1133682-serprixjpg

Eric Fiat: “Yorgunluklarımızın çoğunun kaynağı, zamandan bağımsız ve evrensel olan o anlam bulma ihtiyacı”

Libération’dan Noémie Rousseau’nun Fransız filozof Eric Fiat ile yaptığı ve 22 Haziran 2018’de yayınlanan söyleşiyi Haldun Bayrı çevirdi.

fiat
Eric Fiat

Bir keder. Filozofu yazmaya iten bu olmuş. Hem sonra, Proust da, “Kederlerin yerini fikirler alır” demez mi zaten. Eric Fiat’ın kederi, çağdaşlarının yorgunluktan şikâyetlerini işitmek. Kendisinin de belki ötekilerden fazla yakındığını kabul ediyor. Yorgunluk yapay ve sıradan bir nakarat haline geldi. Her tarafta yorgunluk muhabbeti var; fakat gerçekten tuttuğu yeri hak ediyor mu? Sağlık çalışanlarına tıp etiği dersleri veren Fiat, hastane dünyasına, huzurevlerine ve acil servislere kangren gibi yerleşen o yorgunluk sancısından şaşkınlığa uğramış. Oralarda, şikâyet etmesi gereken, tükenmiş hastadır, hastabakıcı değil.
“Yorgunluk Kasidesi”nde (Ode à la fatigue, Editions de l’Observatoire, Mayıs 2018), yalnızca yorulmak bilmez kahramanlar talep eden bir toplumda huzurlu bir uykuya dalmamızı sağlayan yorgunluğa; bizi mütevazı, cesur ve hayalci kılan yorgunluğa bir kaside yöneltiyor Eric Fiat. Hatta bir gün çağdaşlarının, yakınmayı bırakmakla kalmayıp, “Yorgunluktan geberdim ve hoşuma gidiyor bu” demelerini diliyor.

“Hepsi bundan ölmeyecekti, ama hepsi etkilenmişti.” Yorgunluk La Fontaine’in fablindeki vebanın yerini aldı…
Dönemimizde rahat rahat “ilerlemekte olan” çağdaşlarımıza bile sorduğunuz zaman, yorgunluklarını itiraf ediveriyorlar. Bugünün insanlarının yorgunluğu elbette Brassens’in “Zavallı Martin” şarkısındaki köylünün yorgunluğu değil (belini omzuna vurmuş/tatlı bir şarkı mırıldanan/körük gibi yüreğiyle/tarlada imanı gevreyen). Atalarımızın yorgunluğu fizikîydi, bizimki ise daha manevî. Geçmişi ülküselleştirmesek de, göründüğü kadarıyla, bitkinliklerine bir anlam buldukları tutarlı bir dünyada yaşıyordu onlar. Bizim, her şeyin hızlandığı zor anlaşılır dünyamızda ise, yorgunluklarımız iyiden ziyade kötü.

Bu kötü yorgunluğun aşırı biçimi “burn-out” (tükenmişlik) oluyor ve bunu Ortaçağ’da bile buluyoruz!
Evet! Manastırlardaki pederler, bazı keşişlerin orada yedi-sekiz yıl kaldıktan sonra, “acedia” adı verilen ve çoğu zaman etrafa ilgisizlikle kendini gösteren bir bezginliğe kapıldıklarını fark ediyorlardı: Bu hâle düşen keşiş, duaya geç kalıyor, “çaprazlama diz çöküyor”, şaraplı ekmek âyininde diz çökmek yerine belli belirsiz bir hareket yapmakla yetiniyor, ilâhileri dudağının ucuyla söylüyor ve ekmesi gereken bahçe parçasını nadasa bırakıyordu…

Bir yanda, işini çabucak gören keşiş varken, diğer yanda, robota dönüşen keşiş var.
Aşırı titiz biri: O keşiş tüm sabah dualarına vaktinde gelir, elyazmalarını iyi kopyalar, sebze bahçesi mükemmeldir, fakat aklı yaptığı işte değildir. İçindeki her şey yanmıştır. Adeta çökmemek için davranışlarını mekanikleştirmesi gerekmiş gibidir. Hastaneye kaldırılan Jean Cocteau, 1945’te tuttuğu güncede, odasının bakımıyla ilgilenen o rahibelerin gözünde hastanın sadece, oda unsurlarından biri olduğunu çok iyi tasvir eder: “Rahibeler iyi değiller, iyiliğin yerine bir iyilik mekanizması koymuşlar; hastanın tekilliğine gösterilecek her ilgi, mekanizmayı işlemez hale getiriyor”. Kilise pederlerinin iki “acedia” tezahürüne, yani ihmalkârlığa ve işgüzarlığa getirdikleri tasvirler, günümüzde sosyologların ve psikologların çalışma yaşamındaki “burn-out” tasvirlerine tıpatıp benziyor.

Ama güzel yorgunluklar da var…
Müsabakalarından galip çıkan sporcular, bütün gece sevişmiş âşıklar, görevini yerine getirdiği izlenimindeki çalışanlar da muhakkak yorgundur; ama iç huzuruyla mışıl mışıl uyuyacaklardır. Onarıcı bir uykudur bu; çünkü kazanmış, iyi sevmiş, iyi çalışmış olmanın sevinci, yitirilen kuvveti tekrar toplama vaadini taşır. Sevinçte genleştirici bir şey vardır, yer kaplar, açar ve kalan son kuvvetleri de misliyle artırır. Sevdiğiniz kişinin size, “Ben de seni seviyorum, sarıl bana” dediğini işitmek, ruhunuzu ve bedeninizi genleştiren, yorgunluğunuzu alıp götüren ve varlığınızı armağana dönüştüren bir sürprizdir. Yenilmiş sporcu, kaybeden âşık, işini tamamına erdiremediğini düşünen kişi… bunlar kötü yorgunluğa kapılırlar; yani kendilerini eksik hissederler, varoluşu bir yük gibi taşırlar.

Zaten bunu dile getirmek için kullanılan sözcükler gösteriyor bunu…
Mekanik metaforlar her gün kullanılır: beli bükülmek, şamar yemiş gibi olmak, bir kırıklık hissetmek, gebermek, pestili çıkmak, tutuklaşmak, arıza yapmak, sıfırı tüketmek… Bu deyişlerden, tıpkı eşyaların onarılması gibi “canlıları onarma” umudu anlaşılır. Ama bezgin insan kendini bir makineymişçesine onaramadığı gibi, açgözlü insan da kendini bir vitraymışçasına eski haline döndüremez.

İnsan yorgunluğa mahkûm mu? Bundan kurtulamaz mı?
Bütün canlılar yorgunluğu yaşarlar. Ama insan yaşamakla kalmaz: “O zorlu yaşama mesleğiyle iştigal eder”; hiç olmamış da olabileceğini ve bir gün artık olmayacağını tek başına bilir. Bizzat derununda endişe duyan bir hayvandır. Olumsallığımın ve ölümlülüğümün duygusu, içimde bir endişeyi körükler. Olmayabilirdim, sonra olmayacağım, olmam meşru mu? Hepimizin içinden, Jane Birkin’le birlikte, “Bu olma zorluğuyla/Hiç doğmasaydım/Daha iyi olurdu belki de” diye mırıldanmak geçmiştir. Kötü yorgunluk, kendi olma yorgunluğu değildir sadece; olma yorgunluğudur; olmuş olma ve hâlâ olmanın gayri meşruluğu fikridir.

Dönemimiz yıpratıcı, zira asla tamamen ele geçiremediğimiz bir meşruluk elde etmekle tüketiyoruz kendimizi…
Yorgunluklarımızın çoğunun kaynağı, zamandan bağımsız ve evrensel olan o anlam bulma ihtiyacı. Ancak, önceden olduğu kadar kolay teşhis edemiyoruz bunu. Sevdiğiniz bir işe çok çaba harcamak iyi yorgunluğu doğurur. Ama bugün, insanlar hep hızlı ve işgörür olmak, kendilerini sürekli biçimde süreksizliğe uyarlamak zorundalar. Kırk yamalı bir zeminin üstündeki bukalemun çıldırır. Bugün, çalışan kişi, bir çiçek dürbünü üzerindeki bukalemun gibi. İnsan, sevdiği, hâkim olduğu bir meslekle uğraştığında, ekmeğini, dersini, ameliyatını iyi yapmanın hazzını duyar. Güven fedakârlığa, buna lâyık olma çabasına davet eder. Oysa, işgörürlük, kârlılık ve uyarlanabilirlik idealleri adına, fırıncı da, öğretmen de, cerrah da durmaksızın değerlendirmeye tâbi tutuluyor ve kendilerini bir güvensizlikle karşı karşıya buluyorlar. Emekçi, fedakârlık arzusunu yitirme riskiyle karşı karşıya değil mi? “Bildirme”nin “beceri”den önemli olduğu bir dünya endişe veriyor bana. Bu performans toplumunda, yorulmaz olan Jüpiter’imizin, artık ilerleyemeyenlere biraz miskinlermiş gibi bakma eğiliminde olduğunu da ekleyelim.

Ve Jüpiter yorgun insanları tembel yerine koymakla haksızlık ediyor.
Tembellik, önceden yorulmaktır ya da yorgunluğun öncelenmesidir… Tembel yorgun değildir, ama yorulma riski vardır, yorgunluk potansiyelinden ürker. Olma yükünü taşıma işini ötekilere bırakır. Antropolog David Le Breton, çok sayıda insanın, performans göstermeyi denemekle kendilerini tükettikleri bu dünyadan yok olma eğilimine kapıldıklarını tespit eder. Kapitalist sistemde insanların çalışmayı ve tüketmeyi durdurmamalarının istenmesi ölçüsünde, yok olma eğilimi meşrulaşıyor. Dinlenme ve huzur mekânları azaldıkça azalıyor.

Yorgunluk riskini göze almak gerek, diyorsunuz.
Kendini korumak, esirgemek, yorgunluğa deva değil, yorgunluğun belirtileri. Yorgunluk riskini göze almayan bir yaşam, yoksul, kansız, çorak, dapdaracık olur. O riskte güzel bir şey vardır; özellikle de ötekiler için göze alınmışsa. Kendini vermek, kaybolmak değildir; bilakis kendini bulmaktır. Uzağa gitmek isteyenin bineğini idareli kullanması gerektiği söylenir; ama idareli kullanan, zaten yola çıkmaz. Daima idareli davranmak, yaşamını mahvetmektir.

Her halükârda, yorgunluğa karşı mücadele vermek başarısızlığa mahkûm bir iş!
Gösterilen bütün çabanın kendisi yorucudur. Yorgunluk çok tehlikeli bir düşmandır, zira asla kendisiyle yüz yüze gelinmez: Ya yukarıdan gelir, omuzlarınızda ağırlığını hissedersiniz; ya haince arkadan gelir, o zaman “sırtınızdan vurulursunuz”; ya da aşağıdan gelir, ayağınızın altındaki toprak göçer, yorgunluktan yığılırsınız. Yorgunluk bizi cenderesine alır; Baron de Münchhausen’ın gömüldüğü bataklığa benzer. Batmamak için gösterdiği çabalar onu daha dibe çeker. Hikâyede, iradî bir kahramanlıkla kendi saçlarından çekerek kurtulur. Fakat bataklıktan iradenin kahramanlığıyla çıkılmaz. Bir dal, başka bir el bulmak gerekir. Bu fırsattan istifadeyle öteki kendi gücünü göstererek beni aşağılamadan yorgunluğumu itiraf edebilmem gerekir. Bugün öyle değilmiş gibi yapmalarına rağmen tükenmiş ne çok insan var; bir çocuk “Kral çıplak!” diye bağırana kadar kralın çıplak olduğunu herkesin görmezden geldiği Andersen masalındaki gibi. Kahraman çehresi yerine, yorgunluğunu itiraf eden doğrucunun çehresini tercih ederim. Belki ondan sonra ötekiler de, “ben de” diyecekler.

Yorgunlar kelamının bir nevi özgürleşmesi çağrısında bulunuyorsunuz…
Evet, umuyorum bunu. Fakat insanların, itiraflarını derhal bir yenilgi gibi, bir yetersizlik ya da kusurluluk belirtisi gibi yaşamadan yorgunluklarını dile getirebilmeleri için, iyi akustiği olan bir yankı odası yaratmak gerekir. La Fontaine’in meşesi gibi ona karşı mücadele vermekten ziyade, sazın yaptığı gibi onunla işbirliğine girelim ve bundan dersler çıkaralım.

Eğilen ama kırılmayan saz nasıl olunur?
Makineler ya da tanrılar değiliz. Kabullenip üstlenilen yorgunluk tevazu öğretir, boyumuzun ölçüsünü almamızı sağlar. Bir kahraman değilim, çünkü yorulabiliyorum. Korkusuzluk ya da yorulmazlık değil, bunları aşmanın bir yolu olan hakiki cesareti öğretir bu; sonunda hayal kurmayı da. Daima duruma hâkim olmak, kavramak isteyen kişinin aksine; uyanık hayalperestin, kendisiyle, ötekilerle, dünyayla daha yumuşak ve daha doğru bir ilişkisi vardır. Vazgeçişle mümkün olan bir dikkattir hayalcilik; boşvermişliğin yol açtığı bir uyanıklıktır; kendini salıverdikten sonraki okşamadır.

Demek yorgunluğun da meziyetleri varmış, oysa yorgun insan sinir bozucudur!
Ahlâkçıların çoğu, formu yerinde bir insana hitap ederler. Aristoteles’in ahlâkî meziyetlerini; cesareti, ölçülülüğü, sabrı, diğerkâmlığı bitkin olduğunuzda uygulamayı deneyin! Kötü yorgunluk derhal laçkalaştırır; sabırsız, hoşgörüsüz, bencil kılar: Kendini taşımak zaten yeterince zordur, bir de ötekileri mi taşıyacaksınız! Buna karşılık, yorgunluğunu kabul etmek bir başka sabrın, bir başka diğerkâmlığın başlangıcı; bir başka cesaretin vaadi olabilir. Yorgunlukta bir durulaştırma meziyeti vardır.

Yorgunluğunu kabullenmek, yaprakların düşüşüne ses çıkarmayıp ilkbaharı beklemek gibi bir şey…
Sonluluğunu aşmayı denemek yerine, onu üstlenmek bu. Louvre Müzesi’nde Rembrandt’ın çok güzel bir tablosu var: “Aziz Matta ve Melek”. İki çehre yan yana: Meleğin ilelebet çocuksu kalan çehresi ile, olmak için gösterdiği çabanın kanıtıymışcasına sorgulayıcı kırışıklarla bezgin ve tükenmiş azizin çehresi. Hiç beklenmedik şekilde, güzel, tuhaf ve bakır rengi ışık, yorgun azizden gelmektedir… Bir yorgunluk kasidesi gibi.

299153294
Aziz Matta ve Melek