Jacques Rancière: Değişen dünyada demokrasi, eşitlik, özgürleşme

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Jacques Rancière’in, 27 Mayıs 2017’de Atina’da düzenlenen B-FEST’de (International Antiauthoritarian Festival of Babylonia Journal) yaptığı “Democracy, Equality, Emancipation in a Changing World” başlıklı konuşmayı Murat Erşen çevirdi.

Fransız felsefeci Jacques Rancière 77 yaşında
Fransız felsefeci Jacques Rancière 77 yaşında

Panelimizde düşünmek için önerilen iki kavram arasındaki rabıtadan başlayacağım: Eşitlik ve özgürleşme. Özgürleşme fikrinde içerimlendiğini düşündüğüm iki ana hususu kısaca hatırlatacağım.
İlki şu: eşitlik ulaşılacak bir amaç değildir. Tarihsel evrimin ve stratejik eylemin neticesi olarak ulaşılması gereken ortak bir seviye, denk bir zenginlik miktarı ya da yaşam koşullarının aynılığı değildir. Eşitlik daha ziyade bir kalkış noktasıdır. Bu ilk ilke doğrudan doğruya bir ikinciyle bağlanır: Eşitlik bireyler arasındaki ortak bir ölçü değildir; bireylerin, ortak iktidarın, kimseye ait olmayan bir iktidarın sahipleri olarak eyleme kapasitedir. Bu kapasitenin kendisi, sahipliği kontrol edilebilir bir veri değildir. Bir eylem ilkesi olarak varsayılmalıdır ama sadece, bizzat eylem tarafından teyit edilebilir. Bu teyit, benim eylemimin sonuç olarak eşitlik üretmesine dayanmaz. Eşitliği bir işlem olarak sahneler. Ben, biz sanki bütün insanlar eşit zihinsel kapasiteye sahipmişisiz gibi eylemde bulunuruz. Özgürleşmenin ilk anlamı şu önkabülün onaylanmasıdır: Ben, biz efendiler olmaksızın düşünmeye ve eylemeye muktediriz. Ama diğer insanların da aynı kapasiteyle donatılı olduğunu düşündüğümüz ölçüde bu kabiliyete sahibizdir. İkincisi, özgürleşme, bu önkabülü teyit ettiğimiz işlem manasına gelir. Eşitlik verili değildir, işleme/sürece (process) dayanır. Niceliksel değil, nitelikseldir.
Özgürleşme fikri, bireyin içsel özerk gücü ve saygınlığı olarak düşünülen özgürlük ile kolektif olanın bireyler üzerindeki zorlaması olarak düşünülen eşitlik arasında sözde “liberal” gelenek tarafından yaratılan karşıtlığı reddeder. “Özgür” tıpkı “eşit” gibidir: Bireylerin bir hususiyetini belirtmez. Onların eyleminin biçimini ve diğer bireylerle ilişkilerini belirtir. Eşit kapasite ön kabulü, insanların bireyler olarak sadece ussal biçimde eylemde bulunabileceği ve ortaklık/topluluk içinde ise itaat ilkesi uyarınca ussal biçimde işbirliği yapabileceği ön kabulüne karşıt olan paylaşılan özgürlük ilkesidir. “Özerklik” modern özgürlükçü politikalarda anahtar bir kavram olmuştur. Ama doğru anlaşılmalıdır. Dış güçlere karşıt olarak bir öznenin özerk gücü anlamına gelmez. Eşitsizlik ön kabulünden azade, hiyerarşik zorlamadan ve hiyerarşik inançtan azade bir düşünme, eyleme ve örgütlenme biçimi anlamına gelir. Biri eşitsizliğin teyidi işlemine, diğeri eşitliğin teyidi işlemine dayanan iki tür ortak duyumun (commonsense, sağduyu) ve iki ortak dünyanın karşıtlığı anlamına gelir. Bu, benim siyasi ihtilafı kavramsallaştırmak için önerdiğim uyuşmazlık kavramında içerilmektedir. Uyuşmazlık, kuvvetler arasındaki bir ihtilaf değildir, hatta fikirler ve değerler arasındaki ihtilaf bile değildir. İki ortak dünya ve iki ortak duyum/anlam arasındaki bir ihtilaftır.
“Uyuşmazlık”ın (La Mesentente: Politique et Philosophie, 1995 Editions Galilée; Disagreement, 1999 Minnesota Press) ne anlama geldiğine dair yaptığım analizin merkezine koyduğum, Roma pleblerinin Aventinus Tepesi’ne çekilip birlikten ayrılışları senaryosuyla kastedilen budur. [1] Patrisyenlerin egemenliği temellendiren ortak duyumda, patrisyenlerle plebler arasında tartışma olmayabilir çünkü plebler konuşmaz. Sadece gürültü yaparlar. Eşitsizlik ön kabulü basit bir fikir değildir, duyusal dünyanın somut gerçekliğinde vücut bulmuştur. Öyle ki pleblerin sadece, kendilerinin de konuşan varlıklar olduğunu savunmaları yetmez aynı zamanda, şimdiye kadar düşünülemez olan -hatta algılanamaz olan- bir olguyu, yani konuştukları gerçeğini algılanır kıldıkları duyusal dünyayı yaratmak için bütün bir dramaturji icat etmeleri de gerekir.

Toplumsal özgürleşme, bireyciliğe karşı ortaklığı/toplumu tercih etmek değildir

Özgürleşme fikri bizi, siyaseti, onu kuvvetler arasındaki bir ihtilafla özdeşleştiren baskın fikre tezat olarak dünyalar arasındaki ihtilaf açısından düşünmeye iter. Bu, ortak dünyalar arasındaki bir ihtilaftır. Toplumsal özgürleşme, bireyciliğe karşı ortaklığı/toplumu tercih etmek değildir. Ortaklık ile bireycilik karşıtlığının kendisi manasızıdır. Bir ortaklık biçimi aynı zamanda hep bir bireysellik biçimidir. Mesele toplumsal bağların varlığı ya da yokluğu değil, bu bağların mahiyeti hakkındadır. Kapitalizm bireyselliğin hükümranlığı değildir: Kendine has bir ortak dünya örgütler, eşitsizliğe dayanan ve durmadan onu yeniden üreten ortak bir dünya, böylece dünya olarak ortaya çıkar -içinde yaşadığımız, hareket ettiğimiz, hissettiğimiz, düşündüğümüz ve eylediğimiz gerçek varolan dünya olarak. Bu, düzenekleri ve kurumlarıyla zaten varolan dünyadır. Onun duyusal apaçıklığı önünde eşitlik dünyası, kendilerine has zamansallık biçimlerine ve kendilerine has etkililik tarzına sahip tek tek birçok eylem, ilişki ve ağın icat edilmesiyle durmadan yeniden çizilmesi, yeniden şekillendirilmesi gereken daima tecrübî (tentative) dünya olarak görünür. Bu yüzden Roma pleblerinin Aventinus Tepesi’ne çekilip birlikten ayrılışları bir paradigma oluşturur, bir örnek teşkil eder. Eşitlik dünyası “yapım aşamasında bir dünyadır”, baskın ortak duyumdaki belli gediklerden, dünyanın “normal” gidişatındaki kesintilerden doğan bir dünyadır. Algılanabilir, düşünülebilir ve yapılabilir olanın manzarası kökten biçimde yeni bir çerçeveye oturtulduğunda belirli yerlerin işgalini, özel anların icadını içerimler. Dünyalar arasındaki ihtilaf ilkece asimetriktir.

Marksist gelenekteki ilerlemeci senaryo

Ama gerçek şu ki bu simetrik olmayış, eşitlik dünyası ile eşitsizlik dünyasına ortakmış ve aynı zamanda bir dünyayı ve bir kuvveti belirtiyormuş gibi görünen bir orta terimin apaçıklığı tarafından uzun zamandır karanlıkta bırakılmıştır. Bu terim -emek/işgücü (labour) denen ikiziyle birlikte- iş/çalışma (work) idi. Bir yandan, iş/çalışma, kapitalizmin kendi çıkarına bir araya getirip örgütlediği kuvvetin ismi ve kapitalizm tarafından sömürülenlerin koşulunun gerçekliğiydi; ama öte yandan, bu kapitalist iktidara karşı yeniden bir araya toplanabilecek, hem şimdideki mücadelenin kuvveti hem de gelecekteki yaşamın biçimi olarak bir araya toplanabilecek kuvvetti. Öyle ki emeğin dünyası hem eşitsizliğin üretimi hem eşitliğin üreticisi olarak ortaya çıkmıştır. Bu iki süreç tek bir sürece indirgenir. Marksist gelenek bu birleştirmeyi, eşitsizliğin eşitliği yaratmak için bir araç, içinden geçilmesi gereken tarihsel bir aşama olarak görüldüğü “ilerlemeci” senaryo içinde kurar. Kapitalizmin sadece ortak zenginliğin eşit paylaşım dünyasının maddi koşullarını değil ayrıca bunu alaşağı edip gelmekte olan ortak dünyayı örgütleyecek sınıfı da ürettiği söylenmiştir. İşçiler örgütü, bu rolü oymayabilmek için öncelikle mücadelenin şimdisinde sonra da kolektif üretimin geleceğinde, kapitalizmin onlara aşılamış olduğu meziyeti, fabrika disiplini meziyetini benimsemeli ve içselleştirmeliydi. Anarşist gelenek, bu eşitlik üreten eşitsizlik görüşüne karşı, hem eşitlikçi örgütlenme biçimleri hem de şimdide kooperatif çalışma biçimlerinin ve diğer yaşam biçimlerinin teşekkülü yoluyla gelmekte olan ortaklığı/topluluğu önceleyen özgür işçi kolektiflerinin kurulmasını vurgulayan başka bir görüşü savunur. Fakat bu karşı-konum hâlâ “orta terim” fikrine dayanmaktaydı: İlk elde bir yaşam biçimi, bir kolektif mücadele kuvveti ve gelmekte olan dünyanın kalıbı olarak iş/çalışma fikri. Açıktır ki iş/çalışma bugün artık, bir kuvvetin ve bir dünyanın kimliği, şimdide bir mücadele biçiminin ve gelecekteki yaşamın bir biçiminin hüviyeti olarak koyulamaz. Çalışmanın sonu ya da gayri maddi hale gelmesi hakkında çok şey söylendi. Ama kapitalizm, üretiminin bir bölümü bilgi, iletişim, enformasyon vb. olsa bile gayri maddi hale gelmedi. Maddi üretim, organize ettiği ortak dünyadan kaybolmamıştır. Daha ziyade Eski Avrupa’daki eski mahallerinden uzakta, iş gücünün daha ucuz ve itaate daha alışkın olduğu yeni yerlerde yeniden konumlandırılmıştır. Ve gayri maddi üretim de hem düşük ücretlendirilen işçilerden artı-değer çıkarmanın klasik biçimlerini hem de bizzat tüketicilerden sağlanan ücretsiz emeği içerimler. İş/çalışma yok olmamıştı. Daha ziyade parçalanmış, koparılmış ve artık ortak bir dünya tesis edemeyecek biçimde muhtelif yerlere ve birbirinden ayrı birçok varoluş biçimine dağıtılmıştı.

“Occupy” (işgal etmek) ile “occupation” (meşguliyet, iş, meslek, işgal)

