Toplum & Siyaset (13): Referandum sonrası muhalefet Konuk: Murat Somer

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/319814455″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

 

Kırnalı: Merhaba, iyi günler. “Toplum & Siyaset” programının bu haftaki konuğu, Koç Üniversitesi Siyaset Bilimi Öğretim Üyesi Murat Somer. Murat Somer’le, referandumu, referandum sonrasını, referandum sonrasında muhalefetin neler yapabileceğini konuşacağız. Hocam, hoşgeldiniz.

Somer: Hoşbulduk.

Kırnalı: Bizi kırmayıp geldiğiniz için teşekkür ederiz. Başlığı “Referandum sonrası muhalefet” diye attık. Ama öncesinde bunu bir kavramsal çerçeveye oturtalım, sonrasında, bu kavramsal çerçeveden hareketle muhalefetin neler yapabileceğini konuşalım. Siz, yakın zamanda Evrensel gazetesine verdiğiniz bir röportajda, Türkiye’nin, “seçimsel otoriter” bir rejimin inşasında olduğunu, sürecin başladığını ve devam etmekte olduğunu, sürecin tamamlanmadığını söylüyorsunuz. Bununla başlayalım. “Seçimsel otoriter” dediğimiz rejim türü nedir? Bizim bildiğimiz klasik otoriter rejimlerden ne şekilde ayrılır?

Somer: Ben de teşekkür ediyorum davet için. Bu röportajda söylediğimle ilgili bir nüans var aslında, onu da önceden söyleyelim. Bilinçli ya da bilinçsiz, planlı ya da plansız, “seçimsel otoriter” bir rejimi inşa etmek isteyen kesimler olduğunu, bu yönde bir gidişat olduğunu, fakat Türkiye’nin bir geçiş döneminde olduğunu ve ne yöne gidecekse de bunun henüz oluşmadığını, konsolide olmadığını söyledim. Yani biraz farklı, belki sohbetimizde o da ortaya çıkar. Bu “seçimsel otoriter” rejimlere değinmekte de gerçekten fayda var. Çünkü çağımızda, belki de dünyada yaygınlaşmakta olan, 21. yüzyılın ilk yirmi yılında çağa damgasını vurmakta olan rejim türü olarak “seçimsel otoriter” ve bunun farklı türleri –farklı sıfatlarla da adlandırılıyor– olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlamda, Türkiye’de “seçimsel otoriter” yönde politikalar uygulayan,                       –dediğim gibi, ismini böyle koysa da koymasa da– bu yönde siyaset güden kesimler, aslında belki de dünyadan kopuk değiller. Dünyadaki gidişata, ya da bir gidişata –tabii bunun karşıtı da var, direnenler de var–, bunun karşılığında bildiğimiz anlamda demokrasiyi korumaya çalışan bir diğer yarı da söz konusu. Bu ilk yarıya uygun, belki dünyadaki bu mücadeleye uygun bir siyaset güdüyorlar, diyebiliriz.

“Seçimsel otoriter” rejim dediğimizde ne anlıyoruz? Demokrasinin birçok boyutu var. Bu boyutların hemen hemen hiçbirine sahip olmayan, yani otoriter bir yönetim tarzının olduğu, fakat bunun yanında seçimlerin de varolduğu ve seçimlerin de anlamlı bir alan teşkil ettiği, anlamlı bir kavga alanı temsil ettiği… Şöyle söyleyelim: Demokrasinin, çok basite indirgeyerek, iki boyutu olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi, seçimlerin olması. Seçimlerin sonucunda da hükümetin değişmesi olasılığının varolması. Yani, bir iktidar rotasyonu olasılığının varolması. İkincisi de, seçimle iktidara gelen yönetimlerin de, mümkün olduğunca demokratik bir şekilde yönetmeleri. Yani Anayasa’ya, hukuka, kanunlara riayet ederek; farklılığa, muhalefete, topluma saygı göstererek demokratik bir şekilde yönetmesi.

“Seçimsel otoriter” dediğimiz rejimlerde, bu ikinci boyut yok. Otoriter bir şekilde yönetiyor hükümetler. Muhalefete saygı duymuyor. Farklılığa toleransı yok. İktidarın kendisi genellikle yasalara, Anayasa’ya uymuyor, ihlâl edebiliyor. Fakat bunun yanında da, seçimler var.  Ama bu seçimler, belki birçoğumuzun aşina olduğu, ders kitaplarında okuduğumuz klasik anlamda otoriter rejimlerdeki seçimlerden farklı. Totaliter rejimlerde, mesela, Sovyetler Birliği’nde de bir tür seçimler oluyordu.

Kırnalı: Ya da Nazi Almanya’sında.

Somer: Tabii. Nazi Almanya’sında da. Hatta diktatörlüklerde. Mübarek Mısır’ında ya da Suriye’de de seçimler yapılır. Ama bu seçimleri kimin kazanacağı zaten baştan bellidir. Oy verme ve oy sayım işlemleri hiçbir şekilde güvenli değildir. Oy verme gizli değildir, güvenli değildir. Dolayısıyla da %80-%90 destekle hep aynı hükümet kazanır. Yani seçimler aslında sadece görüntüde varolan seçimlerdir.

“Seçimsel otoriter” rejimlerde, bu seçimlerin, sadece görüntüde varolan bir makyaj olduğunu söylemek mümkün değil. Anlamlı bir kavga alanı ve az da olsa iktidarın değişme ihtimali de var. “Anlamlı bir kavga alanı” derken neyi kastediyorum? Şöyle düşünün. İki takım maç yapıyor. Bir takım, on iki oyuncudan oluşuyor, öbür takım sekiz kişiden oluşuyor. Hakem zaten tarafsız değil. Birinin kalesi kocaman, öbürününki küçücük. Böyle bir metafor kullanalım. Dolayısıyla, kesinlikle adil bir oyun değil ve kimin kazanacağı da belli. Bir takımı da çok iyi oyunculardan kurulu Barcelona takımı gibi yapalım. Ama gene de, maçın sonucu baştan ilan edilmiyor. Sonucun belli olması için gene önce maçın oynanması lazım. Bu çok büyük ihtimalle kazanacak olan takımın da önce oynaması, gol atması ve bu şekilde kazanması gerekiyor. Dolayısıyla, bir kavga oluyor. O kavga anlamlı bir kavga. “Seçimsel otoriter” rejimlerde, şunu da söyleyebiliriz tabii. Otoriter bir iktidar varsa, bu otoriter iktidar, yönetimi bırakmaya niyetli değil, bırakacağını düşünmüyor. İktidarı kaybetmemek için de gerekli olan bütün önlemleri almış, oyunu buna göre düzenlemiş.

