806×378-1519650443933

“Yerli ve milli bir kültür politikası” mümkün mü?

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Geçen yıl Mayıs ayı sonlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan bir toplantıda Türkiye’de kültürel ve sosyal alanda iktidar olamadıklarından yakınmıştı. Ben de o tarihte bunun nedenlerini sorgulayan bir yayın yapmıştım. Aradan bir yılı biraz aşkın zaman geçti ve iktidarın en önemli kurumlarından SETA Vakfı’nın İstanbul koordinatörü ve yeni açılan İbn-i Haldun Üniversitesinde İletişim Fakültesi Dekanı Fahrettin Altun sosyal medyada birtakım paylaşımlar yaptı. İstanbul’da Beyoğlu’nda bir kitapçıda rastgele çekilmiş yan yana kitap raflarında sergilenen kitapların fotoğrafı ve şöyle bir söz: “Yeter artık! Yerli ve milli bir kültür politikasının vakti gelmedi mi? İstiklal Caddesi’nin göbeğinde bir kitapçıdan…” diye de not düşmüş. Kitaplara bakıldığı zaman aslında pek bir şey anlaşılmıyor; yani şikâyet ettiği nedir anlaşılmıyor. Anlaşılan şu: Okumak istemediği kitaplar belli ki, siyasî iktidarın çizgisinde olmadığını düşündüğü kitaplar… Daha sonra yine aynı kişi, Fahrettin Altun, “Siyasî hegemonyanız bitti, kültür hegemonyanız da bitecek” diye devam etti. Çok tepki aldı Twitter’da bu söyledikleri; yine eleştiriler ve destekler… Eleştirilere hitaben de bayağı bir sert, çok daha sert, şöyle diyor: “Henüz yerli ve milli bir kültür politikası üretemedik demek özeleştiridir. Bu bizim meselemiz ve bu meseleyi çözeceğiz. PKK, FETÖ, DHKP-C muhibbanları siz bir çekilin aradan. Bundan böyle o marjinal hallerinizle kültürümüzü tahakküm altına alamayacaksınız…”

Biz ve onlar mantığı

Tabii şu ülkeyi 16 yıldır yöneten bir siyasî iktidarın, kültürel, entelektüel alanda en önde geldiği varsayılan isimlerinden birinin söylediği bu cümleler, bu meydan okuyuş, aslında bu iktidarın nasıl çürük bir zeminde durduğunu bize gösteriyor. Entelektüel ve kültürel anlamda çok büyük bir zayıflığı gösteriyor. Zaten bu bir itiraf. Ama siyasî gücünden aldığı cesaretle kültürel olarak kendini ezik hissettiği kesimlere karşı bir meydan okuyuş, bir gözdağı vermece. Ama burada çok sayıda soru var tabii.
Bir kere “yerli ve milli kültür” ne demek, nasıl olur? Dünyada bunun değişik arayışları oldu tabii, farklı farklı yerlerde, farklı farklı zamanlarda. Ama bunlar çok da başarılı olamadı. Kültür denildiği zaman zaten her şeyden önce bir evrenselliği bir şekilde içermek durumunda. Burada ama, AKP iktidarının son birkaç yıldır, Erdoğan’ın özellikle diline o çok doladığı “yerli ve milli” lafının buraya taşındığını görüyoruz. İkincisi, bir hegemonyadan bahsediyor ve birilerinin hegemonyasından bahsediyor. “Biz” ve “siz” diye bahsediyor, ya da “biz” ve “onlar” diye bahsediyor. “Biz”in kim olduğu belli: Ülkeyi yönetenler ve Erdoğan’la çevresindekiler, AKP iktidarı. Ama “onlar”ın kim olduğu muğlak. O İstiklal Caddesi’nin göbeğindeki kitapçıdan çektiği fotoğrafta da baktığımız zaman, o kitapların yan yana olması tesadüften başka bir şey değil. Belli ki çok sattıkları ya da satabilecekleri düşünüldüğü için oraya konulmuş şeyler. Ama o kitaplar yan yana bir “biz” oluşturmuyor ya da “onlar” oluşturmuyor. Ama bu kendinden olmayan herkesi ötekileştirme yaklaşımının nasıl siyasî iktidarın temel düsturu olduğunu burada da görüyoruz. Ötekileştirme, kutuplaştırma ve bir komplo atfetme.

Solun hegemonyası varsa sorumlusu kim?

Türkiye’de bir kültürel hegemonya var, varsayılan şu: Solun tahakkümünde bu. Ama sol Türkiye’de yok. O zaman kültürel anlamda da solun yok olması lazım. Ama yok olmuyor. Burada eğer böyle bir gerçeklik varsa –ki bu saptamanın da çok gerçek olduğu söylenemez–, ama diyelim ki böyle bir gerçeklik var, burada sorumluluk kimdedir? Sorumluluk her şeyi elinde tutmasına rağmen, devletin bütün imkânlarını elinde tutmasına rağmen, medyanın ezici bir çoğunluğunu kontrol etmesine rağmen, para imkânları sonsuz olmasına rağmen ve bu konuda çabalar içerisinde de olmasına rağmen, hâlâ belli bir yerde, kültürel alanda belli bir adım atamayanlardadır. Onun karşısında bir yığın imkânsızlık, dışlanmışlık, hatta hukukî engeller, sansürler, baskılarla hâlâ birileri kültürel bir üretim yapabiliyorsa, bir kültür faaliyeti yürütebiliyorsa, o zaman o kişilerinkinden en fazla bir başarı olarak, hatta bir mucize olarak bahsetmek gerekir. Ama bu siyasî iktidarın otoriterliğinin dilini kullandığınız zaman, her türlü imkânsızlığa rağmen ayakta kalabilen insanlara karşı duyulan öfkeyle onları bir tür şeytanîleştirme yoluna gidiliyor. Kendilerine yönelik olansa bir özeleştiri. Biz kültürümüzü tahakküm altından kaldıracağız.
Kimsenin hiçbir şeye tahakküm ettiği falan yok. Ancak şu var: Birileri çok istemelerine rağmen o kültür politikasını bir türlü üretemiyorlar. Bir kere iş zaten buradan kopuyor. Dünyanın değişik dönemlerinde bu tür devlet eliyle kültür politikası üretmek –üretmenin altını çizmek lazım– üretme girişimleri oldu. Mesela Sovyet rejiminde oldu; Çin’de oldu, Kültür Devrimi başlı başına bunun bir örneğidir. Bunların hepsi konjonktürel oldu. Ama bunların hemen ardından şunları gördük: O dönemlerde devlet eliyle yaratılmak istenen politikalara karşı kimler direndiyse, kimler onun dışında kalarak birtakım kültürel, sanatsal faaliyeti yapmak istediyse, onlar kalıcı oldular. Bu dönemlerde yapıldığı varsayılan, devlet eliyle, devlet teşvikiyle yapıldığı varsayılan kültür eserlerinin, sanat eserlerinin hemen hemen hiçbirisi geride kalmadı. Çok kısa süre içerisinde ortadan kayboldu.
Bu otoriter yaklaşımın şimdi AKP iktidarı tarafından da benimsendiğini ya da benimsenmek istendiğini görüyoruz. Ama böyle devlet eliyle karar vererek, kararnamelerle kültür üretimi, kültürel faaliyet yapmak — böyle bir şey yok. Bunun yerine yapılması gereken –ki yapılmayacağını biliyoruz–, kültür-sanat faaliyetinin, üretiminin önündeki her engeli kaldırıp tam tersine bunların olabildiğince zengin, çoğulcu bir perspektifte geliştirilmesini teşvik etmek gerekir. Bunun böyle olmayacağını biliyoruz, bunun böyle olmadığını da biliyoruz. AKP iktidarının son yıllarında, sadece ve sadece belli bir kesime yönelik teşvikler, destekler söz konusu. Onun dışında kalan herkesin bir şekilde öteki, düşman, “gayrı milli” ve “yerli olmayan” olarak görülüp önünün tıkanması söz konusu. Ama sonunda Beyoğlu kitapçılarına gidildiği zaman da, Beyoğlu’nda ya da herhangi bir yerde kitapçı gezildiği zaman da, hep karşılarına o şeytanîleştirildiği varsayılan, kriminalize edildiği varsayılan insanların eserleri çıkıyor. Böyle bir –nasıl söyleyeyim?– trajedi yaşıyor ülkeyi yönetenler ve bu trajedi aslında Türkiye’de siyasî iktidarın nasıl ciddi bir kriz içerisinde olduğunu, bu krizin sandıkta elde ettiği bütün başarılara rağmen –ki bu başarıların ne derece gerçek anlamda başarılı olduğu da ayrı bir tartışma konusu– bu krizlerin önünün alınamadığını bize çok açık bir şekilde gösteriyor.

Kimle, neyi, nasıl üreteceksiniz?

Hemen 24 Haziran seçimlerinin ardından bunun verdiği özgüvenle, daha doğrusu özgüven tazelenmesiyle bu çıkışın yapılmış olması da herhalde hiç şaşırtıcı değil. Ancak sormak gerekiyor. Kimle, neyi, nasıl üreteceksiniz? Bu politika ne olacak? Neler yapacaksınız? Nasıl bir perspektifle yapacaksınız? “Yerlilik” ve “millilik” nedir? Bunların hiçbirisinin cevabı yok. Bunların cevabının verilebilme imkânı da yok. Özellikle 80’li yıllarda Türkiye’de ortaya çıkan İslamî entelijansiyanın geçen süre içerisinde yaşadığı macera da bize artık böyle bir şeyin mümkün olmadığını gösteriyor; o da şudur: Türkiye’de belli bir dönemde, 80’li yıllarda Türkiye’de ve dünyada İslamî hareketin yükselmesine paralel olarak yaşanan İslamî entelektüel hayattaki gelişmenin ürünleri olan entelektüellerin önemli bir kesimi, önce belediyeler, daha sonra hükümet ve bürokrasiye entegre olarak ya da onların uzantısında iş hayatına atılarak büyük ölçüde organik kişilere dönüştüler. “Aydın”lık vasıflarını büyük ölçüde yitirerek, geçmişten birtakım birikimlerini tüketerek, tüketmekten başka bir şey yapamayan, yeni gelişen, dünyada ve Türkiye’de gelişen yeni akımlara, yeni kültür-sanat faaliyetlerine tamamen uzak kalarak bir şekilde teknokratlaştılar ya da bürokratlaştılar. Çok az sayıda insan kaldı bu entegrasyona, bu sisteme entegre olmaya direnen. Onlar da kendi köşelerine, kabuklarına çekildiler, kendi hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Kendi başlarına, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışıyorlar.
Şu anda piyasada birtakım, siyasî iktidara yakın olduğunu varsaydığımız, onun tarafından desteklenen birtakım kültür-sanat faaliyetlerinin, dergilerin, birtakım festivallerin vs.’lerin olduğunu duyuyoruz. Ama bunların bir karşılığı olmadığını da, gerçek anlamda bir karşılığı olmadığını da biliyoruz. Değil Türkiye dışında etki yaratmak, Türkiye içerisinde bulundukları yerde de çok fazla bir etki yaratmadıklarını görüyoruz. Dolayısıyla kim olduğu belli olmayan bir düşmana karşı ilan edilmiş ama kazanma imkânı da olmayan bir savaş söz konusu, bir kültür savaşı söz konusu. Bir savaş ilanı var, ama kime ilan edildiği bilinmiyor. Kendinden olmayan herkesin kültür-sanat faaliyetine yönelik bir savaş ilanı var. Ama bu savaşı hangi silahla yapacakları konusu da tamamen muğlak. Sonuçta ellerinde devletten başka bir şey kalmıyor. Devletin imkânları, devletin politikaları, devletin uygulamaları, devletin yasakları ve teşviklerinden ibaret bir kültür politikası üretme iddiası var. Buradan hiçbir şey çıkması mümkün değil. Bu tür çıkışlar, bu tür meydan okuyuşlar aslında tükenmişliğin ve verimsizliğin itirafından başka bir şey değil.

Dün kültür alanını Fethullahçılara terk etmiş olanlar…

Son olarak bir notu düşmeden edemeyeceğim. Her türlü eleştiriye karşı: FETÖ… PKK’yi, DHKP-C’yi anladık da, araya FETÖ’nün karıştırılması da çok trajikomik bir durum. Çünkü biliyoruz, AKP iktidarı özellikle bir dönem kültür-sanat alanını büyük ölçüde Fethullahçılara havale etmişti. TRT’yi onlara teslim etmişti. Bakanların danışmanları bunlardandı. Ve Fethullahçıların medyası, Fethullahçıların birtakım şirketleri vs., devlet imkânlarıyla sözüm ona kültür-sanat faaliyetleri yaparak bayağı bir yol almışlardı. Dolayısıyla insanın öncelikle başkalarını FETÖ’yle işbirliğiyle vs.’yle itham etmeden önce, kendi sicillerini bir gözden geçirmelerinde bence çok ciddi bir şekilde yarar var. Bugün Türkiye’de Fethullahçılık gerçekten çok ciddi bir sorunsa –hâlâ sorun bence–, bunun İslamî kesimin özellikle kültür-sanat alanında açmış olduğu, bir türlü dolduramadığı o boşluğun Fethullahçılar tarafından bir şekilde, tam anlamıyla olmasa da doldurulmasından da kaynaklanmaktadır. Ve bunda da AKP iktidarının katkılarının, sorumluluğunun çok büyük olduğunu bilen biliyor.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.