Türkiye-Rusya ilişkilerinin geleceği: Aydın Sezer ile söyleşi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/298829259″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

Herkese merhaba. Dün akşam Güne Bakış’ta haberini size duyurmuştuk. Rus Büyükelçisi Ankara’da bir suikasta uğradı ve hayatını kaybetti. Bunun sonuçlarını, Türkiye-Rusya Araştırmalar Merkezi kurucusu Aydın Sezer’le, dün, Güne Bakış’ta, olayın hemen sonrasında konuşmuştuk. Ama bugün daha detaylı bir şekilde konuşacağız. Kendisi Ankara’dan Skype ile bağlanıyor yayınımıza. Aydın Bey, tekrar merhaba.

Merhabalar.

Rus medyasının olaya tepkisiyle başlamak istiyoruz. İlk tepkiler nasıl?

Öncelikle, olay ânından itibaren iki ülke yetkilileri arasında, hem liderler seviyesinde, hem Başbakan seviyesinde, ortak bir dil kullanıldığı için, Rus medyasında da Kremlin ya da Rus resmî bakış açısının ötesinde, çatlak bir ses yok. Tabii ki Rus halkı böyle bir saldırının gerçekleşmesinden ötürü üzgün. Ama çoğunlukla, olay, Türk-Rus ilişkilerinin gelişmesini sabote etmek isteyen kesimlerin saldırısı olarak değerlendirildiği için, Türkiye’nin doğrudan sorumlu tutulduğunu bu aşamada söyleyemeyiz.

Biraz da, Türkiye tarafının konuyu nasıl ele aldığına bakalım Aydın Bey. Sıklıkla FETÖ iddiaları gündeme gelmeye başladı. Sizce bu iddialar, Rusya tarafından inandırıcı bulunuyor mu? Ayrıca Rusya’nın da soruşturmaya katılmak istemesini göz önünde bulundurduğumuzda, Rusya bu saldırıları nasıl okuyor sizce? FETÖ iddiaları inandırıcı mı o taraf için de?

Ben öncelikle şunu ifade etmek istiyorum. Dün olay meydana geldikten sonra, Türk makamlarının olaya yaklaşımı son derece profesyonelceydi. Bu yaklaşımın arka-planında, ilk dakikadan itibaren Rusya’yla sağlanan koordinasyonun etkili olduğunu düşünüyorum. Zira, her iki ülke yetkililerinin açıklamaları, olayın provokasyon olduğuna yönelikti. Hiç kuşkusuz, olayın arka-planında FETÖ olgusu bizim üzerinde durduğumuz derecede gündeme gelmemiş olsa bile, bu olayın, üçüncü tarafların bir faaliyeti olduğu konusunda ortak bir kanı vardı. Bu da, krizin ilk andan itibaren profesyonelce yönetildiğine işaret ediyor.
Ortak komisyon konusunda benim şöyle bir endişem ya da tereddütüm var. Hiç şüphesiz, Türkiye’nin bu soruşturma sürecinde, otopsi dahil olmak üzere, Rus yetkililerle işbirliği yapacak olması –sanırım şu saatlerde 20 kişilik bir Rus heyeti bu amaçla Ankara’ya geldi– ilk etapta bir jest olarak gözükebilir. Ama bunun arka-planında iki endişem var. Bir tanesi, acaba, Ruslar olayın soruşturulması sürecinde Türk makamları ile ilgili bir güven sorunu mu yaşıyorlar? Bu nedenle ilk andan itibaren soruşturmayı birlikte yaparak ne olup bittiğini kendi perspektiflerinden mi ele alacaklar? Böyle bir endişem var.
İkincisi, hiç şüphesiz Türkiye’nin egemen bir ülke olması nedeniyle, böyle bir soruşturmada ortak bir komisyon fikrine sıcak bakıyor olması –tekrar ediyorum– hoş görünse bile, ileride başka ve benzer olaylar için emsal teşkil edebilir. Yarın, Allah göstermesin, İranlı bir diplomatın ayağı taşa takılıp düşse, İran da soruşturmada yer almak amacıyla kapımızı çalabilir.
Bu nedenle, bu olayın bir emsal olmamasına azami gayret göstermemiz gerekiyor. Burada, soruşturma ya da araştırmayla ilgili açıklamaların, gelişmelerin, Rusya’nın inisiyatifiyle yapılmakta olduğuna dair bir görüntü vermememiz gerekiyor. Bu, Türk-Rus ilişkilerinin geleceği açısından çok önemli.

Burada soruşturmayı da etkileyecek temel bir faktör var aslında. Saldırgan dün akşam olayın ardından öldürüldü. Öldürülmesi ile ilgili çeşitli kuşkular duyuluyor mu Rusya tarafından?

