e6b4cb8_28422-1dn8h0x.qvnqg

Mimari: Alvar Aalto, insani çehreli bir modernist

13 Haziran 2018’de Le Monde’da Jean-Jacques Larrochelle imzasıyla çıkan ve Latif Yılmaz’ın çevirdiği yazı Finlandiyalı mimar Alvar Aalto’nun değeri bilinmemiş yönlerini anlatıyor.

Alvar-Aalto

Dünyanın en saygıdeğer mimarlık ödüllerinden biri olan Pritzker ödülünün sahneye çıkmasından birkaç yıl önce, 1976 yılında 76 yaşında iken vefat eden Finlandiyalı mimar Alvar Aalto, Pritzker Mimarlık Ödülünü hiçbir zaman alamadı. İnsani yüzlü bir modernizmin en yüksek ve gelişmiş ifadelerini ortaya çıkararak ülkesinin önemli bir temsilcisi oldu. Fakat bu yönü anlatılarda hep eksik kaldı.
Hiç şüphesiz Aalto, bu ödülden uzun süre faydalanan Amerikalı Philip Johnson (1979), Meksikalı Luis Barragan (1980), Çin Kökenli Amerikalı Ieoh Ming Pei (1983) veya Brezilyalı Oscar Niemeyer (1988) gibi bu ödülü doğal bir şekilde alacaktı.

Meraklıları için yoğun ve seyirlik bir gösteri olan “Alvar Aalto: Mimar ve Tasarımcı” sergisi Almanya’nın Weil-am-Rhein şehrinde bulunan Vitra Tasarım Müzesi tarafından düzenlendi. Sergi Japonya’ya doğru hareket etmek üzere 1 Temmuz 2018 tarihinde Paris’te bulunan Cité de l’architecture et du patrimoine’de son buldu.

500 uygulama ve proje

Finlandiya’da tasarlanan ve oldukça bilinen üç yapı onun mimari ifade tarzının kendine has doğasını hayat boyu ürettiği diğer 500 uygulama ve proje gibi ele veriyor. 1928-33 yılları arasında yapılan Paimio Sanatoryumu, Rusya’da bulunan ve bugün Vyborg olarak bilinen 1927-1935 yılları arasında yapılan Viipuri kütüphanesi ve 1938-1939 yıllarında yapılan Villa Mairea. Villa Mairea galerici ve pazarlamacı olan ve aynı zamanda Aalto’nun da ortakları olan Harry ve Maire Gullichsen çifti için yaşam ve çalışma alanı olarak tasarlanmıştı.

villa
Villa Mairea

Viipuri Kütüphanesi

Bu üç sembolik eser, Aalto’nun fonksiyonalizmin ilkelerine uyumunu işaret etse de, Aalto hiçbir zaman fonksiyonalizmi düz anlamlarıyla algılamayı kabul etmedi. Kavisleri ve kıvrımları kullanıcıların görsel ve işitsel konforunu da gözeterek mimari dile kazandırmıştı. Beton dışında başka malzemelerin de olası etkilerini çoğaltmak istemişti. Bunun için çoğu zaman farklı ahşap türleri kullanarak tuğla ve yeşili/bitkileri adeta resim yaparcasına kombine etmişti.

viipuri
Viipuri Kütüphanesi

Paimio Sanatoryumu

paimio
Paimio Sanatoryumu

Bu tarz en belirgin şekliyle Villa Mairea’nın dış çevresinde cömertçe kullanılmıştı. Yine bu tarz, dalgalı bir kubbe atmosferi yaratmak için Viipuri kütüphanesinin okuma salonunda bir tavan süsü şeklinde ifade edilmişti. Mimarın Fransa’daki tek eseri olan ve 1956 yılında yapımı tamamlanan galeri sahibi Louis Carré’in Bazoches-sur- Guyonne (Yvelines)’deki villasının büyük holünde Aalto tarzı mekâna giriş yapanları yol buyunca karşılıyor.
Mimarlık tarihçileri uzun süre boyunca Alvar Aalto’yu kendi doğal çevresinde yarattığı biçimsel arketiplerle/modellerle olan organik ve doğrudan ilişkisi üzerinden görmeyi tercih ederek diğer özelliklerini göz ardı ettiler. Aalto’nun yarı ihtimamla yarattığı ve inşa ettiği peyzaj düzenlemeleri daha çok ilgi çekti: ülkesinin göllerinden gelen binlerce bahçe bitkisi, ormanları kaplayan yuvarlak gövdeli ağaçlardan elde edilen ahşap malzeme, ya da kuzey ışıkları misali maddi olmayan dalgalar.

Dalgalı bir kubbe

Gençlik yaşlarında genç bir ressam namzedi olarak görülmesine karşın sanatsal pratiği hiçbir zaman, plastik eserleri mimari kariyerinden ayrı düşünülemeyecek olan Le Courbisier’ninki ile karşılaştırılacak şekilde, hayatında büyük bir alanı kaplamadı. İşin aslı, Finlandiyalılar da Aalto’nun zamanının sanatı üzerine henüz yeni yeni tartışmaya başlamışlardı.
Bu sebepledir ki, Cité de l’architecture et du patrimoine’daki serginin vurgu yaptığı noktalardan biri de bu: Aalto’nun sanatsal pratiği. Aalto, Hans Arp, Fernand Léger, Alexander Calder ve Laszlo Moholy-Nagy gibi sanatçılara hep yakın olmuştu. Ahşap nesnelere yönelik çalışma ve projelerinin Hans Arp’ın heykel çalışmalarına benzer olmasına rağmen, Aalto sadece bu çalışmaları güçlendirmeyi değil aynı zamanda onları soyut sanatın tekilliği ve orijinalliği içinde yeniden yaratmayı da denemişti. Aalto yaratımlarını daha da beslemek için hem çalışmalarının sembolik karakterini güçlendirmeyi arzuluyor hem de çalışmalarının temellerini ve kurucu ilkelerini bilmek istiyordu.

Bütün bunlar onun mimarisi için olduğu kadar gündelik yaşam için tasarladığı nesneler ve onların çizimleri için de doğrudur. Cam çalışmaları, özellikle Savoy vazosu, tekstil ürünleri, mobilyalar ve ışıklandırma çalışmaları bu eksendeki yaratımlarına örnek verilebilir. Her şeyin ötesinde, Aalto teknik tecrübesinin zirvesindeyken bütün bir üretim sürecini de kontrolü altında tutardı. Bu yönüyle onun her yaratımı mimari ve inşa projelerinden ayrılmayacak bir unsuru oluşturur.

Zamanının ötesine uzanan yüksek bir potansiyel

Aalto’nun yaşadığı dönemin diğer ifade tarzlarının başında özellikle sinema ve fotoğraf geliyordu. 1939 yılı New York Uluslararası Fuarı için hazırlanan Finlandiya Pavyonu bu iki tarzın etkisini taşıyordu. Dışarıya içinde ne olduğu asla tahmin edilemeyecek basit beyaz bir küp blok konulmuştu. Aalto iç mekân için ise büyük bir cazibeye sahip olan ve zamanın ötesine geçen, iç mekânda yeni alanlar kuran/oluşa getiren bir aygıt düzeneği – dispozitif- kullanmıştı: “Ülke, ülkede iskân edenler, çalışma, ürünler.”
Sergide, sayısız fotoğraf ziyaretçilere dönük olan eğik ve kıvrımlı bir ahşap yüzeye yerleştirilmiş durumdaydı. Bütün bir alan her tarafa yayılacak şekilde güneş ışığı veya yapay bir ışıkla usta bir biçimde doldurulmuştu. Aynı zamanlarda ise, New York’da bulunan modern sanatlar müzesi de Aalto’nun mimari eserlerini ve mobilya tarzındaki üretimlerini sergiliyordu. Aalto’nun uluslararası ünü artık kabul dilmiş ve tescillenmiş durumda. Ve şüphesiz bu uzun zaman daha sürecektir.