GettyImages-71403386-56f8eab05f9b5829866dcf0b

Antoine Lilti: “Futbol hiçbir zaman masum değildir”

Antoine Lilti Paris’te, Sosyal Bilimlerde Yüksek Araştırmalar Okulu EHESS’te araştırma yöneticisidir. Aydınlanma’nın toplumsal ve kültürel tarihi konusunda uzman olan Lilti’nin Dünya Kupası’nın başlamasına birkaç gün kala, 10 Haziran 2018’de Le Monde’da çıkan yazısını Haldun Bayrı çevirdi.

antoine_lilti-ok_0
Antoine Lilti

Meraklıları sevinç içinde, taraftarlar pankartlarını ve yüz boyalarını hazırlıyor, çocuklar –ve bazı yetişkinler– oyuncuların çıkartmalarını özene bezene albümlerine yapıştırıyor. Hiç kuşku yok, birkaç gün içinde, Rusya’da Dünya Kupası başlıyor.
Basit bir top oyununa dünyanın her tarafından ilgi gösterilmesine sinirlenen ahlâkçıların alışıldık nakaratı, şimdiden işitiliyor. Eleştiri listesini hepimiz biliyoruz: sporun boş bir iş olması, yönetici kademelerindeki kokuşmuşluk, taraftarların şovenizmi, kitlelerin sersemleştirilmesi.
Bu sene, bütün bunlara Putin’in bu olayla siyasî avantaj sağladığını görme endişesi ekleniyor kuşkusuz; tıpkı La Squadra Azzura ve faşist rejim için bir zafer olan 1934’teki 2. Dünya Kupası’nda Mussolini’nin, ya da 1978’de Arjantin’de General Jorge Videla’nın yaptığı gibi. Ahlâkçılar müsterih olsun: Bu Dünya Kupası’nı Rusya’nın kazanması çok düşük bir olasılık.

Yerleşik düzeninin yüceltilmesinden ziyade protestosu

Futbol ile politika arasındaki bağlar gerçekte çok daha karmaşık. Futbol çoğu zaman yerleşik düzenin yüceltilmesinden ziyade protestosuna hizmet etti. 1938’de, Avusturya ekibinin yıldız forveti Matthias Sindelar, Almanya’nın Avusturya’yı ilhak etmesinden birkaç hafta sonra, sembolik bir 0-0 skoruyla bitmesi gereken ve Anschluss’u [ülkesinin ilhakını] kutsayacak olan bir dostluk maçında, Almanya’ya bir gol atarak Nazi rejimine meydan okumuştu.
1958’de, İsveç’teki Dünya Kupası’na birkaç hafta kala, birçok Cezayirli futbolcu kulüplerini ve Fransa milli takımını bırakarak Tunus’a iltica etmiş ve “Bağımsızlık Onbiri”ni kurmuşlardı.

18326-xlarge[1]
Socrates
1980’li yılların başında, “Doktor” Sokrates’in liderlik ettiği Brezilya kulübü Corinthians, askerî diktatörlüğe karşı büyüyen itirazın habercisi olan demokratik bir idare modeli önermişti. Bu örnekleri –ve birçok başkasını–, Mickaël Correia’nın yazdığı, ve işçilerin, kadınların, sömürgecilik-karşıtlığının itirazlarının taşıyıcısı futbol üzerinde ısrar eden “Futbolun Popüler Bir Tarihi”nde buluyoruz (“Une histoire populaire du football”, La Découverte, 416 sayfa, 21 euro).

Taraftarlar bizzat aktördür

Yine de diğer bir tuzağa düşmemeye dikkat. “Pürizm” (Saflık düşkünlüğü) adına, hakiki ve özgürleştirici bir halk futbolu ile, medya, iktidar ve paranın kangrenleştirdiği bir gösteri sporunu karşı karşıya getiren bir tuzak bu. Hâsılı, Garrincha’ya karşı Pele. Futbol hiçbir zaman masum değildir; tıpkı toplumlarımız ve heyecanlarımız gibi karmaşık ve müphemdir. Şu son yıllarda yapılan çok sayıda tarihçi çalışması, bir pratik olmakla beraber futbolun ilk başlarından itibaren bir gösteri haline geldiğini gösteriyor. 1923’te Londra’daki İngiltere Kupa Finali sırasında, Wembley’e 250 bin seyirci girmeyi denemişti.
Bugün, tribünlerdeki taraftarlar, tüm dünyada yayınlanan, müptela ya da eğlence peşindeki heterojen bir kitle tarafından seyredilen bir gösterinin bizzat aktörüdür. Dünya Kupası, iki sosyolog, Elihu Katz ve Daniel Dayan tarafından, tıpkı Olimpiyat Oyunları, ABD Başkanı’nın göreve başlama töreni ya da bir rock yıldızının cenaze töreni gibi, bir “medyatik olay” olarak teorileştirilmiş bir mefhumdur. Bu olayın yol açtığı tutkular, genellikle yanlış anlaşılan, çoğu zaman da alaycı bir mesafe koymayı bilen taraftarların şovenizmine varıncaya kadar, hem ciddendir hem oyun olsun diyedir.
Medyatik olaylar zamanın toplum tarafından algılanışında temel bir rol oynarlar. Naklen yayın zamanı, maçın, belirsizliğin ve gerilimin, yoğun kolektif duyguların zamanıdır. Ama futbol öznel ve kişisel bir zamanı da besler: İçimizden çoğu için, “düşlerin ve çocukluğun” zamanıdır bu (Jean-Philippe Toussaint, Football, Minuit, 2015) — her maç bunu diriltir, besler ve uzatır. Nihayet, futbolun zamanı, meraklılarının birbirine anlatmaya doyamadığı önemli tarihleri, kahramanları, efsanevi zaferleri ve unutulmaz hezimetleriyle tarihseldir.
Toplumsal ve coğrafî sınırları bu kadar kolay aşan başka hangi kolektif anlatı var ki bugün?