Ekran Resmi 2018-04-18 14.37.29

Transatlantik: ABD’nin Suriye saldırısı ve ABD-Çin ticaret gerilimi

Programın tam metni.

Yayına hazırlayan: Ali Mert İnal

Sedat Pişirici: İyi günler. Medyascope TV’de yeni bir Transatlantik yolculuğunda beraberiz. Bugün mürettebatta bir değişiklik var. Kaptan Ruşen Çakır aramızda değil. Birtakım işleri için stüdyo dışında. Onun yerine Transatlantik’i ben yönetmeye çalışacağım, ama diğer iki mürettebatımız aynı. Washington’dan Gönül Tol ve Ömer Taşpınar bizimle birlikte. Merhaba arkadaşlar.

Gönül Tol: Merhaba Sedat.

Ömer Taşpınar: Merhaba Sedat.

Gündem, Amerika Birleşik Devletleri’nin gündemi, en azından siyasî çevrelerin gündemi herhalde bir süredir ağırlıkla Amerika Birleşik Devletleri’nin Suriye’deki saldırısı. Bugün ağırlıklı konumuz o olacak gibi görünüyor. Bunun Amerikan iç siyasetine etkisini, Trump’ın mevcut durumunu, Amerika ve Suriye için ne anlama geldiğini konuşalım istiyorum. Önce bu konulardan başlayalım, ondan sonra da ayrıntılandıralım. Vakit kalırsa Amerika-Çin ticaret gerilimini konuşalım. Bir de tabii şu enteresan, yeni dışişleri bakanının Kuzey Kore’ye gidip Kim Jong-un’la görüşmesini değerlendirelim istiyorum. Önce dediğim gibi Suriye saldırısından başlayalım. Trump niye böyle bir karar aldı? Bu saldırının sonrasında Amerikan iç siyasetinde nasıl değerlendirildi bu saldırı?

Gönül Tol: Bence Trump’ın böyle bir karar almasının birkaç sebebi var. İç siyasete yönelik, bence motivasyonlardan bir tanesi oydu. Çünkü hatırlarsan geçen yıl, tam bir yıl evvel nisan ayında kimyasal silah kullanmıştı Esad rejimi ve buna bir yanıt vermişti Trump. Yeni başkan olmuştu o zaman ve demişti ki: “Obama kırmızı çizgiler belirledi Suriye’yle ve bu kırmızı çizgiler aşıldığında buna gerekli yanıtı vermedi. Ben Obama’dan farklı bir siyaset izleyeceğim” O nedenle de bir füze saldırısı gerçekleştirmişti Amerika. O dönem hem Demokratlar’dan, hem kendi partisinin içerisinden çok büyük destek almıştı. Ki çok eleştiriliyordu, kendi partisinden de çok eleştiri vardı. Fakat bu açıklamanın ardından, her iki partiden ve aynı zamanda bölgedeki müttefiklerden çok büyük destek mesajları gelmişti. Dolayısıyla tesirini bu bir parça artırmıştı. Şimdi bugün geldiğimiz noktada Trump’ın iç siyasette durumu aslında sallantıda ve bu nedenle muhtemelen geçen yılki saldırıların yaptığı etkiyi yapacağını düşünüp gücünü bir parça konsolide etmek için bunu yapmış olabilir. İkincisi tabii, dediğim gibi, hep kırmızı çizgilerden bahsettikten sonra bir şey yapmamak kabul edilebilir bir şey değildi, bir yanıt vermek zorundaydı. Fakat tabii şeyi tartışabiliriz; yani Trump’ın kendi şahsî fikri askerî olarak çok daha güçlü bir yanıt vermekti. Eh tabii kendi müttefiklerinden de baskı vardı, özellikle İsrail’den, bu konuda bir yanıt vermesine dair bir baskı vardı. Halbuki bunlar karar verme evresinde etkili olan faktörler bence; fakat bütünüyle de kendi istediğini yapamadı. Dediğim gibi kendisi hafta başında –geçen hafta sonunda olmuştu saldırı–, hafta başında burada yapılan konuşmalardan anladığımız kadarıyla, Avrupalı müttefiklerle bile hareket etmeden, hemen çok kuvvetli, geçen yıl olduğundan çok daha kuvvetli bir mesaj verme taraftarıydı. Fakat anladığımız kadarıyla Savunma Bakanı Mattis’in, özellikle Rusya’yı çok öfkelendirmemek gerektiğinin, Rusya’yla bir askerî angajman içerisine girmenin tehlikelerinin çok altını çizdiği söyleniyor ve bu nedenle Mattis kampı kazandı ve Trump’ın istediği genişlikte bir saldırı olmadı.

Trump’ın Amerika’da seçimi Rusya’nın desteğiyle kazandığı –çok abartarak söylüyorum– konuşulurken, Suriye’de Rusya’yı böyle bir saldırıyla karşısına alması Trump-Rusya ilişkilerini nasıl etkiliyor? Ya da Amerika-Rusya ilişkilerini nasıl etkiliyor? Var mı böyle bir şey?

Gönül Tol: Aslında Rusya’yı karşısına almadı. Saldırının mahiyetine baktığımızda bütün amaç da buydu zaten. Dediğim gibi özellikle Savunma Bakanı Mattis’in söylediği şey, “Eğer biz kimyasal silah, yani bizim hedeflerden bir tanesi askerî olarak, rejimin genel olarak askerî altyapısı olursa eğer, Rusya buna çok daha güçlü bir yanıt verecektir ve bundan kaçınmalıyız” mesajını verdi Trump’a. O yüzden bugün yapılan saldırıda sadece iştbirkaç tane kimyasal silah olduğu depoları vs. için bir araştırma, bir lab’ın vurulduğu söyleniyor. Bu çok sınırlı bir saldırıydı ve bu sınırlı saldırının sebebi de dediğim gibi Rusya’yı öfkelendirmemek ve krizi tırmandırmamaktı. Nitekim Rusya tepki vermedi. Eğer hatırlarsan saldırının hemen ardından açıklama yapıldı ve anladığımız kadarıyla eğer füzeler gerçekten Esad rejiminin söylediği gibi Amerika’nın, Amerika liderliğinde yapılan saldırıda o füzelerin bir kısmı eğer düşürüldüyse gerçekten, bu rejimin kendi savunma sistemi tarafından düşürüldü. Yani Ruslar müdahale etmedi. Yani rejimi korumak için de bir adım atmadılar; çünkü günün sonunda Ruslar da aslında krizi tırmandırmak istemiyorlardı. Yani bir danışıklı dövüş yapıldı ve hatta saldırının yapılacağı yerler konusunda Ruslar’ın önceden bilgilendirildikleri söyleniyor ve askerlerini çektiler bölgeden. Yani…

O zaman Ruslar bir kez daha mı yardımcı oldular Trump’a?

Gönül Tol: Kesinlikle ve dediğim gibi, yani bütün taraflar, aslında Esad rejimi açısından da bu saldırının yapılması gerekiyordu. Şimdi bu kadar kimyasal silah meselesini sorun haline getirip, kırmızı çizgimiz deyip, Obama’yı o kırmızı çizgi aşıldığında yanıt vermemekle suçladıktan sonra, bir şey yapmaması söz konusu değildi ve bunun bütün taraflar farkındaydı. Rusya da farkındaydı, Esad rejimi de farkındaydı. Bu nedenle Rusya, rejimi korumak için bir şey yapmadı ve sonrasındaki tepkileri de aslında bnece son derece ılımlı tepkilerdi, yapması gerekeni yaptı. Yani işte Birleşmiş Milletler’i devreye sokmaya çalıştı, S-300’leri gönderebiliriz dedi. Tabii bu olmasa da… önemli bir adım, ama sonrasında verdiği tepkiler son derece minimum, sadece vermesi gereken tepkilerdi. O yüzden bence bütünüyle, sahada hiçbir değişiklik yapmayacak bir danışıklı dövüş olarak görüyorum ve tarafların, hem Rusların hem Amerika’nın birbirlerine karşı bir askerî angajmana girmemek için attıkları bir adım olarak değerlendiriyorum.

Peki, bunun devamı gelir mi? Başka nedenler ileri sürülerek, başka gerekçeler gösterilerek? Amerika Birleşik Devletleri Suriye’de bu tarz saldırılarına devam eder mi?

Gönül Tol: Yani şunu söyledi Trump: “Eğer yeniden bir kimyasal silah saldırısı olursa buna yanıt vereceğiz” dedi ve verecektir muhtemelen. Fakat asıl soru: Bunun ötesinde bir angajmana girer mi Suriye’de? Bundan emin değilim. Bu saldırıdan sonra Washington’da bir tartışma başladı; işte, daha birkaç hafta önce Amerika, “Suriye’den çekiliyoruz” diyordu, şimdi böyle bir saldırı yapıyor. Bu, Amerika Suriye’de kalıyor anlamına mı geliyor? Bu tür bir tartışma vardı. Benim bu tartışmaya yanıtım: Hayır. Çünkü, Ömer de bu konuda birkaç şey söyleyecektir, hâlâ Trump, hatta o konuşmada, yani saldırıları anons ettiğindeki konuşmada dahi çekilmek istediğinin sinyallerini verdi ve özellikle Arap gücünden bahsetti. O konuşmanın sonrasında da bu tür şeyler söylendi. Bir Arap gücü kurulmasını, Amerika’nın bölgeden çekilmesini, o Arap gücünün artık IŞİD’le mücadele ve IŞİD-sonrası stabilizasyon görevini yerine getirmesini istediğini söyledi. Yani Trump’ın “Suriye’den çekilmek istiyorum” söyleminde, inancında, politikasında bir değişiklik yok. O yüzden daha fazla angajman olmayacaktır Suriye’de; sadece, dediğim gibi kimyasal silah ve şu noktada IŞİD’le mücadele ve kimyasal silah saldırısı olursa rejim tarafından, yeniden buna yanıt verecektir; ama o kadar. Daha geniş çaplı bir strateji yok.

Peki, şöyle bir şey yansımıştı burada, Trump’ın özellikle Suudi Arabistan için söylediği, “7 milyar doları verirlerse biz tabii orada kalırız” diye işi bir pazarlığa dönüştürmüştü. Mesela bu yaklaşım devam ediyor mu? Parayı verirse birileri, kalır mı orada?

Gönül Tol: Şimdi şöyle: Hep bundan bahsediyoruz; Trump yönetimi içinde farklı kamplar var. Yani bir kısım, hatta Pentagon’un içerisinde de farklı kamplar olduğundan bahsediyoruz. Hem Suriye konusunda hem Türkiye konusunda bir çokbaşlılık var. Trump’ın bu sabah Ömer’le konuştuğumuz, Ömer’in söylediği bir şey, Trump’ın “48 saat içinde çıkalım” dediği söyleniyor. Yani bu çok önemli bir şey. Suriye’den 48 saat içinde çıkmak istiyor. Fakat işte Mattis’in, “Bu gerçekçi değil, en azından 6 ay kalalım” diye onu ikna ettiği söyleniyor. Şimdi, çıkmak istiyor, fakat tabii çıkma kararı bütünüyle de kendi kararı değil. Bunda diğer birimler var. Pentagon’un ne söylediği önemli, Savunma Bakanı’nın ne söylediği önemli, yeni gelen Dışişleri Bakanı Pompeo’nun, Ulusal Güvenlik Danışmanı’nın ne söylediği önemli; bir de tabii müttefiklerinin ne söylediği önemli. Müttefikler derken Suudi Arabistan çok önemli. Suudi Arabistan tabii ki çekilmesini istemiyor Amerika’nın Suriye’den; fakat şimdi yeni bir fikri var Trump’ın. O fikir de: “Mısır’da bir Arap gücü kuralım”. Bu konuda konuştuğu söyleniyor, Mısır istihbaratının başındaki insanla Amerika’nın konuştuğu söyleniyor. Buna işte Mısır da destek olsun, özellikle Körfez ülkeleri de destek olsun, bir Arap gücü oluşturalım, o Arap gücü görevi devralsın. Dün Suudi Arabistan’dan yapılan bir açıklama vardı ve tam da işte bu tartışmanın olduğu döneme denk geldi; o yüzden bana anlamlı geldi. Suudi Arabistan dedi ki: “Eğer Amerika liderlik yaparsa biz asker gönderebiliriz, Amerika’nın liderliğinde” dedi. Şimdi bu şu demek oluyor, bir tartışma var. Muhtemelen Trump “Çekilmek istiyorum” diye ısrar ediyor. Diğer müttefikleri de –Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan da buna dahil–: “Bütünüyle çekilme. Bir miktar asker bırakmak zorundasın; fakat biz devralabiliriz, bir Arap gücü oluşturulabilir ve biz de buna katkı sunmaya hazırız” demiş olabilirler.

Peki bir de şunu değerlendirir misiniz lütfen? Bu hâdisede Türkiye’nin pozisyonu, Türkiye’nin tutumu oradan bakınca ne görünüyor? Siz ikiniz de Ortadoğu uzmanısınız. Türkiye acaba Amerika-Rusya arasında mı kaldı bu saldırı sırasında? Birinci soru bu; ikinci soru da şu: Şu da söylendi, mesela Macron diyor ya: “Böylece biz Türkiye’yi Rusya’nın yanından çekip aldık”. Gerçekten böyle bir şey mi? Mesela diyordu ki burada AK Parti Genel Başkanı Erdoğan: “Afrin’den sonra Telafer’e yürüyeceğiz”. Bu yürüyüşü de mesela bu saldırı engellemiş mi oluyor?

Ömer Taşpınar: Türkiye’yi zor durumda bıraktığı kesin bu saldırının. Çünkü Türkiye politika olarak Amerika ile Rusya arasında bir seçim yapmak zorunda kaldı. Türkiye’nin aslında Amerika politikası hep Amerika’yı bir seçime zorlamaktı Kürtlerle kendisi arasında, yani YPG ile kendisi arasında. Türkiye tabii ümit ediyordu ki Amerika sonuçta bir seçim yaparak Kürtleri bırakıp Türkiye ile hareket edecek. Halbuki Amerika seçim yapmamayı tercih etti. Kürtlerle devam etti, Türkiye’yi de yanında tutmak için bir zarar tespiti ve kriz yönetimi içine girdi. Bildiğimiz gibi belirli sözler verildi, bir komisyon verildi. Yani bir seçim yapmamaya çalıştı, Türkiye’yi kaybetmemeye çalıştı. Amerika bu adımıyla, yani bu saldırı yapıldıktan sonra Türkiye’den kendisine destek bekledi. Türkiye de bu desteği en azından sözlü ve diplomatik şekilde verdi. Bu da muhtemelen Putin’i kızdırdı. Yani Putin’in istediği şey bu değildi; fakat Türkiye’de her ne kadar çok ciddi anti-Amerikanizm olmasına rağmen ve Suriye’nin içine düştüğü durumdan Türk kamuoyu, Türkiye’deki analistler IŞİD’den sürekli Amerika’yı sorumlu tutuyor olmalarına rağmen, burada Amerika’yı alkışlamak zorunda kaldı diyelim. Bu açıdan zor bir adımdı bu; çünkü Türkiye bir bakıma Suriye’de Rusya’ya muhtaç hâlâ. Rusya’nın muhalefetiyle Türkiye Suriye’de adım atamazdı. Afrin operasyonu, “Zeytin Dalı” adını verdiğimiz bu operasyon aslında Rusya’nın yeşil ışık yakmasıyla mümkün oldu. Türkiye’nin dolayısıyla Rusya’yla ilişkilerini zora sokmak gibi çok fazla bir lüksü yok. O nedenle Amerika bir bakıma bu saldırıyla Türkiye’yi bir seçim yapmaya zorladı diyebiliriz.

Gönül Tol: Ama aslında şöyle düşünüyorum Sedat: Tam da seçim yapmadı Türkiye. Çünkü o kadar sınırlı bir yanıt verdi ki Amerika-Fransa-İngiltere koalisyonu, o kadar sınırlı bir yanıttı ki, Türkiye aslında idare edebildi. Bence Putin’in hoşuna gitmemiş olabilir; ama bu, ilişkileri çok zora sokacak bir pozisyon değildi. Anlaşılabilirdi bence Putin’in çerçevesinden de bakıldığında. Çünkü Türkiye dedi ki: “Amerika’nın saldırısını destekliyoruz, ama İncirlik kullanılmadı” dedi mesela. Böyle hassas bir dengede yürümeye çalıştı. Yani aslında dışarıdan bakıldığında tuhaf bir tutum. Bir taraftan rejime karşı olan bir saldırıyı desteklediklerini –“çok pozitifti” diyor–, ama öbür taraftan rejime karşı yapılan saldırıda, “Biz yardımcı olmadık, İncirlik kullanılmadı” mesajı veriyor. Şimdi bu da tabii Türkiye’nin Suriye’de içinde bulunduğu zor durumun altını çiziyor; ama eğer daha kapsamlı bir yanıt olsaydı, Amerika-Batı koalisyonunun kimyasal silah kullanımına karşı çok daha kapsamlı, rejimi sallayacak bir yanıt olsaydı, o zaman Türkiye, tarafını belirlemek zorunda kalabilirdi. Ama o olmadı. Mesela düşünün NATO’yu içeren vs., –yani hiçbirimiz bunu beklemiyorduk ama diyelim ki öyle bir karar çıktı–, yani bunun bir NATO operasyonu olmasına karar verildi. Şimdi öyle bir durumda asıl Türkiye seçim yapmak zorunda kalacaktı Amerika ve Rusya arasında. Ama mevcut yanıtta böyle bir seçim yapmak zorunda kalmadı. Her iki tarafı da idare edebilecek bir tutum içerisine girebildi. Macron’un dediği, “Biz Türkiye’yi Rusya’ya kaptırmamış olduk” lafı bana çok anlamlı gelmiyor. Çünkü Türkiye Rusya’yla çalışmak zorunda Suriye’de. Şimdi Rusya neden güveniyor Türkiye’ye? Neden Türkiye Rusya’yla çalışıyor? YPG meselesi yüzünden. Orada sonuçta hava sahasını Rusya kontrol ediyor, askerî olarak varlığı çok kuvvetli. Şimdi, Batı bunun karşılığında ne önerebilir Türkiye’ye? Askerî varlığı yok sahada. Hava sahasını mı kontrol ediyor? Ya da YPG üzerinde çok büyük bir etkisi mi var? Bunların hiçbiri mevcut değil. Dolayısıyla Batı’nın Türkiye’ye “Rusya’yı bırak Suriye’de bizimle çalış” dediğinde önerebileceği çok bir şey yok — Türkiye’nin perspektifinden bakıldığında. O nedenle bence Türkiye Rusya’yla çalışmaya devam edecek ve Macron’un söylediği çok anlamlı gelmiyor.

Peki, bu bağlamdaki son soru şu olsun: Ne düşünüyorsunuz Suriye savaşının geneliyle ilgili? Nereye evrilir, ne zaman biter? Biter mi?

Gönül Tol: Yani tabii o kadar zor bir soru ki… Şu anda askerî dinamiklere baktığımızda, daha evvelki programlarda da söylemiştim, rejim sahada askerî olarak gerçekten gücünü konsolide etti; özellikle bu son saldırıyla birlikte. Doğu Guta neden önemliydi? Neden bu kimyasal saldırı yapıldı? Çünkü Şam’a çok yakın bir yerde ve orada muhaliflerin varlığı rejimi tehdit ediyordu; ondan kurtulmuş oldu. Dolayısıyla nasıl Halep’in düşmesiyle birlikte çok büyük bir stratejik başarı kazandıysa rejim, ikinci büyük stratejik başarısını da Doğu Guta’yla kazandı ve gelinen noktada, askerî olarak baktığınızda, rejimin askerî olarak Suriye topraklarının yüzde 60’a yakınını kontrol ettiği söyleniyor. Eğer resim bu yönde ilerlemeye devam ederse, yani Suriye muhalefeti İdlib’e neredeyse sıkışmış durumda, orada cihadcılar çok göz önünde, bu onları daha da zayıflatıyor. Bütün bunları göz önüne aldığımızda, rejimin hiç olmadığı kadar güçlü olduğunu görüyoruz askerî olarak. Bir de işin tabii siyasî boyutu var. Siyasî resme baktığımızda — çünkü siz askerî olarak ne kadar güç kazanırsanız kazanın bir taraftan da yürüyen bir siyasî diyalog var. Orada da sizin başarı kazanmanız gerekiyor. Siyasî tabloda da durum çok farklı değil, askerî tabloda olduğundan. Çünkü malum, Rusya çok etkili oynuyor, Amerika Suriye’den çekilmekten bahsediyor. Körfez ülkeleri daha evvel muhaliflere destek veren, hem siyasî hem askerî destek veren Körfez ülkeleri bu desteği büyük oranda çekmiş durumda. Türkiye’ye bakın, söylem olarak hâlâ Erdoğan Esad’a terörist diyor. Fakat diğer taraftan yaptığı anlaşmalarla, sahada takındığı tutum ile, aslında rejimle yaşayabileceğinin sinyallerini veriyor ve bir anlamda rejimi güçlendiriyor. Dolayısıyla siyasî olarak da tablo çok şey değil, rejim açısından bakıldığında parlak bir tablo. O nedenle eğer çok dramatik bir şey olmazsa, nedir o travmatik şey, bir gün Trump kalkıp, “Hayır, biz Rusya’ya bırakmak istemiyoruz Suriye’yi; biz de varız masada. Biz de bu meselenin içinde varız” deyip çok daha büyük bir askerî angajman, siyasî angajman kararı alınırsa tablo değişebilir. Fakat mevcut tabloya baktığımızda rejim kazanıyor gibi geliyor bana.

Ömer Taşpınar: Bir de şu var tabii: İkinci aşamaya nasıl giriyor Suriye’deki durum? İç savaş belki şu an bitiyor ve rejimin galibiyetiyle bitiyor — Rusya ve İran sayesinde. Fakat ikinci aşamasında, Suriye, şu an İran’la İsrail arasında çıkabilecek yeni çatışmaların alanı haline geliyor. Zira İran son derece güçlenmiş durumda — bu Suriye’deki dinamikler nedeniyle. Gerek Hizbullah olsun, gerek Devrim Muhafızları olsun, İsrail’e karşı cephe almış durumda ve İsrail bu durumdan son derece şikâyetçi. Suudi Arabistan da şikâyetçi ve her ne kadar gündeme fazla gelmese de Suriye’de ciddi saldırılar oluyor İran’a karşı, Devrim Muhafızları’na karşı. Dolayısıyla bu Suriye meselesi henüz kapanmadı. Daha tehlikeli bir duruma da giriyor olabilir. Amerika’nın çıkma sinyalleri önemli. Türkiye açısından baktığınızda; Türkiye şu an çok ciddi bir şekilde seçim dönemine girdi ve şuna şaşırmamak lazım: Tayyip Erdoğan muhtemelen zafer ilan edecek Suriye’de. “Biz amacımızı elde ettik, temizledik Afrin’i. Kürtlerin devlet kurma ihtimali artık yok”. Amerika da çıkma sinyalleri verirken altı ay içinde, sıfıra yakın, Kürtler açısından gerçekten de Trump’ın bir an evvel çıkmak istemesi –altı aydan bahsediyoruz, ki Trump gerçekten çok daha çabuk çıkılmasını istiyordu– Kürtler açısından bu bir soğuk duş ve müthiş bir hayal kırıklığı. Zira Amerika çıktıktan sonra Rusya’ya dayanmak zorunda kalacak veya rejime dayanmak zorunda kalacak. Pazarlık gücü de çok fazla olmayacak Kürtlerin. Zira Amerika’nın verdiği kadar siyasî ve askerî destek veren başka bir güç olmayacak; Rusya karşısında, rejim karşısında ve Türkiye karşısında elleri zayıflamış olacak. Bu da Tayyip Erdoğan açısından ve Türkiye açısından –eğer buna ulusal mesele olarak bakıyorsak– bir başarı olarak lanse edilecek seçimlerde. Yani “Dış politikada başarılı olduk” mesajıyla girecek bu seçime Tayyip Erdoğan.

Peki. Yeri gelmişken programın başında söylemedim ama, oraya getirdin sen lafı; bu yayına başlamadan yarım saat önce AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 24 Haziran’da erken genel seçimlerin ve cumhurbaşkanlığı seçiminin yapılacağını açıkladı. Saat farkı itibariyle henüz oralarda bu gerekli yansımayı bulmamıştır; ama söz etmek ister misiniz? Var mı bu konuda değerlendirmeniz?

Ömer Taşpınar: Türkiye’deki seçimlerine Amerika’nın tabii şu an resmî tepki verecek bir durum yok ortada. Türkiye’de erken seçim olacağı zaten tahmin ediliyordu. Türkiye’de Afrin Operasyonu sonrasında AK Parti’ye olan desteğin arttığı Batı basınında sürekli yazılan bir gerçek. Dolayısıyla bu beklenen bir gelişmeydi. Beklenmeyen ise, Türkiye’nin ekonomisindeki sorunların bu kadar çabuk bir şekilde artacağı ve doların önlenemez yükselişiydi. Dolar gerçekten de, her şeyi Tayyip Erdoğan’ın kontrol ettiği ülkede kontrol edemediği yegâne unsur. Dolar bu kadar çabuk yükselince, Merkez Bankası’nın rezervleri de bu kadar çabuk düşünce, enflasyon bu kadar yükselince, piyasalar zaten bir seçim beklentisi içine çoktan girmişti. Şu anda borsanın da verdiği tepki, borsa artıyor, dolar düşüyor; borsalar, piyasalar belirsizlikten nefret ediyor. Zaten Erdoğan da kullandığı söylemde, “Belirsizliği aşmamız gerekiyor” dedi. Bence bu Batı açısından, piyasalar açısından şaşırtıcı değil; fakat geniş çerçeveden baktığımızda Erdoğan’ın paniklediğinin bir göstergesi. Bu seçimlere tahmin ettiğinden daha zor ekonomik şartlarda ve iç siyaset şartlarında giriyor. Muhalefetin potansiyel olarak güçlenebileceği bir ortamda giriyor; çünkü ekonomi her şeyi belirliyor, dış politika belirlemiyor. Demin dış politikadaki başarıdan bahsettik. Afrin’deki başarı aylarca devam edebilecek bir başarı değil. Bunu kullanmak zorunda. İki ay sonra etkisi azalmış da olur. Ama ekonomideki durum kalıcı bir durum ve bu nedenle zannediyorum kimse şaşırmıyor. Son olarak şunu söyleyeyim: Türkiye’nin imajı Batı’da, özellikle Amerika’da, otoriterleşme nedeniyle o kadar kötü ki, bu seçimlerin serbest bir şekilde yapılıp yapılmayacağı, bu seçimlere hile karışıp karışmayacağı tartışılıyor; Erdoğan’ın seçimlerle iktidardan uzaklaşma ihtimali çok düşük görülüyor. Yani öyle bir algılama var ki; Putin de seçim yapıyor, Mısır’da da seçimler oluyor, fakat bu seçimler göstermelik. Burada tabii belirli bir haksızlık da ediliyor Türkiye’ye; çünkü Türkiye’deki seçimlerde hiçbir zaman Putin’in kazandığı gibi veya Sisi’nin kazandığı gibi yüzde 70’lerle, 80’lerle kazanan bir diktatör yok. Türkiye’nin imajı böyle Batı’da ve hak ettiği bir imaj Türkiye’nin bu imaj; çünkü Türkiye’de insan haklarının geldiği, medyanın geldiği nokta bu. Fakat Türkiye’de hâlâ yapılan bir şey varsa o da seçimler. Ve eğer bu seçimlerde de AK Parti ve Tayyip Erdoğan büyük bir başarıyla çıkarsa, beklenenden daha yüksek bir başarıyla çıkarsa, evet, seçimlere hile karıştırıldı yorumları da Batı’da yapılacaktır.

Gönül Tol: Ben bir de gazetelerden Ömer’in… belki Ömer seçimlere daha güveniyor, benim ise maalesef hiçbir ümidim yok, seçimlere hile karışmayacağına dair hiçbir ümidim yok. Ama şeyden bahsetmek istiyorum, belki onu başka bir programda konuşuruz. Burada gazetelerden bahsettin ya; Batı nasıl tepki veriyor? Tepki vermek için çok erken. Zaten tepki vereceğini de düşünmüyorum — ne Amerikan yönetiminin ne düşünce kuruluşlarının. Fakat çok da önemli bir konu olarak görülmüyor Ömer’in söylediği sebeplerle; fakat medyada, Batı medyasında –birkaç saattir takip ediyorum– orada hep altı çizilen şey, Reuters, NY Times, Washington Post bütün gazetelere baktığınızda, hep altı çizilen bir nokta var, o da seçimlerin erken yapılması muhalefeti kötü etkileyecektir — özellikle İYİ Parti bağlamında bakıldığında. Hani İYİ Parti’nin kongresi ne zaman yapıldı, Meral Akşener farklı bir açıklama yaptı; “Biz il kongremizi Aralık’ta yaptık” dedi. Fakat o henüz yankı bulmadı Batı medyasında. En çok altı çizilen şey Meral Akşener, Erdoğan’ın karşısına güçlü bir aday olarak çıkabilir düşüncesi var, İYİ Parti gerçekten AK Parti’yi zorlayabilir inancı vardı; fakat seçimlerin bu kadar erken yapılması İYİ Parti’yi zora sokabilir argümanı çok sık yapılıyor benim gördüğüm kadarıyla gazetelerde.

Pekâlâ, son bir 7-8 dakikamız var, tekrar Amerika’nın gündemine dönelim. Şu Amerika-Çin ticaret gerilimini konuşalım. Sanki Trump’ın gözünde dolarlardan oluşan bir gözlük var gibi; yani eninde sonunda getiriyor her zaman olduğu gibi, Meksika duvarı söz konusu olduğunda, Çin’le ilişkiler söz konusu olduğunda, Suriye savaşı söz konusu olduğunda lafı paraya getiriyor. Yeniden büyük Amerika yaratma arzusunun temeli belki bu. Size daha çok para kazandıracağım mesajı. Gel gelelim Amerika-Çin arasındaki bu ticaret gerilimi neden kaynaklanıyor? Nereye gidiyor ve önünde sonunda Türkiye’yi de etkileyecekse nasıl bir etkiden bahsedebiliriz?

Ömer Taşpınar: Girizgâhta dedin ki Sedat: “Amerika’ya daha fazla para kazandırmak istiyor”. Aslında Trump’ın Amerika’ya daha fazla para kazandırmak için yapması gereken en önemli şey susması. Sustuğu anda borsa zaten kendiliğinden artıyor. Ve Amerikan ekonomisinin temel makroekonomik göstergeleri, finansal göstergeleri son derece sağlam. Şu anda büyüme hızı olsun, işsizik olsun, enflasyon olsun, hepsi doğru yere gidiyor. Vergilerin düşürülmesi borsada inanılmaz bir yükseliş yarattı. Fakat bu Çin’le girilen ticaret savaşı zaten Trump’ın kendi partisiyle ağır toplarının arasını bozdu. Şu anda bu sebeple Çin’le küreselleşmeyi tehdit edecek oranda bir ticaret savaşı başlarsa Trump her tweet attığında, konuştuğunda borsa çok ciddi kaybediyor. Dolayısıyla son iki aydan beri Trump’ın kendi yarattığı bir kriz nedeniyle şu anda Amerika para kaybediyor. Bu ciddiye alınması gereken bir potansiyel risk. Çünkü Trump dünyaya, senin de söylediğin gibi, Amerika’nın kazanması dünyanın kaybetmesi olarak bakıyor. Yani “Ya ben kazanacağım ya Çin kazanacak” diyor. Halbuki serbest ticaret teorisi, ekonomi teorilerine, ticaret teorilerine baktığında bu tür bir zero-sum/sıfır toplamlı denilen bir tarafın kazandığı, bir tarafın kaybettiği teori üzerine değil, iki tarafın da kazandığı bir teori üzerine kurulmuştu. O nedenle zaten Cumhuriyetçi Parti de temelde Amerika’nın da kazançlı çıktığı, Çin’in de kazançlı çıktığı, Çin’in de Amerika’ya son derece ucuza mal satarak Amerika’daki tüketimi güçlendirdiği, enflasyonu düşük tuttuğu, iki tarafın da kazançlı çıktığı bir yapıya gönül vermiş bir parti serbest ticaret üzerinden. “Amerika’da sendikalar, işçiler kaybediyor, Çin rekabet ediyor, Çin kendi para birimini devalüe ederek haksız yere kazanç kazanıyor” söylemi Amerika’da solun, Demokratlar’ın söylemiydi geleneksel olarak. Şimdi Trump popülist bir şekilde Demokratlar’ın bu merkantilist söylemini ele aldı ve o yönde gidiyor. Niye? Çünkü Trump’a oy veren bir kesim var. Bu kesim Çin’in Amerika’ya serbest ticaret çerçevesinde çok mal satması nedeniyle kendini işsiz kalmış görüyor. Halbuki bu Çin’le alâkalı değil, bütünüyle robotlaşmayla, otomatikleşmeyle ilgili bir durum. Ama Çin tepki verince buna, “Biz de misilleme yaparız” deyince, Trump beklemediği bir krizle karşı karşıya kaldı. O da Amerika’nın tarım sektörüne önem veren orta eyaletleri, orta-batı eyaletleri birden ciddi bir krizle karşı karşıya kaldı. Yani tarım ürünleri şu anda fiyatlandırma açısından zor bir dönem geçiriyor ve Trump’a oy veren eyaletler de bunlar. Kırsal eyaletler Trump’ın eyaletleri. Trump bir bakıma kendi tabanına zeytin dalı uzatmak isterken, “Ben sizi koruyorum” derken, o kırsal, tarım üzerine kurulu orta-batı eyaletlerinden desteği azalmaya başladı. Yani Trump açısından siyaseten de bu mantıklı bir adım değil. Dolayısıyla geri adım atmasını bekliyorum ben şahsen. Trump bunu tırmandırmak istemeyecektir, Çin de tırmandırmak istemeyecektir. Fakat şöyle bir risk var: Trump’ın kurduğu yeni kabine son derece şahin ve ekonomiden anlamayan isimler üzerine kurulu. Ekonomiden anlayan birçok cumhuriyetçi şu an partiyi terk ediyor. Mesela Kongre’deki Cumhuriyetçiler’in kapitalizme en yatkın, merkantilizme karşı çıkan isimlerinden biri ara seçimlerde aday olmayacağını açıkladı ve Trump’ın partisinin ciddi bir yenilgi yaşayacağı, hatta ciddi bir hezimet yaşayacağı bir seçime doğru gidiyoruz; Demokratlar’ın güçleneceği bir seçime doğru gidiyoruz. Dolayısıyla Cumhuriyetçi gemiden atlayanlar var şu anda. Kendilerini bir sonraki başkanlık seçimleri için konumlandırmaya çalışıyorlar. Trump’ın Çin’le girdiği ticaret savaşı o açıdan partiyi de sallıyor durumda. Yani Trump o nedenle geri adım atmak zorunda kalacak kısacası.

Peki, Gönül’ün ekleyeceği bir şey var mı buna?

Gönül Tol: Hayır, yok.

Peki, süremizin sonuna geldik. Çok teşekkür ederim değerlendirmeleriniz için. Bu yayını izleyen analistler, karar vericiler için gayet kıymetli bir yayın oldu. Teşekkürler, haftaya Transatlantik’te tekrar görüşmek üzere. Hoşçakalın.