DhV9YcgW0AE0b2N

Gazete Habertürk’ün ardından

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Yarın, Gazete Habertürk son kez çıkıyor ve kapanıyor — 1 Mart 2009’da faaliyete geçmişti. Bu kapanma esas olarak dijital medyanın egemenliği olarak yorumlanıyor. Zaten yapılan açıklamada da bunun artık rantabl olmadığı, gazetenin basılı olarak yayın yapmasının rantabl olmadığı açıklaması yapıldı. Çok sayıda kişi işsiz kalacak, öyle gözüküyor. Bazılarını Habertürk’ün internet sitesine ve televizyon kanallarına aktaracaklarını açıkladılar yöneticileri; ama belli ki büyük bir kısmı herhalde tazminatlarını alarak işsiz kalacak. Bu her şeyden önce çok büyük bir kayıp; özellikle çalışan arkadaşlarımız için, meslektaşlarımız için çok acı bir durum, kötü bir durum. Türkiye’de gazeteciliğin durumu zaten pek parlak değildi; Habertürk’ün gazetesinin kapanıyor olması da bu kötü durumun daha da kötüye gittiğini bize gösteriyor.
Seçimden önce Doğan Grubu’nun satışıyla beraber yaşanan bir infial vardı; şimdi Habertürk’ün gazete olarak kapanması o kadar büyük bir etki yaratmasa bile gerçekten önemli bir gelişme. Şahsen ben de kısa bir dönem Gazete Habertürk’te çalıştım. Gazetecilik hayatımın en parlak dönemlerinden birisi değildi; hatta en keyif almadığım dönemlerinden birisiydi diye söyleyebilirim. Olabildiğince, Habertürk’teki kendi kişisel deneyimimden arınarak, olayı kişiselleştirmeden bir şeyler söylemek istiyorum bu konuda. Her şeyden önce tekrar şunu vurgulamak lazım: Burada çok sayıda arkadaşımızın, meslektaşımızın işsiz kalacak olması, oraya yıllarca emek vermiş insanların işsiz kalacak olması çok acı bir durum. Maalesef Türkiye’de gazeteciler örgütlü olmadıkları için her koyun kendi bacağından asıldığından, burada da aynı şey olacak ve herkes tazminatı alabilmekle uğraşacak –belki birtakım davalar açılabilir, genellikle böyle oluyor–, kişisel olarak herkes kendi hakkını almanın yoluna gidecek; ama kolektif bir tavır alma vs., bunları Türkiye’de medya çalışanları çoktan kaybetti.

Seçimde farklı sonuç çıkmış olsaydı…

Gazete Habertürk için 1 Mart 2009 tarihi veriliyor; ama daha evveliyatı var. Aslında 1999’da Ufuk Güldemir ilk internet haber sitesini, Habertürk’ü kurmuştu; ondan sonra bunun elde ettiği başarıyla beraber televizyon ve gazetede çıkarttı. Bunlardan televizyon hâlâ varlığını sürdürüyor; ama gazete çok kısa bir süre sürmüştü ve ondan sonra kapanmıştı. Daha sonra Habertürk televizyonunun Ciner Grubu tarafından satın alınmasının ardından gazete aynı isimle tekrar hayata geçirildi; ama Ufuk Güldemir ve arkadaşlarının çıkardığı gazeteyle 2009’da ilk Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı’nın çıkardığı gazete birbiriyle hiç kıyaslanamayacak iki ayrı gazeteydi — öyle söyleyelim. Birincisi çok amatörce hazırlanan bir şeydi, ikincisi çok profesyonelce hazırlanmış bir gazeteydi. Bu profesyonelliğini son âna kadar korumaya çalıştı; ama yürümedi, yürümeyeceği bir aşamada zaten belli olmuştu; Habertürk’ün bir şekilde sahipleri tarafından elden çıkartılmak istendiği yıllardır söyleniyordu; elden çıkarılmasa da kapatma ihtimali söyleniyordu ve birdenbire seçimin ardından bunu gördük.
Belli ki seçimin sonuçları beklenmiş. Eğer farklı bir sonuç çıkmış olsaydı; bu cuma günü bu gazete kapanmayabilirdi. Zaten Habertürk’ün sahipleri ve üst düzey yöneticilerinin Türkiye’deki siyasî dalgalanmaları çok gözeten bir yaklaşımları vardır; genellikle de yanlış ata oynamalarıyla bilinirler, en azından benim gözlemlerim böyle — o anlamda bir başarısızlık örneğidir; yani gazetenin kendisi değil de gazetenin sahiplerinin ve üst düzey yöneticilerinin gazeteyi kurgulamak istedikleri yer, ona açmak istedikleri alan konusunda… Örneğin Fethullahçıların en güçlü olduğu dönemde Habertürk çok kritik yerlere birtakım tescilli Fethullahçıları yerleştirmişti; şu anda FETÖ soruşturması kapsamında cezaevinde olanların bir kısmının geçmişinde Habertürk vardır. Aslında bunların önemli bir kısmı hak etmedikleri halde buraya getirilmişti; çünkü o dönemde Fethullahçıların gücü bilindiği için onlarla iyi geçinmek adına bunlar yapılmıştı; ama sonra tabii bu başlarına bela oldu — böyle bir şeyi hep yaptılar.
Bunlar bir yana, Habertürk gazetesinin yaşadığı olay bize, “Basılı gazetenin ömrü bitiyor mu bitmiyor mu?” tartışmasının ötesinde, Türkiye’de gazete sahipliğinin, medya sahipliğinin, medya-iktidar ilişkilerinin geldiği noktayı göstermesi anlamında çok çarpıcı bir örnek, çok olumsuz bir örnek. Gazeteyi okurlarına değil de tek bir okura –bu da Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan oluyor tabii– göre dizayn etme çabalarının tıkandığı bir an var — Habertürk bu ânı yaşadı. Hiçbir zaman diğerleri kadar, “havuz” diye adlandırılan medya kadar olmadı; ama sürekli olarak siyasî iktidarı gözeterek, belli bir mesafeyi korumaya çalışmakla birlikte esas olarak onu gözeterek Türkiye’de gazete çıkarılamayacağının, medyada etkili olunamayacağının bir örneğidir. Ya Türkiye’de şu anda Erdoğan’ın dayattığı medya düzenine tâbi olacaksınız, yani tamamen onun istediği çerçeve içerisinde yer alacaksınız, ya da tamamen dışında ama marjinal bir şekilde varlık sürdüreceksiniz ya da yok olacaksınız. Habertürk gazete olarak yok olmayı tercih etti, kendini unutturmayı tercih etti. Televizyonlar ne kadar sürer onu bilmiyoruz, bakacağız; ama Ciner Grubu medyaya girmiş olmaktan en azından bugün itibariyle çok memnun değil, öyle gözüküyor.

Basılı medya-dijital medya

Daha önceki dönemde bu özellikle Habertürk Grubu’yla ilgili, Ciner Grubu’nun medya grubuyla ilgili olarak siyasî iktidarla kurulan ilişki konusunda çok canlı örnekler yaşamıştık, onları tekrar açmaya gerek yok; ama artık sürdürülemez olduğu, hele bu seçim sonuçlarından sonra açık. Belli ki Habertürk gazetesi kâr etmiyordu, zarar ediyordu anlaşılan; ama belli bir yere kadar bu zarara tahammül edebilirken, artık tahammül edilemez bir noktaya geldi. Diğer seçenek, Hürriyet’in başına geldiği gibi, tamamen siyasî iktidar yanlısı bir gazete olmaktı. Ya öyle olmak istemediler, ya da öyle bile olamadılar diyelim — onun nasıl olduğunu ben açıkçasını bilmiyorum.
İşin diğer kısmına gelecek olursak; gerçekten basılı medyanın dijital medyaya bu yenilgisinin –ki dünya çapında bundan bahsediliyor– yeni bir örneği mi? İlk bakışta böyle olduğu söylenebilir; ama olayın bu kadar basit olduğunu sanmıyorum. Her ne kadar bir süredir dijital ortamda gazetecilik yapmaya çalışsam da, Medyascope’ta bunu yapıyor olsak da –garip bir tesadüf– Habertürk’ten atılmamın sayesinde Medyascope’a kendimi tam anlamıyla verebilmiştim; o anlamda beni atmış oldukları için Habertürk sahiplerine de bir kez burada açık bir şekilde teşekkür edeyim. Eğer atılmamış olsaydım, hâlâ orada bir şekilde ömür törpüsü gibi yarın kapanacak gazetede bir şeyler çiziktirmeye çalışan birisi olacaktım; ama burada genç bir ekiple bayağı bir iş yaptık, aradan geçen yaklaşık iki buçuk, üç yıl içerisinde — onu bir parantez olarak koymuş olayım.
Her ne kadar şu andaki tercihim yazmak yerine dijital medyada video temelli bir gazetecilik yapmak olsa da, hayatımın önemli bir kısmı yazıyla geçtiği için, yazılı medyanın bittiği düşüncesine katılmıyorum — bir yandan katılmak istemiyorum; bir manevi bağ var; ama diğer yandan da katılmıyorum, çünkü dünyada bunun çok çarpıcı örneklerini görüyoruz. Sıkıntılar var, zorluk var; ama bu zorluklar aşılmayacak zorluklar değil. Örneğin, New York Times’ın, Washington Post’un Trump’ın seçilmesinden sonra bir nevi doping etkisiyle alabildiğine daha güçlü gazeteler olduğunu görüyoruz. İngiltere’de bir Guardian örneği var, Fransa’da Le Monde, Libération hâlâ bir şekilde varlıklarını sürdürüyor, Figaro da sürdürüyor; hatta bazı dergiler bile varlıklarını sürdürebiliyorlar. Zor ama imkânsız değil; ama bunun için ülkede her şeyden önce siyasî atmosferin elverişli olması lazım — Türkiye’nin sorunu bu.
Türkiye’nin sorunu, Habertürk’ün başına gelen, daha önce Radikal’in başına gelen olay. Esas olarak tabii ki kötü işletmecilik, yanlış hesaplar var; ama esas olarak Türkiye’deki siyasî atmosferdir. Yoksa özgür bir gazetecilik yapma imkânı olursa, olsaydı, bağımsız bir gazetecilik yapma imkânı olsaydı, pekâlâ bunlar sürdürülebilir işlerdi; ama sahiplerinin de zaten böyle bir bağımsızlık iddiası olmayınca, esas olarak bütün ayarlarını siyasî iktidar üzerinden kurguladıkları için, gazetecilik dışında başka işleri olduğu için ve o işlerini daha fazla önemsedikleri için, gazetecilik faaliyetlerini o işlerine payanda kıldıkları için yaşanıyor bunlar. Dolayısıyla Türkiye’nin siyasî koşulları nedeniyle yaşanan bu gelişmeleri dijital medya-yazılı medya tarışmasının bir örneği olarak görmek, sadece bunun sonucu olarak görmek bence doğru değil.

Ufuk Güldemir’in yaratıcılığı

Bir diğer husus şu: Habertürk’ün kuruluşunda demin bahsettim; Türkiye’de medyanın tanık olduğu en ilginç isimlerden birisiydi Ufuk Güldemir — 2007 yılında erken yaşta kanserden hayatını kaybetti. Kendisiyle beraber Milliyet’te çalışma imkânı bulmuştum — çok zevkli günlerdi. Ufuk 1999’da Habertürk’ün internet sitesini kurup, oradan aldığı güçle ve oradan kazandığı parayla gazete ve televizyonlar yaptı ve daha sonra gazeteyi ve internet sitesini sattı. Kendisi Yaban Tv diye, avcılık –ki öyle bir hobisi vardı– üzerine bir televizyonla yetindi. Orada yapılan, aslında ilk başta bize hepimize çok çarpıcı gelmişti; yani internetten çok az bir parayla bir yatırım yapıp oradan açtığı imkânlarla gazete ve televizyona gitmek. Aslında Ufuk, merhum Ufuk Güldemir yanlış yapmıştı; yanlış şuydu: Orada kalacaktı bence, kalması iyi olurdu. İnternet üzerinden kazandığını internete yatırarak, yani dijitale yatırarak gitmesi çok daha akıllıca olurdu. Tabii bu arada televizyonu falan satarak bayağı bir para kazanmış olabilir, ama bence burada bir yanlış yapıldı.
Karar gazetesi mesela, çıktığı zaman, o zaman Karar’ı çıkartan kişilerle, Mustafa Karaalioğlu’yla ettiğim bir sohbeti hatırlıyorum; onlara artık gazete çıkarmanın çok da akıl kârı olmadığını söylemiştim, bizim yaptığımıza benzer dijital yayıncılık yapmalarının daha makul olacağını söylemiştim. O zaman bana Mustafa şöyle bir şey söylemişti: “Gazete şart”. Şimdi açıkçası gazetenin şart olduğu düşüncesinde değilim; eğer sıfırdan bir şeye başlıyorsanız, medyaya giriyorsanız, gazeteyle başlamak akıl kârı bir şey değil. Çok daha ucuza, çok daha özgür bir şekilde, bağımsız bir şekilde dijital ortamda çok daha yaratıcı fikirlerle çok daha etkileyici işler yapma imkânınız var. Daha az parayla bunu yapma imkânınız var, daha geniş kitlelere ulaşma imkânınız var dijital ortamda.

Dünyadan başarılı örnekler

Ama bu, var olan gazetelerin kapanmalarını gerektirmiyor; var olan gazetelerin kendilerini bu koşullara uyarlamanın yollarını bulabilmeleri lazım. Bu konuda sözünü ettiğim, New York Times’ın, Guardian’ın çok başarılı örnekleri var; bunların yaptıkları gerçekten çok yaratıcı fikirler. Dijital medya onların önüne engel olmuyor, tabii birtakım zorluklar çıkıyor; ama bu zorlukları akılcı şekillerde yaratıcı fikirlerle aştığınız zaman, dijital medyayla beraber siz o yazılı gazeteyi de götürebiliyorsunuz. Habertürk bunu aslında bir ara denemeye çalıştı; ama olmadı, çok ciddi bir yatırım olarak yapmadılar ve bir yerden sonra da pes ettiler, dijitalle basılı medyayı beraber götürme konusunda birtakım çabaları oldu, ama şunu hatırlıyorum: Vatan gazetesinde çalıştığım zaman, ya da daha sonra Habertürk’te çalıştığım zaman, gazetelerin internet edisyonlarıyla gazetenin yazıişleri arasında çok büyük bir uyumsuzluk ve mesafe vardı. Bunun aslında kalkması gerekiyor. Benim anladığım kadarıyla Amerika, İngiltere ve Fransa’da başarılı gözüken örneklerdeki en önemli nokta, yazıişlerinin bir şekilde birbirleriyle entegre edilmesi, Türkiye bunu henüz tam olarak yapabilmiş değil. Bir yanda gazeteyi kotaranlar var, bir yandan da gazetenin malzemesinden de alan, ama esas olarak gün boyu kendileri birtakım içerikler üreten bir internet ekibi var, dijital ekip var. Bu aslında çok mantıklı bir perspektif değil, strateji değil. Türkiye’nin bunu aşabilmesi gerekiyor; daha entegre, birlikte düşünüldüğü zaman, pekâlâ yazılı medyayla dijital medya birlikte, hatta görsel medya da birlikte kotarılabilir. Şimdi, bazı gruplar var: Doğan’dı Demirören oldu; bu grubun elinde gazete var, televizyon var, radyo var, internet siteleri var… Hepsini bir arada düşünebilirlerse, aslında çok başarılı sonuçlar alabilirler ve bunun amiral gemisi yine gazete, örneğin Hürriyet olabilir; ama Demirören Grubu’nun böyle bir şey yapacağını sanmıyorum. Muhtemelen Hürriyet’in başına, Milliyet’in başına gelen gelecektir. Siyasî iktidardan gelebilecek tepki için “Ne der?” korkusuyla, tamamen kısıtlı, kısır bir yayıncılık anlayışıyla yavaş yavaş gazetenin içerisinde kalan son nefeslerin de boşalmış olacağını göreceğiz galiba, öyle gözüküyor.

Milliyet’in başına gelenler

Şu anda, düne kadar Türkiye’de bağımsız gazeteciliğin önde gelen isimlerinden olan Milliyet gazetesinin başına gelen ortada. Buralardan bir şey çıkması mümkün değil. Dolayısıyla Türkiye’de esas tartışmayı siyasî iktidar-medya ilişkileri üzerinden, medya sahipliği üzerinden yapmak lazım. Normal şartlarda pekâlâ varlığını etkili bir şekilde sürdürebilecek olan yazılı medya, Türkiye’de siyasî şartların, siyasî dayatmaların ve bu medya sahiplerinin siyasî dayatmalara karşı durmamasının ya da durmayı bile düşünmemesinin sonucunda, başarısızlıkla sonuçlanıyor. Bu gidişle Türkiye’de okunacak gazete, bakılacak gazete bile kalmayacak — öyle gözüküyor. Çok az sayıda kalan, az sayıda insanın okuduğu, daha eleştirel gazetelerin de çok parlak bir performans sergileyebildiklerini söylemek mümkün değil. Türkiye’nin şu koşullarında geriye bir tek dijital medya kalıyor, gidişat bu yönde; ama dijital medyanın da işinin çok kolay olmadığı ortada. Biz üç yılda Medyascope’ta yaşadığımızdan hareketle bunu söyleyebiliriz. Çok zor, çünkü imkânlar çok kısıtlı ve siyasî atmosferden siz etkilenmeseniz bile, izleyicileriniz ya da sizi takdir eden, destek vermek isteyenler etkileniyorlar — böyle garip bir kısırdöngü içerisindeyiz.
Evet, toparlıyorum: Habertürk’e geçmiş olsun. Yarın acı bir gün olacak. Çalışan, işlerini kaybedecek arkadaşlarımız için çok üzgünüm. Habertürk’ün sahip ve üst düzey yöneticilerinin bu gazetenin bu sonunu hazırladıkları için sorumluluklarını kabul etmeleri lazım; ama böyle bir şeyi yapmayacaklarını biliyoruz, yaptıkları açıklamada yine çok bir üsttenci bir dille, sanki hayat bunu böyle gerektiriyor gibi bir uzun bir açıklama yaptıklarını gördük; ama bunun bence hiçbir anlamı yok. Beceremediler, becermeye de çalışamadılar. Olan sonuçta çalışanlara oldu, yazık oldu ve Türkiye’de özgür basın ihtiyacı, halkın özgür haber alma ihtiyacı önünde yine kötü bir deneyle karşı karşıya kaldık. Geçmiş olsun, söyleyecek çok fazla bir şey yok; ama her şeye rağmen gazetecilik varlığını sürdürecek, şöyle ya da böyle sürdürecek; çünkü insanların özgür yorumlara, özgün ve özgür yoruma ve habere ihtiyacı sürüyor — hele bizim gibi ülkelerde.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.