Screen Shot 2018-05-15 at 14.41.43

Seçimi kim kazanır? Levent Gültekin ile söyleşi

Söyleşinin tam metni.
Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

İrfan Bozan: Medyascope özel yayınından merhaba. Bu özel yayında konuğumuz gazeteci yazar Levent Gültekin. Levent Gültekin’i biliyorsunuz, kendisi sık sık bizim ekranlarımızda çıkıyor. Hatta bir siyasi hareketi var. Cumhurbaşkanlığı adaylığına soyundu, sonradan vazgeçti. Ama sosyal medyayı yakından takip edenler için Levent Gültekin son 2-3 gündür attığı bir tweetle gündemde. Önce bu konuyla başlamak istiyorum. Onun ardından, adaylık sürecini, neden vazgeçtiğini, ‘’acaba vazgeçmese miydim?’’ diyor mu? Ardından da Türkiye’deki seçim sürecine ilişkin iktidarın ve muhalefetin performanslarını konuşacağız.

Levent Bey, hatırlatmak gerekirse, Cumhurbaşkanlığı danışmanlarından Yusuf Yerkel Soma’da bir madenciye tekme atması ve o kareye girmesiyle tanınmıştı. Dört yıl sonra özür diledi. Kimilerine göre özür değil ama sonuçta o kelimeyi telaffuz etmişti. Bunun üzerine özrünü kabul etmeyenler cevap verdiler. Siz de bu özrün kabul edilmesi minvalinde bir tweet attınız. Ardından siz de eleştirilere muhatap oldunuz. Tam olarak derdiniz neydi onu anlatabildiniz mi?

Levent Gültekin: Aslında ben direkt onun adını vererek özrün kabul edilmesi anlamında bir şey söylemedim. Türkiye’de çok gergin bir ortam var Siyasetin yarattığı bir kutuplaşma var. Geçmişten gelen hatalar toplumun farklı kesimlerinin birbirini suçlayabileceği bir sürü sorun var ortada. O sorunun neticesinde ülkenin geldiği bir tablo var: Şu anda hepimiz, bu ülkede ağız tadıyla yaşamak isteyen herkes yüreği ağzında ‘’acaba ülke bir çatışmaya kayar mı?’’ tarzı bir endişeyle bekliyoruz seçimi, seçim sonuçlarını, bu süreci. Bekliyoruz derken, umut ediyoruz böyle bir şeye varmaz endişesi taşıyoruz. Benim orada vurgu yaptığım şuydu: Birisi, o müşavir arkadaş olsun ya da başka biri, Ahmet de olabilir, Mehmet de- birisi ‘’özür dilerim diye bir kelime kullandığında ona biraz olgunlukla yaklaşmamız gerektiğini öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü böyle bir dönemde buna ihtiyacımız var. Özre kıymet vermeyi, özre değer vermeyi bilen bir millet olmamız gerekiyor. Eğer herkes ‘’yaptığı hatanın içinde kalsın, oradan çıkamasın dersek’’ bunun sonu yok.

Şunun farkındayım: Şöyle bir yanlış anlaşılma var: Özre kıymet vermek demek ‘’suç affedilsin’’ anlamına gelen bir şey söylemiyorum. Özre kıymet vermek demek, ‘’o hatayı  işleyen affedilsin’’ anlamında da söylemiyorum. Ortada bir suç var; tekme atmak suçtur. Hem de olağanüstü, hepimizin vicdanını yaralayan bir suç. Benim bu tweet’ten 5 saat önce attığım başka bir tweetim var: ‘’O tekmeyi kabul ettiğimiz gün Türkiye’de insanlığımızı kaybettik’’ dediğim bir tweetim duruyor, silmedim ki. O tekme benim için de Türkiye’de insanlığın kaybolduğu anlardan, fotoğraf karelerinden bir tanesi. Bir, vicdanı yaralayan kısmı var,  bir de suç var. Hiçbirimiz bir suçu, bir suçluyu yargılayıp mahkum etme hakkını kendimizde göremeyiz. Hukuk olmadığı için kendimize böyle bir misyon biçiyoruz.

Benim orada söylediğim şuydu: Türkiye’nin barışa ihtiyacı var, hoşgörüye, birbirini anlamaya ihtiyacı var böyle bir dönemde. ‘’Özür diliyorum’’ diyen birine ‘’Acaba gerçekten pişman olmuş mu?’’ %1’lik bir ihtimal hakkını vermemiz gerekiyor. Olabilir,  insan dönemez mi? Yanlış yaptım diyemez mi? Sen de şöyle yapabilirsin. Hiçbir şey demezsin. ‘’Kabul ettim, affettim’’ demezsin, sadece arkanı döner gidersin. Ama özür dileyene ‘’Yok kardeşim, seni affetmeyeceğiz, seni boğacağız, mahvedeceğiz’’ Dersek hiç kimse bulunduğu yerden çıkamaz ki. Bu hepimiz için geçerli. Yapmaz mıyız? O özür dileyeni linç eden arkadaşlar hayatlarında hiç hata yapmadılar mı? Hiç dönüp özür dilemediler mi? Suç işlemediler mi? Suç kısmını ayrı tutuyorum. Şunu demiş değilim: Filan kişi  falancayı öldürdü, ‘’özür dilerim affet.’’ Bu olur mu? Biz hakim değiliz, biz hukukçu değiliz, biz toplumuz. Bunun hukuki kısmı başka. Yarın bir ortam doğar, gider suçunun cezasını çeker, o yaptığının. O başka bir şey. Ama bizim yapmamız gereken barışa, uzlaşıya bir zemin oluşturmak.

Beni asıl rahatsız eden başka bir şey var:  Muharrem İnce’ye birkaç gün önce ‘’Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı yargılayacak mısınız?’’ diye sordular. Bana göre çok akıllıca ve çok stratejik bir cevap verdi. ‘’Benim işim yargılamak değil. Biz bağımsız bir yargı kuracağız, o yargı beni de yargılasın, Tayyip Erdoğan’ı da yargılasın.’’ Çok doğru. Bizim işimiz zaten odur, bağımsız bir yargı kurmaktır. Peki buna stratejik ve akıllı bir davranış olarak bakanlar, öbür taraftan, Yusuf Yerkel’in yaptığı özrün kabul görmesini söylememe niye stratejik olarak bakmıyorlar? Ben de orada stratejik bir şey söylüyorum. Diyorum ki eğer siz bu özrü…Bunun iki nedeni var. Bir tanesi; barış. Yani artık birbirimiz anlayalım. Diğeri ise; şu anda eğer AK Parti’den bir kopuş varsa, bu tip tavırlar o kopuşu engelleyici bir işlev görüyor.

Bozan: Öyle mi görüyorsunuz?

Gültekin: Hiç şüphe etmiyorum. ‘’Hata ettim, özür dilerim’’ diyene ‘’Hayır, seni asla affetmeyeceğiz’’ derseniz, o insanlar oradan asla çıkmazlar. Çıkmaya yüz tutmuş olan da geri gider. ‘’Bunlar nasıl olsa beni kabul etmeyecekler. Bunlar nasıl olsa suçum olmasa da bana yükleyecekler. Bunlar öfkelerini benim üzerime yağdıracaklar.’’

Bozan: O zaman Erdoğan’ın arkasında durmaya devam edecekler.

Gültekin: Tabii ki. Benim derdim o. Benim derdim, eğer orada bir kayıp varsa kendi içimizdeki öfkemizi tatmin edelim diye o kaybın o çözülmenin engeli haline gelmeyelim. Mesela, Muharrem İnce’nin ‘’Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı yargılamayacağım’’ deyip, ‘’müşaviri yargılayacağım’’ demesi benim çok canımı sıkıyor.  Eğer gerçekten yargılayacaksan bence Erdoğan’dan başlaman gerekiyor. Niye Erdoğan değil? Çocuklar öldü, şehirler yıkıldı, ‘’oğlum paraları sıfırladın mı?’’ cümlesi lök gibi duruyor önümüzde. Eğer yargılanması gereken biri varsa, sana yakışan, bir cumhurbaşkanı adayı olarak önce onu söylemektir. Söylemiyorsun, bence de doğru yapıyorsun. Söylemiyorsun derken böyle bir misyonu kendine yüklemiyorsun. Diyorsun ki: ‘’ Yargılama işi bağımsız yargının işidir, o yapar, ben değil.’’ Peki, bu misyonunu bir müşavirde niye bozuyorsun? Üstüne üstlük, müşavir çıkmış bir de özür dilemiş. Yani ben ‘’affet’’ demiyorum ki. Karışmazsın, görmezden gelirsin arkanı dönersin. Diyelim ki ben senin kalbini çok ağır kırdım, hatta suç olabilecek bir şey yaptım. Sonra da döndüm dedim ki:’ ‘’Çok özür dilerim yanlış yaptım.’’ Senin yapabileceğin şudur: ‘’Peki sana bir şey demiyorum, ama yargıda hesabını verirsin, ben karışmıyorum.’’ İçindeki öfkeyi yenmek gerekir. Bak, bu ne doğurdu;  Onun üzerine geldiğimiz nokta; Başka bir tiyatrocu arkadaş zehir zemberek ‘’Hesap soracağız, ağlayacaksınız, yalvaracaksınız’’ diye kontrolsüz, çocukça bir tweet attı. Onun üzerine baktım o tweetin altındaki yorumlara. Korkunç. O tiyatrocu arkadaşın yaptığı yanlışı, bugün Ahmet Hakan başka bir yanlışla onu hedef göstererek yaptı. Biz böyle birbirimizi boğazlayarak bir yere varamayız ki. Onun attığı tweet de korkunç yanlış. Bana göre Ahmet’in ‘’Buna haddini bildirin ‘’ diyecek kadar sert bir tepki göstermesi de korkunç yanlış. Onun, öbürünün özrünü kabul etmemesi de yanlış. Bunun sonu yok. Birbirimizi boğazlayamayız. Bizim barışa, uzlaşıya, konuşabilmeye…

Bozan: Herkes savaşmak için siperlerine dönmeli.

Gültekin: Ya bir durun, bir sakinleşelim, barış ortamını bir sağlayalım. Hukuk, suç olan kısımları yargı halletsin. Yargı kurulduğunda, kim ne suç işlemişse cezasını versin. Hiç kimsenin yaptığı yanına kalmasın. Ama tekrar edeyim: Biz hâkim değiliz, yargı değiliz. Biz toplumuz. Biz birbirimize suç yükleyip mahkûm edemeyiz. Orada önemli olan, o vicdani bir şey. Şöyle diyorlar: ‘’Ama çıkarı olduğu bir dönemde…’’ Nedir çıkar? Milletvekili adayı olacakmış, o yüzden yapmış. Tweetlerinde yazmış ‘’Ben milletvekili adayı değilim. Başvuru da yapmadım, milletvekili adayı da değilim’’ diye. Belli ki bir pişmanlık var. Ben affedilsin demiyorum. Şöyle düşünün: Yüz baremlik bir suç var ortada, vicdanı yaralayan bir davranış var. Özrün etkisi de iki baremlik olsun mesela. O ikiyi büyütücü, geliştirici bir davranış içinde olmamız lazım. Adam ikilik adım attı. Baktı iyi karşılanıyor, belki diyecek ki ‘’Çok büyük eşeklik etmişim, sizin olgunluğunuz karşısında görevi de bırakıyorum.’’ Belki bir adım daha atacak ‘’Ben gidip yargılanayım, çünkü ben hata yaptım.’’ Ama sen ‘’ Gelemezsin. Kabul da etmiyoruz, sen şöylesin’’ diye itersen çıkamaz ki oradan. O oradan çıkamaz, sen buradan çıkamazsın, sonra birbirimizi boğazlarız Ama bizim şu anda derdimiz ülke. Kutuplaşmış bir toplum. İç barış gidiyor. Komşularımızın hali ortada. Filistin orada, İran orada, Suriye orada, Irak orada. Bırak da biz bir konuşabilir hale gelelim.

Türkiye’de ‘’özür’’ kelimesini kullanan insan sayısı bir parmağı geçmiyor. ‘’Özür dilerim’’ diyen insan yok. Özürle insanlar olgunlaşır. Özür dileyerek gelişir, hayat bulur, varlığını sürdürür. Eğer sen o özrü ilk dakikadan boğarsan gelişmez ki. İlerlemez ki, hayat bulmaz ki. Bundan sonra cesaret edemez ki. Çünkü özrüne kıymet vermiyorsun. Dediğim buydu. Ama bana ‘’Vay! AK Parti’ye yalakalık ediyorsun’’ diyenden tut, ‘’Vay! Demek sen bundan sonra bütün suçların affedilmesini istiyorsun.’’ Ben suçu affedici değilim, sen de yargılayıcı değilsin. Ben suç affedilsin demiyorum. Arkanı dön git.

Şunu da demiyorum: ‘’Ha bu adam özür tweeti attı. Hemen ‘’tamam kardeş, sağ olasın’’ yazalım da demiyorum ki. Sessiz kal, arkanı dön, git. Niye küfür ediyorsun? Tonlarca ‘’kabul edilmez’’ tweeti yazılmış. Sen kimsin, nesin ki kabul etmiyorsun? Yargı değilsin, mağdur değilsin. Mağdur orada. O adam ‘’kabul etmiyorum’’ diyebilir. ‘’Kabul etmedim’’ demiş zaten. Zaten o resim, hayat boyu o çocuğun karşısına çıkacak bir utanç fotoğrafı olarak kalacak. Bundan sonra hayatı o resimle anılacak. Onun için yeterince ağır bir mahkûmiyet zaten. Bunun üzerinden birbirimize hakaret edeceksek, barışın önünü tıkayacaksak, uzlaşmanın önünü ortadan kaldıracaksak, konuşmanın zeminini yok edeceksek bir yere varamayız. Dediğim buydu.

Bak işte gördük. O kadar haklı çıktım ki! Tiyatrocu arkadaş, o özürcüye rest çekiyor, meydan okuyor, kendisi daha zehir zemberek bir tweet atıyor. Onun devamında, Ahmet Hakan -hedef göstermiyor belki, ama biraz hedef gösterici bir üslupla, yanlış bir tarzla- ‘’Haddini bildirin!’’ gibi, bence gazeteciye yakışmayacak korkunç bir cümleyle onu hedef gösteriyor. Bu sefer öbürleri Ahmet Hakan’a haddini bildirmeye başlıyor. E ama tamam da bu kavga ortamında hayat bulamayız ki. Benim dediğim; susmuş olsan, ne o buna girmiş olacak, ne sen bununla kavga etmiş olacaksın. Sus, arkanı dön. Bir barışalım, bir konuşalım.

Bozan: Var olan da o kutuplaşma statükosunun devamına işaret.

Gültekin: Hem de daha da kalıcı hale gelmesine. Tekrar ediyorum: Bana kızan arkadaşlara tek bir soru soruyorum: Muharrem İnce’nin ‘’Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı yargılamayacağım’’ deyip, bir müşaviri ‘’yargılayacağım’’ demesi vicdanlara sığıyorsa… Birincisi niye stratejik karar olarak doğru, ikincisi niye stratejik olarak doğru? İkisini nasıl kabul ediyorlar? Niye birincisini söylemiyor? ‘’Ben kendimi hâkim yerine koymuyorum. AK Parti seçmeniyle de kavga etmek istemiyorum’’ diyor. O zaman müşaviri niye yargılıyorsun? Müşaviri de yargılama. Sen yargıç değilsin çünkü. Şunu diyebilirsin: ‘’Yargıyı kuracağız. O dönemde kim, ne suç işlemişse yargı karar verecek. Ben de işlersem, bana da karar verecek.’’ Bu kadar. İşimiz bu zaten.

Bozan: Peki, böylece özür meselesini konuşmuş olduk. Adaylık meselesine gelince; seçim tarihinin açıklandığı akşam bağımsız adaylığınızı açıkladınız, ‘’100 bin imza toplayacağım’’ dediniz. Sonra 100 bin imza toplamanın şartları ortaya çıkınca da ‘’Bu çok zor…

Gültekin: Kolaylığı ortaya çıkınca daha doğrusu. Ha evet, şartlar ortaya çıkınca…

Bozan: Şartlar ortaya çıkınca da vazgeçtiniz. ‘’Aday değilim, imza toplama sürecine girmeyeceğim’’ dediniz. Bugünden baktığınızda, doğru bir karar vermiş misiniz?

Gültekin: Evet. Hiç pişman değilim. Şunu söyleyeyim: Aday olurken de doğru bildiğimi yaptım. Vazgeçerken de doğru bildiğimi yaptım. ‘’Bu, mücadeleden vaz geçmek değildir’’ diye de söyledim. Hala buradayım, sürdürüyorum, konferanslarıma devam ediyorum.

Bozan: 100 bin imza toplayamaz mıydınız?

Gültekin: Şimdi ona geleceğim. Birincisi; amacım anlaşılmadı, onu fark ettim. Adaylığımı ilan etmemin iki nedeni vardı. Bir: Teslim olmadığımızı haykırmak. Topuma, muhalefete, siyasetçilere olabildiğimce bir cesaret vermek, kendimce o cesarete büyütücü bir işlev vermek. Birinci amacım buydu. ‘’Teslim olmayacağız. Hiç kimse çıkmazsa ben çıkıyorum’’ anlamında bir şeydi. İki: Şöyle düşündüm. Herhalde çocuk değilim, insanların bunu anlamıyor olmaları beni üzüyor; ‘’Cumhurbaşkanlığı seçimine bağımsız aday olarak gireceğim, seçimi kazanacağım ve Cumhurbaşkanı olacağım.’’ Herhalde bunu düşünmüş olmamı hayal etmiyorlar. Ama şunu düşündüm: ‘’ Seçime girerim ve mesela AK Parti’den 2 puan oy alabilirim.’’ Çünkü ben oradaki çocuklarla konuşabiliyorum. Oradaki çocukların binlercesi imza günlerime geliyor, kulağıma eğilip şöyle diyorlar: ‘’Abi biz de aynı mahalledeniz, çok utanıyorum artık geldiğimiz noktadan.’’ Ben o çocukların şu anda gidip oy verecekleri bir yer olmadığını biliyorum. Çünkü herkesin kendine göre bir nedeni var. Benim amacım şuydu: Aday olurum, belki 2 puan alabilirim oradan. Diyelim, 2 puan da diğerlerinden alabilirim, topladım 3- 4 puan. Ya da 5 puan olsun mesela. 2. turda o 5 puan ‘’Filan adayı destekliyorum, bana güvenin, korkmayın, inanın bana, gelin filan adayı destekleyelim, demokrasi gelecek’’ demiş olsaydım büyük bir katkı sağlayacaktı. Fakat hiç kimse bunun kıymetini anlamadı. Ne muhalefet bunun kıymetini anladı, ne aydın kesimi, yazar, çizer. Çünkü herhalde şöyle zannettiler. ‘’Bu adam Cumhurbaşkanı olacak diye kendini dev aynasında görüyor.’’ Umursamadım. Sonra aklı başında herkeste -oturup bütün arkadaşlarımızla baktık. Matematiksel olarak 100 bin imza… Sadece 100 bin imza da değildi. Aynı anda dört aday- 400 bin, 500 bin insanı kaldırabilecek bir YSK altyapısı olmadığı kanaati çıktı. Bu sadece benimle ilgili değil. 5 günde toplayamayız. Çünkü benim bir partim yok, teşkilatım yok, örgütüm yok. Tek başına bir insanım.

Bozan: Bir kampanya haline dönüştürme imkânınız yok.

Gültekin: Kampanya haline dönüştüremem. Bir tweeterım var, oradan ‘’arkadaşlar imzaya’’ diye tweet atacağım. Gönül vermiş insanlar var ama onlar da ne kadar. Öyle bir karara vardık ve dedik ki ‘’Yok toplanamaz. Teknik olarak çıkamayız. Bari boşu boşuna imza verenleri de töhmet altında bırakmayalım.’’ Sonra toplanabildiği ortaya çıktı.

Şöyle bir duyguya geliyorum bazen: ‘’Keşke devam etseydim’’ dediğim kısım, %20’lik kısım. %80’im ‘’Yok’’ diyor. Niye? Benim başından beri söylediğim çok basit bir şey var. Ortada bir siyaset kabı var. Benim başından beri, yıllardır savunduğum şey: Bu kabın değişmesi gerekiyor. Bu kap değişmedikçe Türkiye’ye huzur gelmez. Yani, siyasi anlayışın değişmesi gerekiyor, aktörlerin değil. Siyasi anlayış aynı duracak, oraya Levent Gültekin girecek, diyelim, oraya İrfan girecek. Hiç bir şey değişmez. Bu kabın içine ben de girsem aynı bozulmayı aynı sorunu yaşayacağım. O yüzden benim temel felsefem, bütün çabam, bütün uğraşım, bu konferansların, yazılarım, konuşmalarım, ‘’Onurlu Çıkış Hareketi’’ -onu devam ettiriyoruz. Şimdi kendimizi olabildiğince güçlendirmeye, örgütlemeye çalışıyoruz. ‘’Onurlu Çıkış Hareketi’nin bir felsefesi var: Bu kabı değiştirmek. Bu kabı kaldırıp, buraya yeni bir kap koymak. O kabın içinde siyaset yapabilirim.

Mesela, şöyle düşünüyorum: Cumhurbaşkanı adaylarının resimleri geçiyor; Meral Hanım, Muharrem İnce, Tayyip Erdoğan, Temel Karamollaoğlu, Selahattin Demirtaş. Kendi resmimi orada görmek istemiyorum. Ben öyle bir siyasi tablonun içinde olmak istemiyorum. Çünkü orada her birinin bir kimliği var. Her biri, bir ideolojinin, bir inancın, bir kimliğin temsilcisi pozisyonunda. Tayyip Erdoğan dindarları temsil ediyor diyelim. Muharrem İnce, biraz daha sol, Atatürkçü veya Alevi kesimin adayı olarak yani o parti, kimlik olarak söylüyorum. Selahattin Demirtaş, her ne kadar geldiği söylem daha Türkiyeli, daha içten -çok da destekliyorum, çok da onaylıyorum- olsa da, sonuçta Kürtlerin adayı olarak lanse ediliyor. Öte yandan Vatan Partisi, ortada. Meral Hanım da ülkücülerin, milliyetçilerin adayı. Ben aslında hepsiyim. Ben yeri gelir, ülkücülerin hassasiyetini paylaşırım. Yeri gelir, bir dindarın hukukunu gözetirim. Onun kadar dindarım. Yeri gelir, bir Atatürkçüden daha fazla Cumhuriyet felsefesini içselleştirmişim, yaşayarak öğrenmişim, kıymetini anlamışım. Bir an gelir, solcudan daha fazla solcuyumdur. Çünkü bende vicdan var, bende emek hakkının vaktinde verilmesi var. Bende, bu ülkenin, bu şehirlerin yaşanabilir olmasını savunuyorum. Doğu Perinçek’den 40 kat daha fazla vatanseverimdir çünkü benim tek derdim var: Bu ülke. Bu ülke huzur bulsun ve yaşasın. O yüzden de o resme koymadım kendimi. Girmiş olsaydım mecburen hepsine bir şey söylemem gerekecekti. Çünkü bana göre bu kap yanlış. Bu kabın içine kim girerse girsin, kaybedecek, lekelenecek. O yüzden de girmedim.

Hâlâ söylüyorum: Mücadelem bu kabı değiştirmek, yeni bir kap koymak. Bu kap Ortaçağdan kaldı bize. Yani Türkiye’deki siyasi anlayış Ortaçağdan kalma bir anlayıştır. O anlayışla, aktörlerin kim olduğundan bağımsız, Türkiye’nin düzelme şansı yok. Bizim, benim gibilerin, arkadaşlarımızın, dostlarımızın, Onurlu Çıkışı anlayanların, o felsefeyi benimseyenlerin bu kabı değiştirmek gerektiğini…

Bozan: Şu anki adayların hiçbiri bu kabı değiştirme vaadinde bulunmuyorlar mı?

Gültekin: Hiçbiri kabı değiştirme vaadinde bulunmuyor. Teknik olarak yapamazlar. Çünkü partileri müsait değil. Partileri o kabın şeklini almış zaten. Niyetleri kötü demiyorum. Partilerin kendileri zaten o kabın şeklini almışlar.

Mesela, bana ‘’Parti kur’’ diyenler var. Yani Onurlu Çıkışı bir partiye dönüştür. Ben de ‘’Hayır’’ diyorum. Bir partiye dönüştüğümüz an biz de o kabın içine gireriz. Bizim yapmak istediğimiz şu: Toplumsal bir ‘’ihtilal’’ gibi bir şey. Özellikle tırnak içinde kullanıyorum bu kelimeyi, yanlış anlaşılmasın. Toplumun bütün kesimlerinin Kürd’ü, Alevi’si, Sünni’si, Atatürkçüsü, dindarı, Ateisti, Ermeni’si, bu ülkenin bütün vatandaşı olan herkesin ayağa kalkıp ‘’kaderimize el koyuyoruz, sıfırdan bir ülke kuracağız’’ demesi lazım. Mesela, vergi yasası çıkarıyor adam. Ne kadar dürüst, namuslu insan varsa hepsini cezalandırıyor aslında. Kaçak inşaatla ilgili yasa çıkartıyor mesela. Hiç bir parti, kaçak inşaat yapana 10 yıl hapis cezası koyamıyor. Çünkü oy kaybedeceğini biliyor. Ama ben ne diyorum? Eğer biz toplum olarak gelirsek, bu cezaları biz koyabiliriz. Çünkü başka türlü olmayacak. Herkesin canı yanacak, herkes eşit oranda bedel ödeyecek. Herkes eşit oranda elini taşın altına koyacak. ‘’Arkadaş, bundan sonra bu ülkede kaçak inşaat yapan 10 yıl hapis cezası alır.’’

Bozan: Bu konuda tek örnek herhalde Sevan Nişanyan galiba.

Gültekin: Tabii, bir tek o var. Ya da vergisini vaktinde ödeyemeyen… Amerika’da bu konuyla ilgili ‘’Adam öldür vergi kaçırma!’’ derler. Öyle diyorlar. Çünkü vergi kaçırdığında kurtulamıyorsun. Vergisini kaçırana 20 yıl hapis cezası ver, bak bakalım bir Allahın kulu kaçırabiliyor mu? Bir daha ödemekte geç kalıyor mu? Bunu hiçbir siyasetçi yapmıyor çünkü bu kabın içine girmiş. Mecburen seçim kazanma derdine düşmüş. Bizim böyle bir derdimiz olmasın diyorum. Biz, yani toplum bir araya gelelim ve ülkeyi… Bir de toplum artık şunu öğrensin: ‘’Bir siyasetçi gelecek, diyelim Levent Gültekin gelecek, bizi kurtaracak.’’ Bu dönem geçti. Kendisi gelip kendi hayatını, kendi kaderini yeniden çizecek.

Bozan: Ciddi bir izleyicimiz de şunu merak ediyor: Seçim süresince iktidar adına daha çok Recep Tayyip Erdoğan’ın sesini duyuyoruz. Muhalefet adına da galiba son dönemlerde Muharrem İnce daha bir önde gidiyor. Perfomanslarını sorsam? Önce iktidar bloğundan. Recep Tayyip Erdoğan’ın sözlerinden aklımızda kalan ‘’Tamam mı?’’ ‘’Münafık,’’ ‘’Sıkıldınız mı?’’ Bu üç kelime üzerinden, Erdoğan üzerinde yapılan analizlerde, bir hata yaptığı, strateji sorunu yaşadığı, iletişim kazası yaptığına dair… Öncelikle, bu kelimeleri telaffuz etmesinde bir hata yapıyor mu Erdoğan?

Gültekin: Hayır, hata yapmıyor. Hata yok orada. Orada bitmişlik var. Bitti. Tayyip Erdoğan şu anda seçimi kaybetti. Sadece sorun kazananı yok. Henüz onu görmüyoruz. Erdoğan, mantıken, siyaseten tüketti. Topluma söyleyecek sözü yok. Heyecanı yok. Morali yok. Enerjisi yok. Duygusu yok. Gelecekle ilgili, kendi oluşturduğu Türkiye’nin bile o kadar gerisinde kaldı ki. Gelen gençler, kadınlar, yeni bir dünya, özgürlük, ortam, hukuk, adalet, eğitim. Buradan baktığında söyleyecek sözü yok. Söyleyecek sözü olmayan bir insanın bocalamasıdır o. Bu bir bocalama. Çünkü neyi söyleyeceğini bilmiyor. Niye? Referandum boyunca da inanç, din üzerinden hamaset yaptı. Kudüs, Filistin filan, falan, aldı. Şu anda artık onu da tüketti. Mecburen dönüp ‘’Ahdim olsun ki özgürlük getireceğim, demokrasi getireceğim, hukuk getireceğim’’ diyor. Çünkü fark etti ki artık geldiği yer duvar. Gitmiyor, bitti. Geri de gidemiyor, hukuka da dönemiyor, adalete de dönemiyor. Çünkü hukuka döndüğünde, hukukun ilk muhatabının kendisi olacağının da farkında. O yüzden de bu bir hata değil. Bu bir tükenmişlik. Bu bir bitmişlik. Sadece korkuyla, toplum nezdinde muhalefetin yetersizliğini kendine bir kazanç sayma çabasıdır. O yüzden söylüyorum: Bana göre Erdoğan bitmiştir. Seçimi de kaybetmiştir. Kazanan olmadığı için, belki yerini koruyabilir. Olmazsa eğer. Toplumun geniş kesimine moral verecek, umut verecek ‘’bunlar geldiğinde durum daha da kötü olmaz’’ dedirtecek bir aday çıkarsa, bu adaylardan biri o performansı gösterirse, seçimi kazanır. Ama bunu gösteremezlerse, seçim sabahı, diyelim ki Tayyip Erdoğan’ın seçimi almış olması, seçimi kazandığı anlamına gelmez. Bence asıl konuya gelelim şimdi: Bu zaten bana göre gayrimeşru bir seçim. Buna meşru bir seçim havası vermek, muhalefet açısından kötü bir şey. Bu meşru bir seçim değil.

Bozan: Ne yapacaklar peki? Artık yola çıktılar.

Gültekin: Anlatacağım şimdi. Demokratik olmayan bir seçime demokratik meşruiyet katamayız. Meşrudan kastım o. OHAL’in olduğu, adaylardan birinin hapiste yattığı, televizyonların, iktidar partisine günde 25 saat verip, muhalefetin bir tanesine 3 dakika, bir tanesine de 1 dakika verdiği, ülkede hukukun olmadığı, sandık güvenliğinin, artık bireylerin kişisel çabasına kaldığı, tartışma rekabetinin olmadığı, adayların topluma derdini anlatma imkânını bulamadığı bir seçimin meşruiyeti yoktur. Seçimi kim kazanırsa kazansın, Tayyip Erdoğan da kazansa, bu seçimin üzerinde, bu yasakların bu OHAL’in gölgesi vardır. Muhalefet de kazansa… Muhalefet şöyle yapmış olacak: ‘’Bütün hilene, bütün engellemelerine, bütün antidemokratik uygulamalarına rağmen sandıktan çıktık’’ diyebilecek. Tayyip Erdoğan’ın 25 Haziran’da kazanması, gayrimeşru bir sonuç neticesinde olacaktır. O yüzden de buna demokratik bir seçim, bir cumhurbaşkanlığı seçimi havası veremeyiz. Tekrar tekrar ve her konuşmamda bunu söylüyorum: Muhalefetin bu seçime bir cumhurbaşkanlığı seçimi havası vermemesi gerekiyor. Çünkü biz bir cumhurbaşkanı seçmiyoruz. Eğer bir cumhurbaşkanı seçiyor olsaydık, adayların 5’i de toplumun karşısına çıkabilir, derdini anlatabilirdi. Mesela, ben Meral Hanımı hiç görmüyorum. Ortalıkta yok kadın. Var aslında ortalıkta. Miting yapıyor.

Bozan: Şehir şehir dolaşıyor.

Gültekin: Şehir şehir dolaşıyor, miting yapıyor, konuşuyor. Ama bir cümlesini vermiyorlar. Arkadaş, nasıl ulaşacak bu insanlara? Medyayı kapatmışsın. Tweeter üzerinden kaç kişiye ulaşabilirsin? O hanımefendi ne yapsın da topluma gidip ‘’daha iyi bir Türkiye yapabilirim’’ diye anlatsın. Öbür taraftan, HDP’nin adı geçmiyor kanallarda. %10-%13 oy alacağı beklenen bir partinin adı yok ortalıkta. Türkiye’nin Ana muhalefet partisinin adayı Muharrem İnce’ye 3 dakika veriliyor. 3 dakikalık seçim yayını mı olur? O yüzden Cumhurbaşkanlığı seçimi değil. O yüzden, bu, Türkiye’nin kader seçimi. Demokrasi mi kazanacak, tek adam rejimi mi kazanacak? Çöküş mü, çıkış mı? Toplumun buna karar vermesi lazım. Bunu da çok dramatik hale getirmek istemiyorum. Niye ‘’çöküş mü, çıkış mı?’’ diye söylüyorum? Daha önce de söyledim, tekrarlayayım. Ne kadar tekrarlarsak o kadar iyidir: Tek adam rejimine teslim olmuş bütün ülkeler eninde sonunda çöküyor. Ben bunu kafamdan uydurmuyorum ki. Suriye bundan çöktü, Irak bundan çöktü, Libya bundan çöktü, Venezuela bundan çöktü. Aklına gelebilecek bütün tek adam rejimine teslim olmuş ülkeler, sonunda çöker. Bu, 2 +2 =4 gibidir. Biz de o yüzden seçime ‘’çıkış mı, çöküş mü?’’ diyoruz. Çıkış ne demek? Bu adaylar, yani geriye kalan diğer adaylar, Muharrem İnce, Meral Hanım, Selahattin Demirtaş, Temel Karamollaoğlu, çok demokrat, çok özgürlükçü oldukları için söylemiyoruz bunu. Onlar ‘’tek adam rejimine geçit vermeyeceğiz’’ dedikleri için söylüyoruz. Bu mevcut adaylardan birinin kazanması, demokrasiye ilk adımımızı sağlar, zeminini oluşturabilir. Seçimi kazanmak da yetmeyecek. Çünkü kurumlarımız yok, Çünkü toplumsal barışımız yok. Çünkü kavga, çünkü dediğim gibi, birbirimizin özrüne bile tahammül edemez hale gelmişiz. Çünkü toplumda öfke var. Bu benim en çok korktuğum şeydir. Saddam’ın heykelinin üstüne çıkan bir çocuk vardı, hatırlıyor musun? Böyle büyük bir öfkeyle Saddam’ın heykelinin başına vuruyordu. Toplumda giderek o öfke yayılıyor. Ben bundan çok endişeliyim. O öfkenin dinmesi gerekiyor. O insanlara şunu dememiz lazım: ‘’Öfkeyi anlıyorum. Evet, hepinizi anlıyorum. Yusuf Yerkel’i affetmemenizi de anlıyorum, anlaşılabilir bir şey. Ama yenmemiz lazım. Biraz olgunlaşmamız lazım. Biraz yutkunmamız lazım. Çünkü ülkemizdir. Irak olursak, Suriye olursak bir anlamı yok. Ülkemiz olduğu için, yutkunalım, yutkunalım, yutkunalım… Ta ki bu badireyi atlatana kadar. Atlattıktan sonra zaten hukuk işlemeye başlayacaktır. Kimin ne cezası varsa mutlaka karşılığını alacaktır. Bu ben de olabilirim. Bağımsız bir yargı kurulsun, gelsin bana ‘’Arkadaş, sen de filan vaktinde şöyle bir konuşma yapmıştın’’ desin. Tamam, çekeyim cezamı. Ya da ‘’Şöyle şöyle bir haksızlık yapmıştın’’ desin. Tabii ki çekeyim cezamı. Veyahut Kemal Beyin şu konuşması. Ya da Selahattin Demirtaş’a desinler ki ‘’bilmem şöyle.’’

Selahattin Demirtaş deyince konu buraya geldi; Yusuf Yerkel’in özrünü kabul etmeyen arkadaşların tamamı Selahattin Demirtaş’ın özrünü kabul ettiler. Ben de bunu anlamıyorum. Bundan 2 ay önce Selahattin Demirtaş çıkıp ne dedi? ‘’Hendek politikasında yanlış yaptık, özeleştirimizi vermemiz lazım.’’ Yani ‘’özür diliyorum’’ dedi. Bence çok kıymetli bir şey. Bak, ben ona da çok kıymet veriyorum. Yani Selahattin Demirtaş’a ‘’Yok arkadaş, orada yüzlerce çocuk öldü. Sen de buna destek verdin. Kusurabakma, sen de orada kal’’ diyemeyiz ki. Sonuçta bir siyasetçi çıkıp diyor ki ‘’Yanlış bir öngörüde bulundum ve yanlış yaptım’’ diyor. E şimdi Yusuf Yerkel’in özrünü ‘’o tekmeden dolayı kabul etmiyorum’’ diyenlerin tamamı, Selahattin Demirtaş’ın özrünü kabul etmişler. Yani biz kendimizden olanın özrünü mü kabul edeceğiz? Böyle midir yani? O yüzden diyorum Selahattin Demirtaş’ın da yaptığı yanlış. ‘’Tamam, olur ama bir daha yapma.’’ Ha, orada da suç varsa, çek. Bu ayrı bir mesele. En azından, ‘’ben seninle konuşabilirim, anlaşabilirim sen hatanı gördükten sonra’’ diyebilecek.

Şimdi böyle bir ortamdayız. O yüzden de buna Cumhurbaşkanlığı seçimi demiyoruz. Ben o yüzden buna ‘’Türkiye’nin kader seçimi’’ diyorum. Gençlerin kader seçimi. Gençler geleceklerini, hayatlarını oyluyorlar. Kadınlar, cumhuriyetin onlara verdiği kazanımları oyluyor. Atatürk’ün kolayca kadınlara verdiği hakları oyluyorlar aslında.

Bozan: Peki, Muharrem İnce’nin performansını sorsam? Demirtaş ziyaretini, Hakkâri’ye gidişi, mütedeyyin insanlara verdiği mesajlar; ‘’bir daha asla kimse kimsenin başörtüsünü çıkartamaz’’ türü mesajlar. Bu, Yeni Türkiye diye bahsettiğiniz uzlaşma kültürüne katkı yapan mesajlar mıdır? Sonucu olur mu bunun? Sandıkta sonucunu görür mü Muharrem Bey?

Gültekin: Bence Muharrem İnce iyi gidiyor. Konuşmaları da iyi. Onu da anlıyorum, bir hazırsızlık var, belli. Çünkü iktidarın baskın seçim dediğimiz şeyiyle bir program çerçevesinde yürümüyor. Anladığım kadarıyla içeride bir hazırlık yapılıyor. Ama bugüne kadar verdiği mesajlar, üslup ayarlaması, toplumun diğer kesimlerine mesajları, evet bütün bunlar pozitif. Selahattin Demirtaş’ı ziyaret etmesi, Hakkâri’de miting yapması. Hem Kürt kesiminin acısını hissetmesi, fark etmesi, onlarla konuşmaya çalışması. Öbür taraftan, dönüp, muhafazakâr kesime olabildiğince pozitif mesajlar vermesi. Ama bu öyle bir şey ki, bu, sadece Muharrem İnce’nin yapabileceği bir şey değil. O yüzden işte, tam da bu nedenle söylemiştim. Muharrem İnce böyle çabalar içine girmişken, bir tiyatrocu arkadaş öyle bir tweet attığında, kitle psikolojisi onu Muharrem İnce’ye yazıyor. Kitle psikolojisi böyledir zaten. Onun için kimseyi suçlayamayız.

Mesela ben de bir tweet atsam. Hiçbir partili değilim, CHP’li değilim, HDP’li değilim. Ben de ‘’Erdoğan günü gelince sana hesabını soracağız’’ diye bir tweet atsam, bu, AK Parti tabanında ‘’muhalefet bizi yargılayacak’’ algısı yaratır. Ki ben hiçbir partiden değilim. Çünkü sonuçta muhalif bir kimliğim var. O yüzden, sadece tek başına bir adayın yapabileceği bir performans değil. Sözü olan, topluma ulaşabilen, kanaat önderi pozisyonunda, yazar pozisyonunda, aydın pozisyonundaki herkesin, içindeki öfkeyi yenip, ‘’öteki’yi silmesi ve gerçek demokrat olması lazım. Demokratlık, kafandaki ‘’öteki’yi silmenle ilgili bir şey. Başörtülüden rahatsız olmayacaksın. ‘’Rol yapmak’’ demiyorum, gerçekten olmayacaksın. Kürtlerin hakkını almasından rahatsız olmayacaksın. Ateistten rahatsız olmayacaksın. Eşcinselden rahatsız olmayacaksın. Ermeni vatandaşını buranın 1. sınıf vatandaşı gibi göreceksin. Yani senin bir ‘’öteki’n olmayacak. Demokrat olacaksın ve bunu da siyasetine yansıtacaksın.

Bizim ülkedeki aydın, yazar-çizer takımı ne yazık ki demokrat değiller. O yüzden de Muharrem İnce’nin performansı siyasette tek başına yetmiyor. Bence de doğru bir strateji izliyor. Fakat öbür taraftaki yankı başka bir ses çıkarıyor. Hatırlıyorsan, referandumda -bence de ‘’hayır’’ referandumunda Kemal Bey de çok sağlıklı bir kampanya yürütmüştü o zaman- fakat bir milletvekili Halk TV ‘de çıkıp’’bunları denize dökeceğiz’’ gibi -bence yanlış anlaşılan- yanlış anlaşılmaya müsait bir cümle kullandığı için, yoksa ‘’AK Parti’lileri denize dökeceğiz’i kastetmedi, biliyorum…

Bozan: Ama dolaşıma öyle girdi.

Gültekin: Yanlış anlaşılmaya matuf bir cümle ettiğinizde dolaşıma öyle giriyor ve Kemal Beyin yahut birçok CHP’linin, ‘’hayır’’ kampanyasına katılan birçok insanın emeği bir anlamda heba oluyor. Çünkü iktidar onu alıp kullanıyor. O yüzden de burada sadece Muharrem İnce’nin performansı yetmiyor.

Bozan: Onun kampında görünen insanların da sözlerine ve davranışlarına dikkat etmesi gerekiyor.

Gültekin: ‘’Dikkat etmek’’ demiyorum. Gerçek demokrat olmaları gerekiyor. ‘’Rol yapsınlar’’ da demiyorum. Artık rolden de çıksınlar zaten. Gerçek demokrat olsunlar. Bir başörtülünün duygusunu, bir AK Parti’linin duygusunu anlamaya çalışsınlar. Bir yoksulun, yoksulluk mecburiyetinden dolayı kendini iktidara mahkûm gören o yoksul insanların duygusunu anlamaya çalışsınlar. İdeolojik bir kampın içine sıkışmışlığın… Yani AK Parti’de şu anda bir sıkışmışlık var, ben bilmesem hakikaten bunu söylemem. O kadar çok görüyorum ki. Bunu anlatamıyorum işte o sosyal medyadaki klavye kahramanlarına. AK Parti tabanını biliyorum Orada sıkışmış %20’lik bir kesim var. ‘’Lanet olsun’’ diyor ama gidemiyor.

Bozan: Peki o %20’lik kesimin Muharrem İnce’ye oy verme ihtimali nedir sizce?

Gültekin: Çok düşük.

Bozan: Meral Hanıma oy verme ihtimalleri?

Gültekin: Yine çok düşük. Niye? İki nedeni var. Bir tanesi; referandum 16 Nisan’da yapıldı. 16 Nisan’dan bugüne geleceğimizi biliyorduk zaten. Önümüzde bir seçim var ve orada tek adam rejimini son onay…

Bozan: 2. devrede oynanıp bitecek artık. O ilk devreydi.

Gültekin: Evet. Muhalefet 16 Nisan’dan bugüne kadar durdu, hiçbir şey yapmadı. Yani bu insanlara nasıl ulaşabiliriz, nasıl konuşabiliriz, hangi dili, hangi kelimeleri kullanabiliriz? Nasıl güven verebiliriz?

Bozan: Bu Erdoğan yorgunu kesime ulaşamak için…

Gültekin: Hiçbir çaba içine girmediler. Şimdi burada 2 ay içinde girdiğinde de şöyle bir duygu yaratıyor. ‘’Ha, seçim geldi bizi hatırladın.’’ Hâlbuki bunu 1 yıldır söylemesi gerekiyordu. Hiç yoktur anlamında söylemiyorum. Bunun iki nedeni var. Bir şey söyleyeceğim. Çok basit. Geçen gün bir arkadaşım diyor ki ‘’Deniz Baykal’ın Başkan olduğu dönemde, teşkilatta ağlıyordu CHP’liler.’’ Yani, ne bu adamdan kurtulabiliyoruz, ne de başka bir yere gidebiliyoruz. CHP’liler, Deniz Baykal Başkanken, Deniz Baykal’ın partiyi tıkattığını düşünüyorlar.

Bozan: Ama gidecek yer yok.

Gültekin: Ama ‘’gidecek yerim yok’’ diye ağlaya ağlaya gidip yine CHP’ye oy veriyor. Beni dinleyen CHP’lilerden bu duyguyu yaşamış olanlar varsa, AK Parti’deki o sıkışmışlığı anlarlar. Çünkü o da aynen bu duyguda. Ağlıyor ama başka yere gidemiyor. Niye gidemiyor? Çünkü ‘’Eğer başka bir iktidar gelirse, bu Yusuf Yerkel’e yapılanların 10 katını bana yaparlar, beni de kimse korumaz’’ diyor. Buna benzer bir duygu.

Bozan: Peki, burada Saadet Partisi, Temel Bey bir çıkış olamıyor mu? Milletvekilliğinde ona vermek gibi bu tür varyasyonlar. Çünkü öyle bir şansları da var.

Gültekin: Bu %20’nin refleksine sadece dindarlık üzerinden bakmayın. Kimisi ekonomik gerekçelerle sıkışmış. Şöyle düşünün mesela: .Adam bakıyor ‘’Bu adam yakıyor memleketi’’ diyor. Ama bir taraftan da ‘’Ben onun verdiği 1000TL ile hayatımı sürdürebiliyorum. Acaba başka biri gelip bunu da yok ederse ne yapabilirim?’’ Onun hayatı o 1000TL. Bizim hayatımız Türkiye ya, onun hayatı o 1000TL. O 1000TL’dir Türkiye onun için. Çocuğuna bir sabah ekmek götürebilmektir. ‘’Acaba bunu kaybeder miyim’’ endişesi. Hâlbuki ‘’Kaybetmezsin. Daha fazlasını alman lazım. Bak, adam kendisine bir saray yaptırıyor. O parayla sen 2000TL alırdın normalde’’ diyebilecek ve buna inandıracak o söz.

Referandum döneminde bir nörobilimciden bir sunum aldık referandum çalışması yaparken. Nörobilmci şöyle anlatmıştı: ‘’Karşınızdakini ikna etmenin kategorileri var. Birini ikna etmek için kimin konuştuğunun etkisi %50. Konuşanın ses tonunun etkisi %35. Elindeki veri %8 etki ediyormuş. Beyin böyle çalışıyor.

Tekrar ediyorum: Kim bu? Ahmet. İnanıyor mu? Bunu niye söylüyorum, anlaşılsın diye bir örnek vereceğim. AK Parti seçmenine, lafım onlara ulaşabilsin, bana şalteri kapatmasın diye verdiğim yumuşak mesaj, bu tarafta onlara yalakalık olarak algılanıyor. Hâlbuki benim bir derdim var; şalteri indirip kapatmasın ki sözüm ona ulaşsın, bir şey söyleyebileyim ona. Ne yalakalık edeceğim? Yalakalık etsem içlerinde olurdum. Niye dışına çıkayım ki?

Bir kere, şunu yapması lazım: Bir: Şalterin kapalı olmaması lazım. Kim olduğu önemli. Yani ‘’Bu adam benim düşmanım değil. Rakibim değil. Bu adam bana kötülük yapmaz.’’ Zihin bu konuda açık olacak.

İki: Ses tonunun çok güçlü olması lazımmış demek ki. Öyle diyor nörobilmci. %35 etkisi var ses tonunun.

Üç: %8 sadece veri. Veri nedir? ‘’Biz ekonomiyi şöyle iyi yapacağız’’…

Bozan: Vaatler.

Gültekin: Evet vaatler vs. Eğer bunları kapatmamışsan, yani o %50’lik kısmı açmamışsan, kendini dinler hale getirememişsen, öbürünün bir kıymeti kalmıyor. Bunu yapmaları lazımdı. Yani bu 1 yıl içerisinde kendini dinler hale getirmeleri gerekiyordu. Bu sadece aktörlerin de sorunu değil.

Bir taraftan da, orada yenilmişlik de var. Daha önce de söyledim burada. Ahlaka yenildiler, inanç olarak yenildiler, ideoloji olarak yenildiler. Ak Parti tabanının Türkiye’ye söyleyeceği bir söz kalmadı. Erdoğan’ın yenilgisi diye söylediğim şey buydu. Diyelim ki ben ve sen yıllarca mücadele ediyoruz. Ben ‘’ülke Müslümanlıkla düzelir’’ diyorum. Sen de ‘’Müslümanlığı bu işlere bulaştırma’’ diyorsun. Yıllarca mücadele ediyoruz seninle. Sonunda ben sana yeniliyorum. Dönüp bir de sana ‘’Al abi, başıma Başkan ol’’ diyebilecek olgunluk… Çok ileri bir safhadır o.

Bozan: Herkesten beklemek zor bir şeydir.

Gültekin: Çok zor bir şeydir o. En fazla şunu yapabilirim. Yenildim. ‘’Peki,, haklıymışsın’’ der arkamı dönüp giderim. Yenildiğimi tescillemek adına ‘’Al abi bir de sana mühür basıyorum’’ diyebilmek çok zor. Bunun bir geçiş süreci vardır. O yüzden, ‘’AK Parti tabanına yenilgi duygusunu yaşatmayacak bir aktör gerekiyor’’ demiştim. Geçtik o günleri. Şimdi adaylardan Meral Hanım var, Muharrem İnce var.

Meral Hanımın performansı iyi. Fakat eleştirdiğim bir yönü var. Yanlış yapıyorlar. Bu da anlaşılmıyor. Bunu da söylüyorum, hakikaten anlaşılmıyor. Çünkü önyargıyla bakıyorlar. Meral Hanım biraz fazla ‘’ille ben olacağım’’ diyor. Muhalefette bir duygu birliği oluştur. Mesela bu ‘’Tamam’’ kampanyası. Belli ki orada ortak bir sinerji yaratıyorsun. ‘’Tamam’’ olunca aynı anda HDP’li de ‘’Tamam tweeti atıyor. İYİ Parti’li de atıyor, CHP’li de. Muharrem İnce’nin ’’Benim için esas olan makam değil, ülkedir. 2. tura ben değil, Meral Hanım kalırsa yardımcısı olmaya da razıyım’’ diye bir cümle ediyor ki çok doğru bir şey yaptığını kabul ediyorum. Sonra bunu Meral Hanıma da soruyorlar ‘’Ne diyorsunuz buna?’’ diye. ‘’E demek ki bir bildiği var’’ diye cevap veriyor. İşte onun cevabı bu değil. Onun cevabı şu olmalı: ‘’Tabii ki. Esas olan ülkemizdir. Gerekirse ben de onun yardımcısı olurum’’ demesi gerekiyor.

Şimdi ortalığa bir anket düşürmüşler; 2. tura Meral Hanım kalırsa %100 kazanıyor. Muharrem İnce kalırsa kazanamıyor. Sizin programınızda da söylemiş Aytun Çıray, Genel Başkan Yardımcısı. Bu yanlış bir strateji. Biz Cumhurbaşkanı seçmiyoruz ki. Bana kalırsa, benim görüşüm, Meral Hanım 2. Tura kalırsa kazanamaz. Çünkü toplumun önemli bir kesimiyle barışamadı, o dili geliştiremedi. ‘’AK Parti’den %10 alırım’’ diyor. Hiçbir ankette o yok ki. Ben de izliyorum. Öyle %10’luk bir şey yok. 1-2 puan ya geçmiş, ya geçmemiş. Ama öbür taraftan da %12-%13

Bozan: Tabii burada sağ-sol meselesi üzerinden kurgulama hali var. Ülkede %65-%35 yarılmasında, Erdoğan’ın karşısında sağ bir aday zorlar.

Gültekin: Zaten Türkiye’yi şu anda sağ-sol üzerinden okumak ‘’siyaseti bilmiyorum’’ demektir. ‘’Toplumu okuyamıyorum’’ demektir. Dün bir arkadaşımla konuşuyorum anlatıyor. ‘’Babam ne dindardır, rakısını da içer. Bildiğin Cumhuriyet adamı.’’ Ama arkadaşım benim videolarımı paylaşıyormuş, o yüzden tepki gösteriyormuş ona. Adam şöyle diyormuş: ‘’Tayyip Edoğan’a oy vermemek vatan hainliğidir.’’ Bu adam sağcı değil, dindar değil. Bu adam başka bir seçmen türü artık. Ortada sadece dindarlar yok ki. O yüzden ‘’Levent Gültekin’in videolarını paylaşıyorsun, seni evlatlıktan reddederim’e kadar getirmiş işi neredeyse. ‘’Vatan hainlerine niye bu kadar şey yapıyorsun?’’ diye. O seçmen ne? Nasıl bir tanıma giriyor? Sağ- sol üzerinden bir tanım kalktı artık. Demokrat olanlar- demokrat olmayanlar. İyi insanlar- kötü insanlar.

Bozan: Vicdanlılar- vicdansızlar.

Gültekin: Vicdanlılar- vicdansızlar. Eşitlikten yana olanlar- sadece kendini üstün görenler. Türkiye’yi bütün görenler-Türkiye’yi sadece kendinin zannedenler. İr sürü böyle ayırım vardır. Ama orada sağ-sol ayrımı yok ki. Sağ kim? Sol kim?

Ben sağ kökenden geliyorum, hayatım boyunca sağcı olmadım, ama bana ‘’en çok kiminle anlaşıyorsun?’’ diye sorsan, en çok solcuyla anlaşıyorum. Bir solcuyla oturup konuştuğumda, onun gibi bir Türkiye istiyorum ben de.

Bozan: Peki, son sorum. Zor bir soru, cevap vermeyebilirsiniz. ‘’Onurlu Çıkış Hareketi’’ Türkiye’de ciddi bir kitleyi etkiliyor ve siz de onun bir sözcüsü gibisiniz. Yaklaşan seçimlerde ‘’Onurlu Çıkış Hareketi’’ ne yapacak? Birilerini işaret edecek mi? Şu parti, şu aday diye bir çağrısı olacak mı?

Gültekin: Bir kere, şöyle bir yaklaşım içerisinde değiliz. Bizi anlayan, gönül veren, destek olan arkadaşlara -sağ olsunlar- benim dönüp ‘’şunlara oy verin’’ diyecek ne hakkı kendimde görürüm, ne de kendimi öyle bir pozisyona sokarım. O insanların her birinin aklı var, zekâsı var, onlar bulacaktır. Ama onlara şunu söyleyebilirim: ‘’Türkiye’nin çoğulcu demokrasiye ihtiyacı var. Tek adam rejimi Türkiye’yi yıkıma götürür.’’ Bir kere birinci önceliğimiz parlamentonun güçlü olması lazım. HDP’nin mutlaka Meclis’te olması lazım. Bunu, HDP’yi çok sevdiğim, HDP’yi çok kutsadığım için söylemiyorum. Hiç öyle bir derdim yok. Benim nezdimde MHP neyse, HDP de o. MHP biraz daha fazla faşist. HDP de onun karşı şeyi. O kadar benzetmeyeyim, haksızlık olur. Ama ikisi de kimlik siyaseti yapıyor. Biri biraz daha düzgün yapıyor, öteki de berbat yapıyor. Normal şartlarda ikisine de oy vermem. Çünkü ben hakikaten kimlik siyasetine, inanç siyasetine karşıyım. Hakikaten mezhep siyasetine karşıyım. Ama çoğulculuk adına, toplumun bütün kesimlerinin Meclis’te temsil edilmesi anlamında, HDP’nin Meclis’te olması gerekiyor.

Öbür taraftan, güçlü adayları desteklememiz gerekiyor ki bu cumhurbaşkanlığı seçiminde bir mesafe kat edelim. Yani şunu bilmemiz lazım. Ben onlara çok basit bir şey söylüyorum: ‘’Biz Türkiye’de cumhurbaşkanı seçmiyoruz. Çıkış mı, çöküş mü?’’ Elbette ki onlar çıkıştan yana oy tercihlerini kullanacaklardır. Bu, AK Parti’li seçmen de olabilir. Mesela bana gönül vermiştir AK Parti’lidir, ona da sesleniyorum. Bu, bir iktidar mücadelesi değil. Bu, bir cumhurbaşkanlığı mücadelesi değil. Bu, ‘’memleketi kim yönetecek?’’ mücadelesi değil. Bu, bir ülke çöküşe gitsin mi, gitmesin mi? ‘ye onay vermektir. O onayı veren el olma. Yarın, Allah muhafaza, ülkemizde bir iç savaş, bir çatışma bir yıkım, öyle bir şeye geldiğimizde ‘’Ben de buna mühür basmıştım’’ diyecek pozisyonda olma.

Şunu da demiyorum oradaki arkadaşlara, o AK Parti’lilere: ‘’Bu aktörlerin hepsi güllük gülistanlık. Git gönül rahatlığıyla onlara oy ver’’ de demiyorum. Bazen de şunu deriz: ‘’En azından bu kötülüğü, bu gidişi, bu yıkımı durdurmak için şurada pozisyon alayım.’’ Örnek veriyorum: Stratejik olarak, HDP’nin olması lazım, HDP’ye, İYİ Parti’nin, MHP’nin yerini alması lazım, ‘’İYİ Parti biraz daha iyi’’ deyip birileri İYİ Parti’ye verebilir. Hazır Muharrem İnce’de bir yumuşama var, yumuşama derken pozitif…

Bozan: Toparlayıcı, uzlaşmacı bir üslup var.

Gültekin: ‘’O zaman ona oy vereyim, destek vereyim, daha da ileriye gitsin.’’ Bu toparlayıcı mesajın sonunda oyunda ilerleme olmazsa, insanlar geriye dönüyorlar. İleri doğru sarmıyor, geriye doğru sarıyorlar. Niye? Çünkü ‘’Bir şey yaptım karşılık bulmadı’’ diye kendi eski haline geri dönüyor. Onlara söyleyeceğim bu: Demokrasiye oy versinler. Çıkışa oy versinler. Bu seçimi kazanmak demek, Türkiye’de cumhurbaşkanı seçmek değil. Daha çok iş var. Çünkü kimin kazandığı meselesinden öte, önümüzde korkunç bir ekonomik kâbus var. Onun altında toplumsal bütünlük var. Kurumlar yok. Yani gitmiş olması yetmiyor. Asıl bundan sonra ‘’ülke nasıl toparlanacak?’’ kısmı masada duruyor. Devam edeceğiz. Biz de şimdi kendimizce, olabildiğince destek oluyoruz. Yeter ki ülke buradan yıkıma gitmesin. Konuşuyoruz, ediyoruz. Ama 25 Haziran seçim sonucuna göre oturup yeniden değerlendireceğiz. Bizim ‘’Onurlu Çıkış Hareketi’nin temel felsefesi, bu kabı değiştirmektir. Bu kabı değiştirmek için her yolu deneyeceğiz. Bu kabı değiştirene kadar da mücadelemiz sürecek. ‘’O kabın içinde biz olalım’’ meselesi değil. Toplumun bütünü toplanıp yeni bir kap yapacaklar. Sadece Alevi’lerin, sadece dindarların, sadece Kürtlerin, sadece ülkücülerin yaptığı kapla olmaz. Buraya yeni bir kap koyacağız. O kabın içine girenler de, o kaba göre siyaset yapacaklar. O kaba da toplumun bütünü şekil versin. Onlar gelsin, yeni bir Türkiye, yeni bir siyaset anlayışı, yeni bir partiler kanunu, yeni bir bürokrasi anlayışı, yeni yapısal reformlar, yeni bir Türkiye, barışçı, eşitlikçi, özgürlükçü ve çoğulcu. Ve hukuk. Bu temel değerler etrafında yeni bir Türkiye kursunlar, yeni bir siyaset anlayışı ortaya koysunlar, ondan sonra işimize bakalım. Ama tekrar söylüyorum: Siyasi anlayış değişmeden, sadece aktörler değişerek Türkiye düzlüğe çıkmaz.

Bozan: Peki, çok teşekkür ederim Levent Gültekin.

Gültekin: Ben teşekkür ediyorum. .

Bozan: Evet, Medyascope.tv özel yayınında Levent Gültekin konuğumuzdu. Kendisiyle, adaylık süreci ve seçime ilişkin iktidar ve muhalefet performanslarını değerlendirdik. Bir sonraki yayında görüşmek üzere. Hoşça kalın.

 

 

 

 

Tania Taşçıoğlu

17 Mayıs 2018

Süre: 46.15