Ekran Resmi 2018-08-09 18.20.20

“Bize bir şey olmaz” mı sahiden?

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Zor günlerden geçiyor Türkiye — özellikle ekonomik açıdan ve şu anda yaşanan Türk lirasının değer kaybının gündelik hayata etkisi kısa bir süre sonra kendisini göstermeye başladığı zaman daha da zor günler olacak; ama bütün bu yaşananlara rağmen Türkiye’de bir sakinlik var. Bunun bir boyutu tabii ki Türkiye’de özgür ve bağımsız medyanın olmaması ve güçlü medya kuruluşlarının –gazeteler, televizyonlar vs.– Türkiye’nin yaşadığı gerçek sorunları, özellikle de ekonomik sorunları göstermemesi ya da çarpıtması; hatta tam tersine bunları sorun değil başka şekillerde sunması ya da sorunu kabul edip bunun sorumluluğunu belirsiz birtakım odaklara atması… Türkiye şu anda yöneticilerin yanlışları sonucunda, hataları sonucunda, kötü yönetim nedeniyle, yanlış yönetim nedeniyle çok ciddi ekonomik sıkıntılar yaşıyor; ama bunların bu açıklıkta kamuoyunda görünmediğini görüyoruz.

“Biz”den kastedilen ne?

Bir diğer husus da tabii, var olan bir iyimserlik — bunu da bu yayının başlığı olarak koydum. “Bize bir şey olmaz” yaklaşımı. Bu yaklaşım Türkiye’de uzun zamandır hep bir şekilde vardır; en zor anlarda bile bu cümlenin çok kullanıldığını gördük, bundan sonra da göreceğe benziyoruz. Tabii ki bu tür iyimserlikler bir yerde iyi; moral bozmamak, ayakta kalmak ve sorunları çözmek anlamında pozitif bir etkisi olacaktır — ancak burada sorunun tespiti ve çözümü konusunda adımların atılıyor olması şartıyla. Şu haliyle hiç ciddi bir adımın atılmadığı bir ortamda ya da baştan zaten stratejik olarak yanlış bir yerden bakıldığı andan itibaren, kamuoyunda var olan, “Bize bir şey olmaz, bunları da atlatırız” düşüncesi boşlukta kalıyor. Böyle bir realite var bana göre; bunu özellikle vurgulamak isterim.
“Bize bir şey olmaz” lafının bu kadar anlamsız olduğu az dönem olmuştur Türkiye’de. Şu anda zaten bize çok şey oluyor ve böyle giderse daha da çok şey olacağa benziyor. Tabii burada “biz”den neyin kastedildiği hususu önemli. Bunu diyenler genel olarak tüm Türkiye’yi kastediyorlar, bir ülkeyi kastediyorlar; bu anlamda pozitif bir yaklaşım, ama şu yaşanan olaylarda her zaman olduğu gibi ekonomik sıkıntıların krize doğru evrildiği durumlarda bazı kişiler her halükârda kârlı çıkar, bazı kişiler de onların kârını öder, zararlı çıkar; faturayı ödeyenler de her zaman için yoksullar ve yoksunlar olur. Bu tür kriz anları yoksulların daha yoksul, yoksunların daha yoksun olduğu anlar olur; hep böyle oldu, bundan sonra da böyle olacak, dünyanın her yerinde böyle oldu ve her tarihte böyle oldu. Tabii bu arada birtakım yanlış hesaplarla vs. yoksul olmayan kişilerin yoksullaşmasına da tanık olacağız. Bu da bir realite; ama esas olarak yük, fatura, yoksulların, çalışanların, zor bela geçinenlerin sırtına bineceğe benziyor. Ama buradan bir siyasî itirazın yükseleceğinin garantisi yok; yani bu tür durumlarda dünyanın değişik yerlerinde değişik tarihlerde ve Türkiye’de de kimi durumlarda bu tür sıkıntılı anların faturasını en çok üstlenen kesimlerin buna sebep olan siyasî sorumlulara daha fazla bağlandıklarını da görüyoruz. Türkiye’de bunun olma ihtimali var, Türkiye’deki ekonomik sıkıntılar krize doğru evrildiği ölçüde Erdoğan’ın siyasî gücünün, siyasî desteğinin normal olarak azalması beklenirken daha da artma potansiyeli var; bunun bir nedeni tabii ki muhalefetin yetersiz olması, etkisiz olması.

“Aynı gemide” miyiz?

Bir diğeri de bu tür anlarda çok sık görülen ideolojik kabarmalar. Tabii ki ilk akla gelen, milliyetçilik, ayrımcılık vs. ve bunu şimdiden zaten uzun zamandan beri yapılan, dış güçlere atma, dış güçlere yükleme ve içeride dış güçlerin uzantısı olarak tarif edilen hainlere yükleme yaklaşımları olacağını kestirebiliyoruz — zaten bunlar başladı bir süreden beri. Burada bunun bozulabilmesi için çok güçlü bir muhalefetin, çok güçlü bir itirazın ve ikna edici bir muhalefetin çıkması gerekiyor. Bu aslında 24 Haziran seçimleri öncesinde de söz konusuydu; ancak o tarihte, 24 Haziran seçimleri öncesinde muhalefetin en güçlü adayı olan Muharrem İnce ekonomiyi konuşmak yerine polemikleri tercih etti, bu gelmekte olanı o tarihte saptayıp gösteren bir ileri görüşe sahip bir muhalefet adayı olsaydı, en azından o seçimi kazanamasa bile bu seçim sonrası dönemde kendisine olan ilgi daha da artardı — yani basitçe söyleyecek olursak, “Bu kişi bizi uyarmıştı, demek ki bu kişi haklıymış” denebilirdi, şu anda böyle denebilecek kimse yok, çünkü muhalefetin önde gelen adayları tartışmayı böyle bir zemine çekmemişlerdi. Bugün de tam olarak çekildiğini söyleyemeyiz, çünkü Rahip Brunson olayında olduğu gibi burada olayın varolan milliyetçi yönü ve anti-Amerikan boyutu nedeniyle muhalefetin önemli bir kesiminin de iktidarla beraber yer aldıklarını gördük. Orada çok sık söylenen, kimi zaman açık kimi zaman örtülü söylenen, “aynı gemideyiz, batarsak hep birlikte batarız” perspektifi…
Tabii ki bir doğruluk payı var; ama “aynı gemideyiz” dedikten sonra gemiyi şu anda kullananların yanlış kullandıklarını, gemiyi batırmakta olduklarını da söyleyebilmek ve gemiyi yönetmeye talip olmak gerekir. Yani şu anda Türkiye’de eğer işler ters gidiyorsa burada bir dizi faktör rol oynuyor, bu kesin, muhakkak bölgesel, uluslararası vs. bir dizi faktör var, ama buradaki en belirleyici öğe, bu krizi ve bu sorunları çözmekle yükümlü olan kişilerin başarısızlığı, beceriksizliği — bunu böyle saptamak gerekiyor. Sonuçta Rahip Brunson olayında olduğu gibi, Trump’ın Türkiye’ye müdahalesi vs. gibi olaylardan dolayı bir rahatsızlık hissedilmesi normal; ama öte yandan Rahip Brunson krizinin çıkma nedenine baktığımız zaman da, Türkiye’de bağımsız ve tarafsız bir yargının olmaması, yargının siyaset eliti tarafından, ülkeyi yönetenler tarafından manipüle edildiği gerçeği de var. Bunu yok sayarak sadece Rahip Brunson olayını böyle aldığımız zaman sonuçta bu krizin daha da sürmesine katkıda bulunmuş oluyoruz, oluyorlar, bunu böyle “Aynı gemideyiz” mantığıyla dile getirenler… Sonuçta ne oldu? Rahip Brunson krizi, Türkiye’de zaten varolan ekonominin kırılganlığını daha da artırdı, çözüm için heyet yollandı, heyetin yollanmasıyla beraber umut doğdu ve heyetin temaslarından başarı elde edilemediği haberiyle beraber o kırılganlık daha da arttı. Tabii şunu özellikle vurgulamak lazım: Türkiye’deki ekonominin kırılganlığının nedeni Rahip Brunson krizi falan değil, ama zaten ekonomisi bu kadar kırılgan olan bir ülkenin bu tür konularda daha dikkatli olması, daha tedbirli, daha hesaplı olması gerekir; peş peşe çok hataların yapıldığını görüyoruz.

Albayrak’ın yarattığı beklenti

Yarın Berat Albayrak yeni bir ekonomik model açıklayacak; ama bu konuda beklentisi olanların çok fazla, sayılarının çok yüksek olduğunu sanmıyorum; benim de bu anlamda ciddi bir beklentim yok, olsaydı bunun işaretlerini çoktan görürdük, ama yine bize yarından itibaren gazeteler ve yayınlarla bunun Türkiye’yi düze çıkaracak model olacağı sunulacak ve bunun propagandası yapılacak — tıpkı 100 günlük planın yapıldığı gibi; ama 100 günlük plan açıklandığı günden itibaren unutuldu; çünkü realiteye baktığımız zaman, Türkiye’de değeri her geçen gün azalan bir Türk lirası var. Evet, “Bize bir şey olmaz” diyerek sorunları çözme imkânımız yok. Eğer Türkiye demokratik, çoğulcu bir hukuk devleti olursa, temel hak ve özgürlüklere riayet eden bir ülke olursa, Türkiye’ye bir şey olma ihtimali alabildiğine azalır; ama bu haliyle hukuk devletinden uzaklaşmış, çoğulculuktan uzaklaşmış, düşünce ve ifade, basın özgürlüğü konusunda çok ciddi sorunları olan bir ülkede ekonominin sorunlarını çözülmesi de alabildiğine zorlaşıyor. Eğer özgür bir tartışma ortamı olsaydı, çoğulcu bir medya atmosferi olsaydı, Türkiye çok önceden itibaren bunları çok ciddi bir şekilde tartışarak masaya yatırıp birtakım çözüm önerilerini ortak akılla geliştirme imkânına belki sahip olurdu; illâki olacak diye bir şey yok, ama zaten siz bu kanalları kapattığınız zaman, karar almayı, tartışmayı vs. tek bir makama indirgediğiniz zaman, kolektif bir aklı hiçbir şekilde aramadığınız zaman, olayların çözülmesi vs. diye bir şey söz konusu olmuyor, o zaman da insanların bu iyimser “Bize bir şey olmaz” yaklaşımlarını teşvik etmekten ve onlara başka şeyleri göstermekten başka yapacak bir şeyiniz olmuyor.
Şu anda bize çok şeyler oluyor, bu gidişle daha da çok olacağa benziyor ve Türkiye’nin ekonomideki bu gidişi çevirebilmesi için elindeki imkânlar giderek azalıyor ve bunun yapılabilmesi için nafile bir çağrı olacağını biliyorum; Türkiye’nin tekrar demokratik çoğulcu bir hukuk devletine, temel hak ve özgürlüklere riayet eden, saygı duyan bir ülkeye evrilmesi gerekiyor, ama bunun çok uzağındayız, bunun uzağında olduğumuz için de olayların karşısında, olumsuz gelişmeler karşısında karşılığı olmayan bir iyimserlikle yola devam edeceğe benziyoruz.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.