuz şey hep şuydu, nasıl bir orta yol? Eğer orta yol, şimdi şundan bahsediliyor, ortak bir güç kuralım, Türk-Amerikan askerî gücü ve o Menbiç’i denetlesin. Şimdi bu ne kadar hayata geçirilebilir? Bir parça da şu anda Afrin’de sivil bir yönetim kurulmaya çalışılıyor Türkiye’nin liderliğinde. Tabii bunun ne kadar başarıya ulaşacağı da aslında biraz Menbiç senaryosunu değiştirecek. Çünkü Menbiç’teki halk da bir Türk askerî varlığına evet diyecek bir halk değil. Orada YPG’nin tümüyle Menbiç’ten çıkarılması – tabii Amerika isterse YPG’yi zorlayabilir nehrin doğusuna geçmesi konusunda. Bütün bunlar senaryo dahilinde, fakat en nihayetinde sormamız gereken soru şu: Türkiye’yi kaybetmemek adına bir orta yol önerebilir Amerika. Fakat öne sürdüğü bütün orta yol bence Amerika’nın Suriye stratejisinin altını oyuyor. Zaten Afrin de düştükten sonra çok ciddi bir krize girmiş durumda Amerika’nın Suriye stratejisi.

Burada istersen Ömer’le devam edelim. Çünkü geçen hafta sen şey dedin biliyorsun, ikiniz de dediniz: Herhalde bu Pompeo geldi ve onun Suriye’de daha bulunma yanlısı olduğu, Tillerson’a göre. Şimdi böyle bir tablodan sonra buradan Trump’ın yeni kabinesine, daha doğrusu sürekli değişen kabinesine de geçmiş olacağız. Pompeo’nun önünde ve bir ihtimal McMaster da gidecek ve yerine Bolton gibi daha farklı bir şekilde şahin bir ismin gelmesi söz konusu vs.. Böyle bir yeni Amerikan yönetimi, yeni bir dizaynı olan Amerikan yönetimiyle bu Suriye’deki yeni fotoğraf pek uyumlu gözükmüyor sanki.

Ömer Taşpınar: Şimdi gerçekten öyle; çünkü McMaster temelde bölgedeki dengeleri korumaya çalışan bir isim. Tillerson da İran konusunda Trump’la aynı düşünmeyen bir isim. Dolayısıyla bu iki ismin gitmesi geriye bir tek Savunma Bakanı Mattis’i bırakıyor, onun da İran konusunda çok şahin olduğu biliniyor. Her ne kadar nükleer anlaşmanın yırtılıp atılmasına o da sıcak bakmadığını söylüyorsa da –yani bir şekilde tutulmalı diyor bu anlaşma– ibre şu anda İran’a karşı daha sert bir pozisyonun oluşacağından yöne. Tabii Amerika’nın dış politikasını konuşacaksak, öncelik teşkil eden meselesi Kuzey Kore ile başlayacak olan diyalog. Ve burada da aslında tarihsel bir ironi var; çünkü Kuzey Kore ile diyaloğu en çok isteyen Rex Tillerson’dı ve aslında bir bakıma bu onun başarısı gibi de görülebilirdi, tam bu diyalog başlarken görevden alındı. Kuzey Kore’yle diyaloğu istemeyen bir Trump, Kuzey Kore ile diyaloğu istemeyen sonuçta bir yapı ve mesela Pompeo gibi tipler, sonuçta bu görüşmeleri başlatacaklar. Fakat bizim konumuz olan Suriye ve İran’a dönecek olursak; burada bana göre şöyle bir durum ortaya çıkabilir — ki bu Menbiç’i de YPG’yi de yakından ilgilendiriyor. Bu güçler genelde –Mattis olsun, Pompeo olsun, John Bolton (gelirse) olsun– büyük güçler dengesinden bahsediyorlar. Yani genelde İran’ın nasıl dengeleneceği konusunda Ortadoğu’ya bakarken, “Ya, Türkiye’yi kaybedersek kaybedelim. Biz bu işi Türkler üzerinden değil, Suudi Arabistan üzerinden yaparız” diyeceklerini tahmin etmiyorum. Yani Türkiye’yi tekrar kazanma söylemi ağır basabilir. Bu Malatya-Kürecik’teki radarlar gerçekten NATO için çok önemli. Yani biz hep İncirlik’ten bahsediyoruz Türkiye’nin jeostratejik önemi derken; ama bu Malatya-Kürecik NATO açısından önemli. S-400 meselesi de önemli. Orada belirli pazarlıklar dönebilir tekrar. Yani tahmin ettiğim şey şu: Pompeo İran konusunda Trump’la aynı düşünüyor ve Kürtler konusunda da son derece pragmatik davranabilir. Türkiye’yi kaybetmemek uğruna demin bahsettiğim senaryoda Türkiye’ye Menbiç’te istediğini verelim, Kürtlere de destek olabildiğimiz kadar olalım. Baktık ki rejimle oturmamız gerekiyor ve Kürtler üzerinden bir pazarlık gücümüz olmuyor, ama Türkiye’nin güçlenmesi, Türkiye’nin Kuzey Suriye’de bir aktör haline gelmesi, hatta Türkiye’nin İran konusunda yapacağı birkaç sert açıklama Türkiye’nin elini güçlendirebilir. O takdirde, senin en başında sorduğun gibi Kürtler tekrar bir trajediyle karşı karşıya mı? Tekrar satılıyorlar mı? Sorusunun cevabı kesinlikle evet haline dönüşebilir. Türkiye’nin şu anda lehine gelişmeler olarak görüyorum ben Pompeo’nun gelmesini. Her ne kadar Pompeo çok Türkiye’yi bilen bir isim değil ve İslam konusunda, Müslüman Kardeşler konusunda son derece önyargılı, Müslüman Kardeşler’in terörist ilan edilmesi konusunda Pompeo oradaki yasa tasarısına destek veren önemli isimlerden bir tanesi. Fakat İran nefreti daha ağır basabilir ve İran’ı dengelemek uğruna, Malatya-Kürecik uğruna, NATO uğruna Türkiye’yi tekrar kazanalım havası başlayabilir diye düşünüyorum.

Gönül Tol: Ama Ruşen, şunu eklemek istiyorum: Evet bütün bunlar olabilir, ama eğer Amerika nükleer anlaşmadan çekilmeye karar verirse, bu o zaman Türkiye’yi çok güç bir duruma sokacaktır. O zaman Türkiye’yi İran’a karşı dengelemek için kullanma stratejisi boşa çıkacaktır. Onu da eklemek lazım.

Burada şöyle bir husus var; bunu hatta hafta içerisinde çok önemli bir gelişme olmazsa haftaya şimdiden sözleşelim, Suudi Arabistan’daki bu Veliaht-Prens’le beraber –Amerika Birleşik Devletleri’nde dolanıyor hâlâ galiba–, onun bölgesel dengeleri şöyle bir çalkalama halini yaşıyoruz ve galiba o çok daha fazla öne çıkacak ve burada Suudi Arabistan’la Türkiye’nin arasının şu anda ilk görüldüğü kadarıyla daha da açılmakta olduğu gibi bir şey var. Onun üzerinden hani bu İran meselesini konuşurken Suudi Arabistan faktörünü haftaya mesela daha geniş –tabii araya çok önemli bir şeyler girmezse– konuşalım. Galiba İsrail’in de dahil olduğu, Mısır’ın da dahil olduğu bir yerde, Trump yönetimiyle sanki kendi kafalarına göre bir Ortdaoğu şekillendirmeye çalışıyorlar gibi. Ne dersin Gönül?

Gönül Tol: Öyle, yani bütünüyle Suriye’de dahi, Amerika’nın –hani diyoruz ya, bir tek Kürtlerle çalışıyor–, uluslararası aktör olarak bir tek Suudiler kaldı Kuzey Suriye’de Amerika’ya yardım eden. Ve Trump’ın bütün temel içgüdüsü Suudiler üzerinden bir Ortadoğu stratejisi geliştirmek. Ve tabii bu Türkiye için iyi bir haber değil. Daha evvel de bunu konuştuk. Türkiye’nin Suudilerle ilişkisi çok gergin, Mısır’la durum malum. Ve hatta bu Mısır’a referans veriyoruz, Suudilere falan, ama genel olarak Ürdün’le, Irak’la ve bütün bölgeyle, en son hatırlarsan Arap Ligi dahi Türkiye’nin Afrin operasyonunu eleştirdi. Türkiye bölgede çok marjinalize olan bir aktör. Ve bu yeni oluşan Amerika-Suudi Arabistan-Mısır, İran’a karşı böyle bir cephe oluşturalım söylemi Türkiye’yi ne kadar içine alabilir emin değilim. Çünkü o cephedeki önemli aktörler Suudi Arabistan gibi, Mısır gibi, Körfez ülkeleri gibi. Bunlar Türkiye’ye mesafeli durma taraftarı.

Ömer Taşpınar: Bir de şunu ekleyeyim Ruşen — Pentagon’dan bir görüş olarak: Amerikan askerlerinin genelde Suudi Arabistan’ın askerî gücü konusunda yaptıkları bir espri vardır: “Suudi Arabistan İran’la savaşmaya niyetli, son Amerikan askerine kadar, Amerikan askerleri burada kalana kadar. Yani Suudi Arabistan çok yüksek sesle konuşur; ama Yemen’de nasıl madara olduğunu görüyoruz, biz olmasak bunlar fazla bir şey yapamaz” şeklinde Suudi Arabistan’ı çok ciddiye almazlar. O nedenle bahsettiğim Türkiye meselesi önemli. Yani reel politik olarak baktığında, operasyonel güç olarak baktığında Türk ordusu çok şey kaybetti son yıllarda. Yani özellikle darbeden sonra Amerika’daki imajı son derece kötü, fakat benim gördüğüm, duyduğum kadarıyla tekrar en azından NATO çerçevesinde, eğitim çerçevesinde köprüler kurulmaya çalışılıyor. Bu FETÖ yapısı nedeniyle giden askerlerin önemli bir kısmının NATO’cu olduğu yönünde bir algılama var. Bunlar düzeltilmeye çalışılırsa belki 1-2 yıl içerisinde daha sağlam bir Amerikan askerî boyutu da oluşabilir — ki bu Suudi Arabistan’dan daha iyi bir alternatif haline gelecektir. Bolton gibi, Mattis gibi, Pompeo gibi reel politik, şahin, Neo-Con tipler açısından.

Evet, burada noktayı koyalım. Yine verimli bir Transatlantik yaptık. İzleyicilere çok teşekkür ederim. Gönül’e ve Ömer’e de çok teşekkürler. Haftaya buluşmak üzere iyi günler.