Ekran Resmi 2018-05-16 18.23.40

Transatlantik: Filistin sorunu, Irak seçimleri, 24 Haziran seçimleri ve ABD, Hakan Atilla davası

 

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

 

RUŞEN ÇAKIR : Merhaba, iyi günler. Yeni bir Transatlantik’le karşınızdayız. Washington’da Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’la yoğun bir gündem konuşacağız. Tabii ki önce Filistin meselesiyle başlayacağız. Gönül, ne diyorsun? Filistin dünyada çok büyük bir infial yarattı. Ve bunun birinci derecede sorumlusu olarak da ABD Başkanı Donald Trump gösteriliyor. Büyükelçiliği Kudüs’e taşıma kararı ve İsrail’deki Netanyahu yönetimine kayıtsız şartsız desteği. Neler konuşuluyor ABD’de? Bu olay, Türkiye’deki kadar insanî boyutuyla yankılanmamış olabilir; ama yine de herhalde gündemde önemli bir yer işgal ediyor olsa gerek.

 

Gönül Tol: İşgal ediyor ; ama bir tartışma var aslında : Ana akım medya çok eleştiri aldı ; çünkü İsrail saldırısından bahsederken –mesela New York Times– “öldürüldüler” dahi demedi. “Filistinliler öldü” dedi ve büyük tepkiye sebep oldu. Tabii Washington pek çok farklı grubun temsil edildiği bir yer. O yüzden İsrail yönetimine karşı olan gruplar çok eleştirdi. Hem Trump’ın kararını eleştirdi, hem İsrail’in bu saldırısını eleştirdi. Bence evet, Trump’ın Kudüs kararı önemli ; ama genel olarak bölgesel konjonktüre bir baktığımızda, aslında sadece Trump’ın Kudüs kararı değil, diğer bölgesel dinamiklerin de İsrail’in elini ne kadar güçlendirdiğini görüyoruz. İsrail’in böyle bir şey yapma cesaretini göstermesinin sebebi var bölgede. Yani baktığımızda, Arap devletlerinden çok sert tepkiler gelmedi. Neredeyse en sert tepkiyi gösteren ülke Türkiye. Zannediyorum sadece Türkiye ve Güney Afrika Cumhuriyeti diplomatları çekti. Bu şunu gösteriyor: Aslında bölgede gelinen noktada İsrail kendini çok güvende hissediyor — pek çok anlamda. Bunda tabii Kudüs kararının etkisi var. Ayrıca Trump’ın İran kararı, İran’la nükleer anlaşmadan çekilme kararı var. Genel olarak İran’ın bölgede gerilediğini görüyoruz. Birazdan Irak seçimlerini de konuşuruz — yansıtması açısından önemli. Genel olarak bir şey var bölgede ; yani geleceğe baktığınızda, bundan birkaç yıl sonra İsrail İran’ın artık bölgesel faaliyetinin azalabileceğini görebiliyor. İran’ın elinin zayıfladığını görüyor. Bu İran nükleer anlaşması dediğimizde de, muhtemelen çok daha büyük problemlerle başa çıkması gerekecek. Avrupalılar her ne kadar biz anlaşmaya sadığız dese de, günün sonunda birçok firma… — zaten burada bakanlık da açıkladı ; Amerikalılar, « İran’la iş yapan Avrupalı şirketleri de hedef alacağız » dediler. Dolayısıyla bence en nihayetinde İran şuna kanaat getirecek, Avrupalılar ne kadar büyük sözler verirlerse versinler, bu anlaşmanın içerisinde Amerika olmadan kalmak çok güç olacak. Bu da tabii İran ekonomisine büyük bir darbe vuracak. Bu bir.

 

Gönül, sözünü kesip bir şey soracağım : Bugün, biliyorsun, İran Cumhurbaşkanı Özel Temsilcisi geldi Ankara’ya. Ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüştü. Zaten Türkiye’yle İran arasında bir yakınlaşma –Suriye üzerinden ve başka konularda– vardı. Bu gelişmeler, Filistin meselesi, tekrar bu Ankara-Tahran yakınlaşmasını daha da hızlandıracağa benziyor diyebilir miyiz?

 

Tol: Yani öyle bir ilişki çeşidi var ki Türkiye ve İran arasında. Konjonktürel olarak yakınlaşıyorlar, uzaklaşıyorlar, geriliyorlar. Fakat şu net: Ne kadar sıkıntı yaşanırsa yaşansın, ilişkiler hiçbir zaman kopma noktasına gelmiyor. Çünkü özellikle Türkiye açısından bir enerji bağımlılığı var İran’a. Ve her iki ülke de diğeriyle dengeli bir ilişki tutturmaya çalışıyor. Dolayısıyla bugün gelinen noktada, evet, yakınlaşılabilir. Gazze meselesinde yakınlaşılabilir. Türkiye’nin aldığı tavır, Amerika’nın nükleer kararından sonra aldığı tavır tabii İran’ın hoşuna gitmiştir. Fakat her zaman ilişkilerde bir miktar tansiyon, bir miktar gerilim, çekişme olacaktır. Ama aynı zamanda işbirliği alanları da var. İkinci bir noktayı da söylemek istiyorum : İsrail neden bu kadar kendini güvende hissediyor? Bölgeye bakın. İsrail barışçıl protesto yapan insanlara saldırıyor, altmış kişi ölüyor. Binlerce insan yaralanıyor. Ve o kadar cılız sesler çıkıyor ki bölgeden. Zaten biliyorsunuz, Suudi Arabistan veliaht-prensi Muhammed Salman’ın Filistinlilere baskı yaptığını duymuştuk. « Artık İsrail’le masaya oturma zamanı geldi » demişti. Bahreyn açıklama yapıyor : « İsrail’İn İran’a karşı kendini savunma hakkı vardır » diyor. Ama baktığınızda zaten Mısır, Gazze ablukasının devam ettirilmesini sağlayan ülkelerden bir tanesi. Yani Müslüman coğrafya, Arap ülkelerine baktığınızda halk rahatsızlık duysa da bir yakınlaşma var İsrail’le — özellikle Körfez ülkeleri arasında. Tabii böyle bir konjonktürde bir taraftan Trump yönetimi yüzde yüz arkasında İsrail’in. Diğer taraftan İran’ın başı dertte bölgede. Ve diğer büyük Müslüman ülkeler, Suudi Arabistan ve Mısır İsrail’le yakın çalışıyorlar. Böyle bir ortamda tabii ki böyle bir saldırı yapmaya cesaret gösterir İsrail.

 

Ömer, seninle biraz olayın Türkiye-İsrail ilişkileri boyutunu daha öne çıkartalım istiyorum. Çünkü biliyorsun ilişkiler düzeldi. Karşılıklı büyükelçiler yollandı. Her ne kadar Trump’ın kararından sonra yine bir sertleşme olduysa da, bu olaydan sonra çok sertleşti. Diplomatik temsilcilerin terk etmeleri istendi karşılıklı. Aynı zamanda Cumhurbaşkanı Erdoğan’la Netanyahu arasında sosyal medya üzerinden de bir kapışma var. Biraz önce gördüm, Netanyahu’nun oğlu Instagram’da çok acayip bir şey paylaşmış — Türkiye aleyhine falan. Bu Türkiye-İsrail ilişkileri bu olayda yine koptu gibi gözüküyor. Bu aldatıcı bir görüntü mü?

 

Taşpınar: Aldatıcı bir görüntü değil. Erdoğan ve Netanyahu’yu aşan yapısal sorunlar var bu ilişkide. Bazı kesimler diyorlar ki Netanyahu ve Erdoğan dışında daha aklı selim insanlar bu ülkeleri yönetiyor olsa, mesela İsrail’de bir sol yönetim, Türkiye’de başka bir yönetim olsa, İsrail ve Türkiye’nin aslında bölgesel çıkarları örtüşüyor diyenler var. Gerçekten de soğukkanlı baktığımda belirli açılardan örtüşüyor ve sanki Erdoğan ve Netanyahu’yu suçlamak mümkünmüş gibi geliyor. Mesela Suriye’de istikrar hem Türkiye’nin hem de İsrail’in istediği bir şey. Enerji konusunda ortak projelerin yapılması, İran’ın tecrit edilmesi — İran’ın bölgedeki rolü Türkiye’yi de İran’ı rahatsız ediyor sözde. Fakat ortada çok ciddi bir mesele var. Türk-İsrail ilişkilerinin devam edebilmesi için, bu ilişkilerin sağlıklı bir yapıya kavuşması için bölgede huzur olması gerekiyor. En azından İsrail-Filistin cephesinde savaş yaşanmaması gerekiyor. İlişkilerin altın dönemine gidersek, 90’lı yıllarda Erbakan döneminde, Refah-Yol koalisyonu döneminde sağlanan bir anlaşma vardı, stratejik ortaklık anlaşması neredeyse. Askerî açıdan İsrail hava kuvvetlerinin Konya Üssü’nü kullanmasına izin veren bir anlaşmaydı bu. Bu tür anlaşmalar 90’lı yıllarda altın dönemde Erbakan’a rağmen nasıl imzalanıyordu? Tabii TSK ön plandaydı, askerî vesayet vardı ; ama TSK bile bence bu imzayı atamazdı, eğer Oslo barış süreci olmasaydı. Eğer o dönem göstermelik de olsa, kozmetik de olsa bir barış süreci yaşanmıyor olsaydı. Keza gene Erdoğan döneminde ilk defa Türkiye Cumhuriyeti’nde Parlamento’da bir İsrail başkanı konuştu. Şimon Perez geldi konuştu. Bu da neyin sayesinde olmuştu? Türkiye’de o dönem yine bir barış süreci vardı, Türkiye kendisi İsrail’le Suriye arasında arabuluculuk yapıyordu. Yani söylemek istediğim şu: Bu Filistin cephesi ve Ortadoğu’daki çalkantı biraz durulmadıkça Türkiye-İsrail meselesi durulmayacak. Bir de Hamas boyutu var — ki Hamas zaten bölgede kutuplaşma yaratıyor. Hamas bildiğimiz Filistin’in Müslüman Kardeşler örgütü. Yani Mısır’ın gözünde Hamas bir terörist örgüt. Suudi Arabistan’ın gözünde bir terörist örgüt. Tabii ki Hamas nedeniyle bunlar yaşanıyor deyince, o ülkeler bir bakıma Filistin meselesi dışında bir Hamas meselesi görüyorlar. Türkiye de Hamas’ı sahiplenen bir ülke. Katar’la beraber, gerektiğinde İran’la beraber direniş cephesinin içinde bir ülke. Dolayısıyla bütün bunlar aslında gösteriyor ki ilişkide çok ciddi yapısal sorunlar var. Fakat bu yapısal sorunlara rağmen mucizevi bir şekilde ekonomik ilişkiler devam ediyor. İki ülkenin şansı güçlü ortak özel sektör projelerinin olması, ticaretin canlı olması, iki ülkenin küreselleşmeyle bütünleşmiş olması, iki ülkenin de elinde petrol olmaması nedeniyle bir bakıma ekonomik üretkenliğe dayalı bir sistem içinde olmaları ve ticaret devam ediyor. Dolayısıyla yapılabilecek tek şey bence Türkiye-İsrail ilişkilerinde olumlu, siyasetten arınmış bir şekilde ekonomik, ticari ilişkilerin devam etmesini sağlamak.

 

Peki bu Cuma günü biliyorsun, Cumhurbaşkanı’nın çağrısıyla Yenikapı’da bir miting düzenlenecek, İsrail’i protesto mitingi. Kimileri buradan çok ciddi bir gerginliğin tırmanmasını beklerken, kimileri de açıkçası –muhalefet partileri özellikle–, hükümetin birtakım yaptırımlar uygulamak yerine böyle mitinglerle –nasıl diyeyim?– durumu kurtarmak istediği iddiasını dile getiriyorlar. Sen hangi görüştesin?

 

Taşpınar: Şimdi tabii HDP kendisi parlamentoya bir öneri getirmek istedi. İsrail’le ticaret dahil bütün ilişkileri gözden geçirelim diye. Buna ne iktidar ne muhalefet yanaştı. Kanımca bu ekonomik yaptırımlar meselesine Türkiye çok girmek istemiyor. Türkiye’de, zaten genellikle yaptırımlar çok işe yaramıyor yönünde bir söylem var. İran’a karşı da Türkiye yaptırım uygulamak istemiyor. Tabii Türkiye seçim döneminde. Şu anda bir mitingle, büyük bir gösterişle –veya İslam Konferansı Örgütü’nü yine Cuma günü olağanüstü bir toplantıya çağırdı Türkiye–, bu tür adımlarla AK Parti bu seçim döneminde bu İslamî meseleyi aynı zamanda Türkiye’nin milli davası gibi göstermeye çalışarak –yani işin içinde Hamas var demeden, « Bu Filistin meselesidir » diyerek–, muhalefeti de fazla işin içine sokmadan –muhalefet de bu konuda görebildiğim kadarıyla, Kemal Kılıçdaroğlu da sahiplenmeye çalışıyor bu meseleyi– AK Parti kendisi bunu bir milli dava hâline getirerek seçim döneminde siyasî rant toplamaya çalışıyor — ki bu gayet normal. Dış politikada da popülizm yapılacaksa şu anda bir fırsat sağlıyor Erdoğan’a bu.

 

Evet, Gönül, Irak’a geçelim. Irak seçimleri çok fazla yankı bulmadı sanki. Aslında tam ne olduğu da anlaşılmadı. Her şeyden önce katılımın çok düşük olduğu söyleniyor. Mukteda Sadr’ın güçlü çıktığı söyleniyor. Sen bir toparlasana. Tam olarak Irak’ta ne çıktı? Şu âna kadarki tablo ne gösteriyor bize?

 

Tol: Evet, katılım çok düşük oldu. Yüzde 44 civarında — ki bu çok önemli bir gösterge aslında. Ondan önceki seçimlerde, 2005’te yüzde 80’di, daha sonra yüzde 60’tı. Katılımın bu kadar düşük olması aslında Iraklıların siyasî sürece olan güveninin ne kadar sarsıldığını gösteriyor. Bu önemli. Evet, aslında pek çok insanın beklemediği şekilde Şii lider Mukteda Sadr birinci geldi seçimlerde. İkinci isim onun ardından Hadi el Emir denen, İran’a yakın bir lider. Ve Abadi, mevcut başbakanı üçüncü sıraya oturdu. Bu çok büyük bir sürpriz. Çünkü pek çok insan şunu bekliyordu: Abadi çok yüksek performans gösterecek seçimlerde. Çünkü Aralık ayında IŞİD varlığına son verildi. Iraklı Kürtlerin referandum talebine karşı çok kararlı bir duruş sergiledi Abadi. Dolayısıyla bütün bunları oy olarak devşirecek. Ve aynı zamanda İran’a karşı biraz mesafeli durmaya çalıştı. Bütün bunlar kendisine oy olarak gelecek diye bekleniyordu. Bu olmadı. Ve Sadr’ın bu kadar iyi bir performans göstermiş olması pek çok ülkeyi –buna Türkiye de dahil, Amerika ve İran da dahil–, endişelendirecek bir gelişme. Bunun altını çizmek gerekiyor. Şunu da söylemek gerekiyor aslında: Seçimlerin kazananı Irak milliyetçiliği. Onu söylemek gerekiyor. Ve en çok burada sekteye uğrayan, siyaseti sekteye uğrayacak olan ülke İran gibi görünüyor. Çünkü Sadr’ın daha evvel –yani bütün kampanyasında da kendisi aday değildi, fakat onun liderliğindeki koalisyon– İran-karşıtı bir siyasetle gündeme geldi.

Ve temel olarak söyledikleri şey şuydu: Irak Iraklılarındır. Yani ne İran’ı istiyoruz, ne Türkiye’yi istiyoruz, ne Amerika’yı istiyoruz. Ve bu milliyetçi söylemin aslında halk arasında ne kadar tuttuğunu gördük. Bu önemli bir gelişme. Ve bence birkaç husus daha var bu seçimlerin gösterdiği. Birincisi, Irak halkı oy verirken etnik kimliğe dayalı ya da etnik kimlik dışında da sınıf kimliğine dair, mesela çok kimlik bazlı oy vermediğini gördük. Mesela Şii kentlerde Sünni adaylar çok iyi performans gösterdi. Sünni kentlerde Şii adaylar iyi performans gösterdi. Mesela Necef gibi İslamî karakteri çok kuvvetli olan bir yerde komünist bir aday parlamentoya gönderildi. Dolayısıyla seçim sonuçlarına baktığımızda, kimlik siyasetinden Irak halkının sıkıldığını görüyoruz. Diğer taraftan o yer etmiş isimlerin, o hani tek adamlığa oynayan Maliki gibi adamların oy kaybettiğini görüyoruz. Maliki bu seçimlerde mesela 2014’te aldığı seçimlerden yüzde 85 daha az oy aldı. Bu çok önemli bir gelişme. Bu da işte o tek adamlığa oynayan siyasetçilere Irak halkının prim vermediğini gösteriyor. Ve dediğim gibi üçüncü olarak da İran faktörü çok önemli. İran’ın desteklediği iki tane blok var. O oyların yüzde 20’sine yakınını aldı. Kaldı ki bu iki blok da zaten kampanyalarında mümkün olduğunca İran’dan uzak durmaya çalıştılar. Biz siyasî reform getireceğiz söylemiyle ortaya çıktılar. O yüzden İran’ın etkisinin çok ciddi şekilde azaldığını görüyoruz. Ve seçimler için son olarak şunu söyleyeyim: Amerika için çok büyük bir şok oldu. Çünkü Abadi’nin kazanacağından eminlerdi. Amerikan etkisinin Irak’ta azalmasına sebep olacak bu. Aslında Türkiye de seçimin kaybedenlerinden bir tanesi. Çünkü söylediğim gibi Şii Es-Sadr daha evvel Türkiye’nin Başika’dan güçlerini çekmesi konusunda destekçilerini mobilize etmişti. Protestolar olmuştu Türk Büyükelçiliği önünde. Ve en son bir açıklama yaparak, “Bağdat ve Ankara’nın seçimlerden sonra PKK’ya karşı ortak bir operasyon için anlaştığı söyleniyor, böyle bir şey yok. Bağdat kesinlikle herhangi bir ortak operasyona girmemeli ve Türkiye bütünüyle Irak’tan çekilmeli” demişti. Dolayısıyla bunlar kötü gelişmeler. Fakat şunun altını çizmek gerekiyor: Irak siyaseti ve Irak seçim sistemi çok komplike bir sistem. Bir hükümet kurmak çok güç. Çok uzun aylar aldığını gördük daha evvelki seçimlerde. Koalisyonlar kurulacak. Dolayısıyla seçimlerde birinci gelmek çok kez bütünüyle bir hükümet kurma ya da bütünüyle kendi vizyonunu hükümete taşıyabilme anlamına gelmiyor. Çünkü koalisyonlar kurulması gerekiyor. O yüzden zorlu bir süreç var gibi görünüyor.

 

Ömer, Irak konusunda söyleyeceklerin varsa ekle. Yoksa kaldığımız yerden 24 Haziran, Türkiye’de yapılacak olan seçimlerin orada nasıl görüldüğü konusunda iki haftadır konuşuyoruz, onları biraz güncelleyelim. Yeni birtakım tartışmalar, değerlendirmeler var mı?

 

Taşpınar: Şimdi Gönül’ün söylediklerine ek olarak biraz Irak’taki ekonomiden bahsedebiliriz. Irak’ta 2012 dönemine göre ekonomi yüzde 25 oranında küçülmüş durumda. Yani kişi başına düşen gelir dolar bazında yüzde 25 üstü, 30’a yakın azalmış durumda. Enflasyon var. Ayrıca da çok ciddi bu seçimlere damgasını vuran bir yolsuzluk meselesi var. Bu yolsuzluk meselesi öyle boyutlara ulaştı ki; halkın gözünde, özellikle dindar halkın gözünde, Ayetullah Sistani’ye bakan dindar Şii kesimlerin gözünde daha laik kimlikli politikacılar, Maliki olsun, Abadi olsun, bunlar yolsuzluğun parçası yönünde açıklamalar geldi. Ve Sistani ve ayetullahlar daha önce, “Seçime katılmak gereklidir, farzdır” derken, bu sefer, “Gerekirse protesto edin, seçimlere katılmayın” dediler. Dolayısıyla bu ekonomik gidişata, yolsuzluğa karşı bir din tepkisi de oluştu. Sadr’ın bir dinî kimliği var. O açıdan da bakmak gerekiyor. Yani bütün iktidar bloku, şu âna kadar yönetmiş olanlar cezalandırıldı. Daha beklenmedik bir parti ortaya çıktı. Ve Abadi’nin zafer ittifakının –ki zaferden çok emin gözüküyordu, batı basını da Abadi’nin zaferinden emin gözüküyordu; çünkü nihayetinde IŞİD bozguna uğratıldı, Abadi bir şekilde aynı zamanda Kürt referandumunu durdurdu ve en önemlisi Kerkük’ü geri kazandı– bütün bunlara rağmen kaybetmiş olması, aynı zamanda şunu akla getiriyor: IŞİD onun döneminde bu kadar güçlendi. Aynı zamanda da Şii politikacıların içinde olduğu bir blokun parçası. Ve tabii ki yolsuzluklar da, yolsuzluklara karşı da çok ciddi mücadele edemiyor. Ekonomik dengeleri iyi görmek gerekiyor burada. Gönül’ün dediğine katılıyorum. Hep bir mesele vardır Irak’ta: Irak ne kadar Şii, ne kadar Arap diye. Burada kazanan Irak’ın Arap kimliği oldu diyebiliriz. Çünkü Mukteda Sadr Suudi Arabistan’la iyi ilişkiler kurmak isteyen ve mezhepçilikten çıkmamız gerekiyor diyen bir dinî lider sonuçta. Şimdi 24 Haziran’a dönecek olursak; Batı’nın tepkisi, Batı’da ne konuşuluyor? Yavaş yavaş Türkiye’deki psikoloji ve Erdoğan bu seçimleri kaybedebilir algısı Batı basınında da –daha önce de bundan bahsettik– oturmaya başlıyor. Sosyal medyadaki bu “Tamam” olayı çok ilgi gördü. Erdoğan’ın yeni söyleyecek bir şeyi olmaması ve CHP’nin bu sefer çok daha heyecan veren bir aday ve söylemle sahaya inmiş olması gerçekten ilgi görüyor. Burada bilinmeyen bir mesele –herkesin kafasında, senin de zannediyorum dünkü analizinde bahsettiğin– Meral Akşener meselesi. Yani o nerede duruyor? O ne yapabilir? O Parlamento’da ne kadar güçlü bir şekilde yer bulabilir? İkinci turda Muharrem İnce geçerse — ki onun geçeceği yönünde bence yavaş yavaş oluşan bir algı var. Çünkü Muharrem İnce gerçekten başarılı. CHP’den İYİ Parti’ye çok fazla oy kaymayacak anlamına geliyor bu, Kürtlerden de oy alabilir. Acaba Akşener yeterince destek verir mi Muharrem İnce’ye gibi konular, en azından gazetecilerin bizim gibi think tank’çilere sordukları sorular arasında.

 

Gönül, sen ne dersin? Bugünlerde herhalde Türkiye’yle ilgili sana soranlar en çok seçimi soruyorlardır. En çok neyi soruyorlar?

 

Tol: Hem medyadan gelen sorular var, hem de buradaki yabancı büyükelçiliklerin çok brifing talebi oldu. Ve hatta bir kısmıyla Muharrem İnce’nin adaylığı kesinleşmeden evvel konuşmuştuk, yani kısa bir zaman önce. Şimdi bütün o büyükelçilikler yeniden brifing talep ettiler. Birkaçıyla görüştüm. Hepsi –aslında Ömer’in söylediği üzerine söylüyorum bunu–, hepsinin söylediği şu: Aslında CHP’nin Muharrem İnce’yi aday göstermesi Meral Akşener’in yıldızını söndürdü ve bir heyecan yarattı. Bence CHP tabanında değil, aslında muhalefet tabanında bir heyecan yarattı algısı var. O yüzden aslında ilk kez gerçekten Erdoğan’sız bir Türkiye olabilir mi olasılığını değerlendirmeye başladıklarını söylüyorlar. Bu tabii çok önemli bir gelişme. Ve diğer sorulan bir soru da Muharrem İnce kazanırsa eğer, Batı’yla ilişkiler nasıl olur? Tabii görüştüğüm büyükelçilikler arasında Ortadoğu’daki büyükelçilikler de var. Herkesin sorduğu şey, “Bölge siyaseti nasıl etkilenir?” Ortadoğu siyaseti… Şöyle bir algı da var, özellikle Avrupa büyükelçiliklerinin temsilcileri şunu da söylüyor: Daha ılımlı, Avrupa’yla ilişkiler konusunda daha ılımlı bir söylemi var. Ve demokratikleşme konusunda, eğer demokratikleşmeyi yeniden rayına oturtursa Avrupa Birliği ile daha sağlıklı ilişkiler kurabilir, tansiyon düzeltilebilir algısı var. Yani genel olarak bir pozitif algı var Muharrem İnce’yle ilgili. Fakat muhalefetle ilgili de, genel olarak yani Saadet Partisi’nin söylemi, Karamollaoğlu’nun söylemi, bütün bunlar takdir ediliyor. Ve benim de gördüğüm şey, gerçekten bütün muhalefet partileri kendi o dar kimliklerini aşan söylemlerde bulunuyorlar. İşte CHP’nin söylemi, Muharrem İnce’nin söylemi, Selahattin Demirtaş’ı ziyaret etmesi, işte Hakkâri’yi ziyaret etmesi; bu kendini aşan, tabanını aşan bir hareketti. Temel Karamollaoğlu’nun “Bu memleketin tek derdi başörtüsü sorunu değildir” demesi. Bütün bunlar, HDP’nin aynı şekilde, yani kendi o dar kimlik siyasetlerini aşan söylemlerde bulunuyorlar. Sadece Meral Akşener bunu yapamıyor. Meral Akşener her ne kadar işte “Selahattin Demirtaş’ın içeride olması adil değildir” dese de, bu çok cılız, geç kalmış bir tepki. Muhalefet içerisindeki diğer partiler bu kadar kendilerini yenilemeye çalışırlarken Meral Akşener hâlâ MHP’nin yeni bir kadrosu, yeni yüzlerde MHP’nin bir devamı olarak görülüyor. Ve bence bu, burada konuşan insanlar tarafından da fark ediliyor. Meral Akşener’in söylem üretememesi — ki çok kısa süre evvel hatırlarsanız pek çok yayın kuruluşu, Batılı yayın organı Meral Akşener üzerine onun profilini irdeleyen yazılar yazmıştı. Ve pek çoğu da Meral Akşener’i Türk demokrasisini kurtaracak kadın olarak göstermişlerdi. Şimdi o algı tersine çevrilmiş gibi görünüyor.

 

Ömer, kapatırken şeyi sormak istiyorum, Hakan Atilla davasında bugün karar bekleniyor. Uzun zamandır unutmuştuk, ama şu anda biz yayın yaparken görülüyor olması lazım dava. Ne diyorsun, oradan nasıl bir şey çıkabilir? Özellikle olayın bir ekonomik boyutu söz konusu herhalde.

 

Taşpınar: Şimdi bu davanın sonucu, gelecek rakamlara çok bağlı. Yani rakamlar Türk ekonomisini, özellikle finans sektörünü, bankacılık sektörünü ciddi şekilde etkileyebilir. Ve kontekst çok önemli. Türkiye şu anda bir seçim döneminde. Ve ekonomi bıçak sırtında. Özellikle Türk lirası inanılmaz derecede değer kaybediyor. Ve bu değer kaybında Tayyip Erdoğan’ın her konuşması o kırılganlığı artırıyor. Bloomberg’le yaptığı konuşmada Hakan Atilla ve Halkbank meselesinde, “Bu Türkiye’ye karşı bir komplo, Türkiye’ye karşı bir tutumdur. Türkiye’nin güçlenmesini istemeyenlerin bir komplosudur” demesi, aynı zamanda faizle ilgili görüşlerini, Merkez Bankası’yla ilgili görüşlerini sonuna kadar savunması, piyasalarda zaten mevcut olan tedirginliği daha da artırıyor. Şimdi bunlar üzerine ekonominin bu kadar belirleyici olduğu bir seçim döneminde bu kararın çıkacak olması, rakamların da benim görebildiğim kadarıyla yüksek olması, yani cezanın yüksek olması daha da artıracak. Yani sadece finansal açıdan, zaten Türkiye’de oluşmakta olan bir deprem değil bu, aynı zamanda siyasî açıdan da Türk-Amerikan ilişkilerinde daha da ciddi bir meseleye doğru gidiyoruz. Çünkü bu finansal boyutu dışında bir de tabii Türkiye’ye karşı S-400’ler nedeniyle, aynı zamanda Rahip Brunson’ın içeride olması nedeniyle Amerikan Kongresi’nde bekleyen siyasî yaptırımlar, askerî yaptırımlar var. Dolayısıyla tam seçimlere girdiği dönemde Türkiye’nin, Amerika’yla ilişkilerinde ve ekonomiyi son derece etkileyebilecek bir karar çıkacak. Bana göre bu doların artışını Türkiye’de, önlenemez artışını daha da ivmelendirecek bir gelişme olacak.

 

Evet, burada noktayı koyalım. Ömer Taşpınar’a, Gönül Tol’a çok teşekkürler. Yine verimli bir Transatlantik gerçekleştirdik sayelerinde. İzleyicilerimize de bizi izledikleri için teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere.