Pierre Rosanvallon: Halkın bir geleceği var mı?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Bu metin, 2011’de, “Halkın bir geleceği var mı?” (le peuple a-t-il un avenir?) teması etrafında 26.’sı düzenlenen Rencontres de Pétrarque’ın başlangıç dersinden alındı.
Pierre Rosanvallon, « Penser le populisme », La Vie des idées, 27 Eylül 2011. ISSN : 2105-3030.
Çok özet bir versiyonu ise 21 Temmuz 2011’de Le Monde gazetesinde yayınlandı. Türkçe çeviri ve notlandırmayı Murat Erşen yaptı.

Avrupa demokrasilerinde gelişen popülizmin indirgemeci ayartılarını dengelemek için Rosanvallon demokrasi anlayışını karmaşıklaştırmaya ve bu anlayışı çok sesli kılmaya davet ediyor, zira halk tek sesten konuşmaz.

Fransız tarihçi Pierre Rosanvallon
Fransız tarihçi Pierre Rosanvallon

“Eğer demokrasiyi daha iyi anlamak istiyorsak, aynı zamanda popülizmin ne olduğunu da daha iyi kavramalıyız.”

Bugün Avrupa’da, birbirine ters ters bakan iki kelime var: Biri halk, diğeri popülizm (halkçılık). Demokratik yaşamı olumlu biçimde kuran sözcükle ondan türeyen olumsuz ve aşağılayıcı sözcük bir paradoks yaratıyor. Popülizme lanet edilirken halkın egemenliği ilkesi yüceltiliyor. Bu paradoks içinde ne barındırıyor? Bunu nasıl anlamak lazım? Demokrat olmanın bir iyi bir de kötü bir biçimi mi var? Halkın yanında olmanın bir iyi bir de kötü biçimi mi var? Bu muğlaklıkları gidermek gerek. Bu meseleyi aydınlatmak için, halkın demokratik rejimin etkin ilkesi, motoru olduğu, bu rejimin meşruiyetinin tartışılmaz gücünü teşkil ettiği gerçeğinin yaygın biçimde tanınmasıyla kifayet edilemez. Nitekim bir ilkenin, halkın egemenliği ilkesinin apaçıklığı ile toplumsal ve siyasi özne olarak bu halkın sorunlu niteliği arasında bir mesafe vardır.

Bulunamayan halk (Le peuple introuvable)

Öncelikle toplumsal olgu olarak halkın problematik niteliğinden yola çıkmak gerekir. Michelet’ye, Vallès’e ya da tarihte veya edebiyatta halkın ozanı olmuş tüm insanlara atıf yapıldığında, bilindiği üzere onlar basitçe sosyolojik bir olgudan bahsetmemektedirler. Onların kaleminde halk her şeyden önce etkin tarihsel bir kuvvettir. Onlar için halktan bahsetmenin amacı, sokaklarda yürüyen bir gü-ruha, mevcut düzeni yıkmak için müdahalede bulunan bir gruba göndermede bulunmaktır. Sadece toplumsal bir gruptan söz etmek değil, hep vuku bulmakta olan bir eylemden, gerçekleşmekte olan bir devrimden söz etmektir. Bu onlar için bir olay-halk’tır, tarihin seyrini değiştiren bir kuvvettir, eylemde bedenlenen ve eylemde bozulan bir kavramdır. Dolayısıyla bu halkı betimlemenin ve onu kavramak için sosyolojik analize başvurmanın lüzumu yoktur. Oysa tersine, demokrasilerin gündelik hayatında, bu özne-halkın kim olduğunu olumlu yönde belirlemek ve onu nasıl konuşturacağını, nasıl temsil edeceğini bilmek gerekir. Demek ki burada demokrasinin öznesine ilişkin ilk belirsizlik biçimi çıkıyor karşımıza, ki bu da beni “bulunamayan halk” tabirini kullanmaya götürdü. 1789’un halkını hâlâ loncalara, cemaatlere, mıntıkalara kayıtlı olmalarından hareketle gördüğümüz ölçüde, aradaki mesafe bir o kadar açılmaktadır. Halk her zaman bir şekilde bir kurumsallık biçimine bağlıdır. Öyleyse o zamanlar halktan bahsetmek, bir kuruma kayıtlı olan ve dolayısıyla hemen, doğrudan bir anlama gelen ve bir imge oluşturan toplumsal bir olguya atıfta bulunmaktı.
Demokratik devrimle birlikte, bu toplumsal doğrudan okunabilirlik sorunlu hale geldi. Gerçekten de, eşitlik buyruğu, bireye toplumsal olanın kurucu ilkesi süsü vermek suretiyle toplumsal olanın soyutlanmasına yol açtı. Bazıları kendi meşrebince Fransız Devrimi’nin ikonografisine tanıklık eder. Halbuki bu ikonografi, eşitlik, özgürlük ya da adalet alegorisi bolluğu içinde yüzerken, halka neredeyse hiç yer bırakmaz. Ve halk temsil edildiğinde, çok soyut biçimde, bir Herkül suretinde yapılır bu: Bir gözle, yani yine belirsiz bir gözetleme kuvveti ile özdeşleştirlen bir nevi kutuplu kuvvet söz konusudur. Böylece ilke halk, duyarlı halktan ayrılır; halkın siyaseten takdis edilmesi sosyolojik açıdan idrakini daha belirsiz kılar.
Demokraside halk aslında artık bir biçime sahip değildir. Pozitif olarak bir sayı, yani eşitlerden, yasanın egemenliğinde tamamen eşdeğerli bireylerden oluşan kuvvet haline gelir. Kendi radikal biçimiyle genel oy’un ifade ettiği şey budur. Genel oyla birlikte, toplum artık sadece, oy’un kurucu anında sandıkta toplanan muhasebe birimlerine indirgenmiş, bütünüyle ikame edilebilir, aynı sesten müteşekkildir. Bu durumda töz, toplumsal olanın salt usule (prosedüre) dayalı teşekkülüne bağlı olan soyutlamanın etkilerini ikiye katlayarak, sayının ardından silinir gider.

