download

Erdoğan’ın büyük çaresizliği

Yayına hazırlayanlar: Gamze Elvan & Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. 24 Haziran öncesinde krizin iyice derinleştiğini ve Erdoğan’ın çok büyük bir çaresizlik içerisinde olduğunu gözlüyorum; onun için “büyük çaresizlik” diyorum. Not aldım yayından önce; herhalde bir yirmi tane başlık çıkartmıştım — bir yirmi tane daha çıkardı, belki daha da fazla… üzerinde çok uzun uzun konuşabilecek. Erdoğan’ın siyasî kariyerinde görmediğimiz kadar bir düşüş yaşanıyor, bunun birçok göstergesi var: Yaptığı gaflar, konuşmalarda yaptıkları… örneğin bir atama isteyen öğretmene “Kılıçdaroğlu versin” demesi Rize’de, ya da illeri şaşırması gibi gaflar var. Muhalefetin vaatlerini –mesela emekliliğe bayram ikramiyesi gibi–, bunları vermesi var ve en son zaten dün gördük, duyduk, OHAL’i kaldırmayı vaat ediyor — bu da muhalefetin bir vaadi. OHAL’i kendisi getirmişti, istediği zaman kendisi kaldırabilir; ama muhalefetin vaatlerinin de peşinden giden bir Erdoğan var. Aslında örnekler çok; çok sayıda yayın yapıyor, bütün televizyonlarda saatlerce konuşuyor, her gittiği yerdeki konuşmalar canlı yayınlanıyor, mitingler canlı yayınlanıyor, ama reytingi yok. Buna karşılık çok az televizyona çıkma imkânı bulan muhalif partileri ve adaylar çok büyük bir ilgi görüyor.
Buradan seçimin sonucunda Erdoğan’ın kaybedeceği anlamı çıkıyor, normal olarak bütün bu veriler Erdoğan’ın kaybedeceğine işaret ediyor; ama bu kadar basit olmadığını da biliyoruz. En son yansıyan video kayıtları, o AKP teşkilatlarına yönelik olarak yaptığı kapalı toplantıdaki kayıtlarda da çok net bir şekilde görüyoruz ki, Erdoğan’ın bizim burada bir yayında daha önce yayında söylediğim, işin “çantada keklik” olmadığını aynı laflarla Erdoğan’ın söylemiş olduğunu görüyoruz. Seçimlerin 7 Haziran’a benzeyebilme endişesinden bahsettiğini görüyoruz; HDP’nin barajı geçmesini engellemeyi birincil hedef koyduğunu ve de seçimi kazanmak için sandık müşahitliğinde hegemonya kurmayı öne çıkarttığını görüyoruz. Bu da tabii ki millî irade lafını kendisine temel aldığı iddiasındaki bir partinin ve siyasetçinin düştüğü açmazı bize çok net bir şekilde gösteriyor.

İdeolojik kriz

Bu çaresizliğin ögeleri neler? Çok sayıda ögesi var. Şöyle söyleyebilirim: Biz zamanında sol hareket içerisinde olayları değerlendirdiğimizde üç şeye bakardık siyasi hareketlerde — aslında burada da bu formül geçerli olabilir: İdeolojik, politik ve örgütsel sorunlar olarak bakabiliriz. Burada çok derin bir ideolojik kriz var, İslamcılık artık sadece bir enstrümana dönüşmüş durumda; öte yandan İslamcılığı daha samimi bir şekilde savunma iddiasındaki birçok kişi ve hareket Erdoğan’la mesafe koyuyor, bunun en net örneği Saadet Partisi tabii ki. Erdoğan’ın ideolojisinin ne olduğu konusunda kafalar karışık diyeceğim; ama aslında çok da karışık değil, pragmatizmi her şeyin önüne koyan, daha önce Kürt sorununu çözme iddiasında daha bir “ümmetçi” bir perspektife belki sahip olan, milliyetçiliğe mesafeli olan Erdoğan’ın bir süredir çok ciddi bir şekilde Türk milliyetçiliği yaptığını –hem söylemlerinden hem ittifaklarından– görüyoruz. Bunun ötesinde çok politik bir sorun var: 16 yıldır ülkeyi yöneten Erdoğan, Türkiye’ye bu 16 yılın belli anlarında, özellikle ilk yıllarında birtakım vizyonlar sunabiliyordu; ama bir süredir artık vizyonları sunamıyor, insanları ileriye doğru motive eden, hareketlendiren bir Erdoğan yok; daha çok kendini koruma, iktidarını korumayı temel almış olan bir Erdoğan var. Bu noktada da ileriyi içeren, demokrasi ve kalkınma gibi hususların geri planda kaldığı, temel hak ve özgürlüklerinin geliştirilmesinin geri planda kaldığı, iktidarı korumak için otoriter uygulamaların ön plana çıktığı bir dönem görüyoruz. Politik anlamda tek kelimeyle “vizyonsuzluk” olarak özetlenebilecek bir durumda Erdoğan — bunları daha sonra biraz daha detaylandıracağım.

Örgütsel kriz

Örgütsel olarak çok vahim bir durum yaşıyor AKP; bunu ben hep şöyle özetliyorum: Millî Görüş Hareketi’nin temelinde, insanlar, verirlerdi; kendilerini davaya adarlardı ve davaları için feragat ederlerdi, fedakârlık yaparlardı, karşılık beklemeden yaparlardı, partileri bir oy daha fazla alsın diye yaparlardı. Şimdi tersine, artık insanları çok fazla bir şey vermeden almayı temel alan bir AKP var, almanın olduğu bir AKP var; eskiden mitinglere insanlar kendi aralarında para toplayıp araba kiralayarak, otobüs kiralayarak giderken, şimdi bütün bu arabaların, otobüslerin AKP tarafından ya da AKP’ye yakın iş adamları ya da belediyeler ya da devlet kuruluşları tarafından kiralandığını, insanlara kumanya verildiğini –şu anda Ramazan’da şu anda olmuyor, ama Ramazan-dışı durumlarda kumanyalar verildiğini– ve hatta kimi durumlarda birtakım başka avantajlar da sunulduğunu görüyoruz. Seçim kampanyalarında mesela çok basit bir şekilde, sıradan, herhangi bir yerde, bulunduğunuz muhitte, diyelim ki İstanbul’dasınız, Üsküdar meydanında bir SP’yle AKP çadırlarını kıyaslayın, oradaki insanlarla ayrı ayrı konuşun, onu da çok açık bir şekilde göreceksiniz; bir tarafta hâlâ bir dava varken, diğer tarafta daha çok kazançlarını kaybetmemeye yönelik bir tutuculuk var. Bu manada SP’yle AKP’yi ve tabanlarını ve örgütlerini birbirleriyle kıyaslamak, işi çok daha kolay anlamamıza yardımcı oluyor.

“Bunu ona kim söyleyecek?”

AKP artık bir süredir tek adam partisi, Türkiye’yi de zaten tek adam yönetimine çevirdi Erdoğan. Tek adam olunca, her şey Erdoğan’da düğümleniyor; ama Türkiye gibi büyük bir ülkede, iki seçimin birden yapıldığı bir ülkede, her şeye Erdoğan’ın yetişmesi diye bir şey olamıyor; ama böyle yapmak zorundalar. Bütün iş Erdoğan’a kalmış gibi gözüküyor. Bu Erdoğan’ın tercihi aslında; çünkü kendi altındaki insanların kendi başlarına hata yapmasından ya da güçlenmelerinden endişeleniyor — o meşhur “özgül ağırlık” meselesi. Özgül ağırlığı olan kimse kalmadı, özgül ağırlığı olabilecek kimselerin de önü açılmıyor, Erdoğan bütün her şeyi yüklenmiş durumda; onun dışında bir şeyler yapabilecek durumda olan, diyelim ki milletvekili, parti yöneticisi, bakan vs. milletvekili adayı varsa, onlar da kendilerini hep sınırlıyorlar; çünkü Erdoğan’ın ne zaman neyi tasvip edip neyi tasvip etmeyeceği belli değil.
Dolayısıyla tamamen tek kişi üzerinden yürüyen bir kampanya, aslında sadece kampanya değil siyaset yapma var; buna, Erdoğan’ın çok net bir şekilde fotoğraflara da yansıyan yorgunluğunun eklendiğine de görünce, işlerin hiç de o kadar kolay olmadığı anlaşılıyor. Ayrıca yakın çevresinde bir zamanlar hâkim olan pırıltılı isimler, yaratıcı isimler artık pek yok. Danışman olarak ismi geçen kişilerin büyük bir çoğunluğu Türkiye’de aklı başında iş adamlarının şirketinde danışman ya da yönetici olarak herhalde yer alamaz; büyük ölçüde kalite düşmüş durumda. Var olanlar, gerçekten bir şeyler yapanlar varsa da, onlar kendilerini göstermiyor ya da ortaya çıkmalarına izin verilmiyor. Bu tür siyasetçilerin en çok ihtiyacı olan, yakın çevrelerinde kendisine karşı bir tür şeytanın avukatlığını yapacak kimsenin de olduğunu açıkçası sanmıyorum. Şeytanın avukatı nedir? Sonuçta siyasetçinin yaptıklarını eleştirecek, başka bir açıdan bakacak, onu uyaracak kişiler. Böyle kişilerin olduğu yolunda ortada herhangi bir işaret yok, genellikle Erdoğan’a duymasını istediklerini söyleyenler olduğu anlaşılıyor etrafında ya da bir sorun dile getirmek söz konusu olduğunda “Bunu ona kimse söyleyecek?” endişesi yaşayan insanlar var. Dolayısıyla Erdoğan, kendisinin belirlediği kurallar sonucunda, etrafından beslenemeyen bir siyasetçiye dönüştü.

Demokrasi konusunda hiçbir iddiası kalmadı

Siyasî olarak iddiası artık kalmadı dedim; bu anlamda en önemli husus demokrasidir. Demokrasi konusunda hiçbir iddiası yok. Eskiden çok sık kullanılan “ileri demokrasi” lafının da artık inandırıcılığı kalmadığı için olsa gerek –ya da ihtiyaç duymuyorlar–, kullanılmadığını görüyoruz. Demokrasi lafı öylesine mecburen bazı yerlerde geçiyor, ama demokrasi yerine sık sık “güvenlik”, “iç ve dış tehditler”, “devletin bekası” kaygıları gibi Türkiye’de sağ siyasetin yıllardan beri –sadece Türkiye’de değil tabii bu–, dünyada sağ siyasetin yıllardan beri artık en çok kullandığı argümanları kullandığını görüyoruz. Halbuki AKP’nin zamanındaki yükselişinde ve güçlü dönemlerinde bu geleneksel sağ çizgiden kopmuş olması etkili oluyordu. Bu bağlamda en önemli husus kesinlikle Kürt sorunu. Kürt sorunu konusunda AKP’nin hiçbir iddiası kalmadı, bunu biliyoruz, zaten Erdoğan bu sorunu çözdüğünü iddia ediyor — halbuki sorun aynen var. Bu noktada SP’nin en son hazırladığı Kürt raporunun da başlı başına bunun bir tekzibi olduğunu söyleyebiliriz.
Kürt sorununu çözme iddiası olmadığı zaman, aslında Erdoğan’a ve partisine içeriden ve dışarıdan ilginin de adım adım azaldığını düşünüyorum. Bu noktada çok çarpıcı bir örnek olarak, zamanında AKP’nin kapatma davasını hatırlatmak isterim; o dönemde AKP’nin ve Erdoğan’ın en önemli argümanı şuydu: “Eğer bizi kapatırsanız, Kürtler’i sistemle barıştıracak, Kürtler’le sistem arasında köprü olabilecek kimse kalmaz” — ki gerçekçiydi; çünkü bir tarafta HDP çizgisi (o tarihte başka bir addaydı) bir tarafta AKP vardı; onun dışında bütün partiler yok olmuştu. AKP’nin de kapatılması halinde olay tamamen HDP çizgisine terk edilmiş olacaktı teorik olarak ve o tarihte askerin ve diğer derin vesayet odaklarının kapatılmaya çok da fazla teşne olmamalarındaki önemli belirleyenlerden birisi buydu. Artık bu özelliği yok. En son yayınlanan o kapalı salon toplantısında Erdoğan’ın partisine, partililere birinci hedef olarak HDP’yi baraj altında bırakmayı göstermesi de bundan dolayı. Çünkü bir kere tabii ki HDP’nin baraj altında kalması hâlinde 60-70 milletvekilini kendisine alma hesabını yapıyor. Bu tabii ki belirleyici güç. Ama bir diğer güç de şu: HDP’nin varlığı Kürt sorununun sürekli olarak kamusal alanda dillendirilmesi anlamına gelecek. Bu da Kürt sorununu yokmuş gibi yapmak isteyen Erdoğan’ın işini çok ciddi bir şekilde zorlaştıracak. Bu noktayı özellikle vurgulamak lazım.
Evet, notlarıma bakıyorum. OHAL’in kaldırılmasını öneriyor olmasının aslında trajik bir durum olduğunu ve benim bu seçtiğim “büyük çaresizlik” lafını, saptamasını tek başına doğrulayan bir olay olduğunu gösteriyor bence. Bu noktaya gelmek durumunda kaldı Erdoğan. Çünkü OHAL artık Türkiye’nin uzun zamandır kaldıramayacağı bir yük olmuş durumda. Erdoğan’dan ve siyasî iktidardan kimsenin istemediği bir şeydi. Ve bütün muhalefet partileri ve adayları o kadar ciddi bir şekilde bunu dile getirmeye başladılar ve buradan karşılık almaya başladılar ki, Erdoğan da bu noktaya geldi. Tabii şu noktayı söyleyerek: “Gerekirse kaldırırız, ama gerekirse tekrar koyarız”ı da ihmal etmiyor.

