erdogan-1

Erdoğan’ın stratejisi: El artırarak kaçış

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba iyi günler, iyi haftalar. Önce, başlığı izah etmeme izin verin, “Erdoğan’ın stratejisi olarak el artırarak kaçma” dedim. Bu aslında Fransızca bir tabir: “Fuite en avant”, yani tam Türkçe karşılığı “ileriye doğru kaçış” olarak adlandırılabilir. Fransızca’da gündelik hayatta da kullanılan, ama daha çok siyasette kullanılan bir kavram. Bunun tam Türkçe karşılığı değişik durumlarda, değişik şekillerde çevrilebiliyor; burada da bu çeviriyi, bu konularda Fransızca’ya benden çok daha fazla hâkim olan arkadaşım Haldun Bayrı’ya sordum, onun önerisiyle başlığı “El artırarak kaçma” olarak belirledik.
Bu, Erdoğan’ın stratejisinin böyle olduğu, yani Fransızca bu tabirle açıklanabileceğinin patenti de bende değil. Bugün, bir toplantıda, Fransızların da olduğu bir toplantıda, uzun yıllar Türkiye’de bürokrasinin üst kademelerinde de görev yapmış bir akademisyenin –Türk bir akademisyenin– saptaması bu. O söyledi; kendisinden izin alma imkânım olmadığı için adını veremeyeceğim, ama bu benim saptamam değil. Ancak onun bu saptamasını katıldığıma özellikle vurgulamak istiyorum ve kendisine gıyabında teşekkür etmek istiyorum; çünkü uzun yıllardır gazeteci olarak takip ettiğim Tayyip Erdoğan’ın stratejisini en iyi açıklayan kavram herhalde bu olsa gerek.

“Diklenerek dik durmaya çalışmak”

Bu nasıl bir açıklama? Sıkıştığı anlarda geri adım atmama ya da geri adım atar gibi yapmama, tam tersine üstüne üstüne gitmek, meydan okumak ve de sorunu böylece çözmeye çalışmak. Erdoğan’ın bir meşhur lafı vardır biliyorsunuz, “diklenmeden dik durmak” diye. Bunu aslında şöyle çevirebiliriz: “Diklenerek dik durmaya çalışmak”. Bence Erdoğan’ın stratejisi, özellikle kriz anlarında –ki başından itibaren hep değişik değişik krizlerle muhatap oldu–, Erdoğan’ın böyle bir stratejisi vardı, meydan okudu, alttan almamaya çalıştı, belki kapalı kapılar ardında alttan almış olabilir, ama sürekli olarak Batı’ya bir meydan okuma, zamanında medyaya meydan okuma, iş çevrelerine meydan okuma, muhalefete zaten meydan okuma… Ama bu güçlülükten gelmekten ziyade –tabii ki belli bir gücü vardı ama– esas olarak bunu kritik anlarında yaptığını biliyoruz — kapatma davası sürecinde de böyleydi, Ergenekon süreçlerinde de böyleydi. Batı’yla ilişkilerde özellikle son dönemde hep böyle olduğunu görüyoruz. Peki, bu strateji işe yarıyor mu? Şu âna kadar belli bir yere kadar işe yaramış bir strateji olduğunu kabul etmek lazım. Bu meydan okuyuşlar, yani hiçbir zaman kendi zaafını göstermemeyi hedeflemeler, sorunlarının üstünü örtmek, bunu da yaparken sürekli olarak karşı tarafın sorunlarını çıkartmak, onlara meydan okumak… bu bir yere kadar geldi, ama kanımca artık bunun sonundayız, artık bunu yapamıyor. Tayyip Erdoğan’ın meydan okumaları hâlâ sürüyor, ama bu meydan okumaların etkisi kalmış değil — bunu özellikle vurgulamak lazım. Tayyip Erdoğan’ın son dönemde çok sık karşılaştığımız gafları, değişik değişik gaflar var, miting alanlarında yaptığı gaflar, televizyon yayınlarında yaptıkları, onun aslında artık bir yerden sonra dik durabilme kapasitesinin ve kabiliyetinin kalmadığının bence bir işareti.

