Screen Shot 2018-04-19 at 23.17.40

Açık Oturum (134): Cihangir İslam, Yüksel Taşkın ve Kadri Gürsel ile Türkiye’nin acil seçimi

https://soundcloud.com/medyascopetv/acik-oturum-134-cihangir-islam-yuksel-taskin-ve-kadri-gursel-ile-turkiyenin-acil-secimiAçık Oturum (134): Cihangir İslam, Yüksel Taşkın ve Kadri Gürsel ile Türkiye’nin acil seçimi

Programın tam metni

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

Pişirici: İyi akşamlar. Medyascope.tv’nin 134. “Açık Oturum”unda karşınızdayız. Bu akşam stüdyoda üç konuğumuz var. Solumda, gazeteci Kadri Gürsel. Sağımda, siyasetbilimi profesörü ve CHP Parti Meclisi üyesi Yüksel Taşkın, en sağ tarafta da Hak ve Adalet Platformu sözcüsü Cihangir İslam. Her üçünü de açık oturumlarımızdan tanıyorsunuz.

Biz bu akşam, “16 Nisan referandumunun yıldönümünde, geçen 1 yıl içinde Türkiye’de siyasette neler oldu?”yu konuşmak üzere sözleşmiştik. Fakat Türkiye’de en azından siyasette plan yapmak o kadar mantıklı bir şey değil. Bir baktık, Devlet Bahçeli Salı günü partisinin Meclis grubunda ülkeyi erken seçime çağırdı. Çarşamba günü Devlet Bahçeli ile Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan buluştu. O buluşmanın ardından da, 3 Kasım 2019’da yapılması gereken ve beklenen cumhurbaşkanlığı ve milletvekili genel seçiminin 24 Haziran’da yapılacağı duyuruldu. Türkiye birden önünde nurtopu gibi bir erken seçim buldu.
Programımızın adı: Türkiye’nin Acil Seçimi”. Çünkü bugün itibariyle erken seçime 65 gün kalmış durumda. İlan edildiği gün itibariyle 66 gün vardı. Bu erken seçim, bir erken seçimden çok bir “acil seçim” görüntüsü veriyor. Dün erken seçim ilan edilirken, aynı zamanda Meclis’te AK Parti ve MHP’nin oylarıyla OHAL yedinci kez üç ay süreyle uzatıldı. Bu demektir ki Türkiye cumhurbaşkanlığı ve milletvekili genel seçimini OHAL koşullarında yapacak.
Şimdi meselemiz bu. Üç konuğumuza da, “Böyle bir erken seçim bekliyor muydunuz?” ve “2018’de seçim bekliyor muydunuz?” diye soracağız elbette. Önce Cihangir İslam’dan başlamak istiyorum. Önceki açık oturumlardan da hatırlayalım –hem de konuklarımıza hatırlatmış olalım– 16 Nisan referandumunda İstanbul’un Üsküdar ilçesinde “Hayır” oyu çıktı. Cihangir İslam o “Hayır” sonucunun müsebbiplerinden bir tanesi.

Cihangir İslam: Estağfurullah.

Cihangir Bey aynı zamanda, şu anda AK Parti’de bakan olan Numan Kurtulmuş’la birlikte Has Parti’yi kuran kişi. Soyadıyla müsemma, bulunduğu çizgi de ortada. Bu nedenle önce ondan başlamak istiyorum. Sahada bir “16 Nisan tecrübesi” yaşadınız. Şimdi önümüzde bir erken seçim var. 2018 yılında bir erken seçim bekliyor muydunuz? 24 Haziran’da seçim yapılacak olmasını nasıl karşılıyorsunuz? AK Parti ve MHP neden böyle bir adım attı?
Cihangir İslam: Teşekkür ederim. Bir şey daha söylemiştik o zaman hatırlarsanız: Böyle bir Anayasa değişikliğini %80’le geçirseniz de huzursuzluk bitmez bu ülkede. “Anayasa tartışması devam eder, ama %51-%52 ile bu işin üstüne oturamazsınız” demiştik — aynen bu cümleyi kullanmıştık hatırlarsanız. Evet, oturamaz. Hiç kimse oturamaz. Bunu bir kenara koyalım.
Bakın, sıkıntılar başladı işte. Sayın Devlet Bahçeli çıkıp erken seçim açıklaması yaptı. Danışıklı olduğu söyleniyor, ama ben gerçek nedenini hâlâ kafamda oturtabilmiş değilim. Kaygılar başkadır. Bir yandan ülke ekonomisi baş aşağı gidiyor. Siyasî iktidarsızlık ve huzursuzluk var. MHP, İYİ Parti karşısında sürekli kan kaybediyor, İYİ Parti tabanına oynuyor. Sayın Erdoğan da 2019’a kadar oyların artmasını bekliyor. Yani ters bir ilişki var. O belki “Uzatalım” diyordu, ama Sayın Bahçeli bir anda çıkıp “Erken seçim” dedi. Bir ülkede erken seçimi telaffuz ettikten sonra artık bekleyemezsiniz. Bu işin borsası var, dövizi var, ekonomik veriler var. Bir an önce yapılmalı. Onlar 26 Ağustos demişti. Herhalde ilk gol oradan geldi. Hemen akabinde, 24 Haziran tarihiyle Sayın Bahçeli de karşı golü attı. Ben öyle okuyorum. Bu açıdan, en azından memleketin biraz stabilize olması açısından, seçimin bir an önce olması rasyoneldir.
Fakat biz bu başkanlık seçiminde Sayın Erdoğan’ı demokratik bir şekilde indiremezsek –suiistimal edilmesin, tekrar ediyorum: demokratik bir şekilde indiremezsek–, hani hep deriz ya, geçmişte rahmetli Menderes’i demokratik bir şekilde indirmeyi becerebilseydik, bugün ülke demokrasisi çok farklı bir yerde olabilirdi. Demokrasi dışında bir şey düşünmüyoruz. Ama ülkenin önünün açılması için Sayın Erdoğan’ı oradan demokratik yöntemlerle indirerek, Türkiye’nin bir kurucu başkana ve bir Kurucu Meclis’e ihtiyacı var, bunu hepimiz birlikte yapacağız. Yani 80 milyonun temsilcileri, Meclis’e giremeyenlerin de talepleri ısrarla alınacak. Ve şu beş yılı –belki o kadar da sürmez, iki üç yılda hızlı bir çalışmayla da tamamlanabilir– bütün muhalefetin, AK Partili vatandaşların da oylarını talep ederek, “Bu tarafa gelin, ülkeyi hep birlikte ayağa kaldıralım ve sistemi revize edelim” yaklaşımıyla böyle bir işe girişmeleri lazım. Hayırlı olsun. Ben dün “Hayırlı olsun” tweet’i attım. Türkiye’nin önü açılabilir. Önümüze böyle bir imkân gelmiştir. Elbirliğiyle çalışırsak, kişisel hesapların peşine düşmezsek Türkiye’nin önünü açarız.
Pişirici: Peki. Birinci turu bu şekilde tamamlayalım, sonra geçelim. Yüksel Hocam, sizden de aynı sorunun cevabını alalım. Kadri Gürsel, senden de aynı sorunun cevabını isteyeceğim. 2018’de bir erken seçim bekliyor muydunuz? Neden bir erken seçim? Sizce neden bu kadar acil bir seçim?
Yüksel Taşkın: Türkiye’nin yönetilemez hale geldiği çok açık. Bu son dönemde utangaç muhaliflerin de katkısıyla hep ekonomi üzerinden konuşuluyor, ama bu kadar potansiyeli olan bir ülkede ekonomiyi bu hale getirmek de o kadar kolay değil. Hatta ben şöyle bakıyorum: Türkiye ekonomisi devlete ve bu iktidara rağmen kendini var edebilecek dinamikleri üretiyor ki bu buraya kadar taşınabildi. Bu yönetilemezlik kriziyle siyaset hayatın her alanında takoz olmuş durumda. Ekonomi aktörleri mutsuz. Dışarıdan para getirmek giderek pahalı hale geliyor. Bunun bedelini belki hemen ödemeyeceğiz, ama bu toplum kesinlikle bunu ödeyecek. Onun dışında, hiçbir toplumun, hiçbir ülkenin asla yüzleşmekten kaçamayacağı çok büyük bir günah var: OHAL enkazı. Bütün Anadolu’da bu yaşanıyor. Ben CHP’deki gözlemlerimden biliyorum mağdurların oraya nasıl aktığını. O parti de elindeki imkânlarla bir şeyler yapmaya çalışıyor. O işi de yönetemediler.
Bakın, bir darbe oldu. 20 Temmuz’da onu bir panikle sivil darbeye çevirdiler. Ondan sonra doğru düzgün hiçbir plan yapmadan devletten insan ayıklamaya başladılar. Hatta o zamanlarda CHP ile iyi kötü biraz daha olumlu bir ilişki süreci vardı. Orada kayıtlara geçti, uyardık onları: “Öğretmenleri, öğretim üyelerini paldır küldür atmayın. Değişik mekanizmalar devreye girer. Bir ayıklama planınız olsun.’’ Hiç bunları dinlemediler, çünkü ortak akla inanmıyorlar.
Uzatmayayım. Dış politikada, sadece ânı kurtarmaya dönük –öğleden önce Rusya’ya, öğleden sonra ABD’ye yakın olmak gibi– bir politika yürütüldü. Altı ay sonra, bunun çok daha taşınamaz olacağının bilinciyle bir kumar oynadılar. Bence Erdoğan şuna inanıyor. Seçimlere 2-3 ay kala sahaya inip seçimleri döndüreceğine dair bir inancı var. Bunu daha önce bazı seçim dönemlerinde başardı zaten. Ama bu her zaman böyle olacak anlamına gelmez.
Seçimin erken alınmasında şöyle bir mantık var: Bahçeli, İYİ Parti olmadan yarışsın istiyor — o nasıl bir yarışsa. Bence Erdoğan ve AKP’de de şöyle bir strateji var: Saadet Partisi ortaya aday çıkaramayacak veya gönlündeki adayı çıkaramayacak durumda olursa, bu sefer o taban gene Erdoğan’a istemeye istemeye oy verir gibi bir hesap var. CHP’yi HDP ile yan yana gelemeyecek bir şekilde ya da en azından, HDP’yi izole etme anlamında bir şey var. CHP’yi de milliyetçilik baskısı üzerinden ulusalcı bir dile hapsetme çabası var. Dolayısıyla, seçimin erken olmasının onlara yönelik böyle bir avantajı var.
İki şey daha söyleyeyim: Bu planları yapanlardan hiçbir centilmenlik, hiçbir siyasî etik beklememek lazım. Bunu da şunun için söylüyorum. Seçimi boykot edelim diyenlere çok basit bir cevabım var: “Boykot yapsanız da zaten seçimi yapacaklar. Boykot yapmazsanız, toplumsal baskı ve iyi bir örgütlenme ile en azından bir şansınız olabilir” diyerek şimdilik sözümü tamamlayayım.

Pişirici: Peki. Kadri Gürsel, neden erken seçim yapıyorlar?
Kadri Gürsel: Çünkü işler kötüye gidiyor. Hem de bizim gördüğümüz ve sandığımızdan daha da kötüye gidiyor ki bir baskın seçime yöneldiler. Yoksa bu kadar hızlı, iki ay bir hafta içinde bir seçim koymazlardı Türkiye’nin önüne. Daha uzun zaman geçmesini, mesela sonbaharı beklerlerdi. Bir baskın seçimle bunu yaptıklarına göre, sonbaharı beklemeleri halinde maliyetlerin çok artacağını düşünüyor olmaları gerekir. Zaten bunu da biz söylemiyoruz, kendileri söylüyorlar. Şöyle bakılmış olabilir: “İki ay sonra seçim yaparsak, eldeki imkânlarla bir sabit trend haline gelmiş olan kötüye gidişi en azından çevirebiliriz. Kayıp noktasından gelip %50’nin üzerine çıkabiliriz” diye bakıyorlar olaya. Ama Bahçeli’nin yaptığı konuşma bence çok anlamlı bir konuşmaydı. Orada neden seçime gidildiğinin bütün işaretleri vardı. Bu işaretler, Türkiye’nin ciddi bir kriz içinde olduğunu gösteren işaretlerdi. Mesela Bahçeli diyor ki: ‘’Türkiye’nin sistem tartışmalarıyla boğulmak istendiği bugünkü şartlar altında…’’ Vay canına! Yani bir sistem tartışması var Türkiye’de. E, 16 Nisan’da referandum yapmadı mı bu ülke? Bir sisteme “Evet” demedi mi? Hangi sistem tartışması bu? Demek ki Türkiye’nin bir rejim meselesi var ve bunu aşamıyor. Sonra diyor ki: “3 Kasım 2019’a kadar istikrar ve denge halinde ulaşmamız her geçen gün zorlaşmaktadır.” Bu ne demek? Demek ki biz 3 Kasım 2019’a kadar istikrarı koruyamayabiliriz. OHAL altında bile yönetilemeyen bir ülkeden bahsediyoruz; ama ekonomisi ile de çok kötüye giden bir ülke aslında. Sonra devam ediyor: ‘’Seçim sürecine giden yolda” –bu sahte bir ifade; önümüzdeki yolda demek istiyor aslında– ‘’toplumsal, siyasî ve ekonomik dinamikleri etkileyen çok sayıda menfi faktör yeşermektedir.” Bu da bir krize işaret ediyor. Sonra kendi meselesine geliyor: “Türkiye’nin bekası açısından Cumhur İttifakı ile hâsıl olan milli mutabakatın titizlikle korunması, hedeflerine varması elzemdir.” “Böyle giderse, seninle yaptığım ittifak da çatırdayabilir’’ demek istiyor burada.
Bir de dış meselemiz var. O dış mesele de şöyle tezahür ediyor. Her iki liderin yaptığı konuşmalarda bu vardı. Bahçeli diyor ki: “Türkiye’nin bölgesel ve uluslararası ilişkileriyle, bunların sosyal, siyasal ve askerî yansımaları, seçim sürecine tesir eden faktörlerin başında gelmektedir. Ekonomik göstergeler de bir diğer tayin edici öğe.” Ve sonra da çok ilginç bir şey söylüyor: “Bir başka unsur da uluslararası aktörler tarafından yönlendirilen denetimsiz göç trafiği.” Nerede var denetimsiz göç trafiği? Böyle bir şey yok. Şimdi yok ama.
Bunları iki başlık altında toparlayacağım. Birincisi, Bahçeli, 15 yılı aşkın bir süredir iktidar açlığı çeken kadrolarını iktidarın nimetleriyle doyurmak için sabırsızca bir erken seçimi arzuluyordu. Bu onun kendi özel nedeni. Çünkü tabanda İYİ Parti’ye doğru bir kayma var. Bu da bir trend haline geldi. Bunu durdurmanın tek yolu, erken seçimle bugünkü fiilî iktidar ortaklığını, resmî ve kurulu bir iktidar ortaklığında, yani paylaşılmış bir iktidarda yerini almaya bağlamak. Çünkü Cemaat’le mücadelede olsun, başka konularda olsun, Cemaat’in boşalttığı alanları eski MHP’li kadrolardan istifade ederek dolduruyorlardı. Yahut başka icracı bakanlıklarda belki de –bunu bilemiyoruz ama– MHP’lilere bazı şeyler veriyorlardı. Bu kesmiyor aslında. Burada da ciddi bir problem var. İYİ Parti’siz seçim iki tarafın da işine geliyor. Çünkü İYİ Parti demek, aynı zamanda Saadet Partisi ile ittifak demek. Saadet Partisi’nin bu ittifaka gitmesi, AKP’nin tabanından belki Bahçeli MHP’sinin getirdiğinden fazlasını götürmesi demek. Böyle bir ihtimal var.
Bir şey daha söyleyeceğim: Türkiye’nin dış sorunlarına ilişkin mülahazalar Erdoğan’ın konuşmasında da vardı. Mesela diyordu ki: “Suriye ve Irak merkezli olarak bölgemizde yaşanan tarihî önemdeki olaylar, erken seçim kararının açıklanmasıyla ortaya çıkacak belirsizliğin bir an önce ortadan kaldırılmasını zorunlu hale getirmiştir.” Suriye’deki gelişmeler neden bir erken seçimi zorunlu kılsın? Türkiye’de her şey iktidarın elinde; ordu, istihbarat –ki istihbarat örgütü bir dış politika vasıtası olarak kullanılıyor–, emniyet, yargı, jandarma, medya. Neredeyse bütün medyaya el koydular. Mesele şu: Aslında Suriye’den bir kriz yaklaşıyor. Bu kriz yaklaşıp kapıya vurduktan sonra yapılacak bir seçimde iktidarın oy kaybı yaşaması mukadder. İktidarın %0,5 bir oy kaybına dahi tahammülü yok. O yüzden şimdiden bir seçime gitmek zorunda. Bu, her iki liderin söylemlerinde içkin durumda olan tehdit algısıdır. Dolayısıyla seçimin böyle bir baskın havasında yapılmasında, hem muhalefeti gafil avlamak, hazırlıksız yakalamak gibi bir amaç olsa da, ben içeride ve dışarıda yaklaşmakta olan krizi önceleme kaygısının ön planda olduğunu düşünüyorum.
Pişirici: Peki. Cihangir Bey, bugün akşam saatlerinde AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı basının karşısına çıktı. Yazıcı, AK Parti Uyum Komisyonu çalışmalarının da başında. Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı’na gidip dört saat kadar oturup konuşmuşlar. Onun ardından bazı şeyler açıkladı. Cumhurbaşkanı adayı gösterebilmek için seçmen olma şartını taşıyan kişiler, kimlikleri ile beraber il ve ilçe seçim kurullarına başvurarak, sadece 1 tane aday için “Ben bunu aday gösteriyorum” diye imza vereceklermiş. Bunu tasarlıyorlar. Hem cumhurbaşkanı, hem milletvekili adayı olunamayacak. Önümüzdeki hafta yasalaşacağını söyledikleri bir paket hazırlamışlar. Noter işini kaldırdılar, iş Seçim Kurulu’na döndü gibi görünüyor. Bir taraftan notere para verilecekti, daha mı kolaylaştırıyorlar işi bilemiyorum, onu da siz değerlendirin.
Bu son gelişmenin ışığında, bizi nasıl bir seçim dönemi bekliyor? İkincisi; bu seçimin en güçlü aktörü Recep Tayyip Erdoğan. Halen Cumhurbaşkanı. Halen iktidar partisinin başkanı. Onun karşısında nasıl bir profil dengeli bir aday olur sizce? Aklınızda bir isim var mı?
Cihangir İslam: Az önce konuştuk, bu baskın seçim mi? Baskın seçimi zaten referandumdan sonra her an her konuşmada bekliyorduk. AK Parti, daha doğrusu Sayın Erdoğan önünü gördüğü an böyle bir seçime gidecektir diye bekliyorduk. Fakat ben şu anda önün görülüp görülmediği konusunda emin değilim. Anketlere bakıyorsunuz AK Parti-MHP koalisyonunun toplam oyunda pek parlak bir durum yok ortada. Sanki şartların zorladığı bir durum gibi geliyor bana. Ben bu konuda Sayın Gürsel’e katılıyorum. Nasıl bir seçim dönemi olur? Referandumda ne yapıldıysa ellerinden geleni artlarına koymayacaklardır. Siz Üsküdar’ı yarım bıraktınız. Üsküdar’da Buhurdan Cafe diye bir kafemiz vardı, hocam da gelmişti. Siz o sırada Silivri’deydiniz. Bizim o kafeyi yıktılar referandumdan sonra. Orası aslında kozmopolit bir yerdi.
Yüksel Taşkın: Her türlü insan geliyordu aslında.
Cihangir İslam: Her partiden, görüşten insanın, CHP’lisinin de, BBP’lisinin de geldiği –yani Üsküdar ortamı–, zaman zaman ciddi işlerin de konuşulduğu, tatlı atışmaların da yapıldığı bir kafeydi.
Yüksel Taşkın: Orada AK Partililer de gelip atışırdı.
Cihangir İslam: Onlar da gelirdi, evet. “Hayır” oyu çıkınca yıkmışlar kafeyi.
Kadri Gürsel: Peki yıkmaya hakları var mıydı?
Cihangir İslam: Bir vakıf binasının en alt katındaydı bu kafe. Bina duruyor, onu boşalttılar. Hem de nasıl bir sökme. Kırıp dökerek söküldü. Çok sevimsiz bir durumdu. Her neyse. Şimdi de bundan farklı bir şey beklemiyoruz.
Fakat baştan beri şunu söylüyoruz değerli arkadaşlarım. Bedel ödemeye heveslenilmemeli. Ama bu ülkede bir demokrasi istiyorsak, bunu bir değer halinde elimizde tutacaksak, en azından bu konuda mücadele etmeyi, ter dökmeyi göze almak gerekiyor. Bazı sesler duyuyorum. Tatil zamanına gelmesi bile tartışılıyor. Allahaşkına, insanlar 1 sene tatil yapmasalar ne olur? İlkeleri bir kenara bıraktım, kendinizi ve çoluk çocuğunuzu düşünün. Demokrasi istiyorsak, bugünden itibaren ta 8 Temmuz’a kadar –ikinci tur 8 Temmuz’daymış– üstüne de 10-15 gün koyun, Temmuz sonuna kadar nöbette ve teyakkuzda olacağız. Bu kadar basit. Sokakta çalışacağız, sandık günü sandıkları bekleyeceğiz, geceleri evlerimize girmeyeceğiz, demokrasi nöbeti tutacağız, sandıkları sonuna kadar takip edeceğiz. 500 milyon pusula basıldığından bahsediliyor. Birtakım gruplar her türlü şeyi yapmaya teşebbüs edebilir. Biz de bunun önünü kesmekle mükellefiz. Vatandaşlık görevimizi yerine getireceğiz. Ağlayıp karanlığa küfretmenin bir anlamı yok. Herkes bir tane mum yakacak.
Başka ne yapılacak? Erdoğan’a karşı nasıl bir aday? Erdoğan’a karşı adayı tanımlayalım. Bir ankette en yüksek oyu alan insanın aday olması sizi sonuca götürmeyebilir. Oy alma potansiyeli en geniş aday üzerinde durulmalı bence. Kafamda herhangi bir isim, bir şahıs düşünmüyorum. Ama sağdan soldan elde ettiğim bilgileri üst üste koyuyorum. Bu aday bazılarının ikinci tercihi, bazılarının üçüncü tercihi olabilmeli. Emanet edeceğiniz makam az buz bir makam değil. En azından, tanınan, bilinen, bu toplumun güvenebileceği bir şahıs olmalı. Şu senaryoya katılmıyorum: “İlk turda herkes adaylarını çıkartsın, önce bir görelim. Alabildiği kadar alsın. İkinci turda bir tanesinin üzerinde birleşiriz.” UEFA’da 90 dakikalık iki devrelik maç oynamıyoruz. Altın gol kuralı geçerli. %50+1’i alan başkanlığı alıyor. Altın gol kuralı geçerliyse, siz gireceksiniz, işi tesadüfe de bırakmayacaksınız. Çok sıkı ortak çalışmalarla %60-%65 hatta %70’i hedefleyen, ama %60’ın altına düşmeyen bir oy oranıyla bu başkanlığı alacaksınız.
Az önce söylediğim gibi, kurucu başkan ve Kurucu Meclis ve bütün siyasî partilerin mümkün olduğu kadar yapıcı insanları listelerine almalarına dikkat etmesi gerekiyor. Türkiye’de, çoğulcu bir demokrasiyi, özgürlükçü bir laiklik anlayışını, yani kimsenin yaşam tarzına karışılmayan, kimsenin kılık kıyafetine karışılmayan bir anlayışı hâkim kılacağız. İlle bir şahıs ismi vermem gerekiyor mu?
Pişirici: Hayır vermeyebilirsiniz, ben sadece sordum.
Cihangir İslam: Bu noktada isim çok önemli değil. Ama şunu söylemek istiyorum: Biz ölçtük, A şahsı %25 veririm demiş. B şahsı %28 veririm demiş. Ama bu %28 alan ikinci turda ancak %35’e çıkabilecekse onu koymanın bir anlamı yok. Önemli olan şu: İlk turda sizin aklınıza gelmeyen bir isim olsa dahi AK Parti’den ne kadar oy alabiliyor, bu önemli. Bu kesimin oyu yetmiyor, AK Parti’den en az –%10-%15 de yetmez– %20’yi kopartması gerekiyor. Çünkü bu taraftan da o tarafa kaçışlar olabilir. Bunları da hesaba katmak gerekir. Gerekiyorsa isimleri de tartışırız, ama adayın hiçbir tarafın nefretini kazanmamış, yani Kürtlerin, Alevilerin, sol kesimin, AK Partililerin, İslamî kesimin hiç olmazsa aşırı bir antipati duymadığı bir figür üzerinde herkesin birleşmesi gerekir diye düşünüyorum.
Pişirici: Yüksel Hocam, Devlet Bahçeli koalisyon ortağıyken 2002 yılında da böyle bir çağrıda bulundu. Siyasetle ilgilenen izleyiciler de bunu biliyorlardır. 2002 yılında o çağrıyla gidilen erken seçimde Adalet ve Kalkınma Partisi bir iktidar oldu pir iktidar oldu. Bahçeli ve MHP de o seçimde ortaklarıyla birlikte Meclis dışı kalmıştı.
Şimdi tarih tekerrür eder gibi görünüyor. Bize siyasetbilimci şapkanızla yanıtlayın öncelikle. 1) Bir siyasî partinin böyle davranması ne kadar akılcı? 2) Bir siyasî partinin diğer siyasî partiye –bu bir değil, iki değil, yedi oldu galiba– koltuk değneği olması ne kadar akılcı? 3) Bu seçimin önemli aktörü, en güçlü aktörü Recep Tayyip Erdoğan’ın karşısına muhalefet nasıl bir profille çıkmalı sizce?
Yüksel Taşkın: Bu seçim meselesinde, Bahçeli’nin kendince taktiklerinin ötesinde bir durum var. Üç yılda, referandum dâhil dördüncü seçime gidiyoruz. 7 Haziran 2015, 1 Kasım 2015, 16 Nisan 2017 Referandumu ve önümüzdeki bu seçim çok kısa sürelerde. Bu da aslında ülkenin yönetilemez olduğunu gösteriyor. Biz 16 Nisan Referandumu’nda eşit şartlarda yarışmadık. Belki de yapabileceğimizin en iyisini yaptık. Demin Cihangir Bey’in söylediği gibi, hakikaten çok koşturduk, ter döktük. Belki de seçimi kazandık.
Orada şöyle bir durum var. Topluma, biraz daha uygun koşullarda bu mevzuu, yani “tek adamlık” meselesini anlatabilseydik, “Evet” oyu verenlerin epey bir kısmını dönüştürürdük. Kaldı ki “Evet” oyu verdikten sonra vaat neydi? “Türkiye istikrara kavuşacak, koalisyon devri ortadan kalkacak” deniliyordu. Ben koalisyon yanlısı bir insanım. Her kurumda, her kültürde, her ailede koalisyonu öğrenmenin faydalı olduğunu düşünüyorum. Ama bunların kendi söylemi içerisinde, “Koalisyonlar sona erecek, istikrar gelecek” diye bakıyorlardı. Ama daha kötüsü, koalisyonlar artık perde arkasında oluyor. Hangi tür koalisyonu tercih edersiniz? Kamuoyunun bilgisi dâhilinde olan, ilkesel koalisyonları mı? Yoksa… Almanya’daki büyük koalisyonu gördünüz, en ufak meseleleri günlerce kamuoyu önünde tartıştılar. Hatta bazen kendi örgütlerinin baskısıyla belli maddelerden geri adım attılar. Türkiye’de hiç öyle olmuyor. İstikrar da gelmedi. Demin söylediğim gibi; tamamen tek adam rejiminin ortak aklı ortadan kaldırması, belli aktörlerin sürekli kendisinin arkasından iş çevirdiği –ki bu kendi ifadesidir– algısına sahip olması, eski dava arkadaşlarına, belli bir sağduyuya sahip arkadaşlarına sırt çevirip, daha gençlerden, çok fazla tecrübesi olmayan ve daha yukarıya tırmanmak isteyen, bu yüzden de kraldan çok kralcı refleksler vermeye eğilimli insanlardan kendisine bir kadro oluşturdu. Bu anlamda seçim kendisini dayatıyor.
MHP’ye gelince: Açıkçası o sadece siyasî bir parti değil. Kendini devletin ortağı olarak gören bir organizasyon. Aşağıdan yukarıya tırmanan gençlere de devlet içinde –yargı, bakanlıklar gibi– hızla yükselme vaadi verir. Bu mekanizmayı, AK Parti’nin dışarıdan, periferiden getirdiği kadrolara kaptırmanın getirdiği bir şey vardır.
Bir de, çok daha yapısal bir kriz var. Akdeniz’e, Ege’ye, oradan İç Anadolu’ya geçin, MHP’nin yapısal krizini görürsünüz. Daha seküler, kimliğe yakın MHP’lilerle –bunlar belli konularda CHP’lilerle çok benzeşiyorlar– AK Parti’ye daha yakın MHP’liler arasında, zaten neredeyse iki parti olduğunu söylüyorduk, burada da söylemişizdir. Şimdi o İYİ Parti ve MHP şeklinde kendi realitesini doğuruyor.
Bir kısım insan da şu hatayı yapıyor: MHP’de kalanların da İYİ Parti’ye alerjisi olduğunu veya Devlet Bahçeli’ye sadık olduğunu düşünüyor. Hayır. MHP’de kalanlarda o parti kimliği üzerinden bir şey var. Oturmuş, uzun bir süre var olmuş bir partiyi terk etmek o kadar kolay değildir. Bizde parti sadakati bazen rasyonelliğin ötesine geçiyor. Bazen partileri bir silkelemek gerekiyor aslında. Toparlandığında yine destek verirsin.
Siz de söylediniz, Bahçeli, güce susamış insanlara kanal açarak partiyi tutabileceğini düşünüyor. Ama mesela, bugün Fethiye Belediye Başkanı İYİ Parti’ye geçti. Başka belediye başkanlarının da geçmek üzere olduğu veya dolaylı olarak destek verdiklerinden bahsediliyor. Burada büyükşehir belediye başkanlarından bahsediliyor. Orada çok ciddi bir meselesi var Bahçeli’nin. Bu iş uzasaydı, yerel seçimlerde kontrolü çok zor meseleler olacaktı bence. Özellikle, Adana, Mersin, Manisa gibi yerlerde, bence CHP’nin o zamanki aday meseleleriyle ilgili yaptığı hatalarla alâkalı. Bu yerel seçimden önce olsaydı, bence Bahçeli çok daha fazla zorlanacaktı. Yerel seçimin dinamikleri nedeniyle ittifakın çatlama ihtimali daha yüksek olacak. Oraya kadar taşınamazdı.
Aday meselesi ilgili olarak –bugün onu düşünüyordum– ben çok değişik insanlarla diyaloğa girmeye çalışıyorum. Bu bazen bayağı yıpratıcı olabiliyor, ama galiba zorlamak lazım. Herhangi bir aday çıktığında ilk başta çok geniş bir kesim memnuniyetsiz olacaktır. Bu kaçınılmaz. Yani Erdoğan karşısında %20’lerin üzerine çıkabilen bir aday yok. Bizim şunu anlamamız gerekiyor: Aday, süreç içerisindeki tutumuyla ancak bir “kara at-black horse” etkisi yaratabilir. Dolayısıyla adaylık sürecinde biraz daha toleranslı olmamız gerekiyor. Orada ciddi bir duygusallık görüyorum. Tabii ki Ekmeleddin İhsanoğlu süreci olumsuzdu bence. Zaten bugün de Erdoğan’a oy vereceğini açıkladı. Kendince kurduğu kariyerinde, Bahçeli’nin yanında durarak vs. kendisiyle büyük bir tenakuz halinde olduğunu gösterdi.
Öte yandan, insanlar duygusal bakarak bu %50+1 gerçeğine pek dikkat etmiyorlar. Ben “İlla soldan olmasın, sağdan olsun” diye bir şey de söylemiyorum. Bazı insanlar, kişiliğiyle, duruşuyla hakikaten bu ideolojik mahallelerin ötesine geçebiliyorlar. Mesela kişisel bir hikâyesi vardır, bir mağduriyet meselesinde dik durabilmiştir. Biz insanları hep ideolojik kutucuklar içinde görüyoruz. Hâlbuki rasyonel, sağduyulu tarafı olan bir insan kesimi de var. Biz onlarla referandumda iletişim kurmayı başardık. Onlara makul gelen ve yüzde yüz kendileri gibi olmayan insanlara oy verebileceklerini düşünüyorum. Bizi izleyenlere, sürecin “%50+1 + süreç” içerisinde belirginleşeceğini, esas adayların belli mutabakatlara bağlanmasının önemli olacağını söyleyeyim. Bir örnek vereyim: Mesela, ikinci tura kalacak bir adayın “Ben Vakıf üniversitelerine rektör atamayacağım, bu benim işim değil” gibi belli spesifikte konuşması gerektiğini düşünüyorum. Bu örnekler çoğaltılabilir. Bu mutabakatlar üzerinden gidildiğinde toplum birdenbire şunu görecektir: ‘’Adaydan ziyade, bu mutabakatlara uyması önemli, beni ferahlatacak bu adam veya kadın’’ diyebilecektir.
Pişirici: Peki. Kadri Gürsel, aynı soruyu soracağım. Tayyip Erdoğan’ın karşısındaki aday nasıl bir profile sahip olmalı? Böyle bir değerlendirmeniz var mıdır? Bir de şu soru: Bugün gene HDP’nin iki milletvekilinin, Şanlıurfa milletvekili Osman Baydemir ve Hakkâri milletvekili Selma Irmak’ın vekillikleri düşürüldü.
Yüksel Taşkın: Baydemir gibi bu kadar önemli bir figür Meclis’te olması gerekirken, vekilliğinin düşürülmesini kınıyorum.
HDP son seçimlerde 59 milletvekiliyle girmişti Meclis’e. Bugün itibariyle 48 milletvekilliğine düştü. MHP 40 milletvekiliyle girmişti. Dört tanesini İYİ Parti’ye kaptırdı. Onun da 36 milletvekili kaldı.
Taşkın: Beş vekili var.
Bir de CHP’den aldı. Buradan bakarak, Kürtlerin bu seçimdeki tavrının neyi ne kadar etkileyeceğini düşünüyorsunuz?
Kadri Gürsel: “Nasıl bir aday?” sorusundan başlayalım. Önce Türkiye’nin temel meselelerinin ne olduğunu tespit ederek başlayalım. Bence temel konu hukuk. Türkiye’nin süratle hukuka dönmesi, demokrasinin restore edilmesi gerekiyor. Keyfî ve fiilî bir rejimden anayasal bir rejime dönülmesi lazım. Türkiye’de rejimin çoğulculaşması gerekiyor. Ciddi bir özgürlük ve adalet talebi var. Türkiye artık kutuplaştırılarak yönetilemeyecek bir ülke. Türkiye halkının büyük çoğunluğunun iç çatışma istemediğini biliyorum, bundan eminim. Türkiye’nin acil sorunlarına cevap verecek ve Türkiye’yi rahatlatacak bir program ile çıkacak olan bir adaya ihtiyaç var. Dolayısıyla burada çok fazla detaya, sofistikasyona, artikülasyona kaçmamak lazım. Çünkü sorunlarımız insanın çok basit ihtiyaçları kadar temel ve hayatîdir. Nedir bu ihtiyaçlar? Ekmek, su, hava, barınma, güvenlik. Bunlar karşılanmadan da bir toplum nizamı sürdürülemez. Bu toplumun barış içinde bir arada yaşayarak geleceğine güvenle bakabilmesi için ne gerekiyorsa yapılmalı. Dolayısıyla toplumun önüne bir perspektif konabilmeli ve bu perspektif, çatışmacı, ayrıştırıcı bir perspektif olmamalı. Siyasî kökeni, ideolojisi ne olursa olsun, böyle bir adayın –bu program üzerinde geniş bir mutabakat sağlanabileceğini düşündüğümden– başarılı olacağını da varsayıyorum. Öncelikle tarifim bu. Meseleleri karmaşıklaştırmayalım, basitleştirelim. Çünkü meselelerimiz aslında çok basit. Tekrarlıyorum: Çok ciddi bir adalet talebi var. Mesela, en başta benim bir adalet talebim var.

Pişirici: Sizin 24 Nisan’da son duruşmanız var değil mi?
Kadri Gürsel: Evet. Ben adalet istiyorum.
Yüksel Taşkın: Benim de.
Kadri Gürsel: Sizin de var. Hepimizin adalet talebi var.
Yüksel Taşkın: Burada 3 tane mağdur var.
Cihangir İslam: Müdahale engellense büyük ölçüde edecek aslında.
Kadri Gürsel: Aslında bu toplum geçmiş yıllara dayanan, sözlü ve yazılı olarak günümüze aktarılmış tecrübesiyle kendi meselelerini çözebilecek bir toplum. En büyük meselelerini çözebilecek bir toplum. Buna izin verilmeli. Buna izin verecek en geniş katılımı sağlayabilecek bir aday. Çünkü tarihsel bir dönemeçteyiz. Her yıl, Türkiye’nin sıfır yılı oluyor. “En sıfır yıl hangisidir?” diye sorarsanız, 2019 diye varsayıyorduk, ama 2018, yani iki ay sonra. Bu bilinçle hareket etmek lazım.
HDP, maalesef bir Türkiye partisi olamadı. Buna ne kendisi ne de bu partiyi çevreleyen koşullar izin verdi. Ne de bu partiyi yaratan hareketin kendine özgü yapısı buna izin verdi. Bu olmadı. Ama Türkiye’de bir gerçek var. Bu gerçeğin de ne olduğunu hep söyledik. Daha rahat konuşuyorduk, konuşamaz olduk. Ne kadar geriye gittik.
Yüksel Taşkın: Konuşamaz olduk, sorun çözüldü sanıyoruz.
Kadri Gürsel: Hayır, sorun çözülmedi, daha da ağırlaştı. Daha da komplike hale geldi, bölgeselleşti. Bölgeselleşmiş idi. Şimdi de uluslararasılaşma yolunda. Bunu da tespit edelim. Türkiye’nin karşısında böyle bir meydan okuma var. Bu meydan okumayı da Kürtler olmadan çözemeyiz. Bu kadar basit. Dolayısıyla onların da –HDP’yi kastediyorum– yaptıkları hataları sarih bir zihinle ve samimiyetle, açıklıkla ve soğukkanlılıkla değerlendirmeleri lazım.
Bu konuyu rahatça tartışabildiğimiz 2009 yılından 2015’e kadar –özellikle 2015 yılı hatanın açığa çıkması açısından dönüm noktasıdır– onların da büyük hataları oldu. Eğer Türkiye’de siyaset yapacaklarsa, bu tartışmalardan ve hatalardan arınmış olarak siyaset yapmaları gerekiyor.
Milletvekillerini düşürme, muhalefeti –ki neticede HDP de bir muhalefet partisidir, Selahattin Demirtaş bu partinin lideridir, kendisi cezaevinde–… Türkiye’de taşlar yerinden oynamadan Selahattin Demirtaş’ın da özgürlüğüne kavuşması bu şartlar altında zor görünüyor. Üzerindeki dava soruşturmalarına baktığınız zaman öyle gibi. Burada Türkiye’nin süratle rahatlatılmaya ihtiyacı var. Ama bu çok süratle yapılmalı. Çünkü biz burada ipi kaçırdık. İpi tekrar yakalamamız lazım. Bu bizim kendi sorunumuzdur. Bu sorunu, bu bölgede kendi menfaatleri dâhilinde oyunlar kuran büyük güçlerin tasarrufuna bırakamayız. Böyle bir lüksümüz yoktur. Zaten bakın, bu anlayışın bizi getirdiği nokta da çatışmada ölçek büyütmektir. Bu noktaya kadar da geldik. Burada artık takkeyi tekrar önümüze koyup düşünmemiz lazım. Bunu sadece ülkeyi yönetenler olarak değil, toplum olarak yapmamız lazım. Ama bence en başta HDP’nin yöneticileri ve tabanının da yaşadıkları acı tecrübenin ışığında bunu yapmaları lazım. Ben burada değişen oranlarda herkesin kabahatli olduğunu düşünüyorum. Tabii ki en büyük sorumluluk, siyasî ve tarihî sorumluluk Türkiye’yi yönetme iddiasında olanlardadır.
Peki. Aynı soruyu şöyle kısaca sorup cevabını alayım. Sonra başka soruya geçeceğim. Sizce bu seçimde genel olarak Kürtlerin, özel olarak HDP’nin pozisyonu nedir, ne olmalıdır? Ne derece etkin olurlar?
Yüksel Taşkın: Bu seçimde HDP’nin seçimlere asılma kararlılığında olduğunu, hem kamuoyuna verdikleri mesajlarda, hem kurduğumuz temaslarda görüyoruz. Bir de, Demirtaş’ın şöyle bir paradigması var: Yine o dünya içindeki bazı çevrelerin engellemelerine rağmen bir lider olarak ortaya çıktı. Şimdi artık bir hikâyesi de var. Hani “devlet aklı” diyorlar ya, bizim devletimizde o akıldan olsaydı, Demirtaş’ı oraya koymazdı. Başka bir yönetim anlayışı ve stratejisi yok.
Demirtaş’ın şöyle bir duruşu var. Türkiye’de ipi tekrar ele almadan, demokratikleşme rayına oturmadan Kürt meselesini tartışmanın lüks olduğunun farkında. O, böyle bir şeye işaret ediyor. Diyor ki: “Biz HDP olarak bir kilidiz. Türkiye’nin demokratikleşmesine katkı vermemiz lazım. Hem Türkiye için, hem bizim için doğru strateji bu.” Eğer o dediği şey –HDP içerisinde şu anki konjonktür de o– seçimlere asılmak ve seçimleri mümkün olduğu kadar tek adamlık üzerinden Türkiye’nin yönetilemediği ve bunun çok büyük mağduriyetlere yol açtığı, bunun Türkiye’nin belki de istenmeyen bir şekilde bölünmesine neden olacağı konusu üzerinden gidebilirlerse… Çünkü siz bir ülkeyi bölmek istiyorsanız, hangi çantaların içindeki hataları yapacağınız bellidir.
Ama uzun bir süredir HDP’nin belirgin netlikte bir söylemi oluşamıyor. Bunun iki nedeni var. Ana akım medya vermiyor zaten, bunu biliyoruz. İkincisi, kendileri de oluşturamıyorlar. Mizahtan yararlanacak halleri yok, onu unutun. Demirtaş’ın o vurucu mizahı vs. Ben onu kastetmiyorum. Ama “HDP’nin de şu konuda şöyle bir stratejisi var ve ona göre taktik hamleler yapıyor” dedirtecek bir şeyi yoktu. Son dönemde ben o işaretleri görmeye başlıyorum; Bu seçimlere ciddi bir şekilde asılacakları ve bu seçimleri, “Biz aktör olarak hep burada olacağız. Ne yaparsanız yapın, bizi tasfiye edemiyorsunuz” anlamında bir şeye taşımaya çalışacaklarına dair işaretler var — ki gezilere başladılar. Benim o yöndeki gözlemim bu şekilde.
Cihangir Hocam?
Cihangir İslam: Hemen şuradan bir giriş yapayım: 16 Nisan Referandumu’nda “Hayır”ın verdiği mesaj “Bir arada yaşamak”tı. Bu biraz da, yaşamak formülü üzerinden, çoğulcu demokrasi ve özgürlükçü laiklik ilkeleri ile bir genel çerçeve kurup bunun üzerinden gidilebilir. Başkanın şahsı çok önemli değil burada. Karizmatik değil de, rasyonaliteyi temsil eden, ortak akılla yönetmeyi becerebilen bir şahıs lazım bize.
Ekmeleddin İhsanoğlu meselesi, bence CHP tarafından çok yanlış tefsir ediliyor. Bir defa, Ekmeleddin İhsanoğlu çok nadide bir ilim adamı olmasına rağmen, belki de siyaset için çok uygun bir isim değildi. Böyle de bir paradoks yaşandı. İkincisi, tanınan birisi değildi. Belki de cumhurbaşkanlığı adaylığına uygun değildi. Yani bir deney hatası yüzünden çok büyük sonuçlar çıkartmak… Sayın İhsanoğlu’nu tenzih ederim, bilim tarihi üzerine hem telif, hem tercüme, çok ciddi eserleri olan bir insandır. Kendilerine saygımız vardır. Ama deney yanlıştı. Onun sonuçları üzerinden bir yere gidilmez. Kimliğe bakmayacağız. Herkes kendi öfkesini, geçmişe bir sünger çekmeyi becerebilmeli. Artık daha gerileyebileceğimiz bir nokta yok. Yani ne yapacağız? İşimiz gücümüz, Cumhuriyet tarihinin bütün hesaplaşmalarını masaya döküp birbirimizi boğazlamakla mı geçecek? Böyle mi yaşayacağız yani?
Kadri Gürsel: Bu tartışmayı erteleyebiliriz ayrıca.
Cihangir İslam: Akademik olsun artık. Siyasî intikamlar üzerinden gitmesin.
HDP’ye çok büyük haksızlık edilmiştir. HDP ne zaman “Türkiye partisi olayım” dese, hem Kandil tarafından, hem devlet tarafından aynı siyaset üzerine birleştirilmiş ve boğazlanmaya çalışılmıştır. Siyasî hataları yok mudur? Elbette var. Hangisinin yok ki?
Saadet Partisi öngörülemez bir durumdadır. Buraya dikkat çekiyorum. Saadet Partisi’nin AK Parti’den ne kadar oy kopartabileceğini, anketlerle dahi tespit edemeyebilirsiniz.
Pişirici: Peki, gene siz devam edeceksiniz.
Cihangir İslam: Bir dakika, iki cümlem daha var.
Pişirici: Şu soracağım soruyla gene siz devam edeceksiniz. Sonra sırayla gidelim. Şimdi, önümüzde teknik bir durum var. Bir tarafta, “Cumhur İttifakı” denilen AK Parti ve MHP var. Geriye kalan, Meclis’te onların dışında üç siyasî parti var: CHP, HDP ve İYİ Parti. Onun dışında, Meclis dışında olan Saadet Partisi ve irili ufaklı bir sürü parti var. Bu ittifakın karşısında, örneğin, CHP, HDP, Saadet Partisi, İYİ Parti arasında –dördü birden veya üçü ya da ikisi– bir ittifak öngörüyor musunuz? Bu soruyu da ekleyerek devam edin.
Cihangir İslam: Onu da ekleyeyim. Sayın Baydemir ve Sayın Irmak’ın milletvekillikleri düşürülmüş. Bu gerçekten çok hazin bir tablo. HDP’ye yapılan haksızlıklar devam ediyor.
AK Parti-MHP ittifakından rahatsız olan bir Kürt seçmen var. Ben bunların çok büyük oranda Saadet Partisi’ne yönelebileceğini düşünüyorum. Neticede, o ekolle bir doku uyuşmazlığı yoktur. Daha gerçekçi bir tahmin; HÜDA PAR veya İYİ Parti ya da CHP’dense, Saadet Partisi iyi bir çalışmayla –kendini revize ettiği dışarıdan da hissediliyor– kazanılabilir.
Anket sonuçlarına bakıyorsunuz. Biz de Hak ve Adalet Platformu olarak bir panel düzenlemiştik. Dört partiyi davet ettik. En azından temsilcileri geldiler. Güzel bir ortam oluştu. Bizim derdimiz, oturulabildiğini göstermekti. Dördü bir arada olunca belki çalışmıyor; ama bence, en iyi ittifak yöntemlerinin seçilmesi lazım. Okuduğum bir sonuca göre, eğer Saadet Partisi ve İYİ Parti ittifak kurarsa, CHP ve HDP tek girerse, herhalde en iyi çalışan bu gibi görünüyor.
Şahsen İYİ Parti’nin aynı politikalarını paylaşmasam de, destekliyorum. Çünkü demokrasi zemini üzerinden siyaset yapmaya karar vermiş bir ekip. Bu da o hareketin içerisinde önemli bir karardır. Saadet Partisi ve İYİ Parti ittifakı, tabir-i caizse çılgınlaşabilecek bir oy da alabilir. Seçim akşamı çok büyük sürprizler de ortaya koyabilir.
Şahıs konusuna gelince; dediğim gibi, ben Kadri Bey’e katılıyorum. Sağcı, solcu, Müslüman veya ateist olması da önemli değil. Bu bir yöneticidir. Neticede, yasa içinde Türkiye’yi yönetecek bir insandır. Önemli olan, bir yandan, icra yapabilme –çünkü Türkiye’nin icraya da ihtiyacı var– bir yandan da kurucu çalışmaları götürebilme becerisine sahip bir insanı elbirliğiyle çıkartıp ön plana sürmeliyiz. Bizler teşvik etmeliyiz.
Pişirici: Yüksel Hoca?
Yüksel Taşkın: Ben Kadri Bey’in bıraktığı bir şeye ek yapacağım. Toplumun, bir çatışmaya sürüklenmemek için gerçekten direnç gösterdiğini tespit ediyorum. Bazı saha araştırmalarında bu görülüyor; toplum hakikaten çatışma istemiyor.
Bir de, Türkiye’de toplumla bu kadar inatlaşan, ülkeyi bu kadar ideolojiyle yönetmeye çalışan bir parti var ki… O yüzden sizin söylediğiniz o “Yönetmenin kolaylaştığı” tespitinize katılıyorum. Çünkü toplumla barışık, iktisadî, siyasî, kültürel aktörleri rahatlatan; “Biz sizi tahrip ve yok etmeye dönük bir siyaseti bırakacağız, sizin önünüzü açacağız”… Bazen “Siz bir enkaz devralacaksınız, Türkiye’yi nasıl yöneteceksiniz?” diye soruyorlar. Gerçekten samimi hislerimi söylüyorum. Türkiye’yi yönetmek o kadar kolay ki. Bunların yaptığı, yönetememezliği getiriyor. Çünkü bu toplumun sosyolojisini, dokusunu kabullenmeyip dönüştürmeye çalışıyorlar. Mesele bu.
İttifaklar meselesiyle ilgili şunu söyleyeyim: Bir kere, erken seçimin nedenlerinden bir tanesi, şu okuyacağım şey: ‘’YSK’nın seçim takvimini ilan ettiği günden itibaren, ittifak yapan partiler 7 gün içerisinde bir protokolle YSK’ya başvurmak zorunda.’’ Partilerin kendi aralarına A-B-C planları vardır, görüşüyorlardır. Böyle süreçler yaşanmıştır, belli vesilelerle yan yana getiriliyorlardır. Ama bu gördüğümüz şey o kadar kolay bir şey değil.
Pişirici: Bir ittifakı mı engelleyecekler diyorsunuz?
Yüksel Taşkın: Burada sadece kendine yontan, evrensel hukuk ilkesiyle hiç bağdaşmayan bir şekilde, “Ben tek başıma nasıl kazanırım veya diğerlerini nasıl telaşa, tuzağa veya paniğe düşürürüm?” tarzı bir durum var. Zaten ittifak yasasında tuzaklar var, baskın seçimle de böyle potansiyel bir durum var. Önce mevzuattaki bu durumu bilelim. Şu anda, partilerin veya ittifak meselesine kafa yoran insanların, görülmeyen bir yere çekilip, oturup matematikten, ölçümlere kadar çok ciddi mesai harcamaları gerekiyor.
Bir de şöyle bir şey var: Diyelim, siz anketlerle ölçümler yapıyorsunuz. Erken seçim üzerinden son durumu da iyi görmeniz gerekiyor. Öncelikle şunu söyleyeyim. Tabii düzeyler farklı. Meclis seçimlerine yönelik de ittifaklara çok açık ve cesur olmak lazım. Mesela ben Parti Meclisi’nde görüşsem, kanaatimi bu yönde belirtirim. O yüzden bu rahatlıkla konuşuyorum. “Onunla yapmam bununla yaparım, onunla yan yana gelmem”den ziyade, oturup hakikaten bunları çok iyi hesaplamak lazım. Çünkü müesses nizam yok. Bunlar yeni bir şey kurmaya çalışıyorlar ve kurmaya çalıştıkları şey bir felakettir. Tutmaz. Onlara oy verene de zarar verecek, bana da zarar verecek. Biz aslında onların çok sevdiği ve hep kendilerine mal ettiği ifadeyle vatanseverlik yapmaya çalışıyoruz burada. Dolayısıyla bu bilinçle hareket etmek lazım. Hep şu iki örneği veriyorum. Unutmayın, 2011 seçimlerinde MHP baraj altına düşmesin diye bazı CHP’liler MHP’ye oy verdiler. MHP’li olduklarından değil. Sistemin haksız tuzağına düşmesinler diye. Sonra gittiler HDP’ye oy verdiler, aynı %10 baraj tuzağına düşmesinler diye. Böyle rasyonel insan profilimiz var.
Ben siyasetbilimciyim. Ama bu iş en çok pratikle öğreniliyor. Referandum bana şunu öğretti. Akılcı, rasyonel ve diğer mahalleleri inkâr etmeyen, diğer mahalleleri ötelemeyen, diğer mahallelere saygı duyan, onlarla konuşmayı becerebilen bir muhalefetin ne kadar büyük bir potansiyel olduğunu gördükleri için bu telaş. Hileyle, hurdayla bir şekilde bize şu duyguyu vermeye çalışıyorlar: “Ne yaparsan yap, seçimi kazansan bile seçimi kazanamayacaksın.” Bize vermeye çalıştıkları duygu bu. Bunun karşısında biz kurucu bir ittifakla Türkiye’yi düzlüğe çıkaracağız ve Türkiye’yi mevcudun ötesine götüreceğiz. Aynı Tunus’ta olduğu gibi sıfır barajla kurucu bir meclis kurup yeni anayasa yapacağız. İlk deva sivil bir anayasa yapacağız. Ve bu sivil anayasada bizim ezel ebet meselemiz var ya; siyasî partiler otoriterleştiği zaman denge ve fren mekanizmasını kim getirecek? Toplum ve anayasa mı, devlet mi? Eski sistemde devlet getiriyordu. Vesayet sistemini bitirdiler, ama başka bir sivil otoriterlik getirdiler. Demek ki esas mesele, yeni düzende, bugün yaşadıklarımızdan çok iyi dersler çıkarıp denge ve fren mekanizmalarını kendimize mal etmek.
Bence insanlar belki Türkiye tarihinde ikinci defa –bir de Soğuk Savaş’ta oldu bu– demokrasinin ne kadar önemli olduğunu ciddi olarak yaşıyorlar. Gündelik hayatlarında demokrasi ihtiyacını ekmek ve su kadar hissetmeye başladılar. Onun dilini oluşturmak bize düşüyor tabii ki.
Pişirici: Peki. Aynı soru. Kimler ittifak yapabilir, yapmalıdır? Ne olur? Yaparlar mı?
Kadri Gürsel: Ben bu konuda çok farklı bir görüşe sahip değilim. Saadet Partisi ve İYİ Parti ittifakının iki partiye de ve Türkiye’ye de çok faydalı olacağı kanaatindeyim. Aynı nedenlerden ötürü. Birincisi, iktidardan ikrah getiren ama oy verecek de yer bulamayan bir muhafazakâr, mütedeyyin, Türkiye’nin iyi yönetilmediğine inanan bir kitle var, bunun varlığından eminim. Bu kitle Saadet Parti’sinin barajı geçebileceğine ikna olduğu anda gidip Saadet Partisi’ne oy verebilir. Saadet Partisi’nin de söylemini bir hayli mutedil ve dışa açık bir hale getirdiğini görüyoruz. Buna açık bir pozisyon aldı, bu güzel. Artı, yine muhafazakâr Kürt seçmen için de aynı şey söz konusu. Burada bir sinerji var. Bence CHP’nin kimseyle ittifak yapmasına ihtiyaç yok. HDP de burada varlık gösterecektir. Onun da ittifak yapmamaya ihtiyaç var. HDP asılmalıdır ve Cihangir Bey’in de altını çizdiği iki mâniaya karşı –biri Kandil’dir, ötekisi de bugünkü iktidardır– varlığını ispatlamalıdır. Bu iradeyi gösteremezse zaten, o zaman da “Kürt duyarlılığı”na sahip bir siyasî hareketin Parlamento’daki varlığı ve gerçekliği de tartışmaya açılıyor.
İktidarın, CHP’nin bir ittifak kurması için çok hevesli, çok gayretkeş olduğunu, neden ittifak kurmadıklarını devamlı gündeme getirdiklerini görüyoruz. Burada bir tuzak var.
Yüksel Taşkın: 91 yılı SHP-HEP sendromu.
Kadri Gürsel: E tabii. CHP’nin ittifak kurmaması, bu tuzağa düşmemesi anlamına geliyor. Diğer taraftan, ben yine biraz üslûp, diskur analizi yapmak istiyorum. Burada Cumhurbaşkanı’nın açıklamasında çok kullandığı bir sözcük oldu; “belirsizlik” dedi birkaç kez. Bu neyi gösteriyor sizce? Yüksel Bey’in kaldığı yerden devam etmek istiyorum. Demokrasiye güvenini ve inancını yitirmiş bir grup seçmen kitlesi var. Yani önümüze bir sandık konuyorsa, demokrasiyi yaşatmak ve bu ülkeyi çocuklarımıza yaşanabilir bir ülke olarak teslim etmek için o sandığa sahip çıkmamız, demokrasi için mücadele etmemiz gerekiyor. Bu da ancak sandığa ve seçim güvenliğine sahip çıkmamızla mümkün. Bakın, iki yerde kullanıyor bu “belirsizlik” sözcüğünü: “Türkiye’nin bir an önce belirsizlikleri aşmasını zorunlu hale” getiriyormuş. Artı, diyor ki: “Seçim kararının açıklanmasıyla ortaya çıkacak belirsizliğin bir an önce ortadan kaldırılması…”
Niye seçim kararı ortaya çıkınca belirsizlik de beraberinde ortaya çıkıyor ki? Demek ki kazanamayabileceğini düşünüyor. Eğer kendinden o kadar emin ve güvenli olsa bunu bir belirsizlik olarak nitelendirmez. Bakın ittifak yasası çıkardı. Bu ittifak yasası ile beraber seçim yasasını değiştirdi. Seçim yasasını değiştirirken, sandık bölgesi tanımını değiştirdi, belirsizleştirdi. Seyyar sandık uygulamasını getirdi. Seçim sandığı tanımını değiştirdi. Zarf atılacak bölümün standardını kaldırdı, kabin standardını kaldırdı. Kolluk kuvvetinin müdahale yetkisini vatandaşın ihbarına da bağladı. Yani, vatandaş ihbar edecek ve kolluk kuvveti sandığa müdahale edecek.
Yüksel Taşkın: Bunların hepsi Mısır’da yapılıyor.
Kadri Gürsel: Bu nedir biliyor musunuz? İktidarın kaybettiği sandıklarda oy verme işleminin inzibatî önlemlerle durdurulmasıdır. Bu böyle kullanılacak. Göreceğiz bakalım. Umarım haksız çıkarım, mahcup olmayı çok istiyorum. Artı, seçmen listelerini karıştırmak suretiyle kontrol edilmesini güçleştiriyor. Yani bir konutta oturanları aynı seçim bölgesinde farklı farklı sandıklara aktarabiliyor. Ben yıllardır aynı yerde oturuyorum. Her seçimde aynı insanlarla, aynı sandıkta oy veriyorum. Şimdi kontrol etmek zorlaşıyor. Bu bakımdan, seçmen listelerinin yazılmasından, ıslak imzalı tutanakların birleştirilmesine kadar bütün bu süreçte, en başta siyasî partiler ve STK’lara ve vatandaşlara çok büyük bir görev düşüyor. YSK’nın da halka güven vermesi için baskı altına alınması lazım. Olumlu baskıdan söz ediyorum tabii.
Katılıyorum, ben de aynı fikirdeyim, Türkiye bu şekilde yönetilemez. Belirsizliğin, öngörülemezliğin kaynağı, bizatihi 16 Nisan’daki şaibeli referandumda az farkla “Evet” oyu verilen ve bu şekilde de, şimdi konuştuğumuz, tartıştığımız ortamın ortaya çıkmasına neden olan rejim değişikliğidir. Bu rejim değişikliğinin bu haliyle kontrol ve denge mekanizmalarının olmadığı…
Yüksel Taşkın: Kendisi kriz zaten.
Kadri Gürsel: Bütün gücün tek elde toplandığı bir sistemin, kendi içinde müesses bir nizama dönüşmesi, teknik olarak, matematik olarak imkânsızdır. Zaten buradan çıkacak olan tek şey belirsizliktir.
Yüksel Taşkın: İşte bunu anlatabilmemiz gerekiyor. Ana fikri bu.
Kadri Gürsel: Sözümü bağlıyorum.
Pişirici: Bir son söz vereceğim gene.
Kadri Gürsel: Siz istediğiniz kadar bu şartlarda seçim yapın, sonuç değişmeyecektir. Artı, bu baskın seçime ülkeyi götürelim derken yaptıkları konuşmalarda dikkat çektikleri sorunların hiçbiri iki ay sonra yapılan seçimlerin neticesinde çözülmeyecektir. Çünkü bu sorunları üreten zaten bu son bir yıldır içinde yaşadığımız sistem. Ve aynı zamanda Türkiye’nin buraya kadar gelmesine rol oynayan siyasî kültür ve yönetim anlayışıdır.
Pişirici: Peki. 21.15’te bitirmeye çalışalım. Şu soruyu sorayım, ister ona cevap verin, ister kafanızda son kalan şeylere cevap verin.Erdoğan 10 Ağustos 2014’te Cumhurbaşkanı seçildi. 8 ay sonra, 7 Haziran 2015’da yapılan genel seçimlerde, AKP, hükümet kuracak çoğunluğu kaybetti. Ardından, 1 Kasım’a kadar siyaset kör topal gitti. Ama o iki seçim arasında, Türkiye çok çatışmalı bir dönem yaşadı. 65-66 günde gene böyle sancılı bir dönem yaşanmasını bekler misiniz? Hocamdan başlayalım ve sırayla gelelim.
Cihangir İslam: Geçen gün yine Machiavelli’nin “Prens” kitabını biraz karıştırdım. Ben aşağı yukarı her şeyi bekliyorum. Ama ısrarla üzerinde durduğum gibi, bu seçimde bizlerin vatandaş olarak seyirci olmaması lazım. Yani hem oyuncu, hem seyirci fonksiyonunu yürütmemiz lazım.
Bir not ekleyeyim: Sizin programınızda mıydı, Yüksel Hoca mı söylemişti, o sandık meselelerinde haklı birtakım açıklamalar var. Ben onu CHP tarafından birisinden dinledim, “Biz ikna olduk” dediler. Oyların belli olmaması nedeniyle belli bölgelerde dağıtılması.
Yüksel Taşkın: Polis lojmanları hikâyesinin benzeri olmaması için.
Cihangir İslam: Evet, polis lojmanlarıdır veya geniş aile oylarıdır. Onunla ilgili olabilir.
Yüksel Taşkın: Çünkü Sarıyer’de polis lojmanlarında %65 “Hayır” oylarının çıkması gibi.
Cihangir İslam: Bir anlamda izini kaybettirmek gibi. Gizliliğin lehine bir şey olabilir diye düşündüm. Soru neydi? Ben soruyu unuttum.
Pişirici: 7 Haziran-1 Kasım seçimleri arasındaki dönem gibi…
Cihangir İslam: Öyle bir şey bekleyebilir miyiz? Bekleyebiliriz, ama vatandaşı bir psikolojik savaşa da hazırlamak lazım. Her şeyin yapılabileceğini ama bunun kararlarımızı etkilememesi gerektiğini, Türkiye’nin kurucu bir Meclis’e, kurucu bir iradeye ihtiyacı olduğunu, bütün partiler çıkıp vatandaşa tane tane anlatmalı. Hatta bu partiler, belki seçim çalışmalarında işlenmek üzere hiç olmazsa ortak, hepsinin programını ilgilendiren bir ortak protokol de koyabilirler. O birkaç maddeyi bütün siyasî partiler işleyebilir.
Ayrıca, vatandaşları, kendini yakın hissettiği siyasî partiye gidip aktif görev almaya davet edebiliriz. Yani fiilen şunu yapacağız: Kendi sandıklarımızda bekleyeceğiz. Seçim gününden, hatta birkaç gün öncesinden itibaren, sandığı takip edeceğiz. İl seçim kurulu, ilçe seçim kurulu vs.. Sokaklarda piknik yapacağız, yani evlere girmeyeceğiz. Hani YSK’ya olumlu bir kamuoyu baskısı yapmalı diyorsunuz ya, Evet, seçimi kutluyoruz, Türkiye’nin geçirdiği bu dönüşümü yeni Meclis’i kutluyoruz. Demokrasiyi de ancak böyle inşa ederiz. Yukarıdan aşağıya yapılan modellerle demokrasi ayakta durmaz. Bir halk demokrasiyi talep ediyorsa, kendinin dikkate alınmasını kendi meselesi haline getiriyorsa ve kendisi inşa ediyorsa, ancak o zemine sağlam olarak basabiliriz.

Pişirici: Teşekkür ederim. Yüksel Hocam?
Yüksel Taşkın: Şöyle bir durum var. Hollanda ve Almanya krizlerinin çıkartıldığı dönemde, orada kontrollü gerilim, kontrollü kriz gibi bir şey vardı ve hepimiz o oyunu gördük. Ama şimdi, Türkiye’nin para satın alırken ödediği maliyet arttı. Biliyorsunuz, para paralıdır, para veriyorsunuz. Ve kredi muslukları da daha çok Batı’dan geliyor. Türkiye hiçbir zaman Suudi ve Katar sermayesini umduğu kadar harekete geçiremedi.
Kadri Gürsel: Batı kredi vermiyorsa ya da pahalı veriyorsa, Suudi ve Katar da pahalı verir.
Yüksel Taşkın: Ben de onu söylemeye çalışıyorum. Dolayısıyla, Batı’yla yapay krizlerin maliyeti yüksek olabilir. Dikkat edin, orada kısmî bir şey var. Özellikle Almanya ile çok çatışmama gibi bir şey var.
Bir de Suriye meselesinin, o operasyonun maliyetinin de Türkiye’ye çok olumsuz yansıdığını Mehmet Şimşek imalarla da olsa söylüyor. O operasyonu sürdürme meselesi de ciddi bir maliyet olabilir. Yapabilirler mi? Yapabilirler. Bence özellikle içeride günah keçileri yaratacaklar. Çünkü burada iyi niyet yok. Diyelim ki, kaygılı, endişeli modern, laiklik konusunda endişesi olan birisinin 50 defa anlattığı kaygılarını hiç dinlemeyip, saygı duymayıp 51. defa ettiği ters bir lafın üzerine çullanmak gibi.
Bir ara ulusalcılık üzerinden, CHP etrafındaki çeperi ikiye bölmeye çalıştılar. Bence orada çok başarılı olamadılar. Özellikle bir ulusalcı, “Yetmez ama evetçi” dediğim bir partinin yaptığı stratejik hatalarla itibarını epeyce sarsmasıyla o iş sürüncemeye girdi. Ben niye böyle konuşuyorum? Onların elindeki bütün mekanizma, hakikat sonrası toplumu üzerine. Yani hamasetle götürmeye çalışacaklar. Hamasetin hiçbir işe yaramadığını, hakikat sonrası topluma karşı sen de başka bir yalanla karşılık veremezsin. Israrla hakikati söylemen gerekiyor ve hakikat çok yalın: Bu ülke böyle yönetilemiyor. Bu tür ülkelerde haysiyetli insanlar yok olur, haysiyeti olmayanlar yukarı doğru tırmanır. Bütün mekanizmalar, bürokrasi vs. iflas eder. Milletvekillerinin hiçbir hükmü kalmaz. Zaten şu anda bile herhangi bir konuda fark yaratabilen, bir önerge veren, parlayabilen kaç vekil var? Böyle bir sistem de yok. Bütün bunları sakin bir şekilde gidip anlatacağız. Şiddet zeminine çekilmeyi asla kabul etmememiz gerekiyor.
Pişirici: Peki. Kadri Gürsel sizden çok kısa alayım değerlendirmenizi.
Kadri Gürsel: Şiddet, kaos tehdidi insanlardaki değişim talebinin ertelenmesine ve otoritenin etrafında yeniden kümelenmelerine, konsolide olmalarına neden olur. 7 Haziran ve 1 Kasım 2015 seçimlerinde olan da budur. AK Parti’nin seçmen tabanının %20’si, 7 Haziran’da partiyi terk etmiştir. Terör, kaos, şiddet ve çatışma tehdidi nedeniyle 1 Kasım seçimlerinde geri dönmüşlerdir. Bu sorunu çözebilirseniz, sorun ortadan kalkınca o kitle de gevşer, değişim talebi yeniden gündeme gelir. Sorunu çözemezseniz yine kaybedersiniz. Yani bunlar tek atımlık silahlardır. Bir daha aynı suda yıkanabileceğini zannetmiyorum. Ama aynı suda, bu zehirli, asitli suda Türkiye’yi yeniden yıkayıp oradan pirüpak yeni bir iktidar çıkarmaya kalkacak olurlarsa, buna karşı da muhalefetin müteyakkız olması, insanlarımızın da uyanık kalması ve böyle bir şey olacaksa, bu tuzağı, bu oyunu bozmaları, buna takılmamaları gerekiyor. Çünkü zamanlama da manidardır. “Niye şimdi?” diye sormaları gerekir kendilerine. Sorunuzun net cevabı bu. “Bekliyor muyum, beklemiyor muyum?” Bu konuda hiçbir cevabım yoktur. Beklemek istemiyorum.
Cihangir İslam: Ben yumuşak bir yaklaşım bekliyorum. Farklı bir kanaldan af vs. gündeme gelebilir diye bekliyorum.
Pişirici: Pekâlâ. Efendim, 134. “Açık Oturum”da, Kadri Gürsel, Yüksel Taşkın ve Cihangir İslam’la birlikte Türkiye’nin “Acil” seçimini değerlendirmeye çalıştık. Umarız zihin açıcı olmuşuzdur. İyi akşamlar.