Dış ilişkilerdeki muazzam yalnızlaşma

Bir diğer husus, dış ilişkilerdeki muazzam yalnızlaşma. Türkiye’nin şu anda dış ilişkileri –bunu uzun uzun anlatmaya gerek yok–, dış politikasının, dış politika stratejisinin ne olduğu belli değil. Ahmet Davutoğlu zamanında en azından Davutoğlu’na bakarak birtakım şeyler söyleyebiliyorduk, Davutoğlu’nun duruşu nedeniyle. Artık böyle bir durum da söz konusu değil. AB ile ilişkiler çok kötü. ABD ile, Trump’la belki bir ilişki var, ama onun dışındaki müesses nizamla ilişkiler çok sorunlu. Uluslararası medyanın Erdoğan’a bakışı çok sert ve karşı vs.. Bir yalnızlık hâli var. Bunu tabii ki iç politikada bir Batı-aleyhtarlığı olarak kullandığı da bir gerçek. Ancak şunu da unutmamak lazım: Türkiye’de ve Türkiye gibi ülkelerde insanlar Batı-aleyhtarı olmayı severler, ama Batı’dan kopmayı da çok fazla istemezler. Çünkü en azından ekonomilerinin ona çok bağımlı olduğunu bir şekilde bilirler, hissederler. Bu bağlamda ekonomi tabii ki Erdoğan’ı en çok zorlayan husus. Ve şu anda hâlâ yapılan, atılan adımlar, Merkez Bankası’nın faiz artırımları, bunun birazcık kurları düzenliyor olması ama tekrar işlerin biraz bozulması gibi hususlar… açıkçası bu noktanın muhalefet tarafından yeterince kullanılamadığını görüyorum. Bu benim kişisel gözlemim. Ama tek başına ekonomi bile, ekonomideki gidişat ve bu gidişattan nasıl dönüleceğinin bilinmemesi ve Erdoğan ve çevresinin bu konuda bir planlarının, stratejilerinin olmadığının anlaşılması, başlı başına bir çaresizlik öğesi olarak karşımızda duruyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan her sefer ekonomiyi 25 Haziran’dan itibaren düzelteceklerini söylüyor; ama nasıl yapacakları konusunda herhangi bir şey söyleyebildiğini göremiyoruz.
Bir diğer husus, gördüğünüz gibi bitecek gibi değil, notlarım, hakikaten saatlerce konuşulacak, tartışılacak hususlar bunlar. Medyanın aşırı kontrolünün artık geri tepmeye başlaması. Bu daha önceki yayınlarda da sık sık söylediğim bir şey. Hızlıca geçmiş olayım. Artık medyayı kontrol ediyor olması, kimin ne kadar süreyle kimin karşısına çıkacağının Külliye tarafından belirleniyor olması, artık iktidarın işine yarar bir durum olmaktan çıktı, çoktan çıktı.

MHP ile ittifakın getirdikleri ve götürdükleri

MHP’yle ittifak meselesi de, getirisinden çok götürüsü oluyor gibi sanki. Şu anlamda: Tabii ki ittifak yapınca, özellikle cumhurbaşkanlığı seçiminde de MHP’nin aday çıkartmadığı düşünülürse, bazı katkıları olacak. Ancak ittifak yasası çıkınca karşı tarafta Millet İttifakı’nın kurulmasıyla hesaplar bence biraz bozuldu. Çünkü Erdoğan bu hesabı, ittifak hesabını yaparken, CHP’yle İYİ Parti’nin ve Saadet Partisi’nin bir arada hareket edebileceğini hesaplamamıştı, o anlaşılıyor. Ve sonuçta ittifak uygulamasından benim tahminime göre Cumhur İttifakı’ndan çok Millet İttifakı yararlanacak. Ama onun ötesinde MHP’nin bu seçimlerde de görüyoruz ki, AKP’ye ve Erdoğan’a çok fazla bir katkısı yok. MHP’nin kampanya yapıp yapmadığı bile belli değil. Birtakım ilanlar veriyorlar, ancak onun ötesinde bir mobilizasyon, hareketlilik yok. Bir anlamda Cumhur İttifakı’nın kampanyasını da AKP, daha doğrusu Erdoğan götürüyor gibi. Ama bu arada AKP’liler ile MHP’liler arasında birtakım çekişmeler olduğu yolunda çok ciddi iddialar var. Tuğrul Türkeş’in söyledikleri var. Tuğrul Türkeş’in söylediklerinden Bahçeli’nin rahatsızlığı var. Ve Bahçeli’nin bu olaydan sadece Tuğrul Türkeş’i değil AKP içerisindeki bazı yapıları sorumlu tutuyor olması var. Dolayısıyla bu ittifak 24 Haziran’a ne getirir bilemiyorum. Ancak 24 Haziran sonrasında bu ittifakın sürüp sürmeyeceği konusunda çok ciddi şüpheler var. Onun ötesinde de, MHP’nin, Devlet Bahçeli liderliğindeki MHP’nin AKP’nin ve Erdoğan’ın ihtiyacı olduğu taze kanı ona sunduğu konusunda çok ciddi şüphelerim var. Erdoğan’ın daha önceki dönemlerde yaptığı ittifaklara baktığımız zaman –bir dönem liberalleri almıştı, AB’yi yanına almıştı, daha sonra Fethullahçıları yanına almıştı–, bunların hepsinin ayrı ayrı değişik dönemlerde çok ciddi katkıları oldu. Ama çünkü bunlar o dönemlerde yükselen hareketlerdi, yükselen kişiler, odaklardı. Ama Bahçeli’nin MHP’si yükselen değil inişte olan bir hareket iken, AKP’ye tutunarak düşüşünü durdurma yoluna gitti. Daha önce de söyledim, tekrar söylemek istiyorum: Erdoğan MHP içerisindeki ayrışmada Bahçeli yerine Akşener’i tercih etmiş olsaydı, bugün bambaşka bir durumla karşılaşırdık. Tabii orada Akşener’in böyle bir tercihe nasıl bir cevap vereceği de bir sorudur. Şu anda yaptığı açıklamalarda Akşener’in böyle bir tercihi kabul etme ihtimalinin çok düşük olduğunu da görüyoruz. Ama yine de MHP içerisindeki bu iktidar savaşında Erdoğan düşüşte olanı, kaybı daha yüksek ihtimal olanı seçerek az şey verip çok şey almayı hesaplamış olabilir. Ama bence işler tersine dönüyor. Az şey alıp çok şey veriyor MHP yönetimine gibi geliyor bana.
HDP ve Demirtaş meselesinde Demirtaş hakkında söyledikleri, HDP hakkında söyledikleri Erdoğan’ın en büyük çaresizliklerinden birisi olarak karşımıza çıkıyor. Yani HDP’yle ve Demirtaş’la baş edemiyor. Bu da onu çok ciddi bir şekilde rahatsız ediyor, bunu görüyoruz. Bir diğer rahatsızlığının da bir şekilde Muharrem İnce olduğunu söylemek mümkün. Açıkçası Muharrem İnce’nin bu derece dişli çıkacağını herhalde tahmin etmiyordu. CHP’de kongre kazanamamış birisinin kendi karşısında haydi haydi zorlanacağını düşünüyordu. Ama pek de öyle olmuyor. Bunu söylerken Muharrem İnce’nin kampanyası hakkındaki rezervlerimi saklı tutuyorum. Ama yine de Erdoğan’ın Muharrem İnce’nin performansından rahatsız olduğu da muhakkak.

Kutuplaşmayı tırmandırabilir mi?

Evet, bayağı bir şey söyledim. Atladıklarım da olabilir. Ama şunu vurgulamak istiyorum: Çok zor bir dönemde kendisini Refah Partisi İstanbul İl Başkanı olduğu dönemden beri takip eden bir gazeteci olarak, bu kadar zorlandığı bir seçim hatırlamıyorum. Kendisi de zaten o yayınlanan videoda bunu bir şekilde aslında itiraf ediyor, bunu da gördük. Bu seçimi kazanması normal şartlarda imkânsız. Çünkü çaresizliğini aşma yolunda attığı adımlarla yine hatalar yaptığını görüyoruz. Yardıma çağırabileceği çok kişi olmadığını görüyoruz. 7 Haziran’la 1 Kasım arasında yaşandığı gibi kutuplaşmayı hızlandıracak, şiddetlendirecek adımlar atma imkânı en azından 24 Haziran’a kadar söz konusu değil. Belki ikinci tura kalırsa, o zaman bütün kozlarını oynamaya çalışacaktır. Ama bu tür dişli insanların, güçlü siyasetçilerin kozlarını panik hâlinde devreye sokmaları durumunda bu silahların ellerinde patlama ihtimalinin –dünyanın değişik zamanlarında değişik örneklerle gördüğümüz gibi– ihtimalinin de hayli yüksek olduğunu vurgulamak lazım.

İkinci tura kalırsa

Son bir not: Eğer cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kalırsa, bu büyük bir ihtimalle Meclis çoğunluğunun da Cumhur değil Millet İttifakı artı HDP’de olacağı anlamına gelecek. Bu benim kişisel görüşüm. Bazı yapılan anketlerde –ki çok sayıda anket var, hangisine inanacağımızı şaşırdık, ama birçoğunda– bir şekilde gözüküyor bu. O zaman ikinci turda Erdoğan’ın kazanma ihtimali iyice azalacaktır. Dolayısıyla bu seçimi birinci turda bitirmek isteyecek ve bunun için de o videonun bize gösterdiği gibi ilk akla gelen şey, insanları kendisinin en doğru seçim olduğuna ikna etmekten çok –ki kendisine oy vermeyen kesimleri ikna etme konusunda çok fazla elinde bir materyal kalmadı–, bunun yerine sandıkların denetimini elde etmeyi öne çıkardığını görüyoruz. Dolayısıyla 24 Haziran seçimleri, Milli İrade’nin test edilmesi kadar sandık güvenliği, seçim güvenliğinin de ciddi bir şekilde test edileceği bir seçim olacak. Evet, Erdoğan gerçekten bir çaresizlik içerisinde. Ancak bu, muhalefetin onu bu seçimde yüzde yüz yeneceği anlamına gelmiyor. Bu şu anlama geliyor bence: Muhalefet burada yenemese bile, şu ya da bu şekilde yenemese bile, Erdoğan’ın Türkiye’yi eskisi gibi, yakın bir zamana kadar yaptığı gibi rahat bir şekilde yönetme imkânı ortada olmayacak.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.