İnce’nin yanlışı

Erdoğan’ın siyasi kariyerini değişik anlarında izlemiş birisiyim. RP döneminden AKP dönemine kadar, değişik aşamalarında, özellikle siyasî faaliyetlerini, mitinglerini izlemiş, birçok televizyon yayınında bizzat kendisine soran gazeteci grubu içerisinde yer almış birisiyim. Tayyip Erdoğan’ın bu son 24 Haziran seçimlerindeki performansı aslında çok açık söylemek gerekirse onun enerjisinin tükendiğini, sorun çözme kapasitesinin sonuna geldiğini, sorunların üstesinden gelemediğini gösteriyor bize. Ancak bu, onun seçimi kesinlikle kaybedeceği anlamına da gelmiyor; zaten olay biraz buradan kaynaklanıyor. Bu konudaki görüşlerimi daha önce değişik vesilelerle dile getirdim, muhalefetin ve özellikle Muharrem İnce’nin stratejisinin aslında Tayyip Erdoğan’ın kaçınılmaz mağlubiyetini geciktirdiği iddiamı hâlâ koruyorum; ama bunu çok da fazla açmak, tekrar tekrar deşmek istemiyorum — çoğu kişinin de bundan rahatsız olduğunu da biliyorum, bu konuda üzerimde çok ciddi bir mahalle baskısı olduğunu da itiraf edeyim. Tekrarlamaya gerek yok, ama şunu özellikle vurgulamak lazım: Erdoğan’ın uzun bir süre onu ülkede tek başına iktidar kılan bu stratejisinin de artık sonuna gelmiş durumdayız. Hâlâ bunun izleri var, hâlâ meydan okumalar var; ama bunların artık inandırıcılığı çok fazla kalmadı, etkili olamıyor.

Erdoğan şapkasından bir tavşan çıkartabilir mi?

Şöyle bir düşünelim: Afrin’e harekât olduğu zaman, ilk aklımıza gelen hususlardan biri, bunun iç siyasette de kullanılabilir olduğu ve Erdoğan’ın bunu yaparken aslında iç siyasette yaşadığı bunalımı aşmak ve yakında olması beklenen seçimlere bir hazırlık için bunu düşündüğüydü; ama bakıyoruz: Seçim kararı alındı, o günden bugüne Afrin’in doğru dürüst lafı bile edilmiyor, bir etkisi olmuyor. Şu anda “Erdoğan ne yapabilir?” diye beklendiğinde, “Hâlâ bir şey çıkartabilir mi?”, o meşhur tabirle “Şapkasından bir tavşan çıkartabilir mi?”, diye baktığımızda ilk akla gelen şey Kandil’e operasyon. Kandil’e operasyon yapar mı? Aslında bu değişik dönemlerde her seçim öncesi dile getirilen bir husus; ama daha öncekilerde, Kandil’e operasyon değil de PKK’nın herhangi bir üst düzey yöneticisinin yakalanıp Türkiye’ye getirilmesiydi, hatırlarsanız, biraz hafızaları yokladığımız zaman her seçim öncesinde böyle bir ihtimalden bahsedilirdi ve hiçbir zaman bu olmamıştı. Şimdi çıta biraz daha yükseltilmiş durumda; Kandil’e operasyon olarak telaffuz ediliyor. Bunun da Erdoğan’ın yarasına merhem olacağı konusunda açıkçası çok emin değilim; tabii ki bir etkisi olacaktır — eğer yapılacaksa. Bir iddiaya göre, seçim ikinci tura kalırsa arada yapabilir deniyor; ama herhalde seçmen de bunun seçim için yapıldığını fark edecektir, ona göre davranacaktır.

Demirtaş’ın idamını teleffuzu Erdoğan’ın tıkanmışlığını gösteriyor

Erdoğan’ın artık stratejik anlamında tıkanmışlığının, o eski pozisyonlarını sürdürememesinin, yani ileriye doğru kaçış, sürekli bir meydan okuma halinden artık uzaklaşmasının, o dik durma halinin çok uzağında olmasının en son çarpıcı örneği bence Selahattin Demirtaş’la ilgili olarak idamı telaffuz etmiş olmasıdır. Bence bu bize Erdoğan’ın artık Türkiye’de siyaseten ileriye doğru gidemeyen bir siyasetçi olduğunu gösteriyor. Rakibi bir siyasetçiyi, şu anda cumhurbaşkanlığı seçiminde rakibi olan bir kişiyi haksız bir şekilde içeri tutmak, kampanyasını özgür bir şekilde yapmasını engellemenin ötesinde, eğer imkânı olsaydı onun asılmasına da onay vereceğini söylemiş olması, bence artık her şeyin bittiği bir nokta. Buradan sonra Erdoğan’ın geri dönüşü olabileceğini sanmıyorum; ama bu, Türkiye’de devrinin kapandığı anlamına gelmiyor, çünkü Erdoğan devrinin kapanabilmesi için bir başkasının devrinin açılmış olması lazım. Bazıları öyle düşünüyorlar; ama ben herhangi bir kişinin, herhangi bir partinin ya da kişinin devrinin açıldığı kanısında değilim. Dolayısıyla Erdoğan artık o stratejisinin de sonuna gelmiş, stratejisini de tüketmiş olan Erdoğan, kendi iktidarını uzatmaya çalışarak aslında tüm Türkiye’nin birikimlerinin, değişik kazanımlarının azalmasını da hızlandırıyor ve hep birlikte kaybediyoruz. Şu anda Erdoğan’ın kaybının resmen ilanını muhalefet hayata geçiremediği için, Türkiye’nin topyekûn kaybının daha uzunca bir zaman süreceğini görüyoruz. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.