Kırnalı: Hatta oyunun kurallarını da tekrar buna göre şekillendirmiş.

Somer: Kaybetme olasılığı ortaya çıktığında, oyunun kurallarını da yeniden değiştirebiliyor, buna gücü var ve bunu da yapıyor. Peki, o zaman “seçimsel otoriter” rejimlerde bu kadar masrafta bulunarak neden seçimler yapılıyor? Bunun birkaç nedeni var aslında. Tam da anladığımız bir şey değil bu. Çünkü yeni oluşmakta olan rejim türleri bunlar. Anladığımız nedenlerden bir tanesi şu: Biliyorsunuz, Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra, bir tür “seçimsel demokrasi” ya da “demokrasi” kavramı dünyada bir norm haline geldi. Dolayısıyla, en otoriter rejimler bile, uluslararası alanda bir şekilde meşruiyet kazanmak için seçim yapıyorlar. Ya da seçim yapan bir demokrasi olduklarını iddia ediyorlar. Bu uluslararası meşruiyetle ilgili olan yönünü anlıyoruz.

Ancak iki farklı nedeni daha var. Aslında bunlar daha ilginç. Birincisi: Her rejimin bir şekilde kendisini yeniden üretmesi gerekir. Kendisini yeniden üretmesi için de, insanların gözünde meşru kabul edilmesi gerekir. Bunu yapma yöntemleri vardır. Her rejimin bunu yapma şekli farklı. Demokrasininki farklı, otoriter rejimlerinki farklı. Tabii, klasik anlamda bir otoriter rejim nasıl iktidarını yeniden üretir? Enformasyonu ve muhalefeti yok ederek. Bunu da nasıl yapacaksınız? Bir fiziksel güç kullanarak yapacaksınız. Polis gücünü, asker gücünü, istihbaratı, güvenlik güçlerini kullanarak bir şekilde sindireceksiniz, ezeceksiniz ve bir şekilde muhalefeti yok edeceksiniz. Enformasyonu da tamamen sansürleyeceksiniz. Yani, birtakım şeyler söylenmeyecek. Söyleyenler hapse atılacak, şu olacak, bu olacak. Her otoriter rejimde aynı değil. Bazısında en vahşi ve sert yöntemler kullanılabilir. Öbürlerinde görece daha ılımlıdır. Ama ne yapıyor? Enformasyonu sansürlüyor, muhalefeti de bir şekilde eziyor. Tabii bu, günümüzde oldukça masraflı bir şey. Bir rejim için kolay bir şey de değil. Sonuç olarak, siz böyle bir güvenlik örgütünü yaratıyorsunuz. O güvenlik örgütünün kendisi de sizin için bir tehdit haline gelebiliyor. Bir yandan da, bu otoriter rejimler, özgür ifadenin olmadığı rejimler olduğu için, bir süre sonra, bu otoriter rejim, güvenlik örgütünü kurduktan sonra kimseye güvenmemeye başlıyor. Çünkü toplumda kimse gerçek tercihlerini, gerçek fikirlerini beyan etmediği için –buna devletin bürokratları, yöneticiler, güvenlik örgütleri de dahil– bir süre sonra bu, otoriter rejim için de bir tehdit olmaya başlıyor. İstikrarsızlık ortaya çıkabiliyor. Dolayısıyla, bunu bir tür, “otoriterliğin teknolojisi” olarak düşünürseniz, özellikle enformasyonun kontrol edilmesinin zor olduğu günümüzde, sansürü uygulamak, bazı bilgileri kamusal alandan tamamıyla silmek çok zor.

Kırnalı: Ama bazıları, tam tersi, bu sizin saydığınız şeyleri, otoriter rejimler için bir avantaj olarak dile getiriyor. İçinde bulunduğumuz ve birçokları tarafından ‘’post-truth’’ (hakikat sonrası) çağı olarak nitelendirilen çağda, enformasyonun kısıtlanması iktidarın işine yarayan bir şey. Üstüne üstlük, bu söylediğiniz bütün engeller, bizim bildiğimiz Batı tipi, ideal demokrasi için olan engeller, otoriter dediğimiz mevcut iktidarın ise işine yarayan engeller, öyle değil mi? Sonuçta bir şekilde, iktidarın, bu sistemin başındaki kişinin…

Somer: Ben de tam oraya gelmeye çalışıyordum. Çok doğru. Bu ortamda enformasyonu sansürlemek yerine, örneğin, gürültüye boğmak aslında daha etkin bir yöntem. Bugünkü enformasyon dünyasında bazı bilgileri ortadan kaldırmak mümkün değil, ama bunun karşılığında ne yapabilirsiniz? Diyelim ki, muhalefetin medyasının ifade ettiği doğrulara ve yaydığı enformasyona karşı, iktidar yanlısı bir medya oluşturabilirsiniz. Ya da iktidarın doğrudan imkânlarını kullanarak, o doğruların karşısına başka doğruları çıkartırsınız. Bunun sonucunda bir kafa karışıklığı, bir gürültü yaratırsınız.

Kırnalı: Kakofoni.