Halkı temsil etmek

Demokratik temsil çalışması, bu çıkmazı çözmek için, bulunamaz ve tasvir edilemez hale gelen gerçek bir halkın yerine, sözcüğün hukuki anlamında kurgusal bir halkın teşekkülünü içerimleyecektir. Demokratik toplumun doğası (bedensiz toplum) ile demokratik politikaların varsayımları (temsil edilen kurgusal bir kişinin teşekkülü) arasındaki çelişki demek ki asla tamamen sonuçlanmayacak daimi bir biçimlendirme arayışını getirecektir. Yalnız, olay ve doğrudan eylem olduğu zaman halk demokrasideki apaçıklıklardan sıyrılır. O halde, siyasi bir vizyonun ve entelektüel bir geliştirmenin ikili yardımıyla, halka daima “yaklaşmak” zorundayız.
İkinci olarak, halkı konuşturmak bakımından kurumlar ve usuller de sorunlu bir karaktere sahiptir. Zira esasında temsili sistemin gerekçesi nedir? Toplum büyüdüğünde doğrudan temsil imkânsızlaştığı için mi vardır? Yoksa temsili sistem, getirdiği tartışma, kamu önünde düşündüğünü anlatma yükümülüğüyle, kendine has faziletlere mi sahiptir? Tüm bunlar asla gerçekten anlamda bir çözüme kavuşmamıştır.
Demek oluyor ki şu olgudan hareket etmek gerekiyor: Tıpkı tam olarak referandumun yerini demokratik ifade araçları içine yerleştirme gerekliliğinin yarattığı zorluğun da gösterdiği gibi, demokrasinin tarihi ikili bir belirsizliğin tarihidir. Öyle ki halka yapılan olumlu atıf ile popülizm mefhumuna yapılan çok daha olumsuz ya da her halükârda şüphenin damgasını taşıyan referans arasındaki ikircikli ilişkileri işte buradan hareketle anlamak gerekir. Demokrasinin tarihi, soyut tanımlara bağlı bir idealleştirme ile manipülasyona, çarpıtmaya, el koymaya, küçültmeye tabi ihtilaflı biçimlendirme koşulları arasındaki bir dalgalanmanın tarihi ile karışmıştır. Ayrıca demokrasi üzerine tartışmanın bahsi sadece entelektüel mahiyette değildir, aynı zamanda toplumsal bir bahistir de, zira demokrasinin ne anlama geldiğine, sözü kime vermesinin gerektiğine ve bireylerin hükümetler üzerinde nasıl ağırlığının olacağına dair bitimsiz bir münakaşa da vardır.
Ama dili bulandıran üçüncü bir belirsizlik daha bulunmaktadır. Bu belirsizlik şu olgudan ileri gelir: Halk basitçe yönetici bir ilke değil aynı zamanda demokrasinin tözü ve toplumsal biçimidir. Ortak olanın sureti, bir eşitler toplumunun biçimidir; yani toplum oluşturmanın, yaratmanın tutarlı şeklidir. O halde burada halk bir vaat ya da bir problem, gerçekleştirilmesi gereken bir proje biçiminde vardır.

Demokrasiyi daha iyi gerçekleştirmek için popülizmi düşünmek

Bu üç belirsizlik biçimi modern demokrasinin kurucu unsurlarıdır. Ama bunlar bugün bilhassa keskin bir karaktere bürünmüştür. Öncelikle yurttaşların artan demokratik talebi dolayısıyla. Demokrasinin tamamlanmamışlığı, yurttaşların müdahale biçimleri genişleyip geliştiği ölçüde daha da canlı hissedilmektedir. Ama daha da önemlisi, toplumsalın temelini git gide daha çok kemiren eşitsizlerin ve ayrımcılık fenomenlerinin artması dolayısıyla da kurucudur. Bu, rejim-demokrasi’nin yapısal tamamlanmamışlığını ikiye katlayan ve demokrasinin kolektif öznesinin tasviri sorusunu keskin biçimde ortaya koyan toplum-demokrasi’nin bozulmasına işaret eder.
Buradan başlamak gerek, yoksa popülizmi düşünmek için a priori tanımlardan hareket etmenin anlamı yoktur. Ona ilkin, ona dair Marx’ın söylediklerini tekrarlayarak yaklaşabiliriz. Popülizm hem gerçek bir sıkıntının belirtisi hem de bir yanılsamanın ifadesidir. Bir kriz toprağından yeşerir. Yaptığı, özsel bir kötülüğü ifade etmekten başka bir şey değildir.
Başarısız temsilden, demokratik rejimlerin işlememesinden ileri gelen bir hayal kırıklığının, bügün toplumsal sorunun çözülmemesine bağlı toplumsal bir karışıklıkla, acziyet, alternatiflerin yokluğu ve buradan türeyen dünyanın donukluğu duygusuyla kesiştiği noktadır.
Bu bakış açısından, popülizm, bu zorluklara verilen basitleştirici ve sapkın bir cevap biçimi olarak anlaşılabilir. İşte bu yüzden onu sadece siyasi bir “üslup” olarak anlayamayız ya da bazılarının söylediği gibi, onu demagojik boyutuna indirgeyerek idrak edemeyiz.
Eğer demokrasiyi daha iyi anlamak istiyorsak, aynı zamanda popülizmin ne olduğunu da daha iyi kavramalıyız. Zira demokrasinin anlaşılması sapmalarının anlaşılmasından ayrılmazdır. Popülizm sorusunu derinleştirmek, demokrasiyi, yön değiştirme, ele geçirilme riskleriyle ve de muğlaklıkları ve tamamlanmamışlığıyla daha iyi kavramaya götürür. Eğer bezen Avrupa’da popülizmin ilerlemesi karşısında öfke ya da endişe duyuluyorsa, aynı zamanda bu endişenin anlaşılması, öfkenin kaynağının bilinmesi, bulanık ahlakçılığın, üstenci küçümsemenin terk edilmesi de gerekir. “Popülizm” kelimesini ne teorize edilecek ne düşünülecek bir korkuluk haline getiren Pavlovcu bir kınamayla yetinilmemeli. Popülizm meselesi gerçekte demokrasi meselesine içkindir. Dışarıdan bir parazit değildir, onun mevcudiyeti, demokrasiyi daha iyi gerçekleştirmek için demokrasiyi düşünmeyi zorunlu kılar.
Bu perspektiften, popülizmin totaliter fenomenle oluşturduğu koşutluk kendini bize dayatır. Ger-çekten her iki durumda da temsili ideale ve demokratik biçimlere dair sapkın anlayışlar söz konusu-dur; her ikisi de, toplumsalın bölüşümü sorununu, ister sınıf-halk ister ulus-halk olsun, başkanın reddiyle inşa edilen Bir’in ve homojen olanın yüceltilmesi suretinde indirger. Tabii arada bir fark vardır: Totalitarizm devlet kurumlarından oluşmuş bir iktidar biçimini tanımlar, oysa popülizm demokratik çürümenin rengini verdiği siyasi bir kültürü daha muğlak ve doğrudan doğruya idareci olmayan bir biçimde yapılandırır. Ama popülizmin aynı zamanda, 21. yüzyılda demokrasinin kendine karşı dönmesinin aldığı biçim olduğu ortaya çıkar, tıpkı 20. yüzyılda totalitarizmin de böyle olmuş olması gibi. Popülizm, hatları bir o kadar bulanık bir mefhumu kullanmanın yarattığı tehlike-lerle birlikte, yerleşmekte olan demokrasinin yeni tarihsel patolojisidir. Bu yüzden 1950’den 70’a kadar olan yıllarda totalitarizmi düşünmek ne kadar aciliyet arz ediyorsa bugün de popülizmi düşünmek o kadar acil bir iştir. Her ne kadar bu yaklaşım aynı zamanda bu sözcüğün taşıdığı müphemliklerin altını çizmeye davet etse de ve dolayısıyla bu popülizm kategorisini globalleştirmek suretiyle mutlaklaştırmaya götürmemesi gerekse de durumu budur.
Zaten tarihçi, bu kategorinin, totalitarizm kategorisinden daha uzun ve daha karmaşık bir tarihe sahip olduğunu vurgulamak durumunda kalır. Bu konudaki girişimini doğru biçimde sürdürebilmek için daha uzaktan yola çıkması gerekecektir. Sözgelimi eski Yunandaki dalkavuklukları inceleyerek kanıtla başlamak; bunlar kendilerine güçlülerin baldırlarını ısırmakla övünen “demos’un köpekleri” süsü verirken, (ministère publique [1]’in yokluğunda) yürürlükteki iktidara yöneltilen kamusal suçlamaları demagojik ve antipolitik bir tarzda saptırıyorlardı. Yine XIX. yüzyılın sonunda Amerikalı People’s Party’den ya da aynı dönemde, paralel biçimde doğrudan demokrasiyi ve iyi köylü halkı idealize eden Rus Narodnichestvo’dan (Halkın Dostları) [2] bahsetmek. Elbette, III. Napolyon’un, kendisine göre muhalif parti ve grupların cisimleştirdiği “bölücülere” karşı sağlıklı halkın birliğini yücelterek, aracısız plebisiteye dayalı bir iktidarın icrasına dair iddialarını anmak. Yine dünün Peron’undan bugünün Chavez’ine kadar toplumu mükemmelen cisimleştiren iktidar kisvesine bürünüp, kitlelerle iktidarın yüz yüzeliğini yücelten Güney Amerikalı rejimlerin tarihini irdelemek. Böylece hükümetin popülizmleri, muhalefetin popülizmlerinden ya da yine ihbar/suçlama popülizmlerinden ayrılabilecektir. Ama bunlar sadece özel örneklerdi. Oysa çağdaş popülizm, çağdaş demokrasileri bütünsel olarak yapılandıran bir olgu teşkil eder. Bu şekilde tanımlanabilecek hareketlerin listesi gerçekten de uzundur. Macaristan’da Jobbik, Fransa’da Front National (Ulusal Cephe), İtalya’da Lega Nor (Kuzey Birliği), İsviçre’de sağcı popülist İsviçre Halk Partisi, Danimarka’da Halk Partisi, Norveç’te İlerleme Partisi, Hollanda’da Özgürlük (ve Geert Wilders’in) partileri, Timo Soini’nin “Gerçek Finlandiyalılar”, Belçika’da Vlaams Belang. Hatta daha da kaygı verici bir gerçek vardır: Popülist partiler, sosyal demokrasinin simgesi ve kısaca demokrasinin kaleleri olan ülkelerde, yani İskandinav ülkelerinde son derece kuvvetli seçim konumları kazanmıştır. Bu yüzden bugün popülizmi, sadece geçici süreliğine ya da sadece belli yerlerle bir nevi dümenin bir parça başka yöne kırılması olarak değil, demokrasilerimizin yaşamının kurucu gerçeği olarak düşünmek aciliyet arz eder.

Üç popülist basitleştirme

Popülizmi elbette çoğul ve çeşitlilik gösteren bir fenomen olarak düşünmek gerekir. Ama yine de bu hareketlerin dilinde, doktrininde ve pratiğinde, betimlenmesi mümkün olan ortak bazı özellikler vardır. Nelerdir bunlar? Konuyu şu olguyu göz önünde tutarak özetlemek mümkün: Popülist diye nitelendirilebilecek bu parti ve hareketlerin tamamı üçlü bir basitleştirmeye dayanır. Siyasi ve top-lumsal bir basitleştirme: Halkı, “elitler”den farkıyla tanımlanan apaçık bir özne olarak düşünmek. Sanki halk, kozmopolit gruplara ve oligarşilere yol verilir verilmez doğal olarak yekpare bir bütün oluşturacak bir toplumun sağlıklı ve birleşmiş parçasıymışçasına davranmak. Hiç kuşkusuz, zengin-lerin ayrılmasının damgasını vurduğu toplumlarda yaşıyoruz. Ama bir oligarşinin varlığı, zenginlerin ayrılması halkı tanımlamaya ya da onu birleşik bir kitle olarak düşünmeye yetmez. Halk sadece ve basitçe toplumu tanımlayabilecek negatif bir ilke değildir.
İkinci sırada, usule (prosedürel) ve kurumlara dayalı bir basitleştirme gelir. Popülizm, temsili siteminin ve genel itibarıyla demokrasinin yapısal olarak siyasetçiler tarafından yozlaştırıldığını ve demokrasinin tek gerçek biçiminin halka çağrı, yani referandum olduğunu düşünür. Ayrıca halkın çektiklerine kayıtsız olan adalet gibi aracı kurumlardan şüphe duyar; ya da yine meşruiyetini ta-rafsızlık ilkesinden alan düzenleyici tüm otoriteleri gayri demokratik ve korporatist olarak horlar. Nitekim Macaristan’da Jobbik’in baskısı altında Orban hükümetinin yaptığı ilk işlerden biri anayasa mahkemesine “aristokratik” organ muamelesi yaparak, gücünü budamak olmuştur. Hem de bu bize şunun altını çizme imkanı verir: Eğer popülist hareketler varsa, aynı zamanda iktidardaki bazı muhafazakâr hükümetlerin içinde de aynı yönelime sahip eğilimler vardır.
Üçüncü basitleştirme -ki hiç de daha önemsiz değildir- toplumsal bağ anlayışında bir basitleştirmedir. Popülizm, bir toplumu kaynaştıran şeyin, toplumsal ilişkilerin iç niteliği değil onun kimliği olduğunu düşünür. Her zaman negatif olarak tanımlanan bir kimliktir bu. Atılması/Reddedilmesi/Sürülmesi gereken kişilerin damgalanmasından hareketle tanımlanır: Göçmenler ya da başka dinden insanlar (örneğin bugün İslam meselesinin merkeziliği bundan kaynaklanır). Bu sorun yeni değildir. XX. yüzyılın sonunda, yani1890’lı yıllardaki ilk küreselleşme sırasında, Avrupa’da zaten bir temsili hükümet krizi ve de ilk küreselleşmeye bağlı bir eşitlik buhranı varken, toplumsalı bu şekilde düşünmek daha o zamandan gün yüzüne çıkmıştı. Böylece 1893 seçimlerinde Maurice Barrès diye biri bir seçim manifestosu yayınladı, başlığı şuydu: Yabancılara karşı. Onun gördüğü biçimiyle eşitlik, “ulusal korumacılığın bir biçimine bağlı olan yabancı düşmanlığının kız kardeşiydi (bu zat “işçi korumacılığının” ateşli bir savunucu olduğunu söylemeyi pek severdi).

Demokrasiyi gerçekleştirmek için karmaşıklaştırmak

Şayet popülizmin demokrasinin bir basitleştirilmesine, halkla kastedilen şeye dair anlayışta bir ba-sitleştirmeye, demokrasi yaşatmaya elverişli prosedürlere dair vizyonda ve ortak olanı oluşturan şeyde bir basitleştirmeye dayandığı değerlendirilmesi yapılıyorsa, popülist sapmanın üstesinden gelmek demokrasinin nasıl daha iyi gerçekleştirileceği üzerine tefekkür etmeye davet eder.
Hiç kimse, mevcut durumu savunmakla, yani bugün varolduğu haliyle demokrasiye arka çıkmakla kifayet ederek popülizme bir dur dediğini ya da popülizmle mücadele ettiğini iddia edemez. Popü-lizmi eleştirebilmek için, demokrasinin yeniden icat edilmesine ve yeniden inşasına yönelik bir projeye sahip olmak zorunludur. Hangi yönde bir proje? Hızlıca bir kaç unsurundan bahsedeceğim.
Her şeyden önce, demokrasiyi basitleştirmek yerine ilkeden yola çıkmak, demokrasiyi gerçekleştirmek (accomplir) için demokrasiyi karmaşıklaştırmak (compliquer) gerekir. Çünkü kimse halka sahip olduğunu iddia edemez, hiçkimse onun yegane hoparlörü olduğu iddiasında bulunamaz. Zira halk kısmı suretler ve tezahürler altında vardır sadece. Öncelikle bir aritmetik halk vardır: Seçim-halk (le peuple électoral). Bu, en temel halktır zira herkes “toplum şunu düşünüyor”, “halk bunu düşünüyor” diyerek halkı konuşturabilir ama kimse 51, 49’dan azdır diyemez. Aritmetik halkın bir tür apaçıklığı ve gücü vardır. O, demokraside hem yönetici bir kuvvettir hem de barıştırıcı [uz-laştırıcı, yatıştırıcı] bir kuvvet, zira son sözü söyleme kudretine sahiptir. Çoğunlukçu olgu, bir son söz iktidarıdır. Bu yüzden tayin edicidir. Ama sorun şu ki halkın tanımı ya da genel menfaat toplu-mun büyük çoğunluğunu kapsamak zorundadır, sadece çoğunluktan ibaret olması yetmez. Bu bakımdan demokrasi bir kurgu (fiction) biçimine dayanır, öyle bir kurgu ki sanki çoğunluk tüm top-lumu temsil etmektedir. Oysa durum hiç de böyle değildir. İşte bu yüzden halkın diğer figürlerine başvurmak gerekir. Hangilerine?
Öncelikle toplumsal halk (le peuple social) diye adlandırılabilecek olana; bu halk, ihtilaflara bağlı talepler yoluyla, ortaklaşa yaşantılanmış tarih parçalarından hareketle duygu/deneyim ortaklıklarının oluşması yoluyla vardır. Bu belki de aynı zamanda, İnternet yoluyla var olan ayrımsız, sınırları bulanık, karışık kanaate de göndermede bulunandır (zira internet bir medya değil ama bir sosyal biçimdir; vaktiyle sadece kurumlar, medyalar ve anket teknikleri tarafından temsil edilerek varolan bir kamuoyunun bir tür doğrudan ve hareketli maddeselliğidir).
Ama bir de asli bir rol oynayan üçüncü bir halk vardır: İlke-halk (le peuple-principe). Bu, ortak ya-şamın temellerini yaratan şeyle tanımlanan halktır. Öyleyse bu halkı temsil eden unsur, haktır/hukuktur, toplum sözleşmesinin kurucu kurallarıdır, Anayasa’dır. Ve anayasal mahkemeler modern toplumlarda git gide daha önemli bir rol oynuyorsa, işte sebebi budur. Bunlar, söz konusu çoğunluk halkla bir olmayan ilke-halkı temsil ederler (o halde bir anayasa mahkemesi, Parlamento tarafından oylanan yasaları gözden geçirme iktidarına sahip olabilir). Son olarak dördüncü tipte bir halk vardır, buna da ‘rastlantıya bağlı halk’ (le peuple aléatoire) diyebiliriz. Bazı durumlarda onu tasvir edebilmek o kadar zordur ki bir imgesini oluşturmak için kura çekilir. Bir ceza mahkemesi jürisinin ya da bir mutabakat konferansının katılımcılarının oluşturacağı jürinin kurasının çekilmesidir söz konusu olan. Önemli olan, bu farklı halklara kendi yerini vermektir. Aritmetik seçim halk, toplumsal halk, ilke halk ve rastlantıya bağlı halk. Zira halk hep yaklaşık bir şeydir. Demek ki halkı konuşturmak için sesleri çoğaltmak, ifade tarzlarını çeşitlendirmek gerekir. Tek bir sesle konuşan bir halk yoktur. Bir çoksesliliğin olması gereklidir.
Öte yandan egemenliği artırmak gerekir. Zira genel iradeyi ifade etmenin ve yaşatmanın da tek bir biçimi yoktur. Seçimin ifadesi öncelikle olsa olsa kesikli, aralıklı, düzensizdir. Halbuki bir süreğen demokrasi talebi vardır. Ama bugün teknolojik olarak böyle bir şey mümkün olsa da, bu, bir basma düğmesi demokrasisi biçimi alamaz. Zira demokrasi bir karar rejimine indirgenemez; demokrasi bir genel irade rejimidir, bu ise zamanla kurulur. Bir proje, kolektif bir tarih geliştirmek gerekir, sadece evet ya da hayır demek ya da bir kişiyi seçmek kafi değildir. Demokrasi sadece anlık seçim rejimi değil, tarihte bir iradenin ifadesidir. İşte bunun için, aynı zamanda ifade tarzlarını ve seslerini artırmak ve onu daimi bir şeye dönüştürmek gerekir. Ama yalnızca oyları arttırma yoluyla değil; aynı zamanda yurttaşların daha fazla dahil olmasını da sağlayarak; daimi bir demokrasinin kiplerini çoğaltarak. Sözgelimi yönetenleri artan bir gözetime, denetim biçimlerine, yargı biçimlerine tabi kılarak, daha sık hesap vermelerini sağlayarak. Sonuçta yurttaş her kararın arkasında olmayı umamaz ama kolektif bir denetim, gözetleme, yargı, kurulu iktidarları sürekli değerlendirme gücüne iştirak edebilir.

Demokrasi: Tartışma [3] , etkileşim ve ortak bir yaşam yaratma

Demek ki demokrasiyi gerçekleştirmek için onu karmaşıklaştırmak lazım gelir. Bunun için seçilmiş iktidar denen şeyin ötesinde genel çıkarın kurumlarını tesis etmek gerekir. Bir iktidar şöyle diyebilir: “madem seçildim, her şeye hakkım var”, bu iktidar demokrasinin uygun bir tanımından pay al-mamıştır. Seçim meşruiyet verir ama iktidardakilere istedikleri kararı alma kudreti vermez. İktidar-daki güç kararlarının tartışmaya, sorgulanmaya açık olmasını kabul etmek zorundadır. Demokrasi bir tartışma/müzakere rejimidir. Kamusal kararları sürekli tartışma konusu yapan bir rejimdir.
Son olarak, demokrasi bir nitelik olarak tanımlanır. Seçim-temsil usullerinin ötesinde, git gide daha fazla yurttaşın demokratik nitelik talebi vardır. Peki bu demokratik nitelik neyin nesidir? Bu, bir hükümetin, hesap vererek, açıklamalar yaparak, ilgili dernekleri, aracı grupları, kuruluşları dahil ederek davranma tarzıdır. Ben bunu “etkileşim demokrasisi” diye adlandırmıştım. Arzu edilen, ikti-dar ile toplum arasında sürekli bir etkileşimin bulunduğu bir demokrasidir yoksa sadece bir izin, ehliyet, salahiyet (autorisation) demokrasisi değil. Fakat çoğu hükümet, demokrasinin sadece bir izin ve salahiyet rejimi olduğunu düşünür.
Demokrasiyi karmaşıklaştırmak deyince, son olarak asli üçüncü bir şeye de değinelim: Bu, anlam yaratacak, anlamlı olacak bir müşterek üretmenin yollarını bulmak; basitçe bir bireyler koleksiyonu olmayacak bir toplum yaratmaktır. Bugün karşı karşıya olduğumuz asli problemlerden biridir bu. Demokrasi ortak bir yaşam üretme rejimidir. Her ne kadar, haklı olarak, seçimlerin demokrasinin bayramı olarak görülebileceği söylenmiş olsa da, bu ortak yaşam sadece coşkun seçim dönemlerindeki büyük görkemli anlardan mürekkep değildir. Demokrasi popüler büyük düğün bayram, şenlik olaylarıyla, büyük kolektif protesto hareketleriyle sınırlı değildir, hatta gösterilere katılan milyonlarca insan ülkenin sokaklarına yayıldığında ve çok güçlü bir şeyler cereyan etmekte olduğunda bile. Sadece ortak şenlik, sadece gösteri ortaklığı değildir demokrasi; ama bir toplumu demokratik yapan ortak, ortak güvenle, yeniden dağıtımla, belli sayıda şeyi birlikte paylaşmayı kabul etmekle tanımlanır. İşte bu yüzden demokrasi tarihinde, refah devletinin tarihi demokratik rejimin tarihinden ayrı olmamıştır.

19. yüzyılın sonundan alınacak dersler

Zaten 19. yüzyılın sonunda, yani Avrupa’nın her yerinde yabancı düşmanı dili benimseyen toplumsal güçlerin tırmandığı bir dönemde, sosyalistler ve cumhuriyetçiler, meselenin kimlik ve homojenlik meselesi değil, toplumsal sorunu ve sosyal bir devletin tesisini yeniden tanımlama meselesi olduğu cevabını vermişlerdir -bu bizim için asli bir derstir. İlk küreselleşme dönemine tekabül eden 19. yüzyılın sonunda, temsili hükümet krizine ve eşitlik krizine verilen hakiki yanıt, herkesin içinde kendi yerini bulabileceği ve bütünleşebileceği siyasi partilerin organizasyonuyla birlikte genel çıkarı daha fazla dert edinen bir demokrasinin geliştirilmesi ve refah devletinin tesis edilmesinden oluşuyordu.
Bugün ikinci küreselleşme döneminde, bizler tam olarak aynı konjonktür içinde bulunuyoruz. Sadece bir salahiyet demokrasisi değil, daha etkileşimli bir demokrasi vasıtasıyla demokratik yaşamı aynı şekilde yeniden tanımlamamız ve zenginleştirmemiz gereken bir dönemden geçiyoruz, ama bu dönemde aynı zamanda toplumsal sözleşmeyi de yeniden tanımlamalıyız. Bu boyut, 19. yüzyılda Amerika ve Fransız devrimlerinin bağrından yatan şeyden hareketle tanımlanan bir demokrasi boyutudur: Daha eşit bir toplum arayışı.
Bugün, bir sözcük, ‘adalet’ sözcüğü her yerde zafer kazanıyor. Tüm adalet teorileriyle birlikte hem genel popüler duyguda hem de eşit derecede siyaset felsefesinde galip geliyor. Ama aynı zamanda eşitliğin gerçek dilini de yeniden konuşmaya ihtiyacımız var: Sadece ekonomik anlamda eşitlik değil, içinde hakiki ortak bir üretimin olduğu bir toplum anlamında eşitlik. Bugün önümüzde duran görev bence işte bu. Eğer bu müştereği yeniden inşa edersek, demokratik ideayı daha iyi derinleştirmeyi denersek, o zaman popülizm meselesi, Pavlovcu bir red değil, genişlik ve derinlik kazanmış bir yanıt biçimi bulabilecek.

Başka bir yerden alıntı:

Pierre Rosanvallon’nun ifadesiyle, mesele demokrasiyi sırf bireysel özgürlüklerin ve formel eşitliğin tahkim edileceği siyasi bir rejime indirgemek, fakat demokrasinin aynı zamanda toplumsal eşitliği (ve kültürel çeşitliliği) de düzenleyen bir sosyal rejim olduğunu unut(tur)mak…

Aykut Çelebi, “Halk egemenliği ve temsilin demokratikleştirilmesi”, Toplum ve Bilim, Sayı 124, 2012, s. 49.

[1]Toplumun çıkarlarını savunmak ve yasanın uygulanması ile yükümlü başlıca yargıçlardan oluşan otorite. Bir nevi cumhuriyet savcısı.

[2]Narodnik (Rusça: Народничество, Narodniçestvo diye okunur) Halkın Dostları) Narod (Народ) “halk” sözcüğünden türemiştir. Rusya İmparatorluğu’nda 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan sosyal-devrimci bir hareketti. Bu hareketin başlıca temsilcileri Alexander Ivanoviç Herzen, Nikolai Gavriloviç Çernişevski ve Piyotr Lavroviç Lavrov’du. Kısa tanımı ile Narodnik Çarlık Rusya’daki devrimci küçük burjuva topluluğudur.

[3]Délibération: Düşünüp taşınma, kafa yorma, danışma, müzakere, görüşüp konuşma, karar vs.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus