cumhurbaskani-erdogan-ak-parti-secim-manifestosunu-acikladi-2-tna_galeri

Erdoğan’ın 24 Haziran kaygıları

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. 24 Haziran seçimlerine doğru geri sayım son hız devam ediyor. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin pazar günü yapılan İstanbul kongresinde Cumhurbaşkanı Erdoğan seçim manifestosunu okudu. Ve bugün baktığımız zaman, Türkiye’nin önde gelen gazetelerinin hemen hemen hepsinin birinci sayfalarının “Ahdım Var” başlığıyla Tayyip Erdoğan’a yer ayırdığını görüyoruz. Diğer adaylardan da hiç bahsedilmiyor. Bu da bize nasıl bir atmosferde seçime girdiğimizi gösteriyor. Türkiye’de eşitsiz bir seçim var. Erdoğan devletin imkânlarına ilaveten medyayı da büyük ölçüde kontrol ederek ve seçimi istediği bir tarihe, çok erken bir tarihe alarak iki seçimi birden kazanmak istiyor. Ama bu hiç de çantada keklik seçimlere benzemiyor.
Şöyle söyleyeyim: Gazeteci olarak 1989 yılında Beyoğlu belediye başkanlığına adaylığını koyduğu seçimden beri Tayyip Erdoğan’ın girdiği tüm seçimleri gazeteci olarak izlediğimi söyleyebilirim. 1991 genel seçimlerinde tercihli oy nedeniyle kazandığı milletvekilliğini kaybetti. Ardından 1994’te yerel seçimleri, İstanbul Büyükşehir belediye başkanlığını kazandı. Sonrasını biliyoruz. O süreçten bu zamana –yani 89’dan 2018’e–, 29 yıldır yaşanan seçimlerine baktığımız zaman açık söyleyeyim –abartmıyorum–, Erdoğan’ın bu kadar sıkıntılı olduğu bir seçim dönemi hatırlamıyorum.
Halbuki koşullar kendisi için son derece elverişli. Her şeyi kontrol ediyor, OHAL var. Rakiplerinden birisi cezaevinde. Rakiplerinin birleşmesini engelleme yolunda attığı adımlar etkili oldu. Ayrı ayrı adaylarla giriyorlar. Kendisi yanına müttefikler buldu: MHP ve BBP. Buna rağmen Erdoğan’ın rahat bir şekilde seçime girdiğini söylemek mümkün değil. Her ne kadar gazeteciler sorduğunda anketlerin açık ara kendilerini önde gösterdiğini söylese de, baktığımız zaman, toplantılardaki diline –ki her gün kendisi bir vesileyle bir ya da birkaç yerde konuşuyor ve televizyonlar bunu canlı veriyor, biliyorsunuz– baktığımız zaman, Erdoğan’ın geçmiş dönemlerdeki seçim atmosferlerini hatırladığımız zaman, onlarda olmadığı kadar kaygılı, tedirgin olduğunu görüyoruz.

Münafık çıkışının anlamı

Bunun son örneği “münafık” çıkışıydı. “Münafık” çıkışını biraz açmak lazım. Kendisine oy vermeyen tüm seçmenleri kastetmedi Erdoğan benim anladığım kadarıyla. Çok daha spesifik bir durumdan bahsediyor, o da şu: Bir eğilimden bahsediyor Erdoğan. O eğilime göre bazı insanlar, bazı seçmenler sandığa gittiklerinde cumhurbaşkanı olarak Erdoğan’ı, ama milletvekili seçimlerinde AK Parti’yi değil başka partileri tercih edeceklermiş. Yani bir anlamıyla Erdoğan’a olan ilgilerini, desteklerini gösterirken, öte yandan Erdoğan’ı denetleyecek bir Meclis arayışı içerisinde olduklarını, Erdoğan’ın bu önermesinden yola çıkarak düşünebiliriz. Bu çok ilginç bir durum. Bugün Kemal Can’ın Cumhuriyet’te çıkan yazısında Kemal bir başka hususu söylüyor. Bazı anketlerin tam tersini gösterdiğini söylüyor. Ona göre de AK Parti’nin oylarının Erdoğan’dan fazla olduğu yolunda bu anketler. Her iki durumda da seçmenin AK Parti ve Erdoğan’ı –ya da AK Parti demeyelim–, Meclis’te “Cumhur İttifakı” ve cumhurbaşkanlığında Erdoğan’ı eşit derecede desteklememesi durumunda, burada seçmenin kafası karışık olduğunu kabul etmek lazım.
Şöyle bir husus var: Niye bu “münafıklık” meselesi önemli? Eğer Erdoğan’ın dediği doğruysa ve bazı seçmenler cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda Erdoğan’ı seçip, milletvekili seçiminde “Cumhur İttifakı” dışındaki partilere, ya da “Cumhur İttifakı” içinde AK Parti değil de MHP ya da BBP’yi tercih etmeleri durumunda, şöyle çok ilginç bir tablo çıkabilir: Meclis çoğunluğu muhalefette olabilir. “Millet İttifakı” artı HDP’de olabilir. Eğer cumhurbaşkanlığı seçimleri ikinci tura kalırsa, bu sefer de Meclis çoğunluğuna sahip olan muhalefet adayı ikinci tura psikolojik olarak, moral olarak çok daha güçlü bir şekilde girer. Bu da işin başka bir boyutu — Erdoğan’ın neden tedirgin olduğunu gösteren bir başka boyut. Normal şartlarda bu seçimler biliyorsunuz yerel seçimlerden sonra yapılacaktı. Yerel seçimlerde AK Parti’nin birçok büyük şehri, özellikle İstanbul ve Ankara’yı kaybetme ihtimali ciddi bir şekilde gündemdeydi. Ve bu belediye seçimlerinde, yerel seçimlerde yaşanabilecek bir başarısızlığın daha sonra yapılması söz konusu olan genel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimini de olumsuz etkileme durumu vardı. Dolayısıyla bu seçimlerin öne alınmasının bir diğer nedeni buydu. Ama şu hâliyle baktığımız zaman, eğer bu sıkıntıların gerçekten bir karşılığı çıkarsa, bir sonraki yerel seçimlerde de AKP’nin çok ciddi bir şekilde zorlanacağını düşünebiliriz.

Erdoğan artık pozitif politika yapamıyor

Neden böyle oluyor? Bu konuda manifestoya bakmak kâfi. Yine demin bahsettiğim Kemal Can’ın Cumhuriyet’teki yazısı ile Yıldıray Oğur’un Karar’daki yazısına baktığınız zaman, başka yazılar da var –tabii AKP yanlısı yazarlar öve öve bitiremediler, ama onların hiçbirisini ciddiye alıp bahsetmeye bence değmez–, hem Oğur’un hem Can’ın altını ısrarla çizdikleri bir husus var — ki bu öteden beri Erdoğan’ın dilinde var olan bir husus: Artık Erdoğan aktif, pozitif bir politika yapmıyor. Tamamen negatif, savunmacı bir şekilde yapıyor. Özellikle beka kaygısını, devletin bekası kaygısını, güvenlik kaygısını öne çıkartıyor. Bölünme, dış tehdit, iç tehdit, düşmanlarla mücadele perspektifini öne çıkarıyor. Tam klasik bildiğimiz Soğuk Savaş dönemi yıllarından kalma, kaba, devletçi, sağcı bir çizgiye kendini hapsetmiş durumda Erdoğan. AK Parti’nin ve Erdoğan’ın Türkiye’de son yıllarda elde etmiş olduğu seçim başarılarının tamamen zıttı bir söylem bu. Kendi rotasından çıkmış bir AK Parti ve Erdoğan var. Tamamen iktidarını korumaya yönelmiş, pozitif mesajlar veremeyen, insanlara bir umut vererek değil de insanları korkutarak, onlarda endişe yaratarak oy talep eden bir sağcı pozisyonuna geldi. Bunun çok fazla karşılığının olacağını açıkçası sanmıyorum.

Kaybedenler ittifakı

Bir başka husus –tabii ki bu söylemle iç içe geçmiş bir husus–, Erdoğan’ın müttefikleri, ittifak yaptığı kesimler de Türkiye’de genellikle düşüşte olduklarını gördüğümüz ya da kaybettiklerini söyleyebileceğimiz MHP Genel Merkezi ve Büyük Birlik Partisi. Yani kaybedenlerin bir ittifakı söz konusu, düşüşte olanların ittifakı söz konusu. Çok spekülatif olacak, ama şunu söylemeden edemeyeceğim: Eğer Erdoğan bu sürece Devlet Bahçeli’yle değil de Meral Akşener’le girebilmiş olsaydı işin rengi çok değişik olabilirdi. Ülkücü hareket içerisinde dünü temsil eden Genel Merkez’le ittifak yapıp, bugünü ve yarını temsil etme iddiasıyla ortaya çıkan ve belli bir karşılığı olan İYİ Parti’yi karşısına alarak –her ne kadar Erdoğan biliyorsunuz Meral Akşener ve İYİ Parti’nin adını telaffuz etmemeye özellikle dikkat ediyorsa da–, karşısına aldığı zaman da zaten kendini bir geçmişe, statükoculuğa hapsetmiş oluyor.
Partinin içerisine baktığımız zaman da, aday adaylığı için çok sayıda başvuru olduğu söyleniyor, şu bu oluyor, ama şu âna kadar AK Parti içerisinde yeni isim, sivrilen isim, dikkat çeken isim olarak kimseyi duymadık açıkçası. Erdoğan’la başlayan ve Erdoğan’la biten, sadece cumhurbaşkanlığı seçimi için değil milletvekilleri seçimi için de böyle olan bir 24 Haziran süreci yaşıyoruz. Yani olay, söyleyecekleri, Erdoğan’dan ibaret. Aslında Erdoğan bu seçimde kendinden çok fazla bir şeyi öne süremiyor. Çünkü verebileceği, yapabileceği her türlü vaat; ekonomide, değişik konularda vereceği her türlü vaat, aslında kendi partisinin iktidarını eleştirmeyi gerektiriyor. Çünkü yıllardır ülkeyi tek başına yöneten bir parti var. Şikâyet edecek hiçbir şeyi yok. Tamamen rahattı. Özellikle son yıllarda tamamen rahattı. Ve buna rağmen kalkıp da ekonomide veya sosyal alanlarda, siyasî konularda bulunacağı vaatlerin çoğu için yakın geçmişi eleştirmesi gerekiyor. Bunu da çok fazla yapamıyor. Son manifestoda özgürlük, hukuk devleti konusunda cılız birtakım vaatler var. Ama bunların şu anda yaşadığımız olaylarla hiçbir şekilde uyuşmadığını ve inandırıcı olmadığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Örneğin tarafsız yargı meselesi. Çok net bir şekilde biliyoruz ki Türkiye böyle bir şeyden çok uzak ve bunun birinci derecede sorumlusu da 15 Temmuz bahanesiyle Türkiye’yi temel hak ve özgürlükler, demokrasi ve hukuk devletinden alabildiğine uzaklaştıran Erdoğan’ın yönetimi. Bunu da çok açık bir şekilde biliyoruz.

Her şeye rağmen kazanabilir

Buradan çıkabilir mi? Buradan, bu kıskaçtan, bu krizden Erdoğan’ın çıkma ihtimali yok. Ama bu krize rağmen seçimi kazanma ihtimali var. Bu ayrı bir olay. Birçok husus var. Bir, her türlü devlet imkânının AK Parti’nin ve Erdoğan’ın elinde olması; medyanın büyük ölçüde sadece AK Parti’ye, “Cumhur İttifakı”na ve Erdoğan’a çalışıyor olması; diğerlerine karşı çıkartılan çok büyük engellemeler. Ama bazen bu engellemelerin tam tersine diğer rakip partilerin ve adayların işine yaradığını görüyoruz. Örneğin imza meselesinde alabildiğine dar bir zamana sıkıştırılan ve internet üzerinden yapılmasını mümkün kılmayan bir imza süreci yaptılar ve zorladılar. Ama daha birkaç gün içerisinde Akşener ve Karamollaoğlu yüz bin imzayı aşarak bayağı moral depolamış oldular. Bu da bir anlamda ters tepti. Eğer bu imzalar daha yaygın bir şekilde, daha geniş bir zamanda ve daha kolay bir şekilde –yani insanların oturduğu yerde vatandaş numarasıyla sadece e-imzayla yapabilecekleri kolay bir süreç– olsaydı, bu çok daha farklı olurdu. Ama buna rağmen bunu aştılar.
Bir diğer olay, tabii biliyoruz: Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın en deneyimli rakibi Selahattin Demirtaş’ın cezaevinde olması; ama buna rağmen HDP’nin bu seçimlere etkili bir şekilde girdiğini, cumhurbaşkanlığına ve Meclis seçimlerine, milletvekili seçimlerine girdiğini görüyoruz. Bütün bu engellerin bir etkisi muhakkak olacaktır. Kimi zaman geri tepecek, kimi zaman da iktidarın işini kolaylaştıracaktır. Başka şeyler de olabilir. Çok az bir süre var; ama daha önce Kasım seçimlerinde yaşadığımız gibi olağanüstü şeyler yaşayabiliriz ve manifestoda sıklıkla dile getirilen o kaygıyı pekiştiren –yani bölünme kaygısı, tehdit kaygısı–, dış tehdit, iç tehdit gibi hususları tekrar depreştiren, gün yüzüne çıkartan birtakım gelişmeler de yaşanabilir. Dolayısıyla burada muhalefet partileri ve adayları şu ya da bu şekilde birtakım hatalar yapıp, hesap hatalarıyla yanlış söylemler dile getirirlerse belki de seçimi kaybetmeyebilir. Ama normal şartlarda baktığımız zaman; Türk siyasî hayatına, özellikle son çeyrek yüzyıla damgasını vurmuş olan Erdoğan’ın çok ciddi bir kriz içerisinde olduğunu, kendini aşamadığını, kendini ve hareketini yenileyemediğini, pozitif mesajlar üretemediğini ve sürekli bir kontrolle, her şeyi kontrol ederek seçimi kazanmaya yöneldiğini görüyoruz. Onun 24 Haziran’a çok tedirgin girdiğini, kaygılı girdiğini pekâlâ gösteriyor bize bu.

Önümüzdeki günlerde kampanya biraz daha netleşecek, biraz daha açılacak, göreceğiz. İYİ Parti standına İstanbul’da yapılan saldırı hiç iyiye alamet değil. Umarım bu tür şeyler yaygınlaşmaz. Sakin, güvenlikli bir seçim atmosferi yaşanır — zaten az bir süre var. Ancak kaybedenler ittifakının, normal şartlarda kaybedenler ittifakının bu kaybı kazanca çevirmek için çok olağanüstü eforlar sarf edeceklerini ve her türlü imkânı, her türlü yöntemi devreye sokacaklarını kestirmek hiç zor değil. Muhalefetin ise bu anlamda çok sayıda dezavantajı var. Avantajları da var, dezavantajları da var. Bunları da daha sonraki yayınlarda ele almayı, değerlendirmeyi düşünüyorum. Şimdilik şöyle toparlayayım: Erdoğan gerçekten benim tanık olduğum kadarıyla en zorlu seçim sürecine giriyor.
Türkiye’de, 1) olayı başkanlık sistemine getirerek; 2) genel seçimlerde ittifak seçeneğini gündeme getirerek bu krizlerini aşabileceğini düşündü. Ama tam da bu iki uygulama, yani başkanlık sistemine geçiş, yani seçimlerde iktidarı elde etmek için yüzde 50 artı 1 oyu alma zorunluluğu, artı olarak da partilerin bir şekilde aynı listede girip baraj sorununu aşmak, baraj sorununu aşmanın ötesinde oylarını birleştirerek daha fazla milletvekili alma imkânını sağlayarak, kimi durumlarda muhalefetin işini daha da kolaylaştırma ihtimaliyle karşı karşıyayız. Yani krizini çözmek isterken yeni krizlere pekâlâ yol açmış olabilir.
Eğer Türkiye eski sistemle yürüseydi, kesinlikle eminim –çok spekülatif olduğunu biliyorum, ama kesinlikle eminim– daha rahat bir Erdoğan ve AK Parti’yle karşı karşıya olurduk. Şu hâliyle getirdiği yeni sistemle, yeni uygulamalarla, ne kadar bir baskın şeklinde seçimi öne alsa da, hızlı bir şekilde yapmaya çalışsa da, muhalefet partilerini hazırlıksız yakalasa da, işinin hiç de kolay olmadığı bir seçime, iki seçime birden giriyor Erdoğan.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.