Somer: Kakofoni, bilgi kalabalığı ortaya çıkar. Bunun sonucunda da, iktidarın gücünü, meşruiyetini zayıflatacak olan bilgiler, bir şekilde etkisini yitirmiş olur. İkincisi, seçimlerden bahsetmiştik. Gene aynı şekilde, muhalefeti tamamıyla ortadan kaldırmak, yeraltına itmek yerine, bu rejimde ne yapıyorsunuz?  Önce, o seçimler yapılıyor, yani maç oynanıyor, ama karşı takımın kazanma ihtimali hemen hemen hiç yok. Ama maksada ulaşılmış oluyor. Halkın gözünde muhalefet yeniliyor, dolayısıyla güçlü olan iktidar, yönetmeyi hak eden, mevcut iktidar. Bu inanç yeniden üretilmiş oluyor.

Kırnalı: Burada şunu sormak istiyorum. Sonuçta, başka örnekleri de var, Türkiye’de de bahsettiğinize çok yakın örnekleri yakın zamanda yaşadık. Adilâne olmayan bir seçim oluyor. Üstüne üstlük, seçimden mesul olan kurumun, birçokları için tartışmalı olan bir kararı oluyor. Burada, sistemin ana iskeletini oluşturan “seçim” dediğimiz şey, bir şekilde oradan buradan kurcalanan, bozulan bir mekanizmaya dönüşüyor. Bu, toplumun, seçmenlerin bir kısmı için bir küskünlük yaratıyor mu sizce?

Somer: Tabii ki. Küskünlük yaratıyor zaten. Ama bunun sonucunda, seçmenlerin bir bölümü sahayı terk ederse, inancını yitirirse, bu otoriter rejim de konsolide olmuş olur. Bunu da görmek gerekir. Sahada ayrılmak, oy vermemek şeklinde olabilir. Belki oy verirsiniz, ama siz de herkes gibi aynı partiye, iktidara oy verirsiniz. Ya da mücadeleyi bırakırsınız. Mücadele ederken bile, sonuçta kazanamayacağınıza inanarak mücadele edersiniz. Tabii bu da maçın sonucunu güçlendirmiş olur.

Kocael: İsterseniz yavaş yavaş Türkiye’ye doğru gelelim. Son referandum süreciyle başlayalım. “Nasıl bir muhalefet?” sorusuna geleceğiz, ama öncelikle bu referandum süreci ve referandumda elde edilen sonuçlar ne anlama geliyor? Biraz ondan bahsedelim. Referandum sürecinde zaten adil bir süreç işlemedi. Devlet kaynaklarının büyük bir bölümü “Evet” kampanyası için harcandı. Ama sonuçta gördük ki, %50’ye %50 gibi bir sonuçla karşı karşıyayız. Muhalefet kısmına geçmeden önce, bu ne ifade ediyor? Ve bu sonucu nasıl okuyabiliriz sizce?

Somer: Öncelikle, bu, “Hayır” kesimi için büyük bir başarı. Bunu saptayalım. Sizin de söylediğiniz gibi, bu referandum son derece eşitsiz, adaletsiz şartlarda yapıldı. Bu biraz ters tepmiş de olabilir. Çünkü toplumun bir adalet duygusu var ve insanlar son derece orantısız bir gücün kullanıldığını görüyor. İktidar partisi bir avantajını kaybetmiş oldu. Çünkü AKP, güçsüzlerin, marjinalleşmiş olanların temsilcisi olarak iktidara gelmişti. Çok güçlü örgütü olan bir parti olarak hep seçimlerde başarı kazandı. Fakat bu referandumda tam tersini gördük. Dikkat ederseniz, paraya ve güce dayanan aslında iktidar tarafıydı. Tabandan gelen bir enerjiyle kampanya yürüten ise muhalefetti, “Hayır” kesimiydi. Bu, aslında çok büyük bir avantaj. Belki de aslında kazandı referandumu, yüzde yüz bilemiyoruz, çünkü gerçek bir hile olma olasılığı gerçekten var. Ama kazanmamış olsa bile –şu anda oylar yeniden sayılsa, belki az bir farkla “Hayır” yine kaybetmiş olacak– bu eşitsiz şartlarda bu kadar büyük bir oy oranını yakalamış olması aslında çok büyük bir başarı. Bunu nasıl yakaladığı daha da önemli. Bu bir parti gücüyle, mali bir güçle yakalanmış olan bir başarı değil, tabandan gelen bir sinerji ile yakalanmış bir başarı. Bu, çok önemli.

Öte yandan, “Evet” diyen kesim içerisinde de, iki gruptan bahsetmek mümkün. Birincisi, çok tartışıldığı gibi, öncelikle Türkiye’de, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a duyduğu güven sonucu oy veren hâlâ çok büyük bir kitle var. Dolayısıyla, “Benim kuşkum olsa bile bu Anayasa değişikliklerinde, benim bu kadar güvendiğim, sevdiğim bir lider, benim için kötü olan bir şeyi istemez” duygusuyla oy veren büyük bir kitle var. İkincisi, gene “seçimsel otoriter” rejimlerde mevcut bulunan, bizim bildiğimiz bir özellik daha var. Seçimler, aynı zamanda da, bu iktidarda olması, iktidarının devam etmesi neredeyse kesin olan partinin ya da siyasal gücün, bir şekilde kendini düzeltme mekanizması da… Dediğim gibi, bu seçimler sadece bir formalite değil, gerçek bir kavga alanı olmasının bir fonksiyonu da şu: İktidar partisi seçimleri kazanmak için gene de çalışmak durumunda. Ayrıca, seçmenini, tabanını bir şekilde memnun tutabilmek, onların desteğini baki kılmak için, özellikle kamu hizmetlerini, insanları tatmin eden bir kalitede tutmak durumunda. Dolayısıyla da,  seçimlerde oy oranı düşerse veya değişik bölgelerden, değişik kesimlerden farklı oylar alırsa, o zaman bunu bir sinyal, bir uyarı olarak alıp, yanlış yaptığı alanlarda kendini düzeltme ihtiyacını görüyor. Dikkat ederseniz,   referandumdan sonra, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin de bu “seçimsel otoriter” rejimlerdeki, baskın partilerin, hegemon partilerin davranış biçimine benzer bir şekilde davranmaya başladığını görüyoruz bir süredir. Bu nasıl oldu? Parti içerisindeki farklı güçlü isimlerin yavaş yavaş ortadan kaybolması, özellikle 2014 yılında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçilmesinden sonra bu süreç çok hızlandı.

