Ekran Resmi 2018-05-02 18.23.01

Transatlantik: 24 Haziran seçimleri ve Washington & İran yeniden hedefte

Yayına hazırlayanlar: Gamze Elvan & Şükran Şençekiçer

 

 

RUŞEN ÇAKIR: Merhaba, iyi günler Transatlantik’te karşınızdayız. Washington’da Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’la esas olarak 24 Haziran seçimlerinin ABD’de nasıl görüldüğünü konuşacağız. Arkadaşlar, merhaba!

 

Gönül Tol-Ömer Taşpınar: Merhaba Ruşen!

 

 

İki hafta beni özlediniz diye tahmin ediyorum, umuyorum.

 

Tol: Çok!

 

Hemen İran meselesiyle başlayalım: Yeni Dışişleri Bakanı Pompeo, hemen gitti bölgeye, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail gezisine gitti ve hemen şu yorum yapıldı: “İran’a karşı cepheyi oluşturmaya, inşa etmeye çalışıyor.” Ne dersin Gönül? Bu mu motivasyon?

 

Tol: Evet, söylenen o zaten; çünkü ülkelere bakarsanız, o İran’ı bölgede sıkıştırma stratejisinin belkemiğini oluşturan ülkeleri ziyaret etti. Suudi Arabistan’la başladı, İsrail’e geçti, sonra Ürdün’e de geçti; fakat Suudi Arabistan ve İsrail ülkelerinde özellikle İran’ı çevreleme politikasının detaylarından bahsettiği söyleniyor ve oradan özellikle Avrupalı liderlere mesaj verdiğinden bahsediliyor. Brüksel’de de temaslarda bulunmuştu ve Avrupalı liderleri İran’a yaptırımlar konusunda, özellikle füze programıyla ilgili yaptırım konusunda Avrupalı liderleri sıkıştırdığından bahsettiler. Dolayısıyla büyük oranda bu gezi, “İran’ın bölgedeki zararlı faaliyetlerini ve füze programını nasıl kontrol altına alırız?” sorusuyla ilgili istişarelerde bulunmak için bir geziydi.

 

Ömer, buradan sana şunu sormak istiyorum: Trump, önce Macron’u ardından Merkel’i kabul etti ve burada özellikle Macron’la görüşmesinin de en önemli ayağını İran’ın oluşturduğunu görüyoruz. Sanki şöyle bir hava var: Onun nükleer anlaşmaya sert çıkışını yumuşatmak istiyor sanki Avrupalı liderler ve sanki başarıyorlar gibi, ben böyle algıladım. Ne dersin?

 

Taşpınar: “Başarıyorlar” kısmı hariç doğru söylediğin, başaramıyorlar; yani Trump’ın genelde bu konudaki fikri sabit bir konumda, Macron’u ziyareti çok önemli bir ziyaretti dediğin gibi; Merkel’inkinden çok daha ihtişamlı bir devlet ziyaretiydi, üç gün sürdü, Kongre’de bir konuşma yaptı ve Macron ile Trump arasındaki kimya çok iyi. Fakat İran konusunda Trump’ı ikna edemediğini Fransız basınına itiraf etti Macron; yani bir şekilde bu konuda Trump, özellikle kabinesindeki yeni isimlerden de anlayabileceğimiz üzere –sadece Pompeo değil, daha da önemli olan Bolton– bu konuda git gide 12 Mayıs’ta bir karar doğru yaklaşıyor. Zaten Netanyahu’nun verdiği “presentation”/sunum zamanlaması da bunu etkilemek üzerineydi. Merkel’in, Almanya’nın bu konularda fazla ağırlığı yok, Fransa’ya oranla. Tabii bir soru işareti var: Kuzey Kore’yle yine bu nükleer mesele konusunda ciddi bir görüşme başlayacak ve o görüşme öncesi Amerika’nın Trump’ın İran’la anlaşmayı feshetmesi, bir bakıma Kuzey Kore’ye, “Biz seninle anlaşırsak, yarın bir gün başka bir Amerikan başkanı gelir, bu anlaşmanın bir değeri olmayabilir” mesajını verebilir; oradan soru işareti var; yoksa Trump niyetli gibi.

 

Burada sözünü kestim, ama Macron’un önerilerinin bir yerinde Türkiye bahsi vardı. Ona da bir değinelim mi? Hani yenilenme sürecinde Rusya’nın ve Türkiye’nin de aktif katılımı gibi bir şeyler. Bunların bir anlamı var mı?

 

Tol: Yani evet, bunu söyledi; ama genel olarak aslında Macron’un söylediklerinin bir anlamının olmadığı ortaya çıkıyor. Ömer’in dediği gibi Macron gazetecilere söyledi, ona soruldu, “Sizce ikna ettiniz mi Trump’ı?” diye — ki geçen hafta bahsetmiştim, Sedat’la konuşurken ben söylemiştim, Macron’un Trump’la buradaki görüşmesinin temel amacı 12 Mayıs’tan evvel Trump’ı ikna etmekti ve toplantıdan sonra yapılan basın toplantısında her iki taraf da aslında pozitif konuştu ve Trump da, “Bir sürü konuda anlaştık, fikirlerimiz birbirine çok yakın” dedi. Dolayısıyla “Macron Trump’ın fikrini değiştirdi” havası oluştu; fakat öyle görünmüyor, yani bugün yapılan açıklamalar, yine Netanyahu’nun sunuşundan sonra Trump’ın yaptığı açıklamalar, Pompeo’nun yaptığı açıklamalar, Pompeo diyor ki: “İran çok tehlikeli yöne doğru gidiyor ve onu durdurmamız gerekiyor, henüz Trump 12 Mayıs’la ilgili bir karar vermedi ama anlaşmadan çıkmaya doğru, o yöne ilerliyor gibi görünüyor gelişmeler” diyor. Dolayısıyla Macron bir sürü şeyle geldi masaya ve Trump’ın daha evvel İran anlaşmasıyla ilgili öne sürdüğü endişelerini bir parça giderecek şeylerle geldi — daha uzun vadeye yayılması, İran’ın bölgede Suriye’deki, Yemen’deki vs. faaliyetini sınırlandırmak üzere adım atılması, füze programıyla ilgili adım atılması vs. gibi konularda bütünüyle Trump’ın endişelerini yatıştırmak üzere bir programla geldi; fakat görünen o ki bunlar pek işe yaramadı.

 

Ömer, içimizde İsrail’i en iyi bilen sensin hiç tartışmasız. Netanyahu sunum yaptı değil mi, “presentation” yaptı yani; herhalde Trump’tan ve Pompeo’dan cesaret alarak. Gördüğüm kadarıyla onun büyük ifşaat olarak söylediği şeyler çok büyük bir heyecan yaratmadı. İsrail ne yapmak istiyor? Anlaşmayı bozmak istediğini anlıyoruz, ama nereye varmak istiyor?

 

Taşpınar: İsrail temelde şunu becermek istiyor, şunu yapmak istiyor: İran üzerinde çok daha ciddi bir teşhis ve askerî bir kampanyanın hazırlanmasını istiyor. Yani “İran’ın nükleer konuda geri adım atması için ancak bütünüyle askerî gücü kullanacağımızı inandırıcı bir şekilde belirtirsek başarılı oluruz” şeklinde kullanıyordu. “Bu nedenle de önce bu nükleer anlaşmayı feshedelim, sonra İran’ı masaya tekrar zorla çekelim.” Çünkü İran, anlaşma feshedilirse masaya tekrar gelmeyeceğini söylüyor. Bir de İsrail’in derdi şu anda nükleer cepheden belki daha da fazla İran’ın Suriye’de Hizbullah üzerinden, Devrim Muhafızları üzerinden oluşturduğu yoğun güç yani şu anda İran çok daha güçlü bir şekilde Suriye’de; rejime destek adı altında aslında bir yığınak yapıyor; yani İsrail sınırlarına yığınak yapıyor, çok daha agresif bir şekilde İsrail’e insansız hava aracı yollayabiliyor; İsrail de buna misillemeyle karşılık veriyor. Yani Suriye’de belki de savaşın ikinci dönemi, şu anda iç savaş kapandıktan sonra İsrail’le İran arasında yeni bir savaşın cephesi olacak gibi gözüküyor. İsrail tabii temelde Amerika’yı arkasına almış durumda; hatta dün Washington’da bir skandal yaşandı, Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada İran’ın nükleer programıyla ilgili, “Böyle bir gizli nükleer programları var” dendi önce; sonra da, “Bir hata yapıldı: Vardı” dendi, geçmiş zamana çevrildi; ama “var” demeleri zaten şu anki mantığı gösteriyor Beyaz Saray’daki. Yani Beyaz Saray’ı ikna etmiş durumda İsrail. Zaten Beyaz Saray’daki Ortadoğu grubuna baktığında bunların çoğu Irak’ta savaşmış, İran’dan çok çekmiş askerler. Yani o zaman albay seviyesindelerdi; hâlâ bir sürü albay seviyesinde ve ilginç bir şekilde şu anda Beyaz Saray’da Ulusal Güvenlik Konseyi’nde çalışan askerler, McMaster sonrası kalan askerler, Savunma Bakanı James Mattis’le iyi geçinemeyen askerler. McMaster da zaten James Mattis’le iyi geçinemiyordu. Şu anda anlaşmanın feshedilmesinin önündeki en önemli engel Pentagon ve Pentagon’un başındaki Mattis. Zira Bolton da, Pompeo da, Trump da, İsrail gibi anlaşmanın feshedilmesini istiyor.

 

Ömer, seninle devam edelim. Detay olarak bir şey sormak istiyorum; özel olarak merak ettiğim için: Şimdi, Bolton geldi, ulusal güvenlik danışmanı oldu; McMaster farklı bir askerdi vs. onu daha önce çok konuştuk. Orada Konsey’de çok büyük değişiklikler oldu mu? Personel ve yaklaşım anlamında? Yoksa daha henüz yolun başında mıyız?

 

Taşpınar: Daha yolun başındayız. Benim gördüğüm kadarıyla üç bölümde değişiklik oldu. Ortadoğu bölümü şu anda aynı, Rusya bölümünde –senin de tanıdığın, Fiona Hill, Brookings’ten– hâlâ orada; fakat kalıcı değil diyorlar. Bolton eninde sonunda kendi ekibini oluşturacak; ama Trump da büyük bir baskı yapıyor. Zaten Trump’ın Bolton’ı seçmesinin bir nedeni, Bolton’ı kontrol edebileceğini düşünüyor. Trump kendi ekibini kurmak istiyor. McMaster daha dik durabilen biriydi Trump’a karşı; Bolton öyle değil ve dediğim gibi –yani demin anlatmaya çalıştığım şey–, şu anda bir Pentagon dengesi var. James Mattis gerçekten İran konusunda sert adım atılmamasını istiyor — bu biraz da ironik, çünkü kendisi de aslında şahinlerden biri, ama bunun savaşa doğru gidebilecek bir süreç olduğunu anlamış birisi. Bir de son olarak şunu söyleyeyim: Amerikan iç politikasında çok önemli bir gelişme yaşanıyor: Trump muhtemelen bu Mueller araştırması ve Rusya araştırma nedeniyle ifade vermeye çağırılacak; yani Mueller’le Trump arasında çok ciddi bir kutuplaşma var şu anda. Trump’ın yeni avukat ekibinin içine Rudolph Giuliani de girdi. Türkiye’de de tanınan isim, Rıza Zarrab davasında vardı. Giuliani de sert oynayabilecek birisi. Mueller çok sert oynuyor ve Trump ifadeye çağrılırsa, hele bir de ara seçimlerde Kongre’deki ve Senato’daki denge değişirse, Trump’ın başı gerçekten belaya girecek ve böyle bir durumda “Acaba İran’a savaş ilan eder mi?” korkusu da bence Pentagon’da askerlerde var.

 

Tol: Bir de şunu söyleyeyim Ruşen, şimdi Netanyahu’nun dediğine dikkat etmek lazım; yani Netanyahu yaptığı sunuşta şunu söylemiyor: “Hâlâ bir nükleer silah programı üzerinde çalışıyor İran” demiyor. Sadece, “O anlaşmadan önceki dönemde böyle bir niyeti vardı” diyor. Halbuki İran uluslararası camiaya diyordu ki: “Hayır, benim sivil amaçlı bir nükleer programım var” diyordu. Dolayısıyla Netanyahu, “İran yalan söyledi ve 2015 nükleer anlaşması sağlam olmayan bir temele oturdu, İran’ın yalanı üzerine oturdu” diyor. Avrupalı liderler de –bunun içerisinde İngiltere var, Almanya var, Fransa var– diyorlar ki: “Biz zaten bunu hep biliyorduk”. Yani: “Bizim 2015’te İran’la vardığımız anlaşma İran’a güven üzerine kurulu bir anlaşma değildi. Zaten İran’a güvenmediğimiz için böyle bir anlaşmayı yaptık. Biliyorduk zaten sivil amaçlı, barışçıl amaçlı olmadığını. Bu nedenle bu anlaşmaya imza attık.” O yüzden Netanyahu’nun bugün söylediği şeyler yeni şeyler değil ve özellikle Avrupalı liderleri ikna edecek, farklı davranmaya sevk edecek şeyler değil; fakat Trump zaten bir süredir bu anlaşmadan çıkmak için bir yol arıyordu ve 12 Mayıs’tan önce böyle bir sunuş yaparak Netanyahu elini güçlendirdiğini düşünüyor. Bir de şuna da bağlamak gerekiyor: Yani Suriye içerisinde –ki Ömer bahsetti– İran-İsrail çatışması önemli bir çatışma ve nisan ayı özellikle bu çatışmanın çok yoğunlaştığı bir ay oldu. Ve bunu belki şöyle okumak gerekiyor: Bu 12 Mayıs’ta, biliyorsun Trump karar verecek nükleer anlaşmadan çıkıp çıkmayacağına dair. Ona giden süreçte İsrail mümkün olduğu kadar İran’ı Suriye içerisinde provoke ederek İran’ın yanıt vermesini bekliyor. Böylece Trump’ın kararını kolaylaştırmayı ümit ediyor. Fakat bugüne kadar İran akıllıca davrandı. Çok da tırmandırmadı.

 

Oyuna gelmiyor diyorsun yani.

 

Tol: Pazar günü bir saldırı oldu. İsrail tabii hiçbir zaman Suriye içerisinde yaptığı saldırıları üstlenmiyor, açıklamıyor, açık açık söylemiyor. Fakat pazar günü Hama etrafında bir mühimmat deposuna bir füze saldırısı oldu. İsrail’in yaptığı düşünülüyor. Ve 26’ya yakın insanın, İranlı’nın öldüğü söyleniyor. İran tarafı da buna bir şey söylemiyor. Neden? Çünkü İsrail’in yaptığı açığa çıkarsa İran’ın da yanıt vermesi gerekiyor. İran saldırıya yanıt verirse, karşılık verirse, Trump’ın bir şekilde anlaşmadan çıkmasını meşrulaştırmaktan korkuyor. O yüzden İran da çok sessiz. Fakat Netanyahu’nun sunuşunun özellikle diğer Avrupalı müttefikler içerisinde fikirleri değiştirdiği doğru değil.

 

Evet, şimdi İran’ı bırakalım, bize gelelim. Ömer, ne diyorsun? 24 Haziran oradakilerin umurunda mı?

 

Taşpınar: Umurunda değil demek abartı olur. Çünkü Türkiye’de bir seçim olacaksa, Türkiye’deki seçim sonuçta gerçekten Türkiye’de yeni oluşmakta olan rejimi perçinleyen bir beş yıl daha Erdoğan demekse, bu Washington’ın umurunda değil diyemeyiz. Sonuçta Washington-Türkiye ilişkilerindeki sorunlara baktığımızda, sorulan soru hep aynı: Bu sorunlar Erdoğan nedeniyle mi ortaya çıkıyor? Yoksa Türkiye’de yapısal bir değişim mi var? Erdoğan nedeniyle ortaya çıktığına inanmak istiyorlar. Çünkü Erdoğan dışında bir alternatif olursa Türkiye de belki tekrar Transatlantik İttifak’ın içine girer, Türkiye tekrar demokratikleşme yoluna girer diye bir ümit var. O nedenle Abdullah Gül tartışması her ne kadar resmî tepki olmasa da Amerikan basınında, Avrupa basınında bir ilgi gördü. Çok büyük bir heyecan yok gibi geliyor bana. Bunu kazanabilir, hatta yakın olursa yine referandumda olduğu gibi bazı oyunlarla, bazı hilelerle kazanabilir yolunda bir kötümserlik var. Genel hava böyle.

 

Peki Gönül, sana şunu sorayım: Erdoğan’dan bir rahatsızlık olduğunu hep telaffuz ediyoruz zaten; gerek iktidarın gerekse de kaybetmiş olan Demokratlar’ın — Demokratlar’a yakın kesimler de anladığım kadarıyla. ABD’de Türkiye’deki yönetimden memnun olan çevre pek yok galiba. Medya da böyle, şu da bu da. Rakip olarak kimi görüyorlar, önemsiyorlar? Var mı böyle bir şey? Yoksa Erdoğan’ın ciddi bir rakibi olmadığı kanısı mı egemen?

 

Tol: Aslında bizim Ömer’le birkaç gün evvel katıldığımız bir toplantı vardı. Obama döneminde Obama’yla yakın çalışan insanlar da vardı bu toplantıda. Hem oradan hem de diğer ona benzer kapalı toplantılardan anladığım kadarıyla, şunun yollarını arıyorlar: Yani Erdoğan gitmeyecek ve Türkiye’nin yakın geleceği Erdoğan liderliğinde olacak ve Amerika’nın yapması gereken bir plan hazırlamak. Yönetimde yer almış, politikayla uğraşan, sadece düşünce kuruluşlarında rapor yazmayan kesim çok gerçekçi bulmuyor bunu. Ama düşünce kuruluşlarında Türkiye’yi yakından izleyen insanların yazdıkları raporlar var. Onlar diyor ki: “Evet, Erdoğan kalacak. Ve bizim planımız, Amerika’nın planı şu olmalı: Mümkün olduğunca sopa göstermek zorundayız. Çünkü sopa göstermediğimiz sürece, Amerika sessiz kaldığı sürece Türkiye daha büyük bir dehlizin dibine doğru yol almaya devam edecek. Ve eğer önemli bir partnerse, önemli bir müttefik ise Amerika’nın demokratikleşme konusunda adım atması gerekiyor. İncirlik konusunda alternatifler araması gerekiyor. Ve Türkiye’yle olan ilişkilerimizde çok daha sert bir söylem tutturmamız gerekiyor” diyor. Ve yönetimde çalışmış, sadece Trump yönetiminde değil, Obama yönetiminde çalışmış insanların söyledikleri de: “Bu aslında çok gerçekçi bir şey değil. Çünkü zaten şu anda birçok konuda eleştirel yaklaşıyoruz Türkiye’ye. Fakat biz Türkiye’yle çalışmak zorundayız. O yüzden de bu kadar çok sopa göstermek yerine Türkiye’yi angaje etmek de gerekiyor” görüşü hâkim. Ama genel olarak benim gördüğüm kadarıyla muhalefete dair çok büyük bir umut yok. Abdullah Gül bir parça heyecan yarattı. Ama onun dışında muhalefetin bir araya gelip Erdoğan’a alternatif olabileceği inancı çok zayıf.

 

Ömer buna belki bağlıdır, ama şöyle bir gözlemim var biliyorsun benim de orada olduğum tarihlerde (2004-2007) Türkiye Washington’da çok gündemdeydi ve özellikle sizlerin de görev yaptığınız düşünce kuruluşlarında, şurada burada sürekli bir faaliyet olurdu Türkiye üzerine. Türkiye’den insanlar gelirdi ya da Türkiye uzmanları konuşurdu. Bayağı dinamik bir şey vardı. Sanki son dönemde pek yok.  Ben mi ıskalıyorum? Yapılıyor mu böyle şeyler? Yoksa artık, hani o meşhur laf var ya, “Söz bitti” gibi bir şekilde Türkiye üzerine çok fazla tartışma yaşanmıyor mu? Mesela şimdi 24 Haziran’da seçim var. Erken seçim ama, normal şartlarda eskiden olsaydı herhalde aynı anda birkaç yerde birden birtakım organizasyonlara gidilirdi diye düşünüyorum. Ne dersin?

 

Taşpınar: Haklısın. Senin burada bulunduğun dönem Amerika’nın Irak’ta çok daha ciddi angaje olduğu ve Türkiye’nin daha gündemde olduğu bir dönemde. Hem Irak nedeniyle, Kürt meselesi nedeniyle, hem de Türkiye’nin bir şekilde bu medeniyetler çatışmasına cevap veren bir ülke, Müslüman kimliği olan bir partinin AB’yle başarılı olduğu, Türkiye’nin Batı’da bir umut olarak görüldüğü bir dönemdi. Köprünün altından çok su geçti. Şu anda Türkiye’ye bakıldığında; hem bu Ortadoğu’dan bir bıkmışlık var Amerika’da. Yani Ortadoğu dinamiklerinden kopmak isteyen, “Dünyada daha önemli bölgeler var, Çin var, Asya var, Kore’de ciddi bir tehdit var” diyen bir kesim var. Hem de Türkiye üzerinde Amerika’nın etkisinin çok da fazla olmadığı kabul edilmeye başlandı. Yani Türkiye-Amerika ilişkileri öyle bir yere geldi ki; artık burada yapılan konuşmalar, burada yazılan bir rapor, burada basında çıkacak bir makale… eskiden New York Times’ta bir makale çıktığında Türkiye ile ilgili, bu basında yankılanırdı. Yani Türkiye’deki basının da geldiği yer, Türkiye’nin geldiği yer nedeniyle Amerika’da artık Türkiye konusunda yorgunluk ve bıkkınlık hâli var. Sonuçta neredeyse son beş yıldır aynı kişi ve son 7-8 yıldır da aynı sorunlar yaşanıyor. Fakat bence bu konuda şunun altını çizmek lazım: “Türkiye bir diktatörlük mü? Türkiye Rusya gibi, Mısır gibi bir yer mi?” konusunda kafa karışıklığı var. Yani bazı insanların gözünde Erdoğan bir diktatör. Halbuki şimdi Türkiye’de seçimler yapılacak. Türkiye’de son yapılan önemli seçimi, referandumu Erdoğan sadece yüzde 51-52’yle kazandı. Dolayısıyla Türkiye hâlâ aslında zar zor giden seçimlerin yapıldığı bir sistem. Tabii ki bir liberal demokrasi değil, ama bir otoriter diktatörlük de değil. Dolayısıyla kafaları karışıyor. Bu seçim konusunda da kafaları karışıyor. Zannediyorlar ki Türkiye’deki seçim Sisi’nin ya da Putin’in Mısır’da, Rusya’da yaptığı seçimler gibi Erdoğan’ın göstermelik, yüzde 70’le kazanacağı bir seçim. Halbuki bu böyle değil. O nedenle insanlara birazcık Türkiye’yi anlatmak gerekiyor. Türkiye’de muhalefetten ümidin kesilmemesi gerektiği; muhalefet birleşirse, herhangi bir aday altında –bu Meral Akşener olabilir, Kılıçdaroğlu olabilir, güçlü bir muhalefet Türkiye’de gerçekten sistemi sallayabilir–, bunu iyi anlamıyor Amerikalılar. Çünkü bir ümitsizlik, bir kötümserlik, bir bıkmışlık hâli var.

 

Aynı soruyu sana soracaktım Gönül. Ömer’in bıraktığı yerden senden dinleyelim.

 

Tol: Bir taraftan böyle açık toplantılar evet çok sık olmuyor. Çünkü gerçekten artık insanlar Türkiye’yi konuşmaktan da bıkmış durumda. Son katıldığım toplantılardan bir tanesinde Amerikan Dışişleri Bakanlığı çalışanı şey dedi: “Türkiye’yi konuşmak artık Erdoğan’ı konuşmaktan ibaret hâle geldi. Bu aslında bizim hani analitik bakış açımızı sağladı. Yani bir adamı çalışıyorsun. Çünkü bütün ülkede olup biten her şey bir adamın iki dudağının arasında.” O yüzden bir bıkkınlık var. Ama bir taraftan da mesela çok kapalı toplantılar da oluyor. Basına kapalı, akademisyenleri bir araya getiren, Amerikan yönetiminden karar vericileri bir araya getiren çok toplantı da oluyor. O yüzden Türkiye’ye dair yapılan toplantılar genelde Amerikan yönetimini etkilemek üzere yapılan toplantılar diye düşünüyorum. Genel olarak toplumu bilgilendirmek vs. –düşünce kuruluşlarının çünkü misyonlarından bir tanesi de o; bir tartışma yaratmak vs. –, bu değil. Bütünüyle işte yönetimden insanları, ona yakın insanları bir araya getiriyorlar, kanaat önderlerini bir araya getiriyorlar, Türkiye uzmanlarını bir araya getiriyorlar. Ve bu toplantılarda genellikle raporlar çıkıyor. Siyasete yön vermek için önerilerde bulunuyorlar. Ve yani Amerikan karar verme mekanizmasını etkilemek üzere Türkiye toplantıları yapılıyor. Geçen hafta vardı birkaç tane Türkiye üzerine toplantı. Önümüzdeki hafta da var. Ama onların hepsi basına ve genel olarak halka kapalı toplantılar.

 

Tam yani bizim komplo teoricilerinin tadından yenmez dediği türden toplantılardan bahsediyorsun.

 

Tol: Evet, aynen öyle.

 

Evet, isterseniz burada noktayı koyalım. bu cuma günü CHP de nihayet adayını açıklayacak. Selahattin Demirtaş da kesin anlaşıldığı kadarıyla. Onu da Cuma dile getirecekler. Haftaya adayların hepsi netleşmiş olacak. Bu hususu yine 24 haziran ve batı, Washington hususunu yine haftaya kaldığımız yerden adaylar üzerinden konuşmaya devam edelim. Evet, burada noktayı koyuyoruz. Ömer’e ve Gönül’e çok teşekkür ediyoruz. İzleyicilerimize de bu hafta da Transatlantik’i izledikleri için çok teşekkürler. İyi günler.