Ben şu saate kadar, neden öldürüldüğüne yönelik bir yoruma rastlamadım açıkçası. Belki vardır. Ama benim tanıdığım kaynaklar arasında rastlamadım. Ama bugün yapılan açıklamalarda, sayın Büyükelçi’nin acilen hastaneye kaldırılmasını teminen teröristin bertaraf edildiğine dair duyumlar var. Bu da, oldukça mantıklı. Ama yine de bu, “Neden öldürüldü?” sorusunu gündemden düşürmüyor. Çünkü, açık ifade etmek gerekirse –CNN Türk’teydi yanılmıyorsam– sayın Abdülkadir Selvi, “Olayın El-Nusra ile bağlantısı var” yorumunu yaptı. Bu ilk intiba, resmî açıklamalardan önce yapılan ilk yorumdu. Bu da, soruşturmanın, acaba FETÖ organizasyonuyla mı, yoksa cihatçı bir grubun icraatı olarak mı gerçekleştiği konusundaki bulutları dağıtmıyor maalesef.

Siz Rusya tarihini de çok iyi bilen bir uzmansınız. Rusya tarihine gidersek, aslında, konsolosların veya büyükelçilerin öldürülmesi, çok fazla karşımıza çıkmıyor. Bu olayın büyüklüğünü ve Rusya’da yarattığı tahribatı da değerlendirmenizi rica ediyorum.

Yanılmıyorsam, yüz, yüz elli yıl kadar önce, İran’da bir Rus büyükelçisinin öldürüldüğüne dair bir bilgim var. Hatta, dün akşam Putin, bu olayı konu alan bir tiyatro eserini izlemeye giderken bu saldırıyı öğreniyor.
Büyük bir tesadüf, bir yıl önce de bir Rus uçağını düşürdük; bir şekilde, bir Rus uçağı düşürüldü Türkiye’de. Dolayısıyla, Rusya’ya, Sovyet döneminden beri travma yaratacak ölçülerdeki olaylar, ne yazık ki ülkemizde cereyan ediyor. Bu, sadece Rusya açısından değil, bir büyükelçi olması nedeniyle tüm dünya tarafından lanetlenen bir olay.
Viyana Sözleşmesi’ne göre, diplomatik temsilciler, bulundukları ülkenin koruması altındadır. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun ifadesiyle, “bizim emanetimiz” altında. Dolayısıyla, olayın arkasında kimin olduğu ya da olayın neden cereyan ettiğinin ötesinde, Türkiye’nin bu konudaki sorumluluğu maalesef çok ağır. Bu yükü nasıl taşıyacağımız önümüzdeki günlerde ortaya çıkacak.

İsterseniz buradan devam edelim Aydın Bey. Böyle bir olaydan sonra, Türkiye-Rusya ilişkilerinin geleceğini konuşalım. Tam da bugün, bir toplantı gerçekleşiyor. Sizce, bu toplantının ayrıntıları nedir, ne olabilir?

Bugün gerçekleşen toplantı, aslında 27 Aralık’ta gerçekleşecekti. Hatırlayacağınız üzere, birkaç gün önce, Putin Japonya’dayken “Astana Süreci” diye bir konu gündeme getirdi. O gün, iyi hatırlıyorum, Dışişleri bakanımız sayın Çavuşoğlu, olayı o anda öğrenmiş gibi bir yüz ifadesi takındı, hatta bunu da dile getirdi.
Üç ülke arasındaki Halep özelinde ve Suriye genelinde başlayan işbirliğinin, Putin’in inisiyatifiyle “Astana Süreci”ne doğru çekilmeye başladığını görüyoruz. Dışişleri bakanlarının bugün bu konuda toplanıyor olması, kuşkusuz, bu sürece ilişkin bazı sonuçlar da doğuracaktır.
Ama dün akşam, İran lideri Putin’le bir telefon görüşmesi yaptı. Putin, o telefon görüşmesinde de İran liderine “Astana Süreci”nden bahsetti. Dolayısıyla, Suriye konusu, genel olarak Rusya’nın inisiyatifiyle, Batı’dan farklı bir coğrafyaya taşınıyor. “Astana” bu açıdan bir simge. Hiç kuşkusuz Batı’daki müzakere süreçlerinin alternatifi olmadığı vurgulansa da, tamamlayıcı, hatta bunu da aşacak birtakım sonuçlar doğuracağa benziyor. Özellikle dün akşamki saldırıdan sonra, Rusya’nın bu konuda çok daha katı bir tutum takınacağını ve Suriye ile ilgili konularda –altını çizerek söylüyorum– Türkiye’yi belki de İran’dan daha fazla yanında bulacağı bir süreci yöneteceğini düşünebiliriz.

Sizce gerçekten yanında mı bulacak yoksa aslında Türkiye bu süreçte mahkûm mu olacak? Böyle bir olay yaşandıktan sonra, Ortadoğu’daki pozisyonu biraz…

Sorunun baş tarafını alamadım.

Türkiye kendi isteğiyle Rusya’nın yanında mı olacak? Yoksa bu acı vakadan sonra, Türkiye’nin Ortadoğu’daki pozisyonu mahkûm olmaya mı dönecek sizce?

“Mahkûm olma” kelimesini kullanmak istemiyorum; ama aslında katıldığım bir kelime, öncelikle bunu vurgulayayım. Sizlerle daha önce yaptığımız yayınlarda da, benim diğer medya kuruluşlarına yaptığım açıklamalarda da, bizim Suriye’de başından beri kendi inisiyatifimizle hareket etmediğimize dair birtakım tespitlerim vardı. Bu çok açık, çok net. Bu, kuşkusuz Türkiye’nin milli çıkarları açısından olumsuz bir şey de değil. Çünkü, en azından, Suriye kaynaklı tehditlere karşı sınırlarımızın güvenliğini sağlıyoruz. Bugünden itibaren, yanılmıyorsam, Türkiye, Suriye konusunda –belki biraz abartılı olacak bazıları için ama–, Suriye’de Rusya adına bir vekalet savaşı yürütüyor gibi bir pozisyonda olacak.

Bunu biraz açmak istiyoruz aslında. Halep’in tahliyesi sürecinde, Ankara ve Moskova’nın yakın çalışması ile bu mümkün olmuştu. Bundan sonra, İdlib’de olabilecek olası bir Halep benzeri olayda, Türkiye artık bu rolü üstlenemeyecek kadar gerilemiş olabilir mi?

Suriye konusunda Türkiye’nin takınacağı tavırdan önce, şu konunun altını çizmem gerekiyor. Son dönemde, Türk-Rus ilişkilileri, sanılanın aksine çok olumlu bir zeminde tecelli etmiyordu. Böyle bir şey yoktu, bir defa bunun altını çizelim. Uçak krizinden sonra, özürle başlayan süreçte, Türk-Rus ilişkilerinde, Türkiye’nin ikili ilişkilerde talep ettiği hiçbir konuda, somut bir adım atılamadı, bunu iddialı bir şekilde söylüyorum. Konu hep, Rusya’nın gündeme getirdiği enerji konuları veya Suriye konusu oldu. Bunu tespit etmekte yarar var.
İkincisi, Rusya’nın, Suriye’de Türkiye gibi bir ülkeyle işbirliği yapıyor olmasının arka-planında şöylesine güçlü bir mesaj da var: Bilindiği gibi, Türkiye, Batı ittifakıyla Suriye olayına müdahil olmuştu. Batı ittifakında yer alan bir ülkenin, Rusya’yla iyi ilişkilerini sürdürerek Suriye’de, bir anlamda taraf değiştiriyor olması, Rus dış politikası açısından çok önemli bir konuydu. Rusya’nın, sadece bölgesel ölçekte değil, global ölçekte bir aktör olabilmesine çalıştığı bir süreçte, bir anlamda tescili anlamına geliyordu. Bu çok önemliydi.
Üçüncüsü, Suriye’de teröristle muhalefetin ayırt edilmesi gerektiği noktasında Rusya’nın bir itirazı yok.
Sadece, bazı terörist organizasyonların ılımlı muhalefet olmadığının altını çiziyor ve bunu bize çok açık bir şekilde de dikte ediyor. Rus dış politikası hiçbir zaman gizli kapaklı bir süreç izlemez. Rus dış politika konseptinde bu yoktur. Çok açık, net, realist bir politikadır. Bu açıdan bakıldığında, Rusya, özellikle özür mektubundan sonra, Türkiye ile ilişkilerinde öylesine bir strateji izliyor ki –bunu üzülerek söylemek durumundayım– sanki, Rusya’nın eski Sovyet cumhuriyetleriyle, yani bugünkü Bağımsız Devletler Topluluğu üyesi ülkelerle arasındaki ilişkiler gibi bir temelde götürmeye başladı gibi geliyor bana. Bu çok tehlikeli. Türkiye’nin kısa, orta, uzun vadeli çıkarları açısından son derece tehlikeli bir gelişme.
Medyada genellikle, iki liderin, bakanların, başbakanların, her akşam konuştuğuna –hatta bir kaç gün önce çok enteresan bir şey oldu; Rus Savunma Bakanı MİT Müsteşarımızla görüştü– artık o kadar sık ve o kadar çapraz temaslar yapılıyor ki, bu, aradaki işbirliğinin son derece olgunlaşmış olmasından mı kaynaklanıyor, yoksa her defasında pürüzler çıkıyor, bu pürüzlerin giderilmesinden mi kaynaklanıyor ve her temastan sonra Türkiye nasıl adım atıyor, bunlara iyi bakmak lazım.
Dolayısıyla, bu krizle birlikte Rus dış politikasının, özellikle Suriye’ye yönelik dış politikasının, Türkiye üzerinde daha baskıcı sonuçlar doğuracağına inanıyorum. Zaten dün, –yine bir alıntı yapacağım o nedenle hatırlamaya çalışıyorum– yanılmıyorsam NTV’de, Kadir Has Üniversitesi’nden değerli dostum Ahmet Kasım Han’ın, Rusya’nın konuyu uluslararasılaştırma sürecine taşımakta olduğuna dair çok önemli bir tespiti vardı, aynen katılıyorum. Zaten, konunun acilen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne taşınması da, Rusya’nın uluslararası planda bu konuyu kayda geçirmesi ve yargılamanın önünün açılması anlamında önemli bir adım. Ama bunu yaparken, bizzat Ankara’daki soruşturmaya müdahil olması da, Rusya’nın uluslararası ölçekte ne derecede güçlenmekte olduğuna dair bir başka sonuç doğuruyor.

Türkiye-Rusya ilişkilerinin geleceğini –zaten yayının adı da o– konuşuyoruz sizinle. Ama Türkiye-Rusya yakınlaşmasının da bir sınırı yok mu? Sonuçta Türkiye bir NATO ülkesi. Bunun bir ötesindeki adım, Türkiye’nin NATO’dan ayrılıp ya da Avrupa Birliği yolundan çıkıp, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne yakınlaşması mı olur? Bu konuda ne demek istersiniz?

Şu tespiti yapalım önce: Türkiye’nin, bir NATO üyesi, Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde olan bir ülke olarak, yani tescilli Batı müttefiki olan bir ülkenin, bugün, Kıbrıs sorunundan Avrupa Birliği ile ilişkilerine, NATO’dan AB ilişkilerine, tüm dış politika başlıklarında Rusya üzerinden dünyaya açıldığına şahit oluyoruz. Yani, temasta olduğumuz, işbirliği yapabildiğimiz tek ülke Rusya.
Bu çok ironik bir durum. Bu, maalesef, Türkiye’nin şu anda uluslararası yükümlülükleri bağlamında ele aldığımızda, birçok soru işaretini barındıran bir durum. Bu, bizim dış politikadaki yalnızlığımızla da alâkalı bir konu. Yani, Rusya’ya, iktisadi, siyasi ve diplomasi anlamında ne derecede muhtaç olduğumuzla ilgili bir konu. Bu bizim iç politikamızla ilgili bir konu. Bu işin daha Türkçesi, bölgedeki yalnızlığımızla ilgili bir konu. Bu, bizim genel açmazımızla ilgili bir konu. Bu, bizim, Halep, Suriye, terör, Kayseri, İstanbul patlamaları, büyükelçinin öldürülmesi gibi sorunlar varken, “Başkanlık rejimi” konusunu tartışacak kadar lüksümüzün olup olmadığına da işaret eden bir konu. Bunu tekrar ediyorum, sizinle son yaptığım yayında da belirtmiştim, ama bir kez daha belirtmek istiyorum, çok önem veriyorum. Uzun yıllar Türk dış politikasını şekillendiren, yöneten dâhi diplomat Davutoğlu’nun, Başbakanlık yapmış Davutoğlu’nun, attığı sorumsuz twittlerle de ilgili bir konu bu. Dolayısıyla bu topyekûn bir konu. Yani, “Türkiye acaba taraf mı değiştiriyor, Türkiye Şanghay İşbirliği Örgütü’ne mi gidiyor” gibi tartışmalar yapmadan önce, Türkiye’ye yabancılaşmadan, Türkiye’nin içinde bulunduğu koşulları iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Türkiye’nin kendi kendisini nasıl yok ettiğini izlediğimiz bir ortamda, “dünyaya açılan tek kapı Türk-Rus ilişkileri”ni tartışıyor olmak, çok mânidar ve çok ironik bir konu maalesef.

Çok teşekkür ediyoruz Aydın Sezer yayınımıza katıldığınız için.

Ben teşekkür ediyorum.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus