Ekran Resmi 2018-04-12 18.18.29

Transatlantik: Suriye’de kimyasal silah gerginliği, Suudi Veliaht Prensi Muhammed Bin Salman’ın yükselişi

 

 

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

 

 

Ruşen Çakır : Merhaba, iyi günler! Transatlantik’i dün yapamadık, özür diliyoruz bugüne kaldı. Bugün Washington’da Gönül Tol’la özellikle Suriye’deki kimyasal silah krizini konuşacağız. Ömer Taşpınar, Tunus’ta bir iş gezisinde, çok yoğun temasları olduğu için Ömer katılamıyor, artık haftaya Ömer’i de dahil ederiz. Gönül, merhaba, nasılsın?

 

Gönül Tol: Merhaba, Ruşen! Teşekkürler, sen?

 

İyidir! Dün yapamadık; olsun, her işte bir hayır vardır. Her sabah şey diye kalıyoruz değil mi ? Ya da sizin saatler biraz sarktı, ABD Suriye’ye gece saldırır diye bekleniyor, yine saldırmadı. Dünkü tweet’leri çok net; “Geldi, geliyor !” dedi. Bugün “Ben öyle erken saldırı diye bir şey söylemedim” dedi. Ne yapıyor Trump? Ne yaptığını bilmiyor yolunda yorumlar da var. Suriye konusunda Washington’ın ve özellikle de Beyaz Saray’ın net bir tavrı var mı?

Net bir tavrının olmadığı çok açık Ruşen. Yani şöyle söylemek lazım — hep söylediğimiz gibi: Bir Trump var, bir de Trump yönetimi var; bunlar birbirinden farklı hareket ediyorlar, farklı söylemler tutturuyorlar. Her gün Washington Post’ta, New York Times’ta, televizyonlarda, Trump’a yakın insanlar bile benzer yorumlarda bulunuyor ; yani “Dünyanın daha iyi bir yer olması için Trump’ın elini Twitter’dan çekmesi gerekiyor” şeklinde yorumlar yapılıyor. Dolayısıyla Trump bazı şeyleri söylüyor ; ama bence son kertede –yani Amerikan dış politikasını analiz etmek istiyorsak–, siyasete yapılanlara bakmak gerekiyor. Evet, Trump dedi ki hafta başında: “24 saat ile 48 saat içerisinde bir karar alacağım; kimyasal silah kullanımı kabul edilemez ve buna sert bir yanıt vereceğiz” dedi. Fakat Savunma Bakanı Mattis dedi ki: “Biz hâlâ sahadan gelen bilgileri değerlendiriyoruz. Ne tür gaz kullanıldı, kim tarafından kullanıldı? Hâlâ bunu araştırıyoruz” dedi ve Fransa’da Macron bugün “Rejimin kullandığından eminiz” dedi. Anladığım kadarıyla ve duyduğum kadarıyla aslında Trump hemen hafta başında hareket etme taraftarıydı, hemen bu saldırıya yanıt verme taraftarıydı ve bunu da anons etti. Bu anons üzerine aslında çok tepki verdi; yani Obama’yı eleştirmişti kendisi, “Yapılacak askerî saldırı önceden duyurulmaz” diye eleştirmişti. Şimdi kendisine gelen eleştiriler üzerine ikinci tweet’i atarak “Ben saldırabilirim de, saldırmayabilirim de” diye kafa karıştıran tweet attı. Anladığım kadarıyla Trump tek başına Amerika’nın yanıt vermesini istedi hafta başında; fakat etrafındaki danışmanları özellikle Avrupalı müttefiklerle hareket etmek için Avrupalılarla görüşüyor. Ben bir saldırıyla birkaç gün içerisinde yanıt verileceğini düşünüyorum.

 

Burada İngiltere’nin ve Fransa’nın çok fazla niyetli olduğunu, hatta Trump’ı saymazsak ABD’den daha fazla niyetli olduklarını görüyoruz. Bir kere çok emin hareket ediyorlar, sen de söyledin, Macron, “Kesin yaptı” diyor, İngiltere de Parlamento’ya getirmeden buraya katılmaktan bahsediyor. Bunun özel bir nedeni var mı?

 

Aslında ben İngiltere’den o kadar emin değilim, İngiltere Macron kadar emin değil. İngiltere içeride Brexit’le uğraşıyor ve iç siyasetinde bir sürü çelişkinin, çıkmazın içerisinde. Fransa da benzer durumda ; fakat tabii Suriye Fransa için önemli bir ülke. Ömer anlatmıştı geçen haftalarda; özellikle IŞİD tehdidi nedeniyle Fransız halkı Suriye’deki gelişmelere karşı çok daha hassas. Bu nedenle de bence Macron çok sert bir tutum izleme taraftarı ve Amerika’yla bugün bir açıklama yaptı Macron, Amerika’yla da çok yakın temasta olduklarını, Putin’le de konuştuğunu söyledi. Tabii en çok tartışılan şey –yanıt verilecekse eğer– nasıl bir nasıl yanıt?

 

Tam onu soracaktım, sen ne düşüyorsun? Değişik şeyler var. En çok, herhalde –nasıl söyleyeyim?–, insanların en çok düşündüğü, sembolik bir cevap olur, yani çok büyük bir kıyamet kopmaz; ama çok da büyük saldırı olabilir ihtimalini kimse bir kenara atmıyor. Tabii büyük saldırının cevabı daha büyük olabilir. Sen nasıl görüyorsun ve Washington’da hangi eğilimler daha çok öne çıkıyor?

 

Sembolik bir saldırı olacağı yönünde Ruşen, çünkü, ilk önce şunu söylemek gerekiyor, evet, sembolik bir saldırı olacak yönünde bir konsensüs var; fakat şöyle bir argüman var: Tabii sembolik bir saldırı hiçbir şeyi çözmeyecek. Geçen yıl hatırlarsan tam bir yıl evvel Nisan ayında yine Esad rejimi Han Şeyhun’da kimyasal bir silah kullanmıştı ve bunun üzerine Trump yönetimi bir füze saldırısında bulunmuştu. Çok açık ki, bir stratejinin parçası olmayan bu tür izole sembolik yanıtlar Esad rejiminin davranışını değiştirmiyor; fakat buna rağmen –bu bilinç de hâkim– belki geçen yıl yapıldığından biraz daha geniş kapsamlı bir saldırı olabilir ; fakat çok da bunun rejimi devirmeye yönelik ağırlıkta bir saldırı olacağını düşünmüyorum. Fakat geçen yıldan bir parça daha kapsamlı olabilir. Şunu da bence düşünmek gerekiyor; çok kapsamlı bir saldırı olursa, eğer bütünüyle Esad rejiminin askerî kapasitesini çok büyük sekteye uğratacak bir saldırı olursa, tabii bunun sonuçları olacak ; çünkü Rusya da İran da buna aynı güçte, aynı sertlikte yanıt verebilir. Bence Amerikan yönetimi bundan korkuyor; çünkü işleri çok karıştıracaktır bu. Suriyeli muhaliflere saldırısını yoğunlaştıracaktır, diğer taraftan Suriye’nin güneyinde Amerika’nın ve Ürdün’ün de desteğiyle kurulan bir çatışmasızlık bölgesi var –onu Amerika çok önemsiyor özellikle de İsrail’in güvenliği için önemsiyor– ve bu çatışmasızlık bölgelerinin sekteye uğramasından korkacaktır. O nedenle geçen yılkinden belki bir gömlek daha kapsamlı olabilir ; ama bütünüyle rejimin askerî kapasitesini sekteye uğratacak bir saldırı olmayacaktır. Bunu şundan da anlıyoruz; bugün Fransa’yla hareket etmek istiyor Amerika, Macron’un yaptığı bir açıklama var, ben o açıklamadan bazı satır başlarının altını çizmek istiyorum. Dedi ki: “Biz bölgedeki gerilimin tırmanmasını istemiyoruz.” Bu ne demek? Rusya’yı İran’ı içine çekecek kapsamlı bir saldırı olmayacak mesajı, ben böyle okuyorum. Diğer taraftan dedi ki : “Fransa Suriye’de IŞİD ve terörizmle mücadele için var”. Bu da bana şunu söylüyor; rejimi devirmek vs. gibi kapsamlı bir şeyle ilgilenmiyor mesajı veriyor bana ve dedi ki “Biz bu kararı vereceğiz, Amerika’yla çalışıyoruz, bugün ya da yarın vereceğiz bu kararı. Bekleme sürecinde de beş aşamalı bir plan hazırlıyoruz.” Yine bu beş aşamalı plan da bana şunu gösteriyor; çok çok kapsamlı bir şey olmayacak, Rusya’yı çok öfkelendirecek ve tepkiye sebep olacak bir şey. Dedi ki : “Koalisyon güçleriyle birlikte terörizmle mücadeleyi güçlendirmek” bu planın birinci aşaması. İkincisi, “uluslararası hukuk çerçevesinde ve ateşkesin sürmesini destekleyecek şekilde sivilleri korumak” yani hani öyle bir adım atmalıyız ki Suriye’de onun müttefikleri işte ‘tamam, ateşkes bitmiştir, çatışmasızlık bölgeleri artık sona ermiştir’ yanıtı vermesin. Üçüncü olarak dedi ki “Sivil toplumu insanî yardım olarak destekleyeceğiz ” ve dördüncü olarak, rejimin elinden kimyasal saldırı kapasitesi ve olanaklarını alacağız. Yani yine kimyasal saldırıya yönelik bir tepki verilecek. Ve “Suriye’yi yarına hazırlayacağız.” Bütün bunlar bana şunu gösteriyor, en azından Fransız tarafının masaya sürdüğü şey bu; çok kapsamlı, rejimi devirmeye yönelik bir saldırı olmasın, kimyasal silahları kullanmasına bir yanıt verelim ve aynı zamanda da bütünüyle öfkelendirmeyelim rejimi ve Suriye’yi — ki ateşkes bölgeleri korunabilsin.

 

Peki Gönül, Trump’ı biliyoruz ; burada hep dünyanın gözü önünde zaten yazdıklarından da anlıyoruz. Trump gibi birisinin kalkıp insanî bir refleksle böyle bir şeyi yapmak istiyor olması çok inandırıcı gelmiyor kimseye. Çünkü şu âna kadar dünyayla ilgili yaptığı açıklamalarda insan hakları, özgürlükler vs. gibi meseleleri önemseyen, insan hayatını önemseyen bir başkan profili çizmedi. Tam da yeni Suriye’den çıkmayı telaffuz ediyordu. Ne oldu da birden kimyasal silah, kimyasal saldırı gerekçesiyle böyle bir şahin pozisyonları alıyor sence?

 

Aslında Ruşen tabii senin yaptığın analiz, haklı olarak, rasyonel bir insan olarak, rasyonel bir çerçeveden bakmaya çalışıyorsun. Fakat Trump aslında rasyonel bir insan değil ve problem de o aslında, bütünüyle içgüdüleriyle hareket eden ve anlık, hani duygu tufanına kapılarak hareket eden bir lider ve bunu yakınındaki danışmanları da çok büyük problem olarak görüyor. Bu gazetelere yansıdı, televizyonlara yansıdı, yakınındaki insanların verdiği gizli röportajlardan anladığımız kadarıyla –mesela geçen yılki kimyasal saldırıda Trump’ı en çok etkileyen şeyin, o kimyasal saldırıdan etkilenen bebeklerin, çocukların resimlerini görmesi olduğu söylendi– yani bir resim görüyor, insanî olarak bundan o an çok etkileniyor ve o etrafındaki yakın çalışma grubuna danışmadan bir tweet atıyor ve bu tweet bir parça onu bağlıyor. Sonra tabii reel politik giriyor işin içerisine, yani güvenlik danışmanları geliyor, Savunma Bakanlığı işin içine giriyor, stratejistler işin içine giriyorlar ve diyor ki : “Sizin söylediğinizi yapmamızın getirileri götürüleri şunlar olacaktır.” Ve bir şekilde Trump’ın o duygusal yanıtı modifiye ediliyor, burada çok kullanılan bir tabir var : “Odadaki yetişkinler tarafından”. O yüzden, “Trump insan haklarına bugüne kadar hiçbir hassasiyet göstermedi, neden bunu yapıyor? Bunun arkasında başka bir ajan mı var?” diye düşünmek, rasyonel bir insanı anlamaya çalışmaya benziyor ve Trump rasyonel bir insan değil, çok duygusal bir insan.

 

Evet, peki buradan Türkiye’ye gelelim. Türkiye bir taraftan çok net bir şekilde, ilk andan beri biliyorsun Cumhurbaşkanı Erdoğan, kimyasal saldırı iddialarını doğru olarak kabul etti –yani bir iddia olmasının ötesinde– ve çok sert açıklamalar yaptı ; ama isim vermedi, hatta Van’daki kongrede “Ey Batı!” diye Batı’yı suçladı. Saldırıyı yapanlardan ziyade, cevap vermediği için Batı’yı suçladı. Burada bir taraftan cezalandırılmasını istiyor, dolayısıyla Esad’ın cezalandırılmasını, ama diğer taraftan daha yeni Ruhani ve Putin’le Ankara’da Suriye konusunda birlikte fotoğraf verdi, birlikte Suriye’yi yeniden dizayn etme iddiası var. Sürdürülebilir bir politika mı bu?

 

Bu çok çelişkili bir politika Ruşen. Aslında bir adım ileri de gitti, Erdoğan şunu da söyledi, kimyasal saldırının ardından : “Biz ne Amerika’yla ittifakımızdan vazgeçeriz, ne Rusya’yla ittifakımızdan vazgeçeriz” dedi. Reel-politik anlamda bu tabii anlamlı bir politika olabilir, yani bir tarafta NATO müttefikimiz var, yaşanan bütün sorunlara rağmen Amerika’yla çalışmak zorunda belli konularda Türkiye. Diğer taraftan Rusya, özellik Suriye bağlamında Rusya’ya çok bağımlı Türkiye. O yüzden ikisiyle de çalışmak zorunda ; yani reel-politik perspektifinden baktığımızda Erdoğan’ın söylediğini çok çelişkili, anlamsız bulmayabilirsiniz ; fakat meseleye aslında insanî bazda baktığınızda bu çok çelişkili bir tutum, çünkü bir taraftan Batı’ya, “Neden Guta’da olanlara sessiz kalıyorsunuz ? Hadi saldır!” deyip, diğer taraftan Türkiye olarak mevcut statükonun mimarlarından birisiyle Yani Rusya’yla çalışıyorsun, rejimin elini güçlendirmişsin ; yani çatışmasızlık bölgeleri kurularak, hatta Guta’da varılan, bence gelinen noktada Türkiye’nin oynadığı bir rol var. Yani Ceyş-ul İslam gibi gruplar mesela, rejimle anlaşması sonucunda Türkiye’nin kontrol altındaki yerlere sevk edildi ; yani Türkiye burada Guta’da olanlardan, rejimin kendi halkına yaptıklarından bütünüyle bağımsız değil, bunların bir kısmından sorumlu da Türkiye. Fakat hem bunu yapıp, hem de Batı’ya “Sizin insanlığınız nerede? Neden yanıt vermiyorsunuz bu saldırıya?” demek, insanî açıdan bakıldığında çelişkili bir durum. Fakat diğer taraftan tabii Türkiye’nin eli çok zayıf. Dün bir grup Amerikalı askerle konuştuğumda bana en çok yöneltilen soru buydu : “Eğer Amerika bugün yanıt verirse, askerî bir yanıt verir ve saldırırsa, Türkiye hangi tarafta yer alacak?” En çok sorulan şey bu ve bu çok önemli bir soru bence. Çünkü ben şöyle düşünüyorum : Diyelim ki Amerika bizim düşündüğümüzden çok daha sert bir yanıt verdi, askerî bir yanıt verdi ve Amerika ile Rusya arasındaki kriz çok tırmandı. Bu Türkiye’yi çok zor bir konuma sokacaktır ; çünkü bugüne kadar her iki tarafı da idare etti, ama artık bu noktada bir taraf tutması gerekecektir ve bence Türkiye Rusya’ya daha yakın olacaktır. Zaten Rusya bunun sinyalini de verdi –hatırlarsan– hafta başında Rus Dışişleri Bakanı Labrov’un yaptığı bir açıklama vardı, dedi ki: “Biz Türkiye’nin Afrin’i rejime teslim etmesini istiyoruz” dedi ve o aslında bir parça Türkiye’ye uyarıydı. Yani hani çok Amerikan kampını… yani bir sopa gösterdi Rusya ; o yüzden Türkiye’nin Suriye’de eli kolu bağlı ve Rusya’ya bağımlı, o yüzden Erdoğan birkaç gündür Rusya yerine Batı’yı suçluyor ve olası bir Amerikan saldırısında mümkün olduğu kadar Rusya’nın yanında duracaktır diye düşünüyorum.

 

Burada tabii, en başta belki de konuşmamız gereken husus, hep söylenen şu var; nitekim Guta artık tamamen rejimin denetimine girmiş, öyle gözüküyor. Suriye’de işler tam düzene girerken –hep biz konuşuyoruz Transatlantik’te– rejim adım adım ilerlerken, kazanmışken, sen geçen hafta demiştin: “Görünen fotoğraf çok net, rejim kazandı. Böyle bir durumda niye kimyasal saldırı yapsın ki?” diye. Ve bunun propaganda olduğu yolunda çok ciddi itirazlar var. Bu soru, meşru bir soru olarak gözüküyor. Bunun cevabı nasıl veriliyor?

 

Aslında şöyle düşünmek lazım; Suriye topraklarının %60’a yakınının rejim kontrolü altında olduğu söyleniyor. %40 hâlâ az değil, ama rejim sahada çok ciddi bir askerî başarı gösterdi. Buna rağmen neden uluslararası camianın bütün dikkatini yeniden Suriye’ye çekecek böyle bir adım attı? Çünkü bunu anlamak için bence Doğu Guta’nın önemine bakmak lazım; şimdi, Şam’a çok yakın bir bölgede. Aslında %60’ını kontrol ediyor olabilir Suriye, fakat hâlâ Şam’da burnunun dibinde Suriyeli muhalifler varken bu %60’ını kontrol ediyor olmak çok da anlamlı değil rejim için. Rejimin bütünüyle kendisini güvende hissedebilmesi için Doğu Guta’daki muhalif varlığını bütünüyle ortadan kaldırılması gerekiyor ve bir süredir de üç koldan saldırı düzenliyor ve bu saldırı sonucunda pek çok kere aslında elimine etti, pek çok yerden muhalefeti. Bu son Duma saldırısında orada bir cep almıştı ve bir süredir müzakereler yapılıyordu oradaki gruplar ve rejim arasında. Ceyş-ül İslam denen grup bunlardan bir tanesi ve direndi, yani uzun süre direndi ve en nihayetinde orayı boşaltma kararı aldığı söylendi, Türkiye’nin kontrolündeki yerlere gitme kararı aldığı söylendi. Fakat, bu müzakerelerde de müzakerelerin sekteye uğradığı söylendi. Dolayısıyla rejim şunu düşünmüş olabilir : “Zaten Amerika 10 gün önce ‘Biz Suriye’den çekiyoruz’ dedi, dolayısıyla Amerika’dan kuvvetli bir yanıt geleceğini düşünmüyorum ve Avrupalı liderler kendi dertleriyle meşgul” Şam’ın da burnunun dibinde böyle bir muhalif varlık var. “Geçen yıl da zaten ben kimyasal silah kullandım sembolik bir atış yaptı Amerika, hiçbir şeyi değiştirmedi sahada, uluslararası camiadan da benim davranışlarım değiştirecek bir tepki gelmedi. Dolayısıyla ben bunu yapsam da bunun bana hiçbir maliyeti olmayacak, Amerika da Suriye’den çıkıyor, ilgilenmiyor Suriye’yle ve eğer ben Duma’yı da temizlemezsem, benim bunca zayiat verip kazandığım toprakların bir anlamı olmayacak” diye düşünmüş olabilir ve aslında haklı gibi de görünüyor ; çünkü bugüne kadar hiçbir zaman kimyasal silah kullanmasının maliyeti çok ağır olmadı rejim için.

 

Yani yaptığı yanına kâr kalıyor, diyorsun!

 

Hep yanına kâr kalıyor ; hatta çok ilginç çalışma var Brookings’te bir analistin derlediği bir data seti var. Bugüne kadar bütün çatışmalara bakmış ve kimyasal silah kullanımına bakmış ve hiçbir zaman kimyasal silah kullanımına uluslararası verilen tepkiler, bir kerelik tepkiler, hiçbir zaman rejimleri caydırmamış kimyasal silah kullanmaktan. Yani hiçbir zaman etkili askerî yanıt verememiş uluslararası camia da bu tür silahlar kullanıldığında. Dolayısıyla Esad da böyle düşünmüş olabilir ve bence şu anda yine Amerika ve Fransa’dan çok kuvvetli bir yanıt beklemiyor, diğer taraftan da kendisi için müthiş bir adım atmış oldu ; yani nasıl Halep düştüğünde nasıl bir stratejik kazanım elde ettiyse Esad, şu anda Guta’da stratejik ikinci en önemli bir kazanım elde ediyor ve bunu çok az maliyetle yapıyor. Kimyasal silah kullanımına yanıt verirken birçok nüanslı yanıtlar veriyor, mesela sarin gazına çok daha büyük bir tepki gösteriyor, klorin gazına o kadar büyük tepki göstermiyor ve bu son saldırıda klorin kullandığı söyleniyor ve kimyasal silah kullanmak da şu anlamda etkili oluyor Esad rejimi için : Orada kendi askerlerini sahaya sürmek istemiyor ; yani kendi askerlerinin ölmesini istemiyor. O yüzden kimyasal silah kullanmak orada çok hızlı bir başarı elde etmek anlamına geliyor rejim için.

 

Evet, Gönül son olarak geçen hafta konuştuğumuz Muhammed Bin Salman’a biraz değinelim. O en son Amerika’da çok uzun bir sürttü diyelim, bayağı bir günlerce her yere gitti, herkesle buluştu. Daha sonra Fransa’ya gitti, Fransa’da –görmüşsündür selfie’leri–, Hariri var, Macron var vs. Bu olayda da çok net bir şekilde Suriye’nin cezalandırılması olayına destek vereceğini söyledi. Ortadoğu’da yeni bir liderin yükselişine ve özellikle de sırtını Batı’ya dayayarak yükselişine tanık oluyoruz ve daha önceki Suudi Arabistan liderlerinden çok da farlı bir profil var. Herhalde Amerika ziyaretinde Amerikan medyası, think tank’lar falan onun üzerine bayağı bir konuşmuş, tartışmışlardır. Ne deniyor? Hakikaten reformcu birisi olarak mı görülüyor ? Yoksa reform işin makyaj kısmı, aslında çok otoriter, var olan eski sistemi sürdürmek isteyen genç birisi olarak mı görülüyor?

 

Çok önemli soru Ruşen ; çünkü Washington’da neredeyse en çok konuşulan, Suudi Arabistan ve MBS –deniyor, isminin baş harfleri : Muhammet Bin Salman–, onun hakkında en çok konuşulan şey bu. “Gerçek bir reformist mi ? Yoksa reform söylemi altında otoriter bir lider mi ? Kendi gücünü konsolide etmeye çalışan otoriter bir lider mi?” tartışması var. New York Times yazarlarından Friedman’ın yazdığı bir yazı vardı, çok tepki çekti yazı. Friedman dedi ki : “Bölgeye baktığınızda, bölge viran olmuş durumda ve ümitli olmak için o kadar az sebebimiz var ki ; yani bölgede barışın, istikrarın gelmesi için ümit sahibi olmamız için çok az sebep var. Böyle bir konjonktürde Muhammed Bin Salman gibi genç, dinamik, aktif, dünyaya farklı bakan lider çıkıyor ve diyor ki ‘Ben statükoyu değiştireceğim’ ve böyle diyen bir lidere, ben ‘Allah sana kolaylık versin’ demekten başka bir şey demem” dedi ; böyle bir yazı yazdı ve bunun üzerine kıyamet koptu, yani “Muhammed Bin Salman herhangi bir Arap diktatörden farklı değildir, sen nasıl böyle bir yazı yazarsın ?” diye çok tepki aldı ve bunun üzerine de Friedman dedi ki; “Ben söylediğim şeyin arkasındayım, gerçekten böyle düşünüyorum.” Şimdi, hem yapmak istediklerine hem Amerika’yla ilişkisine bakmak gerekiyor bu sorunun yanıtını anlamak için. Muhammed Bin Salman çok hırslı bir lider, çok agresif olabilen bir lider ; ama aynı zamanda soğuk da bir rasyonalitesi var ve kendine bir alan açtı — yani geleneksel Suudi siyasetini çalkalayarak. Çünkü normalde, nedir? Suudi siyasetinde, Suudi Arabistan kurulduğundan bu yana 1930’lardan bu yana hep Suudi Arabistan’ı kurucunun oğulları yönetmiş, genelde yani çocuklara sıra gelmiyor, hep kardeşler yönetiyor. Şimdi o gelenekten sıyrıldı Muhammed Bin Salman ve Salman’ın oğlu olarak ortaya çıktı. Şimdi bu bile aslında ne kadar agresif olduğunu gösteriyor ve “İlk tahta kim geçecek ?” söylemi döneminde, Trump’ın damadına çok yaklaştığı söyleniyor ve Trump’ın danışmanlarından Steve Bannon’ın ve Jared Kushner’ın Trump başkan olduktan sonra hemen oturup bir Ortadoğu vizyonunu çizdiği ve bu vizyona göre Amerika’nın amacının bütünüyle IŞİD’i ortadan kaldırıp İran’ın gücünü sekteye uğratmak olduğunu ve bunun için de Muhammed Bin Salman’ı destekleyecekleri konusunda bir görüş birliğine vardıklarını duyduk ve bu Trump tarafından da destekleniyor ve Muhammed Bin Salman da amcası Bin Nayef’e karşı kendisi tahta oturabilmek için Jared Kushner’ın desteğini istiyor ve Jared Kushner’dan belli sözler alıyor, Jared Kushner da belli sözler veriyor. Dolayısıyla iki taraf arasında varılmış bir anlaşma var. Amerika diyor ki : “Suudi Arabistan benim Ortadoğu siyasetimin İsrail’le birlikte kalbi olan ülke. Muhammed Bin Salman da bizim adamımız, ona istediği her desteği vereceğiz. Karşılığında istediğimiz, İran’ın sınırlandırmakta, bize destek vermesi, Körfez ülkelerinin radikal İslam’ı finanse etmesinin önünü kesmesi ve bizimle omuz omuza olması”. Bütünüyle bunda anlaşıyorlar ve bu anlamda Muhammed bin Salman’ın cesareti çok artıyor.

 

Yani sırtını Trump’a dayamış olduğunu net bir şekilde söyleyebiliyoruz.

 

Kesinlikle! O çok önemli, onun altını çizmen çok önemli Ruşen ; çünkü bütünüyle Trump’a… ve özellikle de dediğim gibi Jared Kushner’la çok yakın bir ilişkisi olduğu söyleniyor ve hatta ve Trump hatırlarsan ilk ziyaretini, başkan seçildikten sonra Mayıs 2017’de Suudi Arabistan’a yapmıştı ve orada bir zirve gerçekleştirmişti ; yani Katar’a abluka kararının o zirvede alındığına dair şeyler söyleniyor, İsrail-Filistin meselesinde, İsrail’i tanıma yönünde Muhammed bin Salman’dan söz alındığı söyleniyor ; İsrail’in başkentini Tel-Aviv’den Kudüs’e çevirmesini Amerika’nın tanıma noktasındaki kararının Muhammed bin Salman’a iletildiği… Yani birebir çok yakın koordinasyonla çalışıyorlar ve gördüğümüz, bu bölgedeki bütün aranjman, yani Muhammed bin Salman’ın İsrail’in meşru varlığı konusunda söylediği şeyler çok önemlidir onlar, Katar krizinde attığı adımlar, İran konusunda attığı adımlar… Bütün bunlar Washington’la ve Jared Kushner’la koordineli bir şekilde ilerliyor ; fakat günün sonunda bence çok reformist bir ajandayla çıktı, dedi ki : “Suudi Arabistan’ın ekonomisinin petrole bağımlı olmasını istemiyorum, bunu değiştireceğim. Kadınların işgücüne katılmasını istiyorum.” San Francisco’da verdiği konuşma var çok ilginç, diyor ki : “20 yıl sonra artık petrolden bahsetmeyeceğiz, çünkü yenilebilir enerji petrolün yerini alacak. O yüzden ülkemi buna hazırlamam gerekiyor” diyor ; yani çok reformist bir tablo çiziyor. Fakat yaptıklarına baktığımızda –hatırlarsan– o çok zengin iş adamlarını hapsetmiş, ondan işte yolsuzluğun peşine düştü vs. Bütün bu adımlarına baktığınızda aslında hepsinde şunu görüyorsunuz : Kendi gücünü konsolide etmeye çalışan başka bir Arap otoriter lider. Yani bütün bu reform mesajlarını verirken Amerikan medyasına, diğer taraftan Riyad’da kendisini çok eleştiren medyayı tutuklamayı devam ediyor ve iş adamlarını tutuklamasının altında da, bunlara baktığımızda –o insanların profiline– aslında kraliyet ailesinden ve kendi gücüne alternatif olabilecek pek çok insan. Dolayısıyla kendi önünü kesebilecek herkesin önünü kesiyor ve bu anlamda da bütün bu reformcu söylemine rağmen başka bir Arap, diktatör resmi çiziyor benim gözümde.
Evet Gönül, burada noktayı koyalım. Haftaya belki yine Salman’ı konuşuruz — Ömer’i de katarak belki konuşmaya. Evet, çok sağol. Haftaya ben yokum ; onu şimdiden söyleyeyim, Sedat Pişirici yapacak, ama Transatlantik haftaya yine çarşamba günü olacak. Evet, Gönül Tol’a çok teşekkür ediyoruz. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler!