Ekran Resmi 2018-07-04 17.46.39

Transatlantik: 24 Haziran sonrası Türk-Amerikan ilişkileri, Trump’ın ticaret savaşları & Suriye’nin geleceği

Yayına hazırlayanlar: Şükran Şençekiçer & Gamze Elvan

 

 

Merhaba, iyi günler. Transatlantik’le yine karşınızdayız ve Washington’da Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’la beraberiz. Arkadaşlar, merhaba! Gönül, hemen seninle başlamak istiyorum. Daha önce konuştuk, ama yine üzerinden tekrar bir geçelim. Malum, seçim sonuçları netleşti, Erdoğan başkan oldu, Cumhur İttifakı Meclis’te de çoğunluğu sağladı ve Türk-Amerikan ilişkileri bir dizi soru ve sorunla beraber önümüzde duruyor. Kısa vadede herhangi bir gelişme beklemek gerçekçi olur mu?

 

Gönül Tol: Birkaç şeye bağlı Ruşen. Öncelikle burada Washington’da bütün dikkatler Andrew Brunson’ın davasına odaklanmış durumda. Geçen hafta ben Kongre’de Türkiye’ye yaptırımları konuşan bir grupla görüştüm — onlar görüşmek istediler. Seçimlerden sonra Andrew Brunson’ın salıverilmesi konusunda Türk hükümetinin bir adım atıp atmayacağını öğrenmek istediler ve benim onlarla konuşmamdan anladığım kadarıyla, sadece Kongre değil, aynı zamanda Beyaz Saray da bu konuya odaklanmış gibi bir durum var.

 

Pardon, istersen bilmeyenler için kısaca özetler misin, kim bu Andrew Brunson?

 

Tol: Andrew Brunson bir Hıristiyan, Amerikalı bir misyoner; 20’yi aşkın yıldır Türkiye’de İzmir’de yaşıyor ve bir yılı aşkın bir süredir terörizm suçlusu olarak tutuklu bulunuyor; FETÖ’ye üye olmakla suçlanıyor. Birkaç dava görüldü ve artık, zannediyorum Temmuz’un 16’sında yeniden dava görülecek. Geçen seferki davaya Amerika’dan önemli isimler katılmıştı. Trump yönetimi ve Trump, kendisi de ilk kez attığı bir tweet’te Türkiye’yi eleştirmişti. Brunson’ın casusluk ve terörizm suçlamasıyla Türkiye’de tutulmasını hukuksuzluk olarak ifade etmişti. O da şunu gösteriyor: Özellikle Başkan Yardımcısı Mike Pence konuyla çok yakından ilgilendi ve hem Trump’ın hem Mike Pence’in hem de Kongre’nin çeşitli vesilelerle Türk yetkililerle konuştuğunu ve baskı yaptığını biliyoruz. İşte artık son kertede bu yeni yapılacak duruşmayı bekliyorlar ve ondan önce Kongre, benim konuştuğum gruptan anladığım kadarıyla, bir liste hazırlamasını istemiş; yani Amerika’nın elinde ne tür araçlar var Türkiye’ye baskı kurmak için. Bu konu çok ciddi görüşülüyor, hatta sadece Erdoğan’ın yakınındaki isimlere yaptırımın ötesinde, F-35’lerden tutun Halkbank Davası’na kadar, yani ellerindeki bütün baskı araçlarını kullanmaya hazırlanıyorlar. Dolayısıyla şu anda ilişkilerin geleceği nereye gidiyor sorusunu yanıtlayabilmek için biraz daha bekleyip Andrew Brunson’ın davasında alınacak kararı görmek gerekiyor. Eğer oradan yine tutukluluk halinin devamı çıkarsa, ilişkilerde yol alınması çok güç — tabii bir sürü başka mesele de var. Şunu da söylemek istiyorum: Özellikle Fethullah Gülen’in iadesi konusunda benim okuyabildiğim kadarıyla Türkiye’de artık şöyle bir anlayış var: Fethullah Gülen iade edilmeyecek. Ben Erdoğan’ın danışmanlarından birinin verdiği röportajı hatırlıyorum Batılı medya kuruluşuna, demişti ki: “FBI Amerika’da Fethullah Gülen’e ait organizasyonlara daha çok dikkatini çevirdi ve bu bizi memnun ediyor”. Benim röportajdan anladığım kadarıyla artık Ankara da bunu kabul etmiş gibi görünüyor. Dolayısıyla en büyük problemler, Andrew Brunson, Fethullah Gülen, bir de F-35 konusu, S-400 konusu var, onları da dikkatli izlemek gerekiyor; ama bence ilk etapta Andrew Brunson Davası’na odaklanmak gerekiyor.

 

Ömer, sana aynı soruyu soracağım, ama Gönül’ün bıraktığı yerden. Mesela mahkeme Brunson’ı tahliye etti. Son günlerde biliyorsun seçimin hemen ardından Mehmet Altan tahliye oldu, Celalettin Can tahliye oldu. Böyle bir tahliye olursa hakikaten bir bahar havası olacak mı?

 

Ömer Taşpınar: Belirli bir etkisi olur, çünkü bu Andrew Bronsun meselesi, rahip meselesi Başkan Yardımcısı Mike Pence için önemli; bir de Amerika’daki Evangelistler için önemli. Eğer Türkiye’de şu anda iktidarda bir Türk-İslam sentezi varsa, Amerika’da da bir Amerikan-Evangelist sentezi iktidarda; yani Amerikan milliyetçiliğiyle Trump’ın arkasındaki Hıristiyan sağ — ki bunların çoğu, Evangelistler bir blok halinde Trump’a destek veriyorlar. Amerika’da şu anda çok ciddi bir gelişme var: Anayasa Mahkemesi’nin dokuz üyesi emekliye ayrılmaya karar verdi. Anthony Kennedy ve dolayısıyla şimdi Anayasa Mahkemesi’nde kürtaj meselesi Amerika’da çok sık konuşuluyor, Evangelistler mobilize olmuş durumda; Anayasa Mahkemesi’ne Trump’ın atayacağı yeni gelecek ismin, kürtajın yasaklamasını isteyen bir isim olmasını tercih edecekler. Dolayısıyla Evangelistlerin güçlü olduğu bir döneme giriyoruz, Amerika’da da ara seçimlere gidiliyor, Trump’ı bu mesele o nedenle ilgilendiriyor; yani Evangelistler için Türkiye gibi Müslüman gibi bir ülkede –ki imajı iyice yanlış, bence İslamcılaşan bir ülke olarak gelişiyor Türkiye– Erdoğan’ın zaferi milliyetçi bir zaferden çok İslamcı bir zafer olarak da görülüyor burada. Öyle bir ülkede bir Hıristiyan rahibin hapiste bulunmasının sembolik bir değeri var ve bunun hapisten çıkarılması Trump döneminde bir başarı olacaktır; yani bence Tayyip Erdoğan’la Trump arasında bir görüşme olsa bu ciddi bir konu haline gelecektir. O yüzden Gönül’e katılıyorum, hapisten çıkması bu ilişkilere ciddi bir ivme kazandırır. Ama onun dışında yapısal meseleler bütün ağırlığıyla devam ediyor. Şöyle bir kanı var — bence çok yanlış değil: Erdoğan şu anda güçlü bir şekilde geldi, eli güçlendi ve Batı’yla ilişkilerini düzeltmek istiyor kanısı; yani hem AB’yle hem Avrupa’yla geçmişte yaşanan gerginlikler birazcık da seçimler nedeniyle yaşanıyordu; şu anda eli güçlenmiş — gerçi yerel seçimler var, ama en azından o ölüm-kalım savaşı değil Erdoğan açısından. “Şu anda acaba belirli açılımlar yapar mı? Elinde bir silahsız sermaye var, o nedenle acaba şu anda önümüzdeki aylarda Türkiye belirli jestler yapabilir mi?” konusunda beklenti olabilir.

 

Tol: Ruşen, bir de şunu ekleyebilir miyim? Eklemeyi unuttum: Seçimlerden hemen sonra Kongre’de bir panel vardı, ben de konuşmacılardan bir tanesiydim. Paneli Oklahoma’lı senatör James Lankford açtı ve çok önemli bir konuşma yaptı — emin değilim Türk medyası bunu yansıttı mı? Ama şunu söyledi: “Biz Türkiye’yi hâlâ dostumuz olarak görmek istiyoruz, ama artık onu tanıyamıyoruz ve Andrew Brunson Davası’nı çok yakından izliyoruz. O kadar ki, ben Oklahoma’daki iş dünyasından bana Türkiye’yle ilgili soru yönelten insanlara şunu söylüyorum: ‘Artık Türkiye bizim düşündüğümüz müttefik değil, artık orası güvenli bir yer değil, yatırım yapmak için de güvenli bir yer değil. Yatırım yapmayı düşünüyorsanız yapmayın, eğer yatırımlarınız varsa geri çekin’ diyorum” dedi ve Andrew Brunson Davası’nın Türk-Amerika ilişkilerindeki mesele olduğunu ve diğer bütün meselelerin tâli olduğunu söyledi. O yüzden de o davada olacaklar çok önemli.

 

Evet, isterseniz Suriye’ye geçelim; Trump’la Putin’in Helsinki’de görüşmesi bekleniyor ve buradaki ana konulardan birisinin Suriye olduğu… Gönül, öncelikle sana sormak istiyorum. Suriye bahsinde de, özellikle Trump’ın Putin’den İran’ın Suriye’den çıkartılmasını talep edeceği söyleniyor; ama zaten bugün hemen Lavrov’dan bir şeyler düştü ajanslara: Bunun gerçekçi olmadığı, İran’ın Suriye’yi terk etmesinin gerçekçi olmadığı. Burada Moskova’yla Washington arasında Suriye konusunda önümüzdeki günlerde bir fikir birliği, hatta ortak hareket bekleyebilir miyiz?

 

Tol: Emin değilim Ruşen. Önce şunu söylemek lazım: Tabii Amerika’nın bu Suriye politikasını hiçbir zaman net olarak anlayamadık, çünkü her kafadan farklı ses çıkıyordu; fakat şu son yapılan açıklamalara baktığımızda şunu görüyoruz: Gerçekten artık Esad’ın gitmesi konusundaki tutumdan vazgeçildiği, Trump’ın hâlâ Pentagon’a rağmen Suriye’den çekilmek istediği ve Suriye’deki birinci önceliğinin İran’ın oradan çekilmesi olduğunu anlıyoruz. Şimdi bu konuda Rusya da İran’ın Suriye meselesine bu kadar angaje olmuş olmasından çok memnun değil; oradaki milislerin bu kadar kilit bir rol üstleniyor olmasından memnun değil. Fakat bence asıl mesele burada Rusya İran’ı ikna edebilir, ya da şunu yapmasını istiyor Amerika: Rusya, Esad rejimini ikna etsin; Amerika Güneybatı Suriye’yi rejime bıraksın, oradaki muhalif unsurlar çekilsin ve böylece İran’ın olmadığı bir güvenli bölge oluşturulsun –tabii İsrail’in temel olarak güvenliği için– ve bunun karşılığında da Amerika çekilsin. Bunun için Rusya’ya baskı yapıyor ve diyor ki: “Sen Esad rejimini ikna et”. Tabii buradaki mesele: Esad rejimini ikna edebilir mi Rusya? O çok önemli, çünkü aslında Rusya tabii çok önemli bir rol oynadı sahada; fakat İranlı milis güçlerin sahada oynadıkları rol çok hayati bir öneme sahip rejim için. Dolayısıyla Rusya ikna edebilir mi Esad rejimini? Emin değilim; fakat Rusya bunu isteyebilir, çünkü zaten dediğim gibi bölgesel olarak Rusya ve İran arasında hem enerji meselesinde hem de bölgesel nüfuz anlamında bir yarış söz konusu. Özellikle İran şimdi bu yaptırım kararından –yaptırımlar geliyor İran’a– zor duruma girmiş durumda ve Rusya bundan faydalanmak isteyecektir. Bir de İran’ın Suriye’den çekilmesini belki Rusya kabul edebilir; fakat dediğim gibi kilit soru bence Esad buna “evet” demeyecektir; çünkü bu Esad’ın sonu olur, neden? Zaten Suriye ordusu savaşabilecek bir durumda değil, İran milisleri yardımcı oluyordu Esad rejimine, Rusya da sahaya asker sürmediği sürece İran’ın oynadığı o rolü üstlenemez. Dolayısıyla Esad rejimi buna evet demeyecektir bence.

 

Ömer, bu Putin-Trump buluşmasının Suriye ayağını da akılda tutalım, ama bu buluşmanın çok daha farklı anlamları da var değil mi?

 

Taşpınar: Çok doğru Ruşen. Bu buluşma her şeyden önce Amerika’daki Rusya uzmanları ve Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon nezdinde bir panik yaratmış durumda; çünkü Trump, Putin’le baş başa görüşmek istiyor anladığım kadarıyla.

 

Kimseyi katmadan?

 

Taşpınar: Kimseyi katmadan. Ve ikimizin de ortak tanıdığı bir isim var: Fiona Hill — bizim Brookings’teydi; o şu anda Rusya Danışmanı olarak çalışıyor Ulusal Güvenlik Konseyi’nde ve Putin üzerine kitabı var. Fiona’nın sürekli Washington Post’ta fotoğraflarını görüyorsun; aslında Trump’a Rusya konusunda brifing veren, danışmanlık yapan bir isim. Mesela onun gibi bir isim masada olursa teknik konulara çok vâkıf — böyle isimler istemiyor. Onu bırak, Fiona Hill’i bırak –ki Fiona Hill sonuçta akademisyen, uzman– John Bolton’ı istemiyor, Ulusal Güvenlik Danışmanı’nı istemiyor yanında, Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’yu istemiyor. Bu da akla şu soruyu getiriyor: Trump böyle görüşmelerde –Kuzey Kore lideriyle yaptığı gibi– bazı tavizler verebiliyor ve bu tavizler sonuçta kendi müttefiklerini ofsaytta bırakıyor. Ne yaptı Kuzey Kore meselesinde? Gitti, “Güney Kore’yle Amerika arasındaki askerî tatbikatları kaldırıyoruz” dedi, böyle bir vaatte bulundu ve bu Güney Kore’yi ve bölgedeki Amerikan ittifakı içindeki ülkeleri –Japonya gibi– son derece şaşırttı. “NATO için de şu anda acaba Putin’e böyle bir taviz verir mi?” korkusu var. Çünkü zaten bir de Putin’le yapacağı Helsinki’deki bu görüşmeden birkaç gün önce NATO’da bir zirve olacak. O NATO zirvesinde de fırtınalar kopabilir, Trump son derece sert bir şekilde NATO üyelerine, “Sizler zaten savunma harcamalarınızı yapmıyorsunuz, normalde gayrisafi milli hasılanızın yüzde 2’sini savunmaya harcamanız gerekiyor. Hiçbiriniz, Almanya başta olmak üzere bunu yapmıyorsunuz ve Amerika’nın sırtından geçiniyorsunuz” diyor. NATO içinde bir çatlak var ki bu NATO içindeki çatlak Putin’in son derece işine yarıyor. Bir de tabii Putin’in derdi, Ukrayna nedeniyle, Kırım’ın işgal edilmesi nedeniyle getirilen Amerikan yaptırımlarının kaldırılması. Bu konuda Trump’tan destek bekleyecek Putin. Dolayısıyla büyük bir pazarlıktan bahsediliyor. O büyük pazarlık ne olabilir? Ukrayna konusunda atacağı adımlar karşılığında bu yaptırımların kaldırılması. Peki Amerika ne diyebilir? Ukrayna dışında Amerika şunu söyleyebilir: Ukrayna’da atacağın adımlar dışında Suriye’de de senden belli şeyler bekliyoruz. Suriye’de de Gönül’le konuştuğunuz meseleleri konuşacaklar. Dolayısıyla beklentilerin yüksek olduğu, ama Trump’ın konulara vâkıf olmadığı bir ortamda olacak görüşme. O nedenle ciddi bir endişe yaratıyor Amerika’daki uzmanların ve devletin gözünde.

 

Yani şöyle bir düşünce de herhalde var sanki: Putin gibi deneyimli bir siyasetçi, Trump’ı böyle baş başa bir görüşmede parmağında oynatabilir gibi bir kaygı da var herhalde değil mi?

 

Taşpınar: Kesinlikle. Özellikle Amerikan medyasında bu çok işleniyor. New York Times’ta bu hafta çok ilginç bir haber çıktı. Putin’in KGB geçmişi üzerine zaten çok haber yapılıyor. Putin’in bir KGB uzmanı olduğu ve KGB’nin psikolojik savaş meselesindeki bütün stratejilerine vâkıf olduğu, dolayısıyla bu tip ortamlarda baş başa kaldığında son derece manipülatif, yetenekli bir şekilde karşısındakinden tavizler alabilen bir isim. Fakat bu kadar kolay olmamalı. Amerikan sistemi de zaten şu anda Trump’ı zorlayacak belirli şeyler yapıyor, özellikle medyada. Biliyorsun şu anda Dünya Kupası var Rusya’da. Rusya’nın bu FIFA’yı nasıl kandırıp, FIFA’ya nasıl rüşvetler verip 2010 yılında Dünya Kupası’nı Rusya’ya aldığı New York Times’ta bir haber serisi hâline getirildi. Ve bu aslında FIFA’nın çökmesi, FIFA’daki mafyavâri yapının çökmesi çok detaylı bir şekilde anlatılıyor. Bu çöküş FBI sayesinde oluyor. Çünkü Avrupa’daki ülkeler FIFA’yı o kadar gözlerinde büyütüyorlar ki, FIFA onların gözünde tanrı gibi, hiçbir şekilde ona karşı bir soruşturma başlatmıyorlar. Ve herkes FIFA’ya bir şekilde rüşvet veriyor futbol oyununun getireceği ticarî gelirler nedeniyle. Futbol Amerika’da gelişmemiş olduğu için, FBI FIFA’ya bir dava açıyor ve içindeki rüşveti keşfediyor. FBI’ın başındaki isim o zamanlar kim? Tahmin edin: Robert Mueller. Şu an Trump’ın Rusya’yla ilişkilerini araştıran kişi. Dolayısıyla Amerika’da zaten Trump’ın Rusya’yla olan finansal ilişkileri, belki de kara para temizliği gibi meselelerdeki karanlık ilişkiler üzerinde son derece baskı var, FBI’ın baskısı var. Trump’ın avukatları neredeyse birer birer FBI tarafından sorgulanıyor. Kampanyasından bazı isimler şu anda hapiste. Bu ortamda Trump Putin’le görüşüyor. Ve bir endişe var, Trump’ın gereksiz yere tavizler verebileceği konusunda.

 

Gönül, İran’ı biraz konuşalım istiyorum. İran’da Kapalıçarşı –orada çok önemli bir güçtür– karıştı. Bir ara gösteriler oldu. Ekonomik nedenlerle, bazı ithal mallarının yasaklanması ya da vergilerinin artırılması gibi gerekçelerle. Daha önce bir şeyler olmuştu. Taşrada da olmuştu. Şimdi tekrar bu oldu. Bir rahatsızlık olduğu görülüyor ve bir taraftan da ABD’nin İran’ı bir kuşatması var, yaptırımlar var. Özellikle petrol ve doğalgaz satışına Türkiye’nin de dahil olduğu Çin, Hindistan gibi ülkelere baskı yapıyor vs.. Ne oluyor, İran ayakta durabilecek mi?

 

Tol: Çok zor Ruşen, çünkü ekonomik olarak çok zorlanıyor. Mayıs ayında özellikle Trump yönetiminin 2015’te imzalanan nükleer anlaşmadan çekilme kararının ardından… Ve yeni yaptırımlar gündemde senin dediğin gibi. Ağustos ayında otomotiv sektörünü hedef alan yaptırımlar konacak ve Kasım ayında da Amerika hem Avrupalı hem Ortadoğulu müttefiklerinden İran’dan petrol alımını durdurmalarını istiyor. Tabii bunlar, ekonomisi bütünüyle petrole bağımlı bir ülke için son derece zor, aşılması güç şeyler. Ve bir süredir İran’da gördüğümüz protestolarda da hakikaten anlıyorsunuz; yani orada esnafın, insanların nasıl bir ekonomik cendereye girdiğini anlıyorsunuz. Ve bu yaptırımlar tabii İran ekonomisini çok daha kötü etkileyecek. Halihazırda Amerika mesela 50 tane şirketi ikna ettiğini söylüyor İran pazarından çekilmesi için. Avrupa direnmeye çalışıyor. Avrupalı hükümetler kendi şirketlerine çekilmemeleri yönünde telkinde bulunuyorlar; fakat nihayetinde bu şirketler eğer Amerikan pazarına erişimleri olsun istiyorlarsa çekilme kararı alacaklar. Bütün bunlar zaten hiçbir zaman tam olarak toparlanamamış İran ekonomisi için çok büyük problemler. Çünkü burada mesele sadece yaptırımlar değil. Yapısal sorunlar da var. İşte İran’ın para biriminin son altı ayda dolara karşı yüzde 50 değer kaybettiği söyleniyor. Enflasyon çok yüksek ve bunların altında yatan yapısal problemlerin –mesela ekonominin tümüyle petrole bağımlı olması, onun yanında özel sektör de çok gelişmemiş–, dolayısıyla hem yaptırımların arasında sıkışmış hem de yapısal problemlerle boğuşan bir İran ekonomisi var. E tabii Amerika ne ümit ediyor? Bütün bu ekonomik baskının ve aslında bu protestoların ardından rejim sıkışacak ve geri adım atacak. Hatta belki Suriye’den çekilecek, çünkü protestolarda gördüğümüz işlenen temalardan birisi şuydu: “Bizim ekonomik problemlerimizin altında yatan sebep Suriye. Niye bizim Suriye’de askerimiz var? Ya da neden Filistin meselesine bu kadar yatırım yapıyoruz? Biz kendimiz burada açız” söylemleri vardı. Dolayısıyla Amerikan yönetimi şunu bekliyor. Bu baskıların altında rejim boyun eğecek ve zararlı faaliyetlerini de sona erdirecek bölgede. Fakat İran’ın geçmişine baktığımızda, ekonomik yaptırımların altında en ezildiği dönemlerde bile, Hizbullah’la, Şii milislerle Irak siyasetine, Suriye siyasetine müdahil olduğunu gördük.

 

Burada bir sözünü keseyim. Bir haber çıktı biliyorsunuz, cumartesi günü Halkın Mücahitleri’nin Paris yakınlarında düzenlediği 25 bin kişinin katıldığı çok büyük bir toplantıya saldırı hazırlığındaki İran asıllı Belçikalı bir çift yakalandı bombalı araçla. İran resmen yalanladı bunu, kendileriyle irtibatlı olduğu iddialarını, ama çok güçlü. Almanya’da, Fransa’da ve Belçika’da yapılan operasyonlarda, yaşı 30’un üzerinde olan İran vatandaşı ya da İran asıllı vatandaşların büyük bir terör saldırısı hazırlığı içinde olduğu iddiası da var. Tam bu senin demin söylediğinle de uyuşuyor. Artık bir şeyler yapamaz denirken, pekâlâ, o operasyon olmasaydı belki de bir saldırı Paris yakınlarında — ki orada Giuliani de katılmış o toplantıya, biliyorsunuzdur. Böyle de yeni, sıcak bir olay var.

 

Tol: Çünkü neden? Bu tür şeyler olduğunda halk rejimin etrafında birleşiyor ve bu tür şeyler aslında İran rejimi içerisindeki radikal unsurları güçlendiriyor. O radikal unsurlar, askerî unsurlar güçlendikçe de İran aslında bölgede daha agresif siyasetler gütmeye başlıyor. Çünkü bir anlamda o radikal kanatlar meşruiyetini dış politikadaki agresifliğe borçlu oluyor. O nedenle aslında Washington’ın mantık zinciri bence doğru kurulmuş değil. Ve şu anda Ruhani çok ılımlı bir lider. Siyasî olarak neredeyse inanılmaz ateş altında. Herkes onu suçluyor, Obama’yla nükleer anlaşma imzalandığı için onu suçluyor, İran’ın bundan yeterince faydalanamadığını söylüyorlar. Ve o askerî kanadın daha agresif ve şahin politikalar izlemeye çalışan askerî kanadın elinin güçlendiğini görüyoruz. O nedenle İran ekonomisinde ne olursa olsun, ne kadar batağa girerse girsin, mesela Suriye gibi bir dosyada çok tavrını değiştireceğini düşünmüyorum ya da Irak’ı bütünüyle terk edeceğini düşünmüyorum. Tam aksi olabilir.

 

Ömer, seninle bambaşka bir konuyla kapatalım. Bu Trump’ın getirdiği büyük vergi duvarları ya da ticaret savaşı deniyor değil mi buna?

 

Taşpınar: Evet, ticaret savaşı.

 

Ve hatta Dünya Ticaret Örgütü’nden çıkacağı yolunda spekülasyonlar da var ya da el altından herhalde böyle bir tehdit de var. En son –magazin gibi ama– Harley Davidson ülkeden yatırımlarını çekip bunu protesto ederek çekildi. Çok sembol bir isim. Bu gerçekten çok ciddi boyutlara varacak bir çatışma mı?

 

Taşpınar: Dünya ekonomisi açısından önemli bir gelişme bu. Çünkü Amerika’nın… şöyle bir anlatmak gerekiyor aslında bunu: Amerika’nın ekonomisi yaklaşık 20 trilyon dolarlık, 360 milyon vatandaşı olan büyük bir ekonomi. Yani dünyadaki üretimin, dünya gayrısafi hasılasının yüzde 25’i kadar yere sahip Amerika. Fakat Amerika kendisi dışarı çok fazla mal satan bir ülke değil. Yani 360 milyonluk bir büyük pazar olduğu için, Amerikan şirketleri daha çok Amerikan iç pazarında büyüyebiliyorlar. Fakat Çin için, bir Almanya için, bir Kanada için, diğer ülkeler için Amerikan pazarına girmek çok önemli. Trump da göreve geldiğinden beri, “Önce Amerika” sloganıyla, “Biz artık bütün dünyaya Amerikan pazarını açmayacağız. Çünkü buraya istedikleri gibi mal satıyorlar. Biz bunlara doğru dürüst ticaret kotaları uygulamıyoruz, ama onlar bize karşı korumacı önlemlerle –özellikle Çin– bizim mallarımızı satmamızı engelliyor” diyor. Ve Trump’ın tabanında son derece karşılık bulan bir söylem bu. Çünkü onlar zannediyorlar ki –özellikle işçi sınıfı–, Çin büyüdükçe Amerika mal satamıyor. Dolayısıyla işsiz kalmalarını, hayat standartlarının düşmesini, maaşlarının düşmesini Çin’in büyümesine ve dünyadaki küreselleşmeye bağlıyorlar. Oysa bütün ekonomistler diyor ki, işsizliği yaratan mesele, Amerika’daki işçilerin ücretlerini düşüren mesele, robotlaşma, otomasyon. Bunun getirdiği üretkenliğin artması. Dolayısıyla dünya ticaretiyle bağlantılı değil. Ama tabii Trump “Önce Amerika” ve demin bahsettiğimiz milliyetçi popülist söylemlerle Çin’e bir ticaret savaşı açtı. Çin’e açmakla kalmadı, Kanada’ya, Almanya’ya açtı bu savaşı. G7’de çok ciddi sorunlar yaşandı bundan bir ay önce. Ve Amerikan ekonomisi aslında çok güçlü bir şekilde büyürken, borsa burada şahlanmışken, Trump’ın böyle Çin’le gereksizce bir ticaret savaşına girmesi, Amerika’daki borsayı rahatsız ediyor. Ama Amerika’nın temel ekonomik göstergelerini rahatsız etmiyor. Çünkü Amerika dediğin gibi Çin’e ticarî açıdan son derece bağlı değil. Finansal açıdan bağlar var, ama ticarî açıdan Amerika’nın çok büyük kaybı olmuyor. Çin’in daha fazla kaybı olabilir sonuçta ve Trump bunun üzerinden Çin’in taviz vermesini bekliyor. Bir sürü Amerikan ürününe getirdiği korumacı yöntemlerin çıkarılmasını, bunların lağvedilmesini bekliyor. Ve bu, dediğim gibi Amerika’da Trump’ın tabanında karşılık bulan bir şey. Amerikan ekonomisini henüz ciddi olarak etkilemiyor. Fakat uzun dönemde Çin’le ciddi bir ticaret savaşı başlarsa, Çin-Amerika ilişkilerini etkileyebilir bu. Şununla bitirelim: Amerika’nın Çin politikasındaki ana unsur, hem simetrik bir şekilde askerî açıdan tecrübe ederken, aynı zamanda diplomatik ve ekonomik açıdan angaje etmekti. Yani ekonomik ilişkilerin ve diplomatik ilişkilerin sağlam olduğu Çin’le, askerî ilişkilerinde özellikle Güney Çin Denizi’nde bir tecrit politikası izliyordu. Şimdi hem askerî açıdan bir tecrit politikası izliyor, hem de diplomatik ve ekonomik açıdan da ciddi bir korumacılık yöntemi var. Dolayısıyla Çin’de acaba uzun dönemde bu mesele, ekonomi dışında diplomatik ve askerî bir tansiyona neden olabilir mi korkusu nedeniyle Amerika’da bir endişe var.

 

Evet, burada noktayı koyalım. Çok doyurucu bir yayın oldu. Ömer Taşpınar’a ve Gönül Tol’a çok teşekkürler. İzleyicilerimize de teşekkür ediyoruz. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.