Kırnalı: Evet. Tasfiyeler süreci ve daha sonra Erdoğan’a yakın isimlerin daha fazla görünür olması.

Somer: Önceden partiye emek vermemiş, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yakın yeni isimlerin gelmesi, buna bir tepkinin olması, fakat böyle bir tepki olmasına rağmen, –insanlarla özel olarak konuştuğunuzda bu hoşnutsuzluğun ve memnuniyetsizliğin açıkça belirtilmiş olmasına rağmen– kamusal alanda bunun ifade edilmemesi neyi gösteriyor? Bu, kazanmaya devam edeceğine inanılan güçten, partiden ayrılmak istenmediğini de gösteriyor. Siz, belki inandığınız partinin artık değiştiğini görebilirsiniz, belki memnun değilsiniz, ama öte yandan kaybeden tarafta da olmak istemiyorsunuz, bağlarınızı koparmak istemiyorsunuz. Böyle bir mekanizmanın Adalet ve Kalkınma Partisi’nde de işlediğini görüyoruz. Referandum sonrasında da hemen “Biz kendimizi nasıl iyileştirebiliriz?”  tartışmaları başladı. Bu iyileştirme tartışması, gerçek anlamda partinin fabrika ayarlarına dönmesi şeklinde olmadı biliyorsunuz. 2002’de partinin programında yazdığı gibi, “Herkes için özgürlük, demokrasi, Avrupa Birliği’ne girmeye çalışan, hukuk devletini güçlendirmeye çalışan” bir program yerine, “Biz hizmetlerimizi nerede düzeltebiliriz? Dilimizi nasıl düzeltebiliriz?”… Tabii söylem önemli, ama sonuç itibariyle önemli olan eylemdir.

Kırnalı: Kusura bakmayın böleceğim. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin son kararı da, AKP’nin 2002-2004 yıllarındaki haline geri dönemeyeceğinin çok açık bir göstergesi, değil mi?

Somer: Evet. Buna verilen tepki onu gösteriyor. Gerçek anlamda, Avrupa Birliği standartlarında bir demokrasi kurma hedefine bağlılığın artık olmadığını görüyoruz. Çünkü bu verilen tepkiler de bağları hızla kopartma riskini taşıyor.

Kocael: Bu referandum kampanyası sürecinde ilginç bir şey oldu aslında. “Hayır” cephesinde, tabanda önemli bir hareketlenme oldu. İnsanlar, belki de ilk defa sokaklara çıktılar. Eylem anlamında değil ama kapı kapı dolaşanlar, kahvehanelerde toplantılar düzenleyenler oldu. Mesela, seküler kesimden “Demokrat İtiraz Hareketi” gibi gruplar ortaya çıktı. Muhafazakâr kesimden, AKP’ye yakın olmayan “Hak ve Adalet Platformu” gibi platformlar var. Sağda yer alan MHP’nin muhaliflerinden bahsedebiliriz. Bütün bu gruplar, aslında tabanlarına dayanarak bir kampanya yürütmeye çalıştılar. Bu gruplar bir parti çatısı altında değiller aslında. Tabandan çıkan bu enerji sizce nereye doğru yönlendirilmeli ki bu çerçevede anlamlı bir muhalefet yapılabilsin?

Somer: Bence, öncelikle şunu düşünmek gerekiyor: Herkesin farkında olduğu bir şey var; “Hayır” diyen kesim –buna isterseniz “Demokrasi Bloku” diyelim–, farklı ideolojiler ve farklı kesimlerden gelseler de, bir şekilde demokrasi arzusu içinde olan bir kesim.

Kırnalı: Evet ve oldukça heterojen bir grup, öyle değil mi?

Somer: Heterojen bir grup. Bunun aşılması gerektiğini herkes anlıyor aslında. Fakat belki de sonra yapılması gereken şeyler, önceden tartışılıyor. Dikkat ederseniz, isimler ön plana çıkıyor.

Kırnalı: Lider bulmak.

Somer: Evet, lider bulmak, liderlik. Bunun önemsiz olduğunu iddia edemeyiz. Liderliğin olmadığı, yönetimin olmadığı bir hareket, hiçbir zaman siyasette çok başarılı olamaz. Ama Türkiye için, toplum için farklı bir gelecek vaat edebilecek bir programı olmayan bir liderliğin de hiçbir yararı olmayacak. Dolayısıyla, her ne kadar çok zaman yoksa da, bence, şu aşamada önemli olan, en çok üzerinde durulması gereken şey, bir program oluşturmak. Yani, “Hangi asgari müşterekler bu heterojen topluluğun bir arada hareket etmesini sağlayabilir?”

Kırnalı: Herkesi kapsayan bir siyasî projeden, bir programdan bahsediyorsunuz.

Somer: Asgari müşterekler. “Herkesi kapsayan” dediğimiz zaman, belki de imkânsızı arzu etmiş oluruz. Çünkü herkesi kapsayacak bir program, bir ideoloji mümkün değil. Çünkü bu grubun içerisinde Türkler de var, Kürtler de var, muhafazakârlar da var, laikler de var. Çok farklı kesimlerden insanlar var. Asgari müşterekler nedir? Asgari müşterekler belki de bir geçiş dönemi için saptanabilir. Çünkü “Hayır” oyu verenler açısından bakılırsa, önümüzdeki en büyük hedef, bu geçen anayasa değişikliklerinin bir şekilde, demokratik bir alternatifle değiştirilebilmesi. Yani, “Hayır” diyen insanlar bu anayasa değişikliğinin Türkiye’yi ileri götüreceğine, demokratik bir sistem olduğuna inanmadılar. Fakat sadece değişikliklere karşı çıkmak da kazanan bir strateji olamaz bence. Çünkü o zaman da, geriye dönmek istemiş oluyorsunuz.

Kırnalı: Yeni bir şey üretmemiş oluyorsunuz o zaman.

Somer: İleriye dönük yeni bir şey, gelecek vaat eden bir program. Bu da ne olabilir? Şimdikinden –şimdikinden kastım, bu anayasa değişikliklerinin daha yürürlüğe girmediğini göz önüne alırsak– Türkiye’de varolan aksak parlamenter sistemden daha iyi, daha demokratik, daha temsil gücü olan, daha şeffaf, daha iyi yöneten bir sistemin temel direkleri üzerinde anlaşmak. Program bu olabilir. Ondan sonra da, bu programı uygulayabilecek, uygulamayı vaat edebilecek isimler ortaya çıkacaktır. Bu, belki tek tek liderler olacak, belki ekipler olacak.

Kırnalı: Yanlış anlamıyorsam, altını çizdiğiniz nokta şu: Önce program, sonra isimler.

Somer: Evet. Bu, zaten süreç içerisinde kendiliğinden çıkacaktır. Bu çıkacak olan liderlerin öncelikle güven vermesi gerekiyor, belli bir karizmasının olması, siyaset yeteneğinin olması gerekiyor. Ama aynı zamanda da, demokrasi olacaksa, insanların da şunu sorması gerekiyor: “Bu yönetecek olan insanlar söz verdiklerini yapacaklar mı? Neye söz vermeliler? Biz onlardan ne bekleyeceğiz?” Dolayısıyla, belli vaatleri yerine getirmek üzere liderler çıkmalı ve onlardan bu vaatleri yerine getirmeleri beklenmeli diye düşünüyorum. Zaten, bu süreç büyük bir ihtimalle bazı liderler ortaya çıkartacaktır. Bu süreç içerisinde, iyi fikirleri olan kişiler sivrilecektir.

Yalnız şöyle bir zorluk da var diye düşünüyorum. Bu süreçte yapılması gereken şeylerden biri, bir yandan bir program oluştururken, öte yandan da, 2019 yılında veya daha erken olacak olan seçimlerin, adil ve özgür olabilmesini sağlayacak yasal birçok değişikliklerin ve önlemlerin alınması üzerine uğraşmak gerekiyor. Çünkü “Demokrasi Bloku” bir program oluşturabilir, çok iyi fikirleri olabilir, bunları uygulayacak liderler de ortaya çıkabilir, fakat bir sonraki seçimleri yeniden kaybedilebilir. Çünkü Yüksek Seçim Kurulu, güvenilirliğini yitirdi. Dolayısıyla, örneğin, Demokrasi Bloku’nun Yüksek Seçim Kurulu’nu reforme edecek bazı önerilerde de bulunması gerekiyor. Yüksek Seçim Kurulu önümüzdeki seçimlerde tarafsız davranacak mı? Medya, seçimlerde asgari düzeyde tarafsız davranacak mı? Çünkü o programın insanlara güven verebilmesi için, o da gerekli. Seçimlerin oy verme ve sayım işlemleri güvenilir ve şeffaf bir şekilde yapılabilecek mi? Bu referandum süreci istismara son derece açık, çok büyük boşlukların olduğunu gösterdi. Bu konuda da yasa ve reform önerilerini, muhalefetin ve Demokrasi Bloku’nun da baskısıyla, getireceği yapıcı önerilerle, mutlaka gündeme getirilmesi gerekir başarılı olabilmek için, diye düşünüyorum.

Kırnalı: Ama şimdi muhalefetin yapacaklarından bahsederken, özellikle de bu bahsettiğiniz “seçimsel otoriter” rejimlerde, muhalefetin karşı karşıya kaldığı bir dilemma/ikilem var. O da şu: Ya kendisini sistemden çekecek — ki bu noktada, muhtemel potansiyel etkileri “imkânsızlar kümesine” geçecek; ya da sistemin içerisinde kalacak, onun içerisinde oynayacak, iktidarın kurduğu, kurguladığı paradigmaların içerisinde oynayacak oyunu. Ama burada da, ulusal bir muhalefet olarak, bir şekilde meşruiyetin devam etmesi, sistemin meşruiyetini tekrar tekrar yeniden üretmesi gibi bir handikapa düşebilir. Bu çok konuşulan bir şey. Hatta bu dilemma/ikilem, yakın zamanda CHP’nin içerisinde yaşanan, Meclis’ten çekilip çekilmeme tartışması…

Somer: Burada, Demokrasi Bloku’nun, CHP’nin de şöyle düşünmesi gerekiyor. Bir analiz yaptığımız zaman, önce tespitlerden yola çıkmamız lazım. Burada iki  tespit çok önemli. Birincisi, “Bu ‘seçimsel otoriter’ rejimlerde, gerek seçimler, gerekse siyaset alanı, gerçek bir kavga alanıdır’’ demiştik. Bu aslında, “seçimsel otoriter” rejimlerin, değişime, yani demokrasiye evrilme imkânını da sağlayan zayıf karnıdır, diyelim. Çünkü bu gerçek bir kavga alanı olduğu için, o mücadele alanının kurallarını siz kendi lehinize de kullanabilirsiniz.

İkinci avantaj ise, Türkiye’de henüz “seçimsel otoriter” ya da başka bir rejim ortaya çıkmış ve konsolide olmuş değil. Henüz bir inşa sürecinde olan, bir geçiş sürecinde olan ve farklı yönlere evrilebilecek bir durumdan söz ediyoruz. Dolayısıyla, böyle farklı taraflara evrilebilecek durumlarda, siz kartlarınızı doğru oynarsanız, muhalefet de akıllıca bir siyaset uygulayabilirse, oyunun kurallarını kendi lehine değiştirebilir. Her ne kadar bazı dezavantajları olsa da, şu aşamada, Demokrasi Bloku’nun kesinlikle kendine güvenini yitirmemesi gerekiyor, hayal kırıklığına uğramaması, sahadan çekilmemesi gerekiyor.  Muhalefet açısından da, mevcut sistem içerisindeki bütün imkânları kendi lehine kullanması gerekiyor. Çünkü bir rejimin henüz farklı bir rejime evrilmemiş olması ne demektir? Pratikteki oyunun kuralları ile zihinlerdeki kurallar aynı değil.

Kırnalı: Evet.

Somer: Hepimiz görüyoruz ki sahada oynanan oyun demokratik bir oyun değil. Devamlı faul yapılıyor, hakem tarafsız davranmıyor. Eşit bir oyun değil, takımların şartları birbirine eşit değil. Saha bir garip. Bunu hepimiz görebiliyoruz. Fakat yeni bir oyun kurulmaya çalışılıyor aslında. Yeni bir rejimin kuralları oluşturulmaya çalışılıyor bir kesim tarafından. Fakat bu kurallar toplum tarafından, gönüllü de olsa gönülsüz de olsa –tabii ki, otoriter rejimlerin kuralları gönüllü olarak kabul edilmez çoğu kesim açısından– kabul görmüş, kabullenilmiş kurallar söz konusu değil. Bu söylediğim şey sadece muhalefet açısından geçerli değil. İktidar kanadı açısından, “Evet” oyu veren insanlar açısından da geçerli. “Evet” oyu veren insanlar açısından da, yeni bir rejim oluşmuş ve onlar bu rejimin kurallarını kafalarında geçerli kabul etmiş değiller. Türkiye’de hâlâ demokrasinin bazı temel kurallarına dair büyük bir konsensüs var. İnsanlar bunu hayatlarında uygulayamıyorlar belki, ama “seçimsel demokrasi”nin temel birtakım kuralları hâlâ insanların zihninde mevcut. Dolayısıyla, bunun üzerinden muhalefetin mutlaka yapabilecekleri var. Örneğin, Yüksek Seçim Kurulu’nu bir reformdan geçirmek, düzeltmek, adil ve tarafsız bir kurum haline getirmek için gerekli değişiklikleri önerdiğiniz takdirde, topluma da bunu anlattığınız takdirde, iktidar da bunun bazılarını yerine getirmek zorunda kalacak. Yani, sahadan çekilmemek, şu aşamada, siyaset oyununu mutlaka oynamaya devam etmek ve mümkün olduğu kadar uzlaşıyla hareket etmek gerekiyor.

Kırnalı: Oyunun içerisinde kalıp, oyun içerisinde kendine alanlar açmak, Yapacağımız şey bu, anladığım kadarıyla.

Somer: Çünkü bu alan sadece iktidarın birtakım şeyleri yapması değil. Aslında uzun vadeli olarak, muhalefetin, iktidara oy veren kesimin de güvenini kazanmak için siyaset yapması gerekiyor. Belki siz bir öneride bulunursunuz, bunun için bastırırsınız, fakat başarılı olmazsınız. Ama insanlar sizin doğru olanı önerdiğinizi görecektir ve ileride bunu hatırlayacaklardır.

Kırnalı: Tam bu noktada şunu sormak istiyorum: Hepimizin bildiği gibi, adaletsiz, eşitsiz şartlar içerisinde yapılan bir referandum var. Buna rağmen çok büyük bir oranda bir oy aldı “Hayır” cephesi. Hatta bir başarı, bir zafer denilebilecek bir oran. 2019’daki seçimlerine giderken, yayınımızın başlığı olan “Referandum sonrasında muhalefetin ne yapacağı” noktasında, bunu bir zafer olarak, “Biz şunu yaptık, bunu yaptık, heterojen bir grup olarak birleştik ve bir başarı elde ettik” gibi bu söylemi yeniden üretmesi bir başarı sağlar mı sizce? Yoksa bu kutuplaşmayı tekrar tekrar yeniden, temcit pilavı gibi herkesin önüne sunmak mı olacaktır?

Somer: Bence, bir özgüven kazanmak, bir başarıdan söz etmek, mutlaka karşı tarafı kutuplaştırmaz. Bunu tahkir eden bir şekilde söylemeniz gerekmiyor. Başarılı olduğunuzu söylemeniz için, illa karşı tarafın yenildiğini, ezildiğini söylemeniz, karşı tarafı düşmanlaştırmanız gerekmiyor.

Kırnalı: Evet, ama en nihayetinde kaybeden taraf zaten.  Az bir farkla da olsa kaybetti “Hayır” kesimi.

Somer: Tabii, ama bu çok kutuplaşmaya yol açacak bir şekilde yorumlanabiliyor. İktidar kanadından da birçok insan, “Kaybetmelerine rağmen başarıdan söz ediyorlar, bayram yapıyorlar” diyebiliyor. Şunu unutmamak gerekiyor. “Seçimsel otoriter” rejimler kutuplaşmadan besleniyorlar. Bunu bir kaldıraç olarak kullanıyorlar. Dolayısıyla, “Demokrasi Bloku” elbette özgüvenini kaybetmeyecek, bir başarıdan bahsedecek. Fakat bunu kutuplaştırıcı bir şekilde yapmayacak. Yani, ötekileştirerek, karşı tarafın, bu referandumda “Hayır” oyu vermeyen insanların, hiçbir şekilde ikna olamayacaklarını varsaymayacak. O kesim içerisinde de, ikna olabilecek, aynı şeyleri arzulayabilecek büyük kesimlerin olduğunu hiç aklından çıkarmaması gerekiyor. Çünkü o kesim içerisinde de birkaç kesim var, biraz önce söz etmiştik. Birincisi, lidere güven. Çok ideolojik nedenlerle de oy veren bir kesim var. Ama bir büyük kesim de; kuşkuları olsa bile, farklı şeyler arzu etse de, imkânı olmadığı için “Evet” oyu veriyor. Belki, farklı bir oy tercihinde bulunduğu takdirde, muhalefetin bir şekilde gene de başarılı olamayacağını… Belki de “Hayır” kesiminden çok farklı değil. Dikkat ederseniz, “Hayır” oyu veren birçok insan ne diyordu? “Ben ‘hayır’ veriyorum ama ‘evet’ çıkacağını düşünüyorum, bir yolunu bulurlar ve bir şekilde kazanırlar.” Bu, aslında tam otoriter rejimlere dair bir inanç.  Tam da otoriter rejimlerde insanlar böyle düşünürler. Şunu görmemiz gerekiyor. “Evet” oyu veren insanların bir kesimi de aynı şekilde düşündüler. Demek ki bizden çok da farklı değiller. Onların da kuşkuları vardı belki, ama bir şekilde, “Nasıl olsa ‘evet’ çıkacak, nasıl olsa ‘evet’ çıkar” düşüncesiyle “Evet” oyu vermiş durumdalar. Bu inanç nasıl yaratılıyor? Kendimize de soralım. “Bir şekilde mutlaka ‘evet’ çıkar, bir şekilde iktidar mutlaka kazanır.” Bu kanaat nasıl ortaya çıkıyor? Aslında bu büyük ölçüde, yaratılan bir kanaat. Yani, bunun bir gerçeklik payı var. Ama gittikçe de zaman içerisinde, kendini yeniden üretiyor, çünkü kazanılan her seçim bu kanaati güçlendiriyor. Aynı zamanda da, bu kanaatin medya tarafından, devlet imkânları kullanılarak bir siyasî propaganda yoluyla da yaratılan bir imaj olduğunu da unutmamamız gerekiyor. Dolayısıyla, bu imaj oluştuğu için birtakım insanlar da “Evet” oyu veriyorlar. Bu ne anlama geliyor? Bu insanların bir bölümü de, doğru şeyleri, doğru vaatleri duydukları zaman ve muhalefetin kazanacağına inandıkları zaman, farklı bir oy tercihinde bulunabileceklerdir. Çünkü bu tür rejimlerde bir de şöyle bir şey var. Muhalefet her zaman haklı, fakat güçsüz konumuna düşürülüyor. Aslında, medyadaki ve bu seçim kavga alanındaki birçok uygulamayı düşünürseniz, bunun, bu amaca hizmet ettiğini görüyorsunuz. Yani, sizin haklı olduğunuza kani olabilir ama güçsüz. Siyaset, güç kazanabilmek ve vaat ettiklerinizi yerine getirebilmek mücadelesidir. Siz haklı olsanız bile insanlar, “Tamam, haklı, ama güçsüz olduğu için kendini koruyamayacaktır, beni de koruyamayacaktır” dediği için sizi desteklemeyebilir.

Kırnalı: Evet. İktidara gelebilecek bir parti olmuyor, bir yerden sonra.

Somer: Evet. Tabii burada, muhalefet, aynı zamanda hem haklı hem güçlü olma imajını nasıl yaratabilir, bunu düşünmek gerekiyor. Çünkü iktidarda değil. İktidarda olmadığı için, iktidarın bu zorlayıcı araçlarını kullanamıyor, imkânlarından yararlanamıyor. Muhalefet, bir arada olarak, tek ses olarak, el ele vererek ancak güçlü olma imajını verebilir, bir ümit yaratabilir.

Kocael: Hocam, şunu sormak istiyorum.  Geçtiğimiz günlerde, sizinle de bahsediyorduk, aslında İslamcıların izlediği patikaya benzemiyor mu bu? İlk başta bir taban hareketi olarak örgütleniyorlar. Toplumsal alanda, tabanda bir hareket var. Daha sonra, oradan bir siyasî harekete doğru evriliyorlar. 1990’larda bir kitleselleşme var. Küçük seçim başarıları var. Daha sonra, 2000’lerde bir parti kuruluyor ve büyük kitlesel bir partiye dönüşüyorlar. “Hayır” cephesinin buradan öğrenebileceği bir şey olabilir mi sizce?

Somer: Öğreneceği çok şey var. Belki de, ümit kazanmak için de öğrenebileceği şeyler var. Çünkü muhalefet, bu referandum sürecinde bazı önyargıları yıkmış oldu. Karşı taraftan insanları da ikna edebileceğini gördü. Sahaya inebileceğini ve sahaya indiği zaman da fark yaratabileceğini gördü. Dikkat ederseniz, siyasal İslam da çok daha dezavantajlı koşullardan gelerek, zaman içerisinde örgütlülüğünü tamamladı. Ve bir süre sonra da başarılı oldu. O yüzden, bu anlamda, sahnenin ters döndüğünü düşünebiliriz. Biraz önce bahsetmiştik; Siyasal İslam, nasıl başarılı oldu uzun süre? “Biz devlet tarafından destek görmüyoruz, biz bu büyük medya tarafından desteklenmiyoruz, onlar tarafından yok sayılıyoruz. Biz sadece haklılığımıza güveniyoruz. Halkın bize güveninden besleniyoruz.” Bu argümanlarla bu şekilde iktidarı kazandı.

Kırnalı: Şimdi tahterevallinin aşağısında olan kısım tam tersi, değil mi?

Somer: Bu referandumda tam tersini gördük. Her yerde “Evet” afişleri vardı. Arkasında müthiş bir finansal destek var, belli ki devlet imkânları var. Dolayısıyla, haksızlığa uğrayan, tabandan gelen konumda olan, “Hayır” blokuydu. Demokrasi Bloku’ydu. Ama şunu görmek gerekiyor tabii. Siyasal İslam başarılı olamayabilirdi de, bu da mümkün. Siyasal değişim, aslında bazı krizler, bazı kırılma noktaları sonucunda oldu. Burada, “Demokrasi Bloku” için çıkarılması gereken ders şu: Bu şekilde, tabana dayanarak ve kendine güvenerek, çalışmaya devam etmek gerekiyor.

Fakat program konusu çok önemli. Siyasal İslam örneğinden yola çıkarsak, siyasal İslam’ın kitlesel bir hareket, bir parti haline gelmesi –Adalet ve Kalkınma Partisi, ondan önce de Fazilet Partisi döneminde– çok önemli bir program değişikliği yapmasıyla da oldu. Siyasal İslam, o zamana kadar Türkiye’de önemli bir siyasal güç olmakla birlikte, hiçbir zaman kitleselleşememişti. Bir iktidar adayı olamamıştı. Dolayısıyla, şimdi, Demokrasi Bloku’nun, bir aşamayı aştıktan sonra, kendi içerisindeki daha önce ulaşamadığı kesimlere de ulaşabilecek program değişikliklerini mutlaka yapması gerekiyor. Bunların en önemlisi, tabii ki “Kürt meselesi”. Çünkü “Demokrasi Bloku” içerisinde Kürtler de var, Türkler de var. Fakat özellikle Türklerin, “Kürt meselesi” konusunda çok somut bir önerileri yok. Dolayısıyla, bu konuda mutlaka bir program değişikliği olması gerekiyor.

Kocael: Hocam, bu noktada şunu sormak istiyorum. Karşı tarafın seçmenlerine ulaşma meselesi. Siz de kutuplaşma üzerine çalışıyorsunuz zaten.  Kutuplaşma meselesinde şöyle bir problem var. İktidar, toplumu kutuplaştırmaktan çekinmiyor ve aslında bunu bir strateji olarak da kullanıyor zaman zaman. Buna karşı olarak, nasıl bir strateji izlenmeli ki karşı tarafı konsolide etmeden aslında sizin de haklı olabileceğinize ikna edebilesiniz?

Somer: Mutlaka karşı tarafla köprüler kurmak. Bunun bildiğimiz tek yöntemi bu. Birincisi, soğukkanlılığınızı hiçbir zaman yitirmeyeceksiniz. Bu kutuplaşma stratejisi, zaten bir kışkırtma içeriyor kendi içerisinde. Yani sizin, savunduğu kesime düşman olduğunuz, rakip olduğunuz.

Kırnalı: Evet. Kavga alanını sürekli kılar bu.

Somer: Siz de kavga ettiğiniz anda zaten bunu doğrulamış oluyorsunuz. Bir tür, tuzağa düşmüş oluyorsunuz aslında. Ama kutuplaştırma, bunu uygulayan siyasal kesimler açısından da tehlikeli bir strateji. İnsanlar gerçekten bu kutuplaşmaya inanabilirler. Belki beklediğinizden de fazla etkili olabilirsiniz. Bu da, size bir yönetme problemi yaratmaya başlar. Ve tabii karşı tarafı da çok konsolide etmeye başlayabilirsiniz. Bunlar da kutuplaşmayı kullanmak isteyenler için tehlike yaratan şeyler. Amaç eğer demokrasiyse, bir arada yaşamaksa, Türkiye için amaç elbette ki bu olmalı, bu konuda hiçbir kuşku yok. Demokrasi Bloku’nun haklılığı da buradan geliyor. Kampanyayı hatırlarsak,  Demokrasi Bloku ne zaman kazandı? İnisiyatif ne zaman Demokrasi Bloku’na geçti? Karşı taraf size yanıt verdiği zaman, inisiyatifi ele geçirdiğinizi, yani kazanmaya başladığınızı anlarsınız.

Demokrasi Bloku” –bu daha çok belki Cumhuriyet Halk Partisi için de geçerli– kutuplaşma siyasetine kaymadan, birleştirici ve tamamıyla referandumun içeriğine yönelik söylemini sürdürdüğü oranda, “Evet” kampanyası da artık hep “Hayır” kampanyasının argümanlarına yanıt vermeye başladı. İşte o, inisiyatifin ele geçirildiği zamandı. Fakat daha sonra bu inisiyatif biraz kaçırıldı, bazı hatalar yapıldığını düşünüyorum.

Dolayısıyla, kutuplaşmaya karşı en güçlü silah, soğukkanlılığı hiçbir zaman yitirmemek ve birleştirici, gelecek vaat eden, barış vaat eden, somut çözümler vaat eden söylemi uygulamaya devam etmek ve karşı tarafla köprüler kurmak. Çünkü karşı tarafta da, bu kutuplaşmadan hoşnut olmayan, bunun tehlikelerini gören kesimler mutlaka var. Bu açıkça görülüyor bizim ülkemizde de. Dolayısıyla, bu kesimlerle köprü kurma arayışını hiçbir zaman elden bırakmamak gerekiyor. Ama program konusu burada da yeniden gündeme geliyor. Çünkü bu köprü kurmak istediğiniz kesimlerle ortak bir dil oluşturabilmek için –Kürt meselesinden bahsettik, bir diğer mesele de “din ve laiklik” konusu– demokratik, özgürlükçü, hem dindarların, hem laiklerin benimseyebileceği, lehine olabilecek bir laiklik anlayışı olabilir.

Kırnalı: Laikler ve dindarlar diye ayrıştırmaktan ziyade, iki tarafı bir araya getirebilecek bir…

Somer: Demokratik bir laiklik. Yani, hem dine, hem dindar olanların, hem dindar olmayanların özgürlüklerine saygılı bir din-devlet ilişkisi, Türkiye’de hem toplumsal barışı sağlayabilecek, hem de değişik kesimleri birleştirebilecek bir reform ajandası aynı zamanda. Çünkü bu konuda, yapılması gereken, yapılabilecek çok şey var.

Bir diğer konu da, “adalet” konusu. Çünkü bu adalet arayışı da toplumun çok değişik kesimlerinde varolan bir arayış. Bu konuda da somut çözümler önerilebilir. Bu da mutlaka birleştirici bir program olacaktır diye düşünüyorum.

Kırnalı- Kocael: Çok teşekkür ederiz hocam. Sağolun. Süremizin sonuna geldik.

Somer: Ben teşekkür ederim.

Kocael: Teşekkürler. Bugün, Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Murat Somer’le, referandum sonrasında muhalefeti konuştuk. Bizi izlediğiniz için teşekkür ederiz. İyi akşamlar.

Kırnalı: İyi akşamlar.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus