5b6da05ad3806c1cd09496fa

Ekonomik bir savaşta mıyız?

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Çok berbat bir haftayı geride bırakıyoruz; ama önümüzdeki günlerin, hafta sonunun ve önümüzdeki haftaların daha iyi olacağına dair hiçbir işaret yok ve genel olarak da baktığımız zaman büyük bir kaygı, tedirginlik var. Döviz kurlarında yaşanan çok büyük hareketler, bir günde yaşanan, bir saatte yaşanan çok büyük altüst oluşlar ve tabii bütün bunlarla Türk lirasının değerinin giderek azalması, değersizleşmesi ve bu temel ekonomiye, gündelik hayata muhtemel sonuçları üzerine çok büyük bir karamsarlık var ülkede.

Somut çözüm önerileri yerine ideolojik yaklaşımlar

Peki, “Bu neden böyle oldu?”nun ötesinde, “Bununla nasıl baş edilebilir?” sorusu var; ama baktığımız zaman, çok ilginç bir şekilde ülkeyi yönetenlerin bu sorunları çözme iradesi, kararlılığı göstermenin uzağında durduklarını görüyoruz. Sorunların somut olarak tespit edilip bunlara somut çözüm önerileri dile getirilmek yerine, birtakım ideolojik yaklaşımlar, komplo teorileri ortaya atılıyor — başta Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından olmak üzere.
Bu bir savaş olarak tarif ediliyor Erdoğan ve destekçileri tarafından; bir ekonomik savaş olduğu söyleniyor ve bu savaşa karşı halkın imanı öne çıkarılıyor, Allah öne çıkarılıyor, yani “Onların doları varsa bizim Allah’ımız var” şeklinde bir yaklaşımla küresel piyasalarda Türkiye’nin durumunun düzelebileceğini beklemenin hiçbir gerçekçi yönü olmadığı ortada; ama burada tabii ki sorun şu: Ülkeyi yönetenler bu tür önermelerin dışında bir şey üretemiyorlar ve bu önermelere de baktığımız zaman aslında AKP’nin 16 yıllık iktidarıyla kıyaslandığı zaman, insanların birtakım politik hedeflerle, birtakım davalarla mobilize gücüyle kıyaslandığı zaman bugün için çok daha geride olduğunu, çok daha zayıf olduğunu söyleyebilirim — bu benim kişisel gözlemim, ama tabii ki hâlâ bağlılık var AKP tabanında, özellikle Erdoğan’ın şahsına var, ona yönelik bir güven var. Ama bu güvenin de her geçen gün doların ve diğer yabancı paraların Türk lirası karşısında her geçen gün daha da fazla değer kazanmasıyla beraber aşındığı muhakkak.

Güven sorunu

Bir savaş mı var? Bence bir savaş yok. Siz bir küresel finansal sistemin oyuncusu olmayı kabul ettiğinizde — ki AKP’nin bugüne kadar gelebilmesinin en büyük nedeni buydu, 16 yıl ülkeyi tek başına yönetebilmesinin en büyük nedeni bu küresel sisteme uyumlu olma iddiasıydı ve büyük ölçüde de uyumlu olmasıydı; zaman zaman sorunlar çıktı, ama o sorunlar birtakım küresel güç odaklarının tanıdığı ve belli ölçülerde güvendiği aktörlerle beraber halloldu. Özellikle Ali Babacan döneminde böyleydi, Mehmet Şimşek de kısmen tam olarak Ali Babacan’ın yerini doldurmasa da öyleydi, değişik Merkez Bankası başkanları döneminde bu yön kuvvetliydi, onların en azından hükümete rağmen ya da Erdoğan’a rağmen diyelim, onun ideolojik politik perspektiflerine rağmen küresel piyasaların realitelerine göre hareket etme özerklikleri vardı bir anlamda ve işler belli bir süre böyle gitti. Ama bir süredir artık böyle bir şey söz konusu değil; Erdoğan, özellikle başkanlık sistemine geçildikten sonra, damadı Berat Albayrak’ı da ekonominin başına geçirerek artık hiç böyle bir özerk kişiye, kuruma ihtiyaç duymadığını, istemediğini gösterdi.
Şu anda yaşananların tek nedeni bu değil tabii ki; ama çok önemli bir nedeni de bu. Küresel piyasalardaki aktörler, odaklar, karşılarında güvenebilecek kişiler ve onların ağzından çıkacak birtakım güvenilir sözler bekliyorlar. Erdoğan bu konuda genellikle kendisine bir ayrıcalık edinmişti, bütün aktörler ne yaparsa yapsın ülkede o kendi bildiği faiz karşıtı çıkışlarıyla hep bir söylemin izini sürdü, ama öte yandan da MB’yi ve ekonomiyi yönetenleri piyasanın gereklerine göre hareket etme konusunda bir anlamda serbest bırakıyordu, artık böyle olmayacağını görüyoruz ve böyle olmayacağının ortaya çıkmasıyla beraber zaten çok ciddi yapısal sorunları birikmiş olan Türkiye ekonomisi, çok ciddi bir şekilde kırılganlaştı — şu anda bu yaşanıyor.

Savaş gibi bir yıkım var

Bir savaş yok, ama çok büyük bir yıkım var, savaş gibi bir yıkım var. Bu yıkım bugün görülmeyebilir, şu anda bu sadece birtakım dijital rakamların iniş çıkışları olarak görülebilir; ama o doların ve diğer dövizlerin Türk lirası karşısında değer kazanmasının gerçek hayata etkisini kısa bir süre içerisinde insanlar yaşamaya başladıklarında –örneğin işsiz kalmaları halinde ya da alım güçlerinin düşmesiyle beraber– bunu çok daha ciddi bir şekilde yaşayacaklar, yaşama kaçınılmaz, böyle acı bir gelecek bekliyor Türkiye’yi.
Geçen bir yayında da söylediğim gibi bu faturayı esas olarak tabii ki Türkiye’nin yoksulları ve yoksunları ödeyecek. Bu fatura Türkiye’ye yönelik bir komplo mu? Bence değil, ama Türkiye’ye ve Tayyip Erdoğan’a şu ya da bu şekilde iyi gözle bakmayan birçok odağın bu zaaftan yararlanıyor olması da çok anlaşılabilir bir şey — yani anlaşılabilir derken olumlamak anlamında söylemiyorum, olabilir. Mesela bugün Trump’ın yaptığı… Tam Türk lirasının düşüşü sırasında yeni bir vergi artırıma gitti, Türkiye’den gelen alüminyum ve çelik ürünlerine yönelik olarak ve hatta bunu yaparken de Türk lirasının güçlü Amerikan doları karşısında değer kaybettiğini ve Türk-Amerikan ilişkilerinin şu günlerde hiç iyi olmadığını da söyleme ihtiyacı hissetti. Yani “Düşene bir tekme de ben vuruyorum” havasında bir yaklaşım yaptı ve bunu çok küstah bir şekilde yapıyor; zaten Trump’ın en önemli özelliklerinden birisi, son dönem Amerikan başkanlarının hiçbirisiyle kıyaslanmayacak ölçüde küstah bir şekilde davranması, direkt davranması, bir de dostluğu ve düşmanlığı da aynı şekilde açıktan yapan birisi.

Brunson değil yapısal sorunlar

Bu anlamda baktığımızda, Trump’ın attığı tweet –daha doğrusu bir tweet değil, aslında o bir kararın deklare edilmesi– ABD’nin, Amerikan yönetiminin, Trump yönetiminin Türkiye’nin bu zaafından hareketle Türkiye’ye birtakım beklentilerini gerçekleştirmek için iyice yükleneceğe benziyor. Malum, Rahip Brunson’la başlayan, ama başka isimlerle de devam edilen, Amerikalıların serbest bırakılmasını istediği isimler var, bu konuda ekonomi silahını çok ciddi bir şekilde kullanacağını gösteriyor, bunu devamı da gelebilir. Tam da işler böyle kötü giderken… Bu anlamda bakıldığı zaman tabii ki bu, Erdoğan’ın ve destekçilerinin “Bize savaş ilan ediyorlar, bize komplo düzenliyorlar” iddiasını güçlendirecek çıkışlar olarak görülebilir; ancak buradaki mesele bence, Brunson olayından, ABD’nin ve Trump’ın fırsatçılığından öte, Türkiye kendisi çok ciddi bir şekilde ekonomide yapısal sorunlar yaşıyordu ve bu sorunları çözme konusunda yönetim gerekli adımları atmadı, atacağa da benzemiyor. Örneğin bugünkü bakan Berat Albayrak’ın yeni ekonomik model sunumu.
Türkiye’de özgür bir medya olmadığı için, büyük medya büyük ölçüde artık kayıtsız şartsız siyasî iktidarın yanında olduğu için, eleştirel bir şey görme imkânı olmayacak. Ancak bunu izleyenler, üstelik oraya kadar giden Türkiye’nin önde gelen iş insanları, kadınlar, erkekler hepsi birlikte, içinde bir şey olmayan bir sunum izlediler; yani birtakım klişe lafların söylendiği, ama şu anda Türkiye’nin yaşadığı sorunların somut olarak tespit edilip bunlara somut olarak önerilerin dile getirildiği bir toplantı olmadı.
Olmayabilir, ama tam da böyle bir kritik anda böyle bir toplantı ilan ettiğiniz zaman, bir beklenti yaratıyorsunuz içeride ve dışarıda ekonomiyle ilgili, Türk ekonomisiyle ilgili çevreler bakandan birtakım açıklamalar, birtakım tedbirler bekliyor ve olumlu bir beklenti oluşuyor; ama daha sonra, o beklentiyi yarattıktan sonra, onlara hiçbir şey söylemediğiniz zaman, bu sefer olumsuzluk katlanarak artıyor. Hele bir de bunun hemen öncesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan Bayburt’ta o klasik, bildiğimiz, bu kurlarda yaşanan olayları önemsiz gösterme ve ideolojik anlamda buna karşı durma iddialarını dile getirdiği zaman da iş iyice katlanarak artıyor. Öyle bir durumda ki şu anda Türk ekonomisi, ülkeyi yönetenler hiçbir hamle yapmasa belki bu kadar büyük kayıplar yaşanmayacak ekonomide. Yani onların sözleri, onların bir şey söyleme beklentisi yaratıp hiçbir şey söylememeleri, ya da olayı anlamadıkları şeklinde yorumlamaya çok müsait birtakım çıkışları işleri daha da kötüleştiriyor.

Muhalefetin tutumu

Bu arada muhalefette İYİ Parti lideri Meral Akşener net bir şekilde bu sıkıntılı dönemde hükümetin yanında yer alacaklarını söyledi –yani “yerli ve milli” bir duruş sergiledi–, CHP de muhtemelen onun kadar açık olmasa da buna benzer bir tutum alacağa benziyor, yani bu yaşanan ekonomik sorunları siyasî istismar için kullanmayacaklarının herhalde altını çizecekler ve iktidara –hükümet diyemiyoruz, eskiden hükümet diyorduk, artık hükümet yok– bir kredi açacaklar, ama tabii ki birtakım eleştirilerini ve önerilerini herhalde dile getireceklerdir.
Sonuçta yine bir tür milli birlik ve beraberlik havası yaratılıyor muhalefetin büyük kısmını da kapsayarak. Bu görülüyor. Ancak buradaki sorun şu: İnsanlardan yastık altındaki paralarını bozdurmalarını, fedakârlık etmelerini isteyebilir devleti yönetenler ve insanlar da hakikaten böyle bir seferberliğe dahil olmak isteyebilir; ama burada bir mücadele görebilmeleri lazım, yani somut olarak bir şeyler söylenmesi lazım. Söylenmiyor, somut öneri getirilmiyor; sadece bir komplodan bahsediliyor ve bu komploya karşı, bu savaşa karşı halkın destek vermesi, hem maddi destekleri hem de dualarıyla bu mücadeleye dahil olmaları isteniyor. Ancak mücadele nerede nasıl cereyan ediyor, neler yapılıyor, neler yapılacak? Bu konuda ortada somut bir şey yok. Mesela Cumhurbaşkanı’nın 100 günlük planına baktığımız zaman bu anlamda hiçbir şey söylemiyor ya da bugün Berat Albayrak’ın söyledikleri hiçbir şey söylemiyor.

İnsanlar ne için fedakârlık edeceğini bilmiyor

Hükümete yakın yorumcuların ya da danışmanların söylediklerinden bir şey çıkarmak, bu gidişatı tersine çevirebilecek birtakım hamleler üretmek, ne kadar zorlarsanız zorlayın, olmuyor. Öte yandan samimi bir şekilde sorunları tespit edip bunlara çözüm önerileri dile getiren uzman kişiler ise dinlenmiyor, dışlanıyor, etkisizleştirilmek isteniyor — böyle bir ortamdayız.
Eğer iktidar gerçekten hep birlikte bu olayı çözme gibi bir arayış içerisinde olsaydı, bugün Cumhurbaşkanı o çıkışları yapmaz, Berat Albayrak da bambaşka bir toplantı düzenliyor olurdu; hep birlikte bu işten anlayan insanların birlikte “Bu kötü gidişatı nasıl döndürebiliriz elbirliğiyle?” diye bir arayışı söz konusu olurdu; ama böyle bir arayış yok, yeni bir model olduğu söyleniyor. Ne olduğu tam belli olmayan, içinde birtakım çok sıkı yönetişim laflarıyla, sürdürülebilirlik vs. gibi ama şu anda yaşanan krizin, döviz kurlarındaki krizin nasıl çözüleceği konusunda ya da borç ödemelerinin nasıl döndürüleceği konusunda herhangi bir şey söylenmiyor ve insanlardan fedakârlık yapması isteniyor.
Ne için fedakârlık edeceğini bilmeyen insanların da kafasının büyük ölçüde karışık olduğunu düşünüyorum, ama şunu da biliyoruz: Gerçekten bu ülkede insanların en azından yarısı AKP’ye ve Erdoğan’a oy vermiş; ama vermeyenlerin içerisinde de bu gidişattan ciddi bir şekilde tedirgin olan ve bundan dönülmesini isteyen çok sayıda insan, kendilerine açık bir şekilde bir şeyler tarif edilirse, bu uğurda birtakım fedakârlıkları gönüllü olarak yapacaklardır; ancak “Siz fedakârlık yapın, gerisini merak etmeyin, biz ne yaptığımızı biliyoruz” şeklinde özetlenebilecek yaklaşımların artık belli bir yerden sonra çok fazla işe yarayacağını sanmıyorum.

Umutlar eriyor

“Savaşıyoruz, bize karşı savaş ilan ettiler” gibi çıkışlar belli bir yere kadar yürür; ama Erdoğan uzun bir süredir zaten ideolojik ve politik bir kriz yaşıyor olduğu için bunlar da belli bir yerden sonra etkisini bence yitirmekte olan yaklaşımlar; dolayısıyla zorlu bir süreç var Türkiye’nin önünde. Bunu Türkiye’nin önündeki zorlu bir süreç olarak görmek lazım, siyasî iktidarın da tabii ki zorlu bir süreci; ama şu anda yaşananın tüm ülkeyi fakirleştirdiğini, yoksullaştırdığını, yoksulu daha da yoksul kıldığını, insanların çok ciddi birtakım ekonomik sıkıntılar ve buna bağlı olarak sosyal sıkıntılara, zaten sorunları çok olan insanların daha fazla soruna boğulacağını görmek ve bunu engelleyebilmek lazım.
Bunu engelleyebilmek için siyasî iktidarın insanlara umut vermesi, perspektif sunması lazım — böyle bir perspektif yok. Tabii ki Erdoğan’a inanlar, “O ne yapar ne eder, bize bu perspektifi sunar” diye düşünebilirler; ama onların da umutlarının her geçen gün Türk lirasının erimesiyle beraber erimekte olduğunu şahsen gözlüyorum.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.