download

Daryush Shayegan: “Göçebe düşüncenin dünyayı nasıl tekrar büyülü kılacağı üzerine kafa yoruyorum”

Yakında hayatını kaybeden İranlı düşünür Daryush Shayegan ile Martin Legros’nun Philosophie Magazine için yaptığı ve 4 Aralık 2008’de yayınlanan söyleşiyi, haldun bayrı çevirdi.

pmfr25polettientretien

Bir dünya vatandaşı o. 18. yüzyılda bulunduğunu tahmin ettiğimiz kozmopolit filozoflardan. 1935’te İran’da doğmuş, on kadar dilde eğitim görmüş, Londra ve Cenevre’de yetişmiş; bu arada Mayıs 1968’de yolu Sorbonne’dan geçmiş. Daryush Shayegan altmışlı yılların sonunda nihayet doğduğu ülkeye dönmüş ve orada Fransız şarkiyatçı Henry Corbin tarafından kendisine, Fars ülkesinin, Hindistan’ın ve Şii İslamı’nın manevî hazine sırları açılmış. Cioran’ın dostu, şiirden ve tasavvuftan kâm almış büyük bir Heidegger okuruyken, Ayetullah Humeyni’nin İslam devrimini yaşamış. Fransa’da sürgündeyken, yirmi beş yıl sonra hâlâ dinî köktenciliğin manevî dayanakları üzerine en iyi analizlerden biri olan “Din Devrimi Nedir?”i (çev.: Neslihan Özakıncı, Sitare Yay., 2016) sunmuş.
O zamandan beri, yakın ve uzak Doğu’da modernliğin gelişiyle derinleşen zihinsel çarpıklıkları araştırıp duruyor. Büyük kozmolojilerin bitişini kayda geçtikten sonra, Tanrı’nın ölümünün ötesinde kutsalın yeni bir tecrübesini tasarlıyor. Aydınlanmacılar döneminde, Montesquieu, “İnsan nasıl Farsî olabilir?” diye soruyordu. İşte, cevap bâbından, en büyük çağdaş İranlı filozoftan bir kozmopolitizm dersi.

Güzergâhınız Doğu’yla Batı’nın kesişme noktasında…
1935’te Tahran’da doğdum. Annem Gürcü, babam İran Azerbaycanı’ndandı. Annemin ailesi devrim tarafından kırılıp geçirildikten sonra, 1922’de Rusya’da tanışmışlar. İstanbul’dan Berlin’e –bu arada Varşova’ya da– dolanıp durduktan sonra, ailem 1930’da İran’a yerleşmiş. Orada bir tür Babil hârikası içinde yetiştirildim: Annem teyzemle Gürcüce konuşurdu, bir Rus mürebbiyem vardı, babamla annem aralarında Türkçe konuşurdu, Lazarist papazların yönettiği bir Fransız lisesine gittim. 15 yaşında, lise öğrenimi için beni İngiltere’de bir public school’a gönderdiler. Aldığım Farsî eğitimin aksine, gerçek bir kışlaydı orası! 1952’de, Cenevre’de tıp okumaya gittim. Ama istidadım bu değildi. Bu yüzden, felsefe, edebiyat ve siyasal bilimler öğrenimine yöneliverdim.

Felsefede kim yetiştirdi sizi?
Cenevre’de, Hinduizmle ve Asya’yla ilgilenen Fransız şarkiyatçısı Jean Herbert ile karşılaştım. Onunla temasa geçtikten sonra, Hindistan’la ilgilenmeye başladım, Sanskritçe öğrendim, metinleri okudum. 1960’ta İran’a döndüm ve Fransız şarkiyatçı hoca Henry Corbin ile tanıştım; o da beni karşılaştırmalı İslam ve Hint maneviyatı öğrenimine yönlendirdi. Tahran Fransız Enstitüsü’ne bağlı olup Paris, Kudüs ve Tahran’da üniversitelerde ders veren ve Heidegger çevirmeni olan Henry Corbin, herkesin unutmuş olduğu Şii ve gnostik/ârifan İran İslamı’nın uçsuz bucaksız düşünce kıtasını günışığına çıkarmıştı. İslam felsefesinin, İbn Rüşd ile İbn-i Sina’nın kahramanlık ânından sonra da var kalmış bir parçasıydı bu. “Hinduizm ve Sûfîlik. Bir ‘Mecmaü’l-bahreyn’ [iki denizin birleştiği yer] okuması” başlıklı tezimi onun yönetimi altında yaptım. Hindistan’daki Müslüman imparatorluğunun mirasçısı ve Benares valisi, 17. yüzyılın o filozof-şehzadesi, selâmetin Hinduizm ile İslam’ın barışmasında olduğuna kanaat getirmiş romantik âlim Dâra Şükûh’un metninin bir yorumuydu.

Tezinizi Paris’te Mayıs 1968’de savundunuz.
Evet, biraz “yangından mal kaçırır” gibi, tuhaf bir savunma oldu: Sorbonne’un etrafı çevik kuvvet (CRS) tarafından sarılmıştı; içerisi ise ıssızdı. Şimdi tekrar düşünüyorum da; inanılmazdı! Benim gibi birinin, daha Şark’tan gelir gelmez bu kadar bâtınî/ezoterik konulu bir tezi savunmak için isyan halindeki Sorbonne’a girebilmesi… Savunma bittikten sonra, Corbin evine bazı dostlarını davet etmişti: Raymond Aron, Gilbert Durand, ama aynı zamanda Emil Cioran da vardı. Hakikaten tatlı bir adamdı. Olaylar hakkında hepsinin tavrı epey olumsuzdu. Ama en matrağı Cioran’ın tavrıydı. “Fransa’nın işi bitik! 1789’da dünyaya en büyük devrimcilerini vermiş bir ülkenin gençliği, bugün Mao ya da Che Guevara gibi vasat ithal çehrelerin portreleriyle çalım satıyor” diye haykırıyordu. Ben işin içinde değildim. Ancak bir ay kalıp İran’a dönmüştüm. Farklı manevî ve felsefî dünyalar arasındaki geçişler merakıma dokunduğundan, Tahran Üniversitesi’nde karşılaştırmalı felsefe dersleri verdim.

O sırada, İran Devrimi’nin az öncesinde, Batı Karşısında Asya’yı (çev.: Derya Örs, Sitare Yay. 2012) yazdınız.
1977’deydi. Farsça yazdığım ve Asya uygarlıklarının yazgısını anlamaya çalıştığım bir kitaptı. 17. yüzyıla kadar, Çin, Hindistan, Japonya, İran, durmadan iletişim kuran ve birbirleriyle alışverişe giren çok yaratıcı uygarlıklar olmuşlardır. Birlikte, dünya zenginliğinin % 60’ını temsil ederler. Sonra aniden, bir kopma olur. Bu uygarlıklar Avrupa’nın Aydınlanma’yı ve modernliği icat ederek havalanmaya başladığı anda durmuş gibidirler. Descartes yöntemi kurar, insanların doğayla ilişkisini yeniden icat eder, teknik anlayışının temellerini atar; bunlar, sanayi devrimi ve sömürgeleştirmeyle birlikte Batı’nın hegemonyasını temin edecek tüm öncüllerdir. 17. yüzyıl civarında, Hegel gibi söylersek, “Dünya Tini” bir kıtadan diğerine göç etmektedir âdeta. Asya uygarlıkları gecikmelerinin bilincine vardıkları vakit iki tutum benimserler. Önce, kaynaklara dönüş. Batı’yı ve onun teknik üstünlüğünü bilen 19. yüzyıldaki İranlı reformcu entelektüellerin, Abdu’l-Bahá (Abbâs Efendi) ya da Asadabadi (Cemaleddin Afganî) gibi düşünürlerin perspektifidir bu. Batı’nın tekniğini “içine çekmek/massetmek” ve modernliğin ruhunu kenarda bırakmak istiyorlardır. Ama tekniği, onu temellendiren değerlerden ayıramazsınız.
Japonlar bunu anlamış ve tamamen başka bir tutumu benimsemişlerdir. 1868’den 1912’ye kadar süren Meiji döneminde, haşin bir şekilde modernleşmeye girişmişlerdir. Ama sadece demiryolları inşa etmekle yetinmemiş, denizcilik sanatını öğrenmek için İngiltere’ye, felsefe için Fransa’ya öğrenciler göndermişlerdir. 1906’da Rusya karşısındaki zaferlerinin açıklaması burada yatmaktadır. Bu olay akılları karıştırmıştır. Hem de nasıl! Asyalı bir gücün bir Batılı güç karşısındaki ilk zaferidir bu. Bu kopmalar tutkulu bir ilgi uyandırdı bende.

Japonya ile Çin’den farklı olarak, İslam ile Batı’nın ortak bir manevî mirası yok mu?
Çin ya da Japon dünyasında, Descartes’ın ruh ile beden arasında gerçekleştirdiği ayrışma düpedüz düşünülemez bir şeydi. Bütünselliği içinde dünyanın basit bir nesnelleştirilebilir ve nicelleştirilebilir uzama indirgenebilir olduğu fikri, beden-ruh birliği anlayışında olan o uygarlıklara tamamen yabancıydı. Hıristiyanlık ile İslam ise, tersine, dünya nazarında dışarıdan bir konumda bulunan yaratıcı bir Tanrı’ya inanan İbrahimî geleneğe mensupturlar. Bununla birlikte İslam dünyası her zaman Hıristiyan Batı karşısında Asya dünyasına nazaran daha sakınımlı olmuştur. Gizli bir rekabet vardır. Bilinçaltında, Müslüman dünya metafizik bakımdan üstündür; İsa bir peygamber telakki edilir, ama son peygamber Muhammed’dir. Çinliler ve Japonlar’da böyle bir hâletirûhiye olmamıştır; Budist ve Konfüçyüsçü gelenekleri, modernliği daha kolay kabullenmeye itmiştir onları.

İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasından önce yazılmış olan kitabınızın son bölümü “Yeni Taassup” başlığını taşıyor.
Bilinçdışı bir sezgiydi bu, neredeyse kehanet gibi. Beni asıl ilgilendiren, iki-arada-bir-deredelik’ti, İran’daki geçiş durumuydu: “Bir daha asla” ile “henüz değil” arasında bir bocalama. “Henüz değil”, hazırlanmakta, fakat henüz ilan edilmemiş bir olayı zikretmek içindir; “bir daha asla” ise, henüz çökmemiş, fakat kökendeki biçimiyle artık yenilenemeyecek olan bir manevî düzeni îmâ etmektedir. Entegrizm iki-arada-bir-deredeki o rahatsız durumu kısa devreye uğratabilen bir çözüm olarak sunmaktaydı kendini. İslam’ın arketipi/ilkörneği olan bir Altın Çağ/Asr-ı Saadet adına, şimdiki tüm kargaşaları ve tüm Kur’an yorumlarını kenara koyma iddiasındaydı. Oysa yorum aracı olmazsa, Kur’an tüm sapmalara açık bir kitaptır.

O olayları nasıl yaşadınız?
O kadar tuhaf ki. Olup bitenlerin insanların kafasına dank etmesi zaman aldı. İki sol parti; İran Komünist Partisi Tudeh de, aşırı sol da, iktidarı ele geçirdiklerini düşünüyorlardı; kentsel kesimlerden ileri gelenlerin ve aydınların oluşturduğu Musaddık’ın Ulusal Cephe’si de. Hiç kimsenin aklına mollalar gelmiyordu. Devrimden önce Şah, kendi ibadet yerlerine sahip olan ve saygı gören mollalarla iktidarı paylaşıyordu aslında. Laik olan ama siyasal özgürlükleri alaya alan tek-adamcı bir monarşinin karşısında, din bir sığınak gibi tezahür ediyordu. Bu devrim Şii dünyasının bağrında bile bir sürpriz olmuştu. Şiilik’te, On İkinci İmam’ın dönüşünü beklersiniz. Dolayısıyla bu dönüşten önce iktidarı kim alırsa alsın, peşinen gaspla malûldür, meşruiyeti yoktur. O kişi şah ise, pis işi o yapar bir nevi. Ama bu işi mollaların ele alması bir yeniliktir.
Bense üniversitede hocaydım, Kordoba’da düzenlenen bir kolokyuma katılmak için İran’dan ayrılmıştım. Tam dönmeye hazırlanırken, Ağa Han bana Henry Corbin’in tamamlanmamış çalışmalarını yayımlamak için bir merkez kurmayı teklif etti. O zaman Paris’te İsmâilîye Araştırmaları Merkezi’ni (Centre d’études ismaéliennes) (Şii İslamı’nın bir kolu) kurduk ve dokuz yıl onun yöneticiliğini yaptım.

Dinin ideolojileştirilmesi sürecini göz önüne serdiğiniz “Din Devrimi Nedir?” kitabını o sırada yazdınız.
İktidarı aldığında dinin doğa değiştirmesi, ideolojileşmesi olgusunu tahlil ediyordum bu kitapta. Böyle bir işe yönelik ve bu iş için donanımlı olmadığına göre, etraftaki siyasal ideolojilerden beslenmek zorundadır. Bu yüzdendir ki, Marksist-Leninist fikirlerin sızması, saldırgan bir İslam’ın inşasına yardımcı olmuştur. Devrim mahkemeleri, milisler, İran’da ortaya çıktığını gördüğümüz o kurumlar, hiç İslamî değillerdi. Devrim ve İslam, farklı takımyıldızlara aittir. Din devriminden söz etmek aslında bir oksimorondur ! Kendi yörüngesinden çıkarıldığında, din kanatlarını yitirir ve tarihe gömülür. Bu devrim İslam dünyasını çok etkiledi. Devrimci, militan ve radikal bir İslam fikri sıradanlaştı. Mısır’da yarın özgür bir seçim yapılsa, Müslüman Kardeşler kazanırdı.

Entegrizm İslam için bir tehdit olabilir mi?
Radikal İslamcılar, Şii İslamı’nın asırlardır biriktirmiş olduğu muazzam manevî sermayeyi tarihin ultra-modern kumarhanesinde har vurup harman savurdular. Böylelikle özünü yitirdi.

yaralı bilinç

Altbaşlığı “Kültürel Şizofreni” olan “Yaralı Bilinç”te, İslamî vicdanı ortadan yaran manevî bölünmeyi anlamaya çalışıyorsunuz.
Aynı anda iki kanalı çeken bir televizyon ekranı hayal edin: Sonunda görüntüler kötü bir biçimde karışır. İslam dünyası bu şekilde susuzluğunu iki çatışık kültürel kaynaktan gidermektedir. Estetik bakımdan, melezleşmeler verimlidir, yaratıcılığı besler. Ama tutarlılık ve tahlil gerektiren düşünce ve siyaset bahsinde böyle olmaz. “Yaralı Bilinç” azıcık sert bir kendi-kendini-analizdir bir nevi; kültürel bir psikanalizdir. İslam dünyasını üç sözcükle özetleyebilirdim: başarısızlık, aşağılanma, hınç. Oysa Batı’yı reddederek ya da içimize kapanarak aşmayacağız modernliği. Aksine, ona hâkim olamadığımız ölçüde kurbanı oluyoruz modernliğin.

İran otuz yıldır çok değişmedi mi?
Bugün, iktidarla sivil toplum arasında tam bir kopukluk var; ahali, siyasal elitinden çok daha zeki. Neden bu kadar çok İranlı göç etti? Siyasal özgürlükler olmadığı için değil: Şah döneminde de yoktu bu özgürlükler. Mollalar, idam ve recm uygulamalarıyla, halka açık kırbaçlama törenleriyle, arkaik bir dünya yarattılar. Oysa İran’da laikliğin ve incelikli âdetlerin bir geleneği vardır. Mollalar, özellikle gençlerden (nüfusun %70’i 25 yaş altı) ve kadınlardan gelen güçlü bir muhalefetin doğmasına neden oldular. Kadınlar davalarını savunuyor, akademik yarışmalar kazanıyor, alınacak bir rövanşları var. Tahran’a gelen Batılılar için çok şaşırtıcı bu: Gündüz vakti, bütünüyle örtünmüş kadınlar görürsünüz; akşam ise Los Angeles’a yaraşır bir partide bulursunuz kendinizi! Çılgın, şizofren, kargaşa içinde, ama ilginç bir ülkedir bu. Muazzam bir laboratuvar. İslam ülkeleri nazarında, İran öndedir: O kolektif duygu boşalmasını yaşamışızdır, bütün fantazmlarımızı yaşamışızdır ve bunun işe yaramadığını biliyoruz şimdi. Arap ülkeleri ise bunun işe yarayabileceğine inanmaya devam ediyorlar hâlâ.

Gelecek için iyimser misiniz yani?
Halihazırda iktidarda olan meczup Mahmud Ahmedinejad’la, o kadar da iyimser değilim! Çok mehdici bir anlayışta. Fakat ona karşı bir cephe oluştu; rejim ileri gelenlerinin bir kısmı onun politikasının felakete götürebileceğini anladılar.

Bütün bunları İran’da söyleyebiliyor musunuz?
Evet, ama fazla ileri gitmemek lazım; muayyen bir dengeyi muhafaza etmek ve sarı çizgiyi aşmamak lazım.

Sûfîlikle ve tasavvufla ilgileniyorsunuz.
Daima bir sınırdan diğerine geçmek istedim. Güzergâhımı da açıklıyor bu. Sekiz yıl boyunca tasavvuf tecrübesi yaşadım. Ama en soylusu da olsa her türlü zihinsel kapanmışlıktan çekindiğim için, kendimi bundan azat ettim.
Bugün, Budizm git gide daha çok çekiyor beni. Din değiştirmeye inanmasam bile… çünkü kültür bakımından Müslümanım. Bana göre insanın adı ve dini bir tür mukadderattır; kaçılmaz bir mirastır. Din değiştirmenin hiçbir anlamı olmazdı. Katolik olan ve hiçbir zaman İslam’ı benimsemeyi düşünmemiş olan Henry Corbin diyordu bunu bana.

İrfan (Gnose) nedir?
Dünyanın büyük manevî öğretilerine dokunan şeydir. Filozof bilir, ama keşif ehli [le visionnaire] görür. Sezgi ile bilgi arasındaki farktır bu. Kutsalın evrensel bir kavranışını önermiş olan Alman filozof Rudolf Otto, daha o zamandan Doğulu ve Batılı büyük mistikleri karşılaştırıyordu. Ama İran ve Hindistan’daki felsefenin hep mistik olduğunu söyleyebilirim. Doğu’da felsefe irfana dayanır.

shayegan

Sizin için sezgiyle bilgi arasında hangisi ağır basıyor peki?
Aydınlanma’ya ve İbn Rüşd düşüncesinin Ortaçağ Hırıstiyan yorumu olan çifte hakikate inanmakta kararlıyım; bir felsefî hakikat, bir de dinî hakikat olduğunu öne sürer bu. Fânî dünya ile manevî dünyanın, iktidar ile inançların net biçimde ayrılması benim için temel öneminde.

Durumumuza ışık tutmak için sık sık, 13. yüzyılın Sûfî mutasavvıf şairi Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’den bir anekdot anlatıyorsunuz…
Hakikaten… Buyurun anlatayım: Bir gün sultanın teki iki ressam grubu arasında bir yarışma yaptırır; bir grup Çinli ressamlardan, diğeri ise Yunan ressamlardan oluşmuştur. İki grup basit bir perdeyle ayrılan iki odadadır. Çinliler sultandan renk üstüne renk talep ederken, Yunanlar duvarı parlatmakla yetinirler. Açılış günü, perde kalkar. Çinliler’in yaptığı eser hârikulâde güzeldir… fakat Yunanlar tarafından parlatılmış duvara çok daha ışıltılı bir şekilde yansır! Bazen yansıma, şeyin kendisinden daha gerçektir. Mevlânâ bu hikâyeden kıssa olarak, Sûfîler’in Yunanlar’a benzer olduğunu çıkarır: Her ne kadar derin bilgili kitaplardan yoksun olsalar da, gönüllerinin aynasını parlatıp çok sayıda imgeyi ağırlayabilir hale getirmişlerdir. Bu anekdottaki mistik yan-anlamın ötesinde, insanın bugün artık aynayı görmediği, sadece oraya yansıyan biçimleri gördüğü söylenebilir. Üstelik o aynalar kırıktır da; gerçekliği ve imgeleri biçimsizleştirmektedir. Zihin bir imge kaynaşmasının istilasına uğrar. T.S. Elliot’ın “World of broken images”ını hatırlatmaktadır bu: “Kırık imgeler dünyasında yaşıyoruz.” Fakat kırık imgeler kırık aynalardır.

“Işık Batı’dan Gelir’de (La lumière vient de l’Occident) ontolojisi paramparça olmuş bir dünyada yaşadığımızı ileri sürüyorsunuz…
Kutsalı bize ileten güçlü yapılar kayboldular. Kutsalın artık tezahür etmek için kurulu bir mekânı yok. Sıralı ve hiyerarşik bir dünyada yaşamıyoruz artık. Dünyanın dökümünü ve haritasını çıkarabilen metafizik koordinatlar ve metafizik çerçeve yok artık. Din, herkesin yaptakçılığa soyunduğu ve asırların efsanesini kendinde topladığı kişisel bir hâdise haline geliyor. Yeni bir çoktanrılılık biçimi bu. Derleyici hafıza diye adlandırıyorum bunu. Ardardalığın yerini eşzamanlılık alıyor. Dünya, en arkaik olanlarından en modernlerine, cilalı taş devrinden bilişim çağına, şamanlıktan sanallığın son serüvenlerine, bütün kültürlerin muazzam bir mozaiği haline geliyor. Bilincin tüm bastırılmış halleri tekrar su yüzüne çıkıyor. Yaşadığımız dönemi hem o kadar tutku verici hem de o kadar rahatsız edici kılan bu. Bu durumda kimden medet umacağımızı bilemiyoruz artık. Kendi kendinin fethi bir kahramanlık haline geliyor… ya da köktenciliğin katı biçimiyle trajik hale geliyor. Her şey, Gilles Deleuze’ün dediği gibi “ağsal” (réseaumatique/rhizomatique) hale geliyor. Budizm’e bakın: Bizi ontolojiyle ve yapılandırılmış bir ilâhiyatla uğraştırmadan, doğrudan ihtiyaçlarımıza cevap verme iddiasında. Bir yandan “yaşam ıstıraptır”, ya da “hiçbir şey daim olmaz” gibi çok yalın şeyler söylerken, anlamsızlığa uyduruyor kendini.

Bugün düşünceniz hangi istikamete yöneliyor?
Gelmekte olan çoktanrılılığı düşünmek istiyorum. Göçebe düşüncenin dünyayı tekrar büyülü kılmasını… Bu çoktanrılılık, fizikötesi bir Tanrı fikrini yadsımaz. Ama tanrısallıkla temas çok değişti diyelim. Geçmişin bâtınî okullarından esinlenerek başka yollar, kutsala götüren başka kanallar bulmamız gerek yani. Öyle bir noktaya geldik ki; şayet dönüş olacaksa, ancak düştüğümüz yerden kalkarsak olacaktır. Beni daima büyülemiş olan Wagner’in Parsifal’indeki formüldür bu: “Yara ancak onu açan mızrakla iyileştirilebilir”. Rahatsızlığımıza bir çözüm varsa, ancak kararsızlık ve kuşkuyla uğraşarak ortaya çıkacaktır bu.

Türkçe’de Daryush Shayegan:
Yaralı Bilinç, çev. Haldun Bayrı, Metis Yayınları, 1. Bas. Ekim 1991, son bas. Temmuz 2014.
Batı Karşısında Asya, çev. Derya Örs, 1. bas., Ağaç Yayınları 2000, son bas. Sitare Yayınları, 2012.
Melez Bilinç, çev. Haldun Bayrı, Metis Yayınları, 1. bas. Eylül 2013, son bas. Haziran 2014.
Din Devrimi Nedir, Çev. Neslihan Özakıncı, Sitare Yayınları, Ocak 2016.