adnan-oktar-in-paranoid-sizofreni-hastasi-oldugu-11039332_4517_m

Adnan Oktar ve benzerlerine karşı ne yapmalı?

Yayına hazırlayanlar: Şükran Şençekiçer & Büşra Cebeci

Merhaba, iyi günler. Adnan Oktar mevzuunu bugün de konuşmak istiyorum. Dün, tanıdığım Adnan Oktar’ı anlatmıştım. 1985 yılında kendisiyle ilk röportaj yapma şanssızlığına uğramam diyelim. Çünkü, şimdi baktığımda, hakikaten iyi olarak hatırladığım bir şey değil. Bu kişiye ya da bunun kurduğu türden yapılara karşı ne yapılabilir? Nasıl yapılabilir? Bu nereye kadar özgürlük, nereden sonra devletin ve toplumun müdahale etmesini gerektiren bir faaliyettir? Bu konuda bazı şeyler söylemek istiyorum. Bu aslında Türkiye’nin meselesi değil, tüm dünyanın meselesi ve yeni bir mesele değil, çok eskiden beri yaşanan bir olay. Bu tür, Adnan Oktar’ın yaptığı türden hareketlere aslında “Yeni dinsel hareketler” deniyor. Yani bu bildiğimiz eski tip dinsel hareketlerden farklı; ama tabii ki var olan eski dinsel hareketlerden birtakım esinler taşıyan, ama daha çok karma olan hareketler. Dünyanın dört bir tarafında buna benzer hareketler var. Kimisi Hıristiyanlığın içerisinden çıkıyor, ama başka dinlerden birtakım motifler de ekliyor. Kimisi bunu Yahudilik üzerinden yapıyor, kimisi İslam üzerinden yapıyor, kimisi de böyle “uzaylılar” vs. gibi birtakım güçler üzerinden yapıyor — çok köklü bir olay bu. Bu tür hareketler değerlendirilirken genellikle “Kult” ya da “Kült” ya da “Sekt” olarak tanımlanıyor.
Buradaki temel hususlardan birisi, karizmatik bir lider olması. Bu karizmatik lider insanları kendisinin etrafında toplarken, dünyanın kötüye gittiğini ve kendisinin bunu engellemek istediğini ve kendisine bağlı olan insanların bu kötüye gidişten kurtarılacağını ilan ediyor. Konu ne olursa olsun dünyanın herhangi bir köşesinde aynı argümanın farklı farklı versiyonlarını görüyoruz. Yani “İşler kötüye gidiyor, dünya bir kıyamete doğru gidiyor” ya da başka bir şey… Ve burada seçilmiş insan topluluğu bunlardan uzakta kendine daha özgür, daha güvenli bir hayat kurabilir, ya da yaşanacak olan o kaçınılmaz sondan sonra kendileri daha iyi bir konumda olacak, böyle bir iddia var. Bir şekilde kıyameti çok fazla dillendiren yapılar bunlar ve kurtarıcı –kimi zaman “Mesih”, kimi zaman “Mehdi”– değişik dinlere göre değişik isimler alıyor — ki Adnan Oktar başından itibaren kendisini bir tür “mehdi” olarak lanse etmiş bir kişidir. Bu karizmatik lider ve büyük bir anlatı ve seçilmişler meselesi işin bir yönü ve burada yapılana genellikle dünyada “Beyin yıkama” deniyor. Ama beyin yıkama denen hususta şöyle bir nokta var: Kimse kimsenin zorla beynini yıkamıyor; çünkü bunlar belli bir yaşa gelmiş olan insanlar ve kendi tercihleriyle kanıyorlar, inanıyorlar, bağlanıyorlar. Dolayısıyla bu meseleyi “beyin yıkama” olarak tanımlayabilirsiniz, ama “alan memnun, satan memnun” olduktan sonra, bir suç falan teşkil etmiyor. Fakat bu olayın içerisinde çok ciddi bir beyin yıkama olgusu olduğu kesin.

Zengin aile çocukları

Adnan Oktar’la ilk tanıştığım zamanlarda, o çocukları, genç çocukları ilk etkilediği zamanlar, onlarla bir tür hipnoz demeyeceğim ama, böyle birtakım ilişkiler kurardı. Mesela çocukların şurasına dokunur, onlara çok sevecen yaklaşır, onlara birtakım tabirlerle hitap ederdi, etkilerdi onları. Çok da büyük değildi aralarındaki yaş farkı; çünkü Adnan Oktar o tarihlerde en fazla 30 yaşında falandı, ama çocuklar için de –14-15 yaşındaki çocuklar– kendilerinden büyük birisinin onlara yakınlık göstermesi ve bir şeyler aktarması, onları bir yere çağırması gibi bir husus vardı. Şimdi bir yerde bir karizmatik lider oluyor, bir yerde onun dile getirdiği bir öğreti oluyor; ondan sonra, ilk halkalar oluştuktan sonra bu yapı –grup ya da cemaat, ne ise– bunun varlığı her şeyin önüne geçiyor. Tepesinde bir kişinin olduğu, daha sonra o kişinin etrafında en çok güvendiklerinin bir çekirdek oluşturduğu ve giderek genişleyen yapılar; ama seçerek her isteyenin girebildiği yapılar değil bunlar. Yani bir taraftar grubu değil mesela, Adnan Oktar grubu değil mesela.
Adnan Oktar o tarihlerde –sonra da herhalde öyle yapmıştır–, mali durumu düşük olan, iyi okullarda okumayan gençlere hiç iltifat etmezdi; onları çağırmazdı, onları dışlardı. Onun yerine hep belli seçkin ailelerin çocuklarını çıkartırdı, yanına alırdı. Bu karizmatik lider ve onun öğretisinin, grup oluştuktan sonra, grubun güçlenerek varlığını sürdürmesi hususu gündeme geliyor. İşte orada işler karışıyor, Adnan Oktar olayında böyle karıştı, çünkü bu yapı, zengin aile çocukları üzerinde oluşturulan bu yapı, ilk aşamada –dün söylemiştim–, kızlar örtünür, erkekler daha sakal bırakır, daha İslamî bir imaj sahiplenirken, daha sonra hemen bundan vazgeçti Adnan Oktar ve onları alabildiğine “sosyete gülleri” haline getirdi. Ve bunlar en şık kıyafetlerle en şık gece kulüplerinde insan avına çıktılar, yeni insanları tavlamak için. Kızlar ve erkekler ayrı ayrı, erkekler yeni kızları, kızlar ya da kadınlar yeni erkekleri tavlamak için çok para saçtılar, her türlü lüksü kullandılar. Tabii bunun için para gerekiyor ve önce çocukların harçlıklarından gelen bu para yetmeyince işler karışmaya başladı ve zaten 99’daki operasyonda en çok dile getirilen hususlardan birisi özellikle bu para işleriydi. Anlaşılan bu operasyonda da para işleri hakkında birtakım bilgiler gelmeye başlayacak. El konulan, kayyum atanan şirketler var. Para işleri olunca işler karışıyor ve burada işte, kanunun suç saydığı birtakım fiillerle karşılaşma ihtimali beliriyor.

Şantaj, tehdit…

Adnan Oktar konusunda öteden beri, hareketin ortaya çıkmasından birkaç yıl sonrasından itibaren öne çıkan hususlardan birisi şantaj, tehdit, insanların özel hayatlarını gizlice kaydetmek ve sonra bunları onların aleyhine kullanmak gibi hususlar. Şimdi bunu yaparken bir taraftan para kazanmak için mali açıdan bunları kullanıyorlar; ama daha önemli bir husus şu: Bu tür hareketlerin en önemli ihtiyaç duydukları şey kendilerini güçlü ve dokunulmaz göstermek. Normal olarak şöyle hususlar olur — dünyanın dört bir tarafında benzer olaylar yaşanıyor, farklı gruplarla ilgili olarak: Aileler şikâyetçi oluyor; yani çocuklarının, kızları ya da oğullarının Adnan Hoca tarafından kandırıldığını düşünen aileler onları geri kazanmak için birtakım yasal yollara başvuruyorlar. Çok oldu böyle; birtakım aile inisiyatifleri de kurulmuştu, ama bunların büyük bir kısmı başarısız oldu. Bir kere çocukları geri gelmeyi kabul etmedi; ama diğer bir husus da, mahkemelerin ezici bir çoğunluğu Adnan Oktar lehine kararlar verdi. Yani onun ve grubunun lehine kararlar verdi.
İşte burada, öteden beri Adnan Oktar’a ve grubuna atfedilen o ilişkileri var — yargıdaki ilişkileri, siyasetteki ilişkileri ve bu ilişkileri sayesinde bir tür dokunulmazlık kazanmış olmaları. Siyasetçilere yatırım yaptıklarını dün de söylemiştim. Refah Partisi’ne 94 yerel ve 95 genel seçimleri öncesinde yatırım yaptılar, bunun karşılığında neler alabildiler çok fazla emin değilim; ancak bugün görüyoruz ki, 99 operasyonunu yaptıran İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, operasyonun ardından kendisine birtakım milletvekillerinin bunu yapmaması, vazgeçmesi yolunda telkinde bulunduğunu anlatıyor. Bunlar hiç şaşırtıcı şeyler değil. Bu hareketin varlığını sağlayan ve güçlenmesini sağlayan en önemli hususlardan birisi, devlet içerisinde, bürokrasi içerisinde kurdukları, kimi zaman rüşvet kimi zaman şantaj üzerine kurulu olan o karmaşık ilişkiler. Dış dünya ile ilişkileri konusunda çok spekülasyon yapılıyor, daha da yapılacaktır, hiç şaşırtıcı değil. Çünkü bu hareket kitaplarını yabancı dillerde de basıp dağıtan, dünyaya açılma derdi olan bir hareket ve bu kadar “halt karıştırıp” –diyelim açıkçası– başına pek bir şey gelmeyen bir hareket olması nedeniyle dünyadaki değişik odakların dikkatini çekmemesi mümkün değil. Hele bir zamanlar, özellikle ilk başta Masonluk ve Yahudiliğe karşı mücadele gibi bir iddia ile ortaya çıktığı düşünülürse, daha sonra baktık ki Masonluk ve Yahudiliğe karşı mücadele yerine Masonlar ve İsrail ile hiç de kötü olmayan ilişkileri olduğu söylenir oldu.
Şimdi Türkiye’de, Türkiye gibi ülkelerde aslında bu tür yapıların işi çok kolay; çünkü Türkiye tamamen değilse bile büyük ölçüde medyada, vs.’de riyanın öne çıktığı bir ülke. Şimdi bakıyorsunuz: Dün operasyon başladı; bugün bir yığın yerde Adnan Hoca aslında şöyleydi, Adnan Hoca kızları şöyle kullandı, Adnan Hoca kadınları şöyle suiistimal etti, vs.. İşte silahlar ve her türlü haber çıkmaya başladı, terörist ilan edilmeye başlandı; ama düne kadar bu grup hakkında, bu kişi hakkında hemen hemen hiçbir şey yapmadılar; hatta tam tersine, onu koruyan, gözeten yayınlar yaptılar. Bir zamanlar Adnan Oktar bazı gazeteleri, özellikle İslamî iddialı bazı gazeteleri kazanabilmek için onlara ilanlar verirdi, o uyduruk kitaplarının ilanlarını falan verirdi ve bunları bayağı bir basarlardı. Hem para kazanırlardı, hem de o ilanlarda, işte, “Evrim teorisine karşı”, “Darwinizme karşı”, “materyalizme karşı” gibi şeylerle de aynı zamanda siyasî mücadele yapma iddiasındaydı o gazeteler. Şimdi aynı gazeteleri görüyoruz, Adnan Oktar’ı terörist ilan ettiler bir günde. Dolayısıyla bu tür hareketler Türkiye gibi ülkelerde çok daha kolay yol alabiliyorlar.

PR başarısı

Bu hareketlerin en önemli özelliklerinden birisi, çok ciddi bir halkla ilişkiler faaliyeti yürütmeleri. Bunun değişik yolları var. Adnan Oktar, değişik dönemlerde, mesela Atatürkçülüğü öne çıkarttığı dönemlerde, birtakım eski generalleri konferanslarına çağırırdı. Tescilli Atatürkçü bazı isimler Adnan Oktar’ın Bilim Araştırma Vakfı’nın konferanslarına giderdi mesela. Ya da daha sonra görüyoruz, işte o televizyon kanalı –tam nasıl bir şeydir hiç bakmadığım için bilmiyorum ama–, o televizyon kanalının yaş gününde mesela, Türkiye’deki sahne sanatçıları diyelim, onların katıldığı birtakım büyük yemekler düzenleniyor vs.. Benzer olayları Fethullahçılar da yapardı sık sık biliyorsunuz. Faaliyetlerine böyle anlı şanlı artist, şarkıcı vs. çağırırlardı. Onlar da koşa koşa giderdi. Onların büyük bir kısmının şimdi siyasî iktidarın düzenlediği birtakım faaliyetlere gittiğini görüyoruz. İsimler üç aşağı beş yukarı aynı. Bu Fethullahçıların halkla ilişkiler faaliyetleriyle Adnan Oktar gibi yapıların halkla ilişkiler faaliyetlerinin bayağı bir benzediğini de vurgulamak lazım. Bunun en önemli nedeni de, Fethullahçılığın bir yerden sonra dinî bir cemaat olmaktan ziyade, daha önceki yayınlarda da bunu söylemiştim, bu yeni dinsel hareketlerdeki kültlere, “cult”lara benzeyen bir yapı olmasında. Çok benzerlik var aslında.
Aynı şekilde yargı üzerinden dezenformasyonlarla, yalan haberlerle, manipülasyonlarla kamuoyu oluşturmak, insanları itibarsızlaştırmak vs. Bu konuda Adnan Hocacılar’ın geçmişi bayağı bir parlaktır, insanlara yönelik dezenformasyon faaliyetleri. Bu noktada kişisel bir örnek vereyim: Benim hakkımda yaptıklarından sonra ne yapacağımı şaşırdım. O tarihte hiçbir yerde çalışmıyordum hatta; serbest gazeteciydim. Hem hakkımda o yayınları yaptılar, aynı zamanda da dava açtılar kendilerine hakaret ettiğim için. Hiç unutmuyorum, İstanbul’un dört ayrı ilçesinde hakkımda şikâyet yaptılar ayrı ayrı kişiler. Bir gün Sarıyer Adliyesi’ne, bir gün Kartal Adliyesi’ne gidip ifade veriyordum. Allah’a çok şükür, hepsinden aklandım. Hani hakkımda bir ceza falan vermediler.
O tarihte çok güvendiğim bir arkadaşımın babası, eski bir hukukçu, İstanbul’a gelmişti, İstanbul’da yaşamıyordu. Onunla buluştum ve ona hakkımda yaptıkları faks yayınlarını gösterdim ve kendisine –rahmetli şimdi–, Nurettin Amca’ya ne yapabileceğimi sordum. Hiç unutmuyorum, bana şunu söylemişti, bu benim için önemlidir. Baktı, dedi ki: “Bunları yapabiliyorsa, arkası kuvvetlidir. Hiçbir şey yapamazsın. Bu Türkiye’nin maalesef realitesi, boşuna kendini hırpalama. Ama”, dedi, “bu kişi, bunları yapan bir kişinin muhakkak bir yerde ayağı tökezler kayar”. Çok şakacıydı. “O zaman bir tekme de sen atarsın” demişti. 99’da o söylediği olay kısmen gerçekleşti. İçeri attılar Adnan Oktar’ı. Ama kısa bir süre sonra yine durumu toparladı. Aradan yaklaşık yirmi yıl geçtikten sonra bugün yine tekrar içeride. Ve bu sefer bayağı sayıda müridiyle içeride. Burada tabii ki benim gibi, ama benden çok fazla, özellikle çocukları kandırılmış ailelerin ahları, bedduaları kesinlikle etkili olmuştur diye düşünüyorum. Bu tür yapıların bir yerden sonra hata yapmaması, bazı odakların “Artık yeter bu kadar! Bunlar da bardağı taşırdılar!” dememesi mümkün değil. Çünkü çok şımarıyorlar. Kimsenin kendilerine dokunmamasından güç alarak artık her türlü konuda her türlü şeyi yapabileceklerini düşünüyorlar.

Adnan Oktar ve İslamcılar

Burada ne yapılabilir? Demin kendi örneğimden verdim. Bir başka olay hatırlıyorum. Yıllar önce, 80’li yılların sonlarına doğru bir arkadaşımın ailesi benimle konuşmak istedi — zengin bir aile. Kız çocukları Adnan Hocacı olmuştu ya da olmak üzereydi. Bana ne yapabileceklerini sordular. Benim yapabileceğim fazla bir şey yoktu tabii. Ama onlara o zamanki aklımla şöyle bir şey söylemiştim: “Kızınız dindar olma iddiasıyla buraya gidiyor, değil mi? Evet. O zaman siz kızınıza dindarlığın kötü bir şey olmadığını, ama çok normal bir şekilde yaşamanın da mümkün olduğunu anlatabilirsiniz”. Özellikle bu gençler, bu çarka kapılan gençlerin önemli bir kısmı maneviyat açlığı, boşluğu, kimlik arayışıyla buna yöneliyorlar. Ve mesela ilk girişlerinde, Adnan Oktar’ın peşine takıldıklarında –özellikle 80’li yılların ortalarında böyleydi–, dindar, Müslüman olma iddiasıyla giriyorlar. Ondan sonra Adnan Hocacı oluyorlar. Böyle bir şey izleniyordu, sıralama izleniyordu. Sonra o sıralama değişmiş olabilir. Şimdi doğrudan Adnan Hocacı oluyor olabilirler. Onlara İslam’ın normal bir şey olduğunu, bu ülkenin büyük bir çoğunluğunun Müslüman olduğunu, dolayısıyla bunu böyle aşırılıklarla, esrarengiz yapılarla yaşamak yerine normal bir şekilde yaşamayı telkin etmelerini söylemiştim. Ama çok fazla etkili olamamış, o görülüyor.
Yine bu konuda bir anekdot anlatmak isterim. Biz Adnan Hoca’yla ilgili ilk yayını yaptığımız zaman (1985’te), o tarihteki birtakım İslamcı dergiler bizim irtica haberi yaptığımız iddiasıyla Nokta dergisine saldırıp Adnan Hoca’ya sahip çıkmışlardı. Ve unutmuyorum, evet, Ali Bulaç’tı evet, o zamanki dergilerden birisini çıkartan. Adnan Hoca Ali Bulaç’a şey diyor: “Ya, bize sahip falan çıkmayın, insanlar ürküyor”. İnsanlar dediği, kendisine kapılacak olan o gençler. Çünkü o gençler Adnan Hoca’da var olan İslamcı imajını görmeyerek gidiyorlar. Dolayısıyla İslamcılar tarafından sahiplenilmeyi de çok fazla istemiyor.

Suistimallere karşı hukuk

Burada ne yapılabilir? Her şeyden önce, hukuk, buradaki suiistimallerde devreye girebilir. Şimdi girmiş gibi gözüküyor. Bu suiistimallerin birisi mali suiistimal, bir diğeri cinsel suiistimal. Burada çok yoğun bir şekilde olduğu belli. Tabii burada bir rıza olduğu söylenebilir. Ama rızanın olmadığı anlar da saptanabilir. Çünkü bu konuda çok yoğun iddialar var. Mali suiistimal konusunda öteden beri bu yapıyla ilgili dile getirilen sayısız olay var. Bunların üzerinden hukuk işletilebilir. Yoksa isteyen Adnan Hoca’nın ya da başka bir hocanın ya da başka birisinin peşine gidebilir. Sonuçta kendi özgür iradesiyle buna karar veriyordur. Ama eğer orada insanlar rızaları dışında, ya da yaşları reşit olmayan kişiler birtakım suiistimallere uğruyorsa, buraya hem devletin hem de sivil toplumun müdahalesi meşrudur. Burada çok ince bir hat var. Kendileri bunun, yaptıkları her şeyin meşru olduğunu iddia edeceklerdir, iddia ediyorlar. Ve kendilerine komplo kurulduğunu söyleyeceklerdir, söylüyorlar. Komployu kim kuruyor? İngiliz derin devleti kuruyormuş.
Bugün Ahmet Hakan’ı okuduğumuzda görüyoruz ki, Adnan Hoca operasyonun olduğu sabah saat 6 buçukta Ahmet Hakan’ı arayıp “Bana İngiliz derin devleti komplo kuruyor” diye uzun uzun anlatıyor. O da bunu bugünkü köşesinde yazıyor. İşte Türkiye böyle garip bir ülke, böyle olayların yaşandığı bir ülke. Bu garipliklerle mücadele etmenin yolu, her şeyden önce ülkenin gerçek anlamda bir hukuk devleti olması. Bu tür yapılarla uğraşmak için temel ilkenin şeffaflık olması. Şeffaflık sadece kendi izin verdikleri, gösterdikleri değildir. Yani o televizyonda göbek atarak, kadınlarla birlikte göbek atarak şeffaf falan olmuyor Adnan Oktar. Bu şeffaflığı talep edecek olan da toplumun kendisidir. Burada özellikle çocuklarının kandırıldığını düşünen ailelerin şikâyetlerinin ciddi bir şekilde, başından itibaren ciddiye alınması gerekiyordu. Devlet bu konuda, Adnan Oktar olayı konusunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti 35 yılda çok büyük bir gaflet içerisindedir. Aynı zamanda medyası da aynı şekildedir.

Aydınlanır mı?

Burada son bir not, o da şu: Bu tür olayları medya nasıl ele almalı? Bu hep çok konuşulmuş bir konu. Özellikle İslamî gruplarla ilgili yazıp çizen birisi olarak bana, yıllardır yaptığım haberlerin, kitapların vs. bir reklam olduğunu söyleyenler oldu. Açıkçası böyle olduğunu düşünmüyorum. Ama Adnan Oktar konusunda çok emin değilim. Şöyle çok emin değilim: Aslında bizim o tarihlerde yaptığımız yayınlar hakikaten kamu yararına yayınlardı. Ama kamu yararını esas gözetmesi, kamu adına kamu yararını gözetmesi gereken devlet olayı belli bir ciddiyetle ele almadığı için, bizim bu yaptığımız yayınlar, bu yapının bir nevi reklamına dönüşmüş olabilir. Bunu gerçekten kabul etmek lazım. Bizden sonra kısa bir dönem o bir akıl hastanesine gitti vs.. Sonra çıktı, kaldığı yerden İslam’la ilişkisini iyice kopararak, kızları açarak vs. gerçekten aldı başını gitti — 1999’daki o büyük operasyona kadar. Şimdi yeni bir operasyon var. Ama o aradaki dönemde, yaklaşık 1999’dan bugüne kadarki dönemde bayağı bir yükünü tutmuşa benziyor.
Şimdi devlet o yükü, o yapıyı silkelemekle meşgul. Bakalım ne çıkacak. Ama açıkçası şu âna kadar yazılanlar, çizilenlere baktığım zaman, bu operasyonun gerçek anlamda aydınlatıcı bir operasyon olacağına çok güvenmiyorum. Yine bir şekilde olay bir yerde tavsayacak. Ve devletin bize göstermek istediğinden ibaret bir şey olarak kalacak. Bu olayın tam anlamıyla kökenine kadar gidilmesi, bütün yönleriyle ele alınmasını beklemek gerçekten saflık olur.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.