Bu ekonomik parçalanmanın yanı sıra tüm dünyada işi/çalışmayı yeniden özel bir mesele haline getirmek için benimsenen yasal reformlar geldi. Bu reformlar basitçe, geçmişteki işçi mücadeleleri sayesinden kazanılmış hakları ve toplumsal faydayı ortadan kaldırmakla kalmayıp işi, maaşı, iş sözleşmelerini ve emekli aylığını, ilgili işçileri ortaklaşa değil de tek tek alan salt şahsi bir mesele derekesine indirmeye yönelikti. İş/çalışma ortadan kalkmamıştı ama onu yeni bir dünyanın maddi varoluş ilkesi yapan, verili bir toplulukta vücut bulan kuvvetten soyunmuştu. Bunun anlamı şudur: Biz artık kendine özgü dünyasını yaratan özgürleşme sürecini, eşitlik sürecini, küresel ekonomik süreçteki dönüşümlerden kopuk spesifik bir süreç olarak düşünmek zorundayız. Yine bu durumla baş etmenin zorluğuyla karşı karşıyayız. Bence bu yeni durum ve onunla baş etmenin zorluğu, yakın zamanlı hareketler sırasında farklı dillerde yankılanan sloganlar tarafından mükemmelen ifade edildi: “democracia real ya” [Gerçek demokrasi şimdi], “Nuit debout” [Gece ayakta], “occupy everything” [her şeyi işgal et] ya da “Na min zisoume san douli” [Artık köle gibi yaşamayalım]. Bunların hepsi kuvvetler arası ihtilaf mantığı ile dünyaların karşıtlığına dair bir mantık arasındaki muğlak bir arayüzde gösterirler etkilerini.
“Occupy” (işgal etmek) ile “occupation” (meşguliyet, iş, meslek, işgal), bu muğlaklığı en iyi ortaya koyan örneklerdir. Bunlar çalışan sınıf mücadelesinin tarihsel geleneğinden gelirler. Eskiden işçiler iş yerini işgal ettiklerinde, geçmişin bu grevleri içinde “iş yerini terk etmeden yapılan grevler”, kuvvetler arasındaki ihtilafı, eşitliğin gösterilmesiyle aynılaştırırdı. İşçiler grevlerin sadece sömürge mekanizmasını kapamasıyla kalmazdı, grevciler ayrıca işyerinin ve iş aletlerinin ortak sahipliğini öne sürerlerdi ve işe ve itaata ayrılmış yeri özgür toplumsal yaşamın bir mekânına dönüştürürlerdi. Yeni “işgal”, bir mekânın işlevini dönüştürme ilkesini benimser. Ama bu mekân artık bir iç mekan, ekonomik ve sosyal faaliyelerin dağılımı dahilinde tanımlanan bir mekân değildir. Sermaye ile Emek arasındaki somut kavganın bir mekânı değildir. Sermaye git gide, ihtilafın sahnelebileceği mekânı yıkan bir dislokasyon [yerinden oynatma, normal yerinden farklı yerleşim] kuvveti haline geldiğinden, işgal şimdi müsait olan mekânlarda yer alır: Emlak piyasasının olumsallıklarının boş bıraktığı binalar ya da normalde bireylerin ve metaların dolaşımına -ve bazen de protestocuların gösterilerine- ayrılmış sokaklar. İşgal süreci, kişilerin, malların ve değerin dolaşımına yönelik bu mekânları, insanların kaldığı ve bizzat kalma eylemi yoluyla kapitalist dolaşım ve dislokasyon kuvvetlerine muhalefetlerini teyit ettikleri yerlere dönüştürür.
“İşgal” ismi hâlâ aynıdır ve hâlâ mekânın normal kullanımını saptırmakla ilgilidir ama işgal işlemi artık, ekonomik ve sosyal üretim sürecinde stratejik bir yer almak üzere kuvvetler arasındaki bir ihtilaf değildir. Bu, dünyalar arasındaki bir ihilafa, ayrı bir yerde hem maddileşen hem de simgeselleşen simgesel bir ayrılma biçimine dönüşmüştür. Occupy Wall Street, daha önce işgal hareketlerinin alanı olmuş fabrikaları yok eden finansal kulenin merkezinin yanında yer alan bir parkta meydana geldi. İspanyol Indignados (Öfkeliler) hareketi, bir seçim kampanyası boyunca, kendilerini “gerçek demokrasi şimdi”nin kürsüsü olarak sunan meclisler yarattı. Gerçek demokrasi, temsilci kastın kendini-yeniden üretmesine karşı çıkıyordu. Fakat “gerçek demokrasi” aynı zamanda, Marksist gelenekte, burjuva “biçimsel demokrasisi”ne karşıt maddi eşitliğin geleceğiydi. Devlet erkini ve kolektif üretim organizasyonunu ele geçirmenin bir neticesi olarak vaat edilen bir gelecekti. Şimdiyse, mevcut durumda hiyerarşik temsil sisteminin hem karşısında hem de yanında insanlar arasında icra edilmesi gereken bir ilişki biçimini belirtmektedir. Bir anlamda gerçek demokrasi, Marksist gelenek tarafından damgalanan “biçimsel demokrasi”den daha biçimsel hale gelmiştir. Eşitliğin yasalaşmasını, tüm bireylerin eşit hakka sahip olduğu meclis biçimiyle eşitlemekle kalmaz bir de tüm konuşmacılara zaman eşitliği tanımak ve bireylere, çoğunluğun kararını engelleme iktidarı vermek gibi bazı kurallar koyar.

“Düşmanın kendisiyle yüz yüze gelmek”

İşgal, ayrılmanın (secession) adı oldu. Ama bu ayrılma artık kendi haklarını talep eden spesifik bir ortaklığın/topluluğun eylemi değildir. Daha ziyade ortaklığa duyulan iştiyakın maddileşmesi olarak görünür, sanki ortak kaybedilmiş bir şeymiş; ortak, ortaklaşa-varlıkları kadar aynı olan eşit olmaklıklarını alenen icra eden isimsiz bir çokluğunun özel olarak bir araya gelişiyle yeniden inşa edilmesi gereken bir şeymiş gibi. Bu yüzden söz konusu ayrılma, bu bir tarafta ayrı-olma, paradoksal sözlerle ifade edildi, özellikle de pek çok meclis tarafından gerçek demokrasinin evetlenmesi olarak benimsenen garip sloganla dile getirildi: “Liderlerin yerine mutabakat”. Mutabakatı, işgal edilmiş yerlerde toplanmış uyuşmazlığa dayalı meclisin özel fazileti olarak koyutlamak paradoksalmış gibi görünür. Şu itiraz yöneltilebilir: Uyuşmazlık tam da yataylık ve katılım temelli başka bir ortaklık biçiminin teşekkülünden ibarettir. Ama demokrasi problemi, aynı hususta hemfikir olabilen insan sayısından ziyade herhangi birinin (anybody) kapasitesini yasalaştıran yeni kolektif biçimler icat etme kabiliyetiyle alakalıdır.
Bu paradoksun altını çizerken bu hareketleri kötülemek, küçümsemek istiyor falan değilim. Bazı insanlar, mutabakata dayalı meclislerin pasifizminin karşısına, doğrudan düşmanla karşı karşıya getiren şiddet eyleminin zorunluluğunu çıkarttı. Ama “düşmanın kendisiyle yüz yüze gelmek” farklı tarzlarda düşünülebilir ve uygulanabilir; ve barışçıl meclislere karşıt doğrudan eylemin çoğu biçimi -örneğin para çekme makinelerini tahrip etmek, mağaza vitrinlerini indirmek, devlet dairelerine zarar vermek- onlarla aynı niteliğe sahiptir: Bunlar da iktidar mücadelesi içinde stratejik eylemler olmaktan ziyade dünyaların zıtlığının simgesel ifadeleriydi. Başka insanlar tam da bu strateji eksikliğini eleştirdi; bu hareketlerin Kapitalist tahakkümde hiçbir şey değiştiremeyeceklerini söyledi ve iktidarı ele geçirmeyi amaçlayan öncü örgütlerin tesis edilmesi için yani çağrılar yaptı. Ama böyle bir yanıt özgürleşmenin paradokslarını çözmekten acizdir. Bunu destekleyen stratejik dünya görüşü, eşitlik üreten eşitsizlik görüşüdür. Bu strateji 20. yüzyılda kominist partiler ve sosyalist devletler tarafından yürürlüğe koyuldu ve hepimiz sonuçlarını biliyoruz. Eşitsizlik sadece eşitsizlik üretir ve bunu durmadan üretir. Dahası bu stratejik dünya, üzerine oturduğu temelleri, yani ortak bir dünya olarak iş/emek gerçekliğini kaybetmiştir.

Özgürlük, bir yapma yoludur

Şimdi tekrar eşitlik süreci ile eşitsizlik süreci arasındaki asimetriyle yüz yüzeyiz. Eşitlik eşitsizlikle aynı şekilde dünyalar yaratmaz. Adeta baskın dünyanın fasılalarında, aralıklarında; dünya yaratmanın “normal” -yani baskın, hiyerarşik- yoluna yapılan bindirmede (superimposition) işler. Ve bu simetrik olmayışın ana veçhelerinden biri tam da şudur: Eşitlik süreci, eşitlik üreten eşitsizlik stratejisinin üzerine dayandığı amaçlar ve araçlar ayrımının kendisini reddeder. Nihayetinde özgürlük de bu anlama gelir. Özgürlük bireyler tarafından yapılan bir seçim meselesi değildir. Özgürlük, bir yapma yoludur (a way of doing). Özgür bir eylem ya da özgür bir ilişki, kendinde gerçekleşen, kendinde tamamlanan bir eylem ya da ilişkidir, artık dışsal bir sonuçta değil de bir kapasitenin tasdikinde somutlaşır. Geçmişin hiyerarşik toplumlarında, zorunluluğun saltanatına tabi olanlara karşın “faal insanlar” diye adlandırılan insanlardan oluşan küçük bir kategorinin imtiyazıydı bu. Modern zamanlarda, özgürlük, Kant’ın ve Schiller’in kendinde amaç ve herkese ait bir potansiyel olarak özgür oyun kategorisi ile birlikte önce estetik alanda demokratikleşti. Sonra genç Marx özgürlüğü, işbölümünün sonuyla/amacıyla bir tuttuğu komünizm tanımının kendisi yaparak daha fazlasına imza attı: Komünizm, der Paris Elyazmaları’nda, insani hislerin insanileşmesidir; birinin hayatını kazanmak için basit bir araç olarak kullanılması değil, bu insanileşme kapasitesinin kendinde serpildiği haldir. Ve Marx bu durumu, kendi ortak menfaatlerini tartışmak için ilk etapta toplanan ama bunu, olduğu haliyle yeni toplumsal kapasitelerinden zevk alarak daha derinlemesine yapan Paris’teki komünist işçilerin sergilediği örnekle resmeder.
Doğrusunu söylemek gerekirse Marx’ın analizi, işin/çalışmanın asli insan kapasitesi olarak kimliklendirilmesine dayanır. İş/çalışma artık bu rolü oynayamadığında, eylemin amaçlarının artık araçlarından ayrı olmadığı bir dünya yaratma görevi kendinde paradoksal hale gelmiş gibi görünebilir. Özgür ve eşit ortaklık artık verili ampirik bir temele (substratum) dayanması mümkün olmayan bir şeydir. Bir istenç nesnesi olarak yaratılmalıdır. Ama öte yandan, bu istenç artık araçlar ve amaçlar açısından koyutlanamayacaktır. Bu yüzden insani ilişkilerin başka bir biçimi için duyulan küresel bir arzu olmaya meyleder. Bu dönüşü en iyi, Occupy Wall Street hareketinde, “işgal etmek” fiilinin kullanım alanında görülen bir çok genişleme örneklendirmiştir; bu fiilin kapsamının genişlemesi onu, dünyada iskanın başka bir yoluna genel dönüşümün imleyeni haline getirmiştir. “dili işgal et”, “hayal gücünü işgal et”, “aşkı işgal et” ve en nihayetinde “her şeyi işgal et” sanki şu anlama gelir: Her şeyle ve toplumsal ilişkinin varolan tüm biçimleriyle uğraşma yolunu, muhatap olma biçimini değiştir. Belki bu bilmecemsi slogan en iyi tercümesini Yunanca “Na min zisoume can douli” (“Artık köle gibi yaşama”) sloganında bulur. Bu cümle sadece kapitalist hükümranlığın kuvvetlenmesine karşı isyan etmeye davet etmiyordu. Eşitsizlik mantığı tarafından, kapitalist ve devletli tahakkümün mantığı tarafından durmadan tekrar tekrar üretilenlere karşı, şimdi ve burada, yeni eylem tarzları, düşünme yolları ve yaşam biçimleri icat etmeye çağırıyordu.
Bu talebin “özgür toplumsal mekân” denen bu biçimin icadında bir cevap bulduğunu düşünüyorum. -bu ülkenin toplumsal hareketlerinde belli bir ikna gücüne kavuşan bir biçim. Bence bu kavramı anlamlı kılan şey, şimdinin zorunlulukları ile geleceğin ütopyaları arasındaki ya da çetin ekonomik ve sosyal gerçeklik ile “biçimsel” demokrasinin “lüks”ü arasındaki geleneksel karşıtlıklığın yerindeliğini sorgulamasıdır. Böyle mekânlar açmış olanlar şunu açıklığa kavuşturmuştur ki onlar sadece kapitalist düzenin kuvvetlenmesinin yarattığı muhtaçlık, mülksüzleştirme, zaruret durumlarına karşılık vermek istemiyorlardı. Onlar sadece bunlardan mahrum olanlara barınak, yiyecek, sağlık hizmetleri, eğitim ya da sanat da vermek istemiyorlardı, onların istediği yeni ortaklaşa varolma, düşünme ve eyleme yolları yaratmaktı. Bu söylenelerden, bu biçimin daha geniş bir tanımını çıkarabiliriz: Özgür bir toplumsal mekân, faaliyet alanları -maddi üretim, ekonomik mübadele, sosyal hizmet, zihinsel üretim ve takas, sanatsal performans, siyasi eylem vs.- arasındaki ayrımın tartışmaya açıldığı bir mekândır. Burası, meclislerin, sadece herkese eşit konuşma hakkı vermeyi değil somut konular hakkında ortak kararların alınması da amaçlayan doğrudan demokrasi biçimlerini hayata geçirebildiği bir mekândır. Böylelikle bir siyasi eylem biçimi aynı zamanda başka bir yaşam biçiminin hücresi olmaya eğilim gösterir. Artık gelecekteki bir özgürleşmeyi hazırlamanın aracı değil eşitliğin eşitliği kolaylaştırdığı, desteklediği, daha ileri taşıdığı yaşam biçimlerinin ve düşünme tarzlarının icat edilmesi sürecidir.

“Şimdiden mevcut gelecek”

Bu cümlenin bizden yapmamızı istediği şey, eşitsizlik mantığı tarafından, kapitalist ve devletli tahakkümün mantığı tarafından belirlenen, hayatı örgütleme biçimlerinin ve düşünme tarzlarının hepsini değiştirmektir.
Elbette, bu yeni toplumsal yaşam hücrelerinin iç sorunlara ve dış tehditlere sürekli maruz kaldığını biliyoruz. Bu “şimdiden mevcut gelecek” daima ilk elde kırılgan bir şimdidir. Ama orada, evrensel devrim iktidarı “alma”dığı ve Kapitalist kaleyi yıkmadığı sürece her şey beyhude mantığının delilini görmek bence manasızdır. Bu tür bir yargı, her şey değişmeden hiçbir şeyin değişemeyeceğini iddia etmek suretiyle kafalarımıza kaleler kurmanın, imkansızlık çemberi oluşturmanın bir yoludur. Özgürleşme hep, zamanın “normal” seyrinin ortasında başka bir zamanı, müşterek hissedilir dünyada ikamet etmenin başka tarzını icat etmenin bir yolu olmuştur. Başka bir dünyayı ötelemek, ertelemek yerine şimdide başka bir dünyada yaşamının bir yolu olmuştur. Özgürleşme ancak, şimdide -aynı zamanda oluklar da olan- boşluklar, gedikler açıldığı ölçüde bir gelecek hazırlar. Bunu, olmanın, yaşamanın, yapmanın ve düşünmenin başka yollarını deneyimlemeye yoğunluk katarak yapar. Yakın zamanlı hareketler tarafından yaratılan özgür toplumsal mekânlar, geçmişin işçi hareketleri ve bilhassa anarşist hareketler tarafından yaratılan dünya biçimlerini -üretim kooperatifleri ve popüler eğitim biçimlerini- miras almıştır. Ama şimdimizin artık, geçmişin öz örgütlenme biçimlerini ayakta tutan inancı paylaşması mümkün değildir. Artık şu ön kabule dayanamaz: Kapitalizm kendi yıkım koşullarını üretir ve iş/çalışma, eski dünyanın rahminde şimdiden rüşeym halinde bulunan geleceğin organik dünyasını teşkil eder. Her zamankinden daha çok, eşitlik dünyası, belirli icatların daima geçici ürünü olarak görünür. Şimdimiz bizi, eşitliğin tarihinin otonom, müstakil bir tarih olduğunu yeniden keşfetmeye teşvik eder. Teknolojik ve ekonomik dönüşümlere isnat edilen stratejilerin gelişmesi değildir bu. Anların bir kümelenmesidir -az ya da çok yoğunluğa ve müddete sahip spesifik zamansal dinamikleri yaratan bir gün, bir hafta, bir yıl. Geçmiş bize dersler değil sadece elimizden geldiğince yaymamız ve uzatmamız gereken anlar bırakır.

[1]Bkz. “19. yüzyılda yaşayan bir Fransız düşünürünün, Roma pleblerinin Aventinus Tepesi’ne çekilip birlikten ayrılışları hakkında Livius tarafından anlatılan öyküyü yeniden kaleme alırken bize anlattığı şey budur…” (J. Rancière, Uyuşmazlık, Aralık, 2005, çev. Hakkı Hünler, s. 45.)

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus