Avrupa ile tırmanan diplomasi krizini Uluç Özülker ile konuştuk

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/312151591″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

Gökçe Çiçek Kösedağı: Medyascope.tv Özel Yayını’ndan herkese merhaba. Medyascope.tv Özel Yayını’nda konuğumuz Emekli Büyükelçi Uluç Özülker. Uluç Bey’le, Cumartesi günü Hollanda ve Türkiye arasında yaşanan diplomatik krizin ciddi boyutlara ulaşması ve diğer Avrupa ülkeleriyle yaşanması beklenen diplomatik krizi konuşacağız. Hoşgeldiniz Uluç Bey.
Burak Tatari: Hoşgeldiniz.

Hoşbulduk efendim. İyi yayınlar diliyorum.

Tatari: Teşekkür ediyoruz Uluç Bey. Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ediyoruz biz de. Şöyle başlamak istiyoruz Uluç Bey. Teknik ve diplomatik açıdan, bir ülkenin başka bir ülkeye gidip, bir referandum kampanyası yürütebilmesi ya da yürütememesi, izin verilip verilmemesi koşulu hangi kurallara bağlıdır?
Evvela, uluslararası hukuk açısından baktığınız zaman, egemenlik yöresel veya başka bir deyişle ulusal kapsamda vardır. Dolayısıyla, her ülke, kendi toprakları üzerinde cereyan edecek herhangi bir olay dolayısıyla o sorumluluğu üstlendiği gibi, aynı zamanda dışarıdan gelecek taleplere karşı da ancak izin vererek bunları kabul etmek durumundadır. Basit bir örnek vereyim: Alman parlamenterler, “Benim askerim benden sorulur, İncirlik’e gelip bunları kontrol edeceğim, onlarla bir denetim mekanizmasını yürürlüğe koyacağım” dediği zaman, Türkiye’den izin istemiş ve bu izin verilmemiştir. “İzin verilmemiştir” derken, kendileri izin istemeden, re’sen gelmek taraftarıydılar. “Zaten benim askerim, Türkiye’ye bir yararı oluyor askerimin, ben gelirim ve yaparım.” Gelemediler. Netice itibariyle, Türkiye ancak belirli bir uzlaşıya varıldıktan sonra bu izni verdi. Ve bu heyet, Türkiye’nin izniyle İncirlik’e gelebildi, bunu unutmayalım.
Gene aynı şekilde, herhangi bir durumda, bir ülkede bir sorunla karşılaştığınız takdirde, o ülke makamlarının ve hukuk sisteminin etkisi altına girersiniz ister istemez. Bütün sorunlarınızı da bu şekilde çözersiniz. Dolayısıyla, egemenliğin ulusla olduğunu akıldan çıkarmamak gerekiyor. Bir ülke, normal şartlarda iyi dostluk ve iyi komşuluk ilişkileri içerisindeyse, diğer ülke “Ben geliyorum” şeklinde bir izin talebi ile ortaya çıktığında bunun reddedilmesi, pek görülen bir şey değildir. Ama bunun yanında, eğer bir savaş durumu ya da ciddi bir şekilde rahatsızlık uyandırabilecek durumlar mevcutsa, bu izin verilmeyebilir de. Mesela, uçuş izinleri ile ilgili olarak bu olay değişik şekillerde yaşanabiliyor. Hollanda ile ilgili yaşamış olduğumuz olaya gelince, o biraz farklı boyutta. Burada, daha geniş kapsamlı ve 3 başlık altında bakmakta yarar var.
Birincisi: Türkiye’de bir referandum yapılmaktadır. Ve bu referandumu elbette ki dışarıda gidilip izah edildiği takdirde çok daha iyi olurdu. Çünkü oradaki vatandaşların da uzaktan izlemeleri çok zor. Hatta Türkiye içindeki vatandaşlarımızın çoğu da bu referandumun ne anlama geldiğinden pek haberdar değiller. Dolayısıyla yurtdışındaki vatandaşlarımızın bilgilendirilmesi de iyi olur, bunda kuşku yok. Fakat işin ilginç tarafı, evvela Avusturya’dan başlayarak ve sonra giderek diğer ülkelere, hem seçim atmosferine giriliyor, hem de aynı zamanda bu seçimlerde çok ciddi bir ırkçılık artışına şahit olunuyor. Bunlar içinde Almanya ve Fransa ile de aynı durumlar var, ama oralarda sorun çok büyük boyutlarda değil. Çünkü sosyal demokratlarla, muhafazakârlar birlikte oy kullanmaya yönelmek suretiyle bu işin üstesinden gelebiliyorlar. Örneğin, Fransa’da Jacques Chirac bir dönemde seçimlere girecekti ve hiç sevilmiyordu. Jospin sosyal-demokrat adaydı, kaybetti. Yerine Le Pen ikinci tura kaldı. Le Pen geldiğinde, sosyal demokratlarla muhafazakârlar oylarını birleştirmek suretiyle, Fransa tarihinde görülmemiş bir yükseklikle, %82 oyla, Chirac’ı sevmedikleri halde cumhurbaşkanı yapabildiler.
Almanya’da da bu emniyet supapları vardır. Ama diğer taraftan da ırkçılığın süratle yükselmekte olduğu bir gerçek. Hollanda ise, küçük partilerden oluşan koalisyonlarla yönetilmeye alışkın. Gerçek bir Türkiye ve Türk düşmanı olan, İslamofobiyle de çok ön plana çıkmış olan, deyim yerindeyse Trump’ı 3-4 defa katlayacak derecede ırkçılığa sahip olan Geert Wilders, Özgürlük Partisi’nin başkanı, ilk kez bir numaralı aday haline gelmiştir. Biliyorsunuz, Avusturya’da son anda önlenebildi ırkçı bir cumhurbaşkanının işbaşına gelmesi. Şimdi Hollanda’da da bu risk çok fazlasıyla mevcut. Çarşamba günü de seçim var. Bu koşullar altında Avrupa çok sıkıntılarla karşı karşıya. Siz haklı olsanız dahi, karşı tarafla biraz empati yaparak durumun ne olup olmadığına dair, zaman zaman bir değerlendirmeye girmek yararlı olabilir. Bakın yayılan bir durum var. İsveç’te yine bir iptal oldu. Sonra bir başka salonda gerçekleştirildi Sayın Bakan’ın açıklaması. Orada İsveçli bakanın çok net bir açıklaması oldu. Dedi ki: “Biz ifade özgürlüğü ve demokrasi konusunda herhalde kuşkunuz olmaması gereken bir ülkeyiz. Elbette ki burada, bu toplantının yapılabilme yolunu açmamız doğaldır. Ama izin almadan böyle bir toplantıyı yapma şansınız da yoktur.”
Buradaki temel sorun; egemenlik ulusal olduğuna göre, oradaki ülkenin izniyle, icazetiyle ancak bu işi yapabilme şansınız vardır. Tıpkı biraz önce verdiğimiz İncirlik örneğinde olduğu gibi.
Peki, biz ne yaptık? Sayın Dışişleri Bakanımız, bu izin için müracaat etti. Fakat uçuş izni vermediler uçağına. Yani başka bir deyişle, ciddi şekilde rahatsız olduklarını, seçimlerden sonra belki böyle bir ziyaretin yapılmasının da düşünülebileceği gibi bir durum olabileceği karşılıklı olarak dile getirildi. Zannediyorum ona da pek yatkın gözükmediler. Netice itibariyle bu giriş iptal edildi. Bunu herhangi bir şekilde daha fazla zorladığınız zaman, Hollanda’da onların da kendi prestijleri ve politikaları kapsamında, –çünkü mevcut hükümet artık işbaşından uzaklaşacak gibi görünüyor– yeni ırkçı başkan seçildiği takdirde, kesinkes hükümette yer alacak ve iş yepyeni bir mecraya dökülecektir. Bu koşullar altında, arzu etmediklerini bildirmelerine rağmen, ikinci bir bakanımızı bir zorlamayla oraya gönderdik.
Şahsen, bu konuda ben sorumlu olmuş olsaydım, bu yola gitmezdim. Çünkü beklentilerim mi artardı? Benim bakanım oraya gittiği zaman, “birinci bakanı almadınız, ama ikincisini böyle zorla kabul edersiniz” havası doğardı ki, bu, Hollanda için bir prestij kaybı ve aynı zamanda sorun yaratması muhtemel bir konu olurdu. O zaman bu zorlamaya girmezdim.

Tatari: Burada bir araya girmek istiyoruz Uluç Bey.
Ama Reinsburg üzerinden sayın bakanımızı harekete geçirdiğimiz anlaşılıyor. Ve gitti oraya. Dolayısıyla, birincil olarak, bu zorlamalarla bir noktaya kadar geldik. Karşı tarafla tam bir restleşme oluştu. Hollanda bu defa, bu resti gördü. Ve karşılığında bir tepkiye girdi. Bu hakkıdır, bu tepkiyi verebilir. Ama bu tepkinin, haddini çok aşan bir noktaya gelmiş olduğu bir vakıadır. Esas itibariyle, diplomasinin hiçbir kuralına sığmayan, ne nezaket, ne insanlık kurallarıyla bağdaşmayan, sadece düşmanlar arasında yapılabilecek bir noktaya taşınan bir davranış biçimi sergilenmiştir.
1961 ve 1963 yıllarında yapılmış 2 uluslararası sözleşme vardır. Bir tanesi büyükelçiler içindir, diğeri konsoloslar içindir. Burada statüler belirlenir. Bu topraklar Türkiye’nin toprağıdır. Yani, Rotterdam Başkonsolosluğu dediğiniz yer, Türkiye toprağıdır. Benim orada başkonsolosumun dışarı çıkmasını ve bakanıyla görüşmesini engelleme hakkı olamaz. Benim toprağım. Bakan, herhangi bir şekilde toplantıda değildir. Benim toprağımda başkonsolosla görüşmeye gitmektedir. Eğer buraya herhangi bir şekilde Türk vatandaşları gelmiş olurlarsa, o bakanın elbette onlarla görüşmeye hak ve yetkisi vardır. Çünkü orası Türkiye’dir. Bütün bu koşullar altında bakanı 30 metre mesafede rehin almak, başkonsolosu itip kakarak bir noktaya kadar götürmek, hepsinin ötesinde, bakanı, polis eskortuyla birlikte adeta sınıra kadar götürmek suretiyle kovmak gibi bir noktaya kadar gelmek, bir ülke için herhalde yapılması düşünülecek en son davranış biçimidir. Burada Hollanda çok haksız ve yapmış olduğu bu icraatta da fevkalade büyük riskler almış durumdadır.
Üçüncü husus… Peki, bu niye böyle oluyor? Ne bekleniyor ve nereye götürür? Ben bunun doğrudan doğruya Türkiye’deki referandumla ilişkisi olduğunu düşünmüyorum. Bu başka türlü bir yaklaşımdır. Türkiye’ye dönük olarak, son zamanlarda hissedilmeye başlanan bir baskının, Türkiye’ye karşı uygulanmakta olan bir sevgisizlik ortamının tezahürüdür diye bakarım. Bizim hatamız elbette var, ama karşı tarafı da aklamak mümkün değil. Nedir bu? Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland Türkiye’ye geldi ve daha sonra döndü. Dedi ki: “Türkiye’de hukuk yok, özellikle gazeteciler yönünden. Anayasa Mahkemesi yetişemiyor. Dolayısıyla biz, iç hukuk yolları tüketilmeden doğrudan doğruya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru yollarını açalım mı diye düşünmeliyiz” dedi.
Biliyorsunuz, Türkiye 2004 yılına kadar, reformlarını yapana kadar, Avrupa Konseyi’nde denetim altındaydı. Şimdi, Avrupa Konseyi’nin Nisan ayındaki toplantısına kadar, “Türkiye’yi denetim altına almak gerekli midir?” diye gündem maddesi oluşturulması teklifi yapıldı.
Avrupa Birliği, 9 ve 10 Mart tarihlerinde yaptığı toplantıda, Libya, mülteci sorunu, yardım vs. her şeyi içeren bir kararı kaleme aldı. Türkiye yok. Başka bir ifadeyle, Batı’dan Türkiye’ye bakış açısında bir sertleşme, bir değişim olmaya başladığı kesin. Bu, bizim politikalarımızdan, üslûbumuzdan kaynaklanmış bir tepki olabileceği gibi, benim daha muhtemel olarak gördüğüm; referandum ve referandum sonrası ile ilgili ortaya çıkan ve Batı yönünden “Türkiye’yi kaybediyor muyuz bu koşullar altında?” diye bir endişeler yumağının sonucudur diye düşünüyorum.
Dolayısıyla, referandum bir bahanedir. Burada ortaya çıkan bu bilek güreşi, Türkiye’nin aidiyeti ve bu kapsam içinde Batı’nın Türkiye’yi kaybetme endişesinin bir parçası olarak ortaya çıkıyor demem daha doğru olur gibime geliyor.
Son olarak da şöyle söyleyeyim: Bu bizi nereye götürür? 25 Mart’ta Avrupa Birliği’nin kuruluşunun 60’ncı yıldönümü var. Bu arada, çok net bir biçimde, müzakereler durmuş vaziyette, yürümüyor. Türkiye ile ilgili de bir karar alınacak. Nedir bu karar? Avrupa Birliği’nde dört üst düzey yetkili; İspanya, İtalya, Fransa ve Almanya’nın üst düzey yetkilileri on gün evvel bir araya geldiler. “Bundan böyle Avrupa Birliği çok vitesli hale getirilmelidir. Ayağa kaldırılmalı, bu şekilde yürümüyor bu işler” dediler. Çok viteslilik demek; verdiğin kadar alırsın, aldığın kadar verirsin. Dolayısıyla, herkesi kategorilere bölmek suretiyle kabullenecekler. Bu noktada, Türkiye’nin de –iyidir yanlıştır, onu tartışmaya açabiliriz tabii– bir yeri olacağı ve bu yerin, bugüne kadarki belirsizliğin üstesinden gelebilecek çapta olacağı hususunda ümitlere yol açmıştı. Bu son gelişmeler, 25 Mart toplantısında Türkiye’nin lehinde ve olumlu bir sonuca götürebileceğini zannetmiyorum. En basitinden, bugün iki nota da verdik Hollanda’ya özür dile diye. Hemen bir parantez açayım, İsrail’le özür dileme konusunda ne kadar cebelleştiğimiz herhalde hatırlanacak. Sonunda özür dilediler, ama mektubu okuduğunuz zaman, aslında o zımnen özür dilemek. Açıktan söylenmiyor. Uçak düşürme sorunu dolayısıyla bizim Putin’e gönderdiğimiz mektup da aynı şekilde, evet, bir özürdür ama içinde “özür” lafı yoktur. Yani, “özür dileyin” diye nota verdiğiniz zaman, bundan sonuç alınacağını beklemem.
Bu sonuç itibariyle, Türkiye’nin, Batı’da yerel anlamda ülkelerle birebir ilişkilerinin orada da bozulmaya başladığının, ama daha önemlisi, Avrupa Birliği macerasının da çok daha güçleştiğinin sinyallerini veriyor olabileceğini düşünüyorum. Bu, Türkiye için çok tehlikeli ve risklidir. Çünkü unutmayalım ki, ihracatımızın ortalama %50’si Avrupa ülkelerine yapılır. Orada yanlış hatırlamıyorsam, 4,5-5 milyon insanımız yaşar. Bunlar gayet güçlü bir bağ oluştururlar ve Türkiye’ye de destektirler. Turizm konusunda Rusya’yla yaşadığımızı biliyorsunuz. Öbür taraftan, Avrupa’dan gelen kredi miktarı, bizim aldığımız kredi miktarı, buraya giren paranın %70’idir.
Uzatmayayım, biz iç içe geçmiş ve fevkalade önem taşıyan bir durumdayız Avrupa’yla. Hollanda’nın Türkiye’de 2262 firması var. 2002-2014 yılları arasında, yani mevcut hükümetimizin iktidarı döneminde, 22 milyar dolarlık yatırım yapılmıştır. Yani, sıcak para değildir bu. İstihdam yaratıcı yatırımlardır. 1930’lardan beri Türkiye’de, mesela Philips gibi, Shell gibi inanılmaz geçmişi olan pek çok Hollanda yatırımları mevcuttur. Hollanda, Türkiye’deki yatırımlarda Almanya ve İngiltere’den sonra üçüncü sırayı alır.
Netice itibariyle, işler kötüleştiği ölçüde Türkiye’nin zarar görmesi muhakkak söz konusudur. Bu, tabii bir onur meselesidir aynı zamanda. Ama göreceğiniz zarar, karşı tarafa vereceğiniz zarardan çok daha büyükse, bunun hesabını da çok iyi yapıp yola çıkmak lazım. Biz geçmişte Fransa’yı Ermeni sorunu dolayısıyla zorlamak istedik. Baktık ki çok can acıtamıyoruz. Arkasından İtalya ile Öcalan dolayısıyla aynı noktaya geldik. Orada da çok fazla can acıtamıyoruz. Bunlar da unutulup gitti. Dolayısıyla, şöyle tamamlayayım. Kavga bütün dostlarımızla, çevremizle aramızı bozdu. Üslup da bunun üzerine eklendiği zaman, olaylar giderek derinleşti. Bugün Avrupa olmak üzere, Batı’yla da ilişkilerimizde yeni sorunlar ortaya çıkmaya başladı. Aklın yolu birdir. Kavga ederek değil, diplomasi yolunu kullanıp uzlaşarak ve daha önemlisi barışçıl yoldan çözüm arayarak, suhuletle, kavgadan uzak ama olması gereken şekilde çıkarlarımızı da savunan bir noktada durarak yürütmeye çalışmak galiba daha akıllıca bir iş olacaktır. İnşallah bu noktaya da hep beraber geliriz diye düşünüyorum.
Söylemek istediğim son bir şey var. Önümüzdeki referandum sonuçları ne olursa olsun, herhalde Avrupa ile aramızda ciddi sorunlar yaratmaya aday görünüyor.

Tatari: Ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu, ilişkilerin askıya alınması gerektiğini söyledi. Siz bunun gerekliliğine inanıyor musunuz?
Hayır, yanlış bulurum. Şöyle diyeyim: Büyükelçilerimizi biz devamlı çekeriz dışarıdan. Bir sorun çıkar, istişare için büyükelçimiz çağrılır. Gelir burada, üç ay, dört ay, beş ay, altı ay oturur. Aslında, o büyükelçiye ilişkileri koparmadan götürebilmek için, tüm güçlüklerine rağmen, yerinde daha çok ihtiyacınız vardır. Başka bir ifadeyle, İsrail’den çek geri. Muhatap kalmıyor. İşler ancak konuşmakla çözümlenebilir. “Biz ilişkilerimizi koparalım.” Hollanda ile ilişkiyi koparamazsınız çünkü etle tırnak gibi iç içe geçmiş, inanamayacağınız kadar girift bir ilişki modeli içindesiniz. Yapılan, fevkalade yanlış ve kötüdür. Ama buradan hareketle, daha kötü bir şey yaptığınız zaman da, bunun bedelini ağır ödersiniz. Onun için, bu kadar ileri giden politikalar, her zaman için, “Keskin sirke küpüne zarar” diye bir deyimimiz vardır, bundan kaçınmak lazım diye düşünüyorum.

Tatari: Peki, çok teşekkürler.
Kösedağı: Çok teşekkür ediyoruz Uluç Bey. Bu detaylı bilgilendirme için çok sağolun.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus