Batuhan Aydagül ile TEOG tartışmaları üzerine söyleşi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

 

 

Yayına hazırlayan: Ali Mert İnal

 

İyi günler, Medyascope TV özel yayınından merhaba. Konumuz “TEOG’dan sonra ne olacak?” Konuğumuzsa Eğitim Reformu Girişimi Direktörü ve eğitim politikaları uzmanı Batuhan Aydagül. Batuhan Bey merhaba. Hoşgeldiniz.

Merhabalar, hoş bulduk.

Bir anda yeniden eğitim konusu ülkenin gündemine oturdu. Çok kısa bir özet yapalım: Cumhurbaşkanı Erdoğan “TEOG’u yanlış bulduğunu ve kaldırılması gerektiğini düşündüğünü” söyledi. Metot olarak da “Liseler kendi sınavlarını yapabilirler” dedi. 2014’te başlamıştı TEOG. Öncelikle şöyle başlayalım isterseniz. Türkiye niçin sınav sistemini bu kadar sık değiştirmeye ihtiyaç duyuyor?

Teşekkürler. Öncelikle, yani Cumhurbaşkanının görüşünü beyan etmesiyle başlayan bu süreçte Türkiye’de eğitim politikası sürecinin nasıl çalıştığına dair çok güzel bir vakayı tekrar görüyoruz. Yani neredeyse 120 saat içerisinde Türkiye’de işte yıllardır sizin de söylediğiniz gibi defalarca denememize rağmen çözemediğimiz sistemi çözmeyi umuyoruz. Zannetmiyorum ki bunun sonucu da farklı olsun. Peki niye bunu biz aslında çözemiyoruz? Çünkü en başta sorunu yanlış belirliyoruz, soruyu yanlış soruyoruz. Aynı dershanelerde olduğu gibi; TEOG ya da TEOG’un öncesinde farklı kısaltmalarla karşımıza gelen sınav bir ihtiyaçtan doğuyor.

Nedir bu ihtiyaç? Türkiye’de liselere öğrenci yerleştirme sisteminin çalışmasıyla ilgili. Bir zamana kadar seçici okullarımız vardı Türkiye’de. İşte özellikle daha iyi fen eğitimi vermekle sorumlu fen liseleri, daha iyi yabancı dil eğitimi vermekle sorumlu anadolu liseleri, daha sonra açılan bunların sosyal bilimler lisesi ya da daha özel yetenek sınavı ve ölçmesi gerektiren işte spor veya sanat okulları ve bunlara ek olarak da özel liselerin yani özel öğretim kurumlarının, kamuoyunda daha iyi bilinen tabiriyle kolejlerin, öğrenci seçmeleri olur. Bu sınavlardan dolayı da dolayısıyla da bu yerleştirmeler yapılırdı. Bu okullarla, demin bahsettiğim okullarla geride kalan okullar arasında -hani hangi okullar derseniz, anadolu liseleri ama bu anadolu liselerinin eski genel liselerin tabelası değişmiş hali olduğunu altını çizerek devam edeyim- yani aslında eski liseler, imam hatip liseleri, mesleki ve teknik liseler ve çok programlı liseler.

O elit grupla bu grup arasında gerçekten gözle görülür, istatistiklerle desteklenir bir fark var. Bu fark hem öğrenme çıktıları açısından var hem de lisede öğrencinin iyi olma hali dolayısıyla var. Yani bu elit diyebileceğimiz lise türleri ve grupları çocuklar için çok daha elverişli bir okul ortamı sunabilirken, diğer okullardan özellikle velilerin ciddi anlamda güvenlik riskine dair değerlendirdikleri durumlara…

Şimdi lisede iyiyle diğer grup arasında bu fark olduğu zaman ister istemez o 8. sınıfı bitiren çocukların hepsi bir şekilde şanslarını deneyerekten o iyi okullara girmeye çalışıyorlar. SBS de buna aracılık eden bir sınavdı, SBS’den önceki sınavlar da buna aracılık ediyordu. Bu sınav yoluyla demin de bahsettiğim seçici okullar kendi öğrencilerini seçiyorlar ve onlarla beraber öğrenime devam ediyorlar. Diğerleri de işte genel liselere -şimdiki anadolu lisesi- meslek ve imam hatip liselerine devam ediyor. Şimdi dolayısıyla böyle bir sınavın varlığı Türkiye eğitim sisteminin aslında en önemli sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü veliler çok içgüdüsel olarak ve anlaşılabilir bir şekilde çocuklarının geleceğini garanti altına almak için onların bu iyi lise grubuna gitmesini bekliyor. Ya da o geride kalan büyük kategorinin içerisinde hani meslek ya da imam hatip lisesine değil de anadolu lisesine gitmesine gayret ediyor. Bunun için bütün kaynaklarını harekete geçiriyor; dershaneye gitmesi gerekiyorsa, kurs alması gerekiyorsa, özel ders alması gerekiyorsa elinden geldiği kadarıyla bunu yapıyor.

Okullar son sınıflarında, -bazı okullar hatta danışıklı dövüş şeklinde- tamamen buna odaklanıyorlar ve bütün çocuklar o az sayıdaki iyi liseye gitmek için bir yarışa giriyorlar. Haliyle, bu sorunu ortaya çıkaran şartlara müdahele edilmediği için ve o şartların geçerliliği kuvvetlenerek devam ettiği için belirli bir süre sonunda iyi niyetle başlayan, umut vaat ederek başlayan bütün çözümlerin başarısız ve etkisiz kaldığını görüyoruz. Son olarak da TEOG bu kaderden, bu kısmetten kurtulamadı.

Şimdi Batuhan Bey, sınavlarda derecelendirme sistemi hep tartışılır bir şey olmuştur, siz de bunun nedenlerini açıkladınız. Aslında bu sorunu ortaya çıkaran şartlar derken bu şartları biraz açar mısınız? Mesela fırsat eşitliği mi, mesela pedagojik açıdan mı tartışmalı bu sınav sistemi, derecelendirme biçimi mi?

Şimdi bir defa şartların önemli bir bölümü, sınavın ya da geçiş sisteminin kendisinden çok, geçilen kademe ve ortaöğretimle ilgili, hani onu bir kenara yazayım. Türkiye’de eğitimde bize göre müdahale edilmesi gereken en elzem kademedir ortaöğretim. O düzeyde neredeyse baştan aşağı bir gözden geçirmeye, değerlendirmeye ihtiyaç var. Bir defa şunu vurgulamak önemli: Şu anki sistem, yani TEOG, neredeyse bütün öğrencileri o TEOG sınavı sonuçlarına göre ayrıştırdığı için; iyi skor alanları iyi okula yolluyor, aşağı doğru böyle en kötüye kadar gidiyor. Dolayısıyla da tam bir eşitsizlik kaynağı oluşturuyor. En son 2015 yılında yayınlanan verilere baktığımız zaman; Türkiye’de genel olarak sosyoekonomik farkların eğitimde çıktılara etkisi OECD ülkelerinin altındayken, o var olan eşitsizliğin içerisindeki asıl kaynağın ayrıştırma olduğunu biz rakamlarla görebiliyoruz. Bunun da açıkçası demin bahsettiğim süreçle ilgisi çok. İyi liseye girmek çok kaynak gerektiriyor. O çok kaynağı sosyoekonomik olarak daha zengin olarak, zengin olanlar verebiliyor. Böylelikle de daha zenginlerin bir araya toplanmasından daha yoksulların toplanmasına kadar bir kümelenme gözlemlediğimiz. Çok ciddi anlamda bir sosyoekonomik olarak eşitsizlik kaynağıdır.

Bir diğer cevabı sorunuzun, TEOG kağıt üzerinde bir önceki sisteme göre daha öğrenci ve eğitim dostu olacak şekilde planlanmıştı. Yani sorular zaten müfredattan çıkacaktı, zaten öğrencilerin almak zorunda olduğu bir sınavdı bu, ekstra bir sınav değildi. Sınavı öğrenciler kendi okullarında ve sınıflarında dışarıdan gelen gözetmenler eşliğinde alacaklardı. Yani o habitatının dışına çıkması ve bu yüzden stres taşıması gerekmeyecekti. Ve böylelikle TEOG aslında okulun ve eğitimin içinde içselleştirilerek bir çözüm oluşturacaktı. Ancak baktığınız zaman burda şöyle bir kabul var: Türkiye’nin bütün okullarında bütün öğrencilerin müfredatı aynı şartlarda uygulayabildiğini ve TEOG günü geldiğinde Kasım’da ve Nisan’da o sınava son derece hazır bir şekilde, eşit derecede hazırlanmış olarak gireceğini kabul ediyor. Ama biz gerçekte biliyoruz ki Türkiye’nin ortaokullarının arasında da o ortaokulların sosyoekonomik olarak; nerede olduğuyla ve okulun mahallesinin zenginliğiyle çok büyük bir ilişkisi var. Okulun içerisinde kurulan iklimle bir ilişkisi var. Okulun müdürünün yaklaşımı, eğitim liderliği yapıp yapmadığıyla ilişkisi var. Öğretmenler merkezden atanıyorlar tamam ama doğudaki öğretmenin ortalama kalma süresi 1,5 yılken işte Türkiye ortalaması 11 yıl. Hani bu merkezden atamayla dahi çözemediğimiz eşitsizlikler var.

Velilerin ilgisi düzeyinde de farklılıklar olabilir. Yani özetle o bizim bütün Türkiye’de öğrencilerin eşit olarak hazırlanacaklarını düşündüğümüz tablo, onun temeli yok. Böylelikle de çok farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Bu da bize böyle bir sınavın aslında ne kadar eşitlik sağlayıcı olduğuna dair ciddi anlamda şüphe veriyor. Keşke hani Cumhurbaşkanı’nın bu çıkışının arkasında da bu eşitsizliklere bir reaksiyon olsaydı, hani keşke anketlerde kamuoyunun bu yönde bir rahatsızlığı olsaydı. Ama zannediyorum bir eşitsizlik perspektifi o kadar da gündemde değil.

Peki, sınavı kaldırmak eşitsizliğin giderilmesine ne yönde yardımcı olabilir?

Şimdi bu sorunun cevabını verebilmek için ne geleceğini bilmemiz gerekiyor. Ben her halükarda bir önceki sistemin buna göre daha iyi olduğunu düşünüyorum. Yani 2013 Eylül’ünde TEOG geldiğinde bunu söyledik. TEOG’un o şekilde gelmemesine zemin verecek verileri paylaştık. Bir kere öğrencilerin sınava girmesi yanlış idi, hâlâ yanlış. Ama artık düzen bunun üzerine kuruldu. Yani dört yıldır bu şekilde çalışan bir sistem var.

E şimdi “Yerine ne gelirse daha iyi olur?” sorusunun cevabını ne yazık ki bu kadar kısa süre içerisinde vermek de imkansız. Hani, şunu sorabiliyoruz: Tamam, sınavı yarın kaldıralım, ne konacağına da zaman içerisinde bakarız. En kötü, okullar kendi sınavını yapar. Daha iyi bir çözüm müdür, daha kötü bir çözüm müdür? Ben biraz da öğrenciyi odağa alarak bunu bu sene yapmanın çok iyi bir fikir olmadığına kanaat getirdim. Yani her ne kadar eleştirebilirsek eleştirelim, her ne kadar olumsuzluklarını bilirsek bilelim bu sınavı bugün kaldırmanın veya kaldıracağımıza dair bir süreç başlatmanın yarattığı belirsizlik ortamı Milli Eğitim camiamızda zaten bozuk olan morallerin, daha da bozulmasına, akılların daha da karışmasına yarayacak.

Öğrenciler geçen yılın başından bu yana, yedinci sınıfa geçişten itibaren bu sınava hazırlanıyorlar. Büyük ihtimal sekizinci sınıf öğrencileri Ağustos ayından itibaren kapandılar, test çözdüler. Okullar böyle başladı yani içindeyiz onun. Eğitim Müsteşarı açıklamış Kasım ayında yapılacak ama Haziranda yapılmayacak diye. Şimdi bu belirsizlik ortamını yaratmak bile çocuklara haksızlık.

İkincisi, okullar kendi sınavlarını yapsın mı? Peki yapsın. Özel okullar bunun altından kalkar. Özel okullara da büyük ihtimalle özel okulların parasını verebilecek daha sınırlı kitle gider tahmin ediyorum. Özel okullar, baktığınız zaman bunu geçmişte de yapardı. Kolej sınavlarını hatırlarsınız. Onu tekrar yapabilirler. Milli Eğitim Bakanlığı onlar için yapabilir. Dolayısıyla burada bence bir şey olmaz ama mesela anadolu liseleri nasıl yapacak? Ya da hangi anadolu lisesi sınavla alacak, hangi anadolu lisesi sınavsız alacak? İmam hatip liseleri sınav yapacak mı yapmayacak mı? Sınav yapan okul sayısı ve kontenjanı kaç olacak? Bizim burada önerimiz yüzde 5’ten fazla olmaması. Diğer yüzde 95’in sınavsız bir sistemle girmesi.

Sınavsız bir sistem ne getirecek? En baştan ve en kuvvetli söylemek istediğim ve söylemeye devam ettiklerimden bir tanesi; lisede mahalle lisesi fikrinin iyi bir fikir olmadığı. Ya da mahalle lisesi olacaksa bile o mahallede farklı özellikleri olan liselerin beraber olabilmesi ve onların arasından bir seçim hakkının olması gerektiği. Yani farkedeceksiniz o kadar çok düşünmemiz gereken alt detay var ki bir anda buna bir çözüm üretebilmek ya da çözümü, çözülebilir uygulamaya koymak bana imkansız gibi geliyor.

Belki bu sınavlarda, yani okulların kendi yaptığı sınavlar kısmında şeffaflık ve denetim bile tartışılabilir zannediyorum.

Tabii ki. Şimdi birincisi o önemli, orada eskiye dönebilir belki Milli Eğitim Bakanlığı. Ama sizin söylediğiniz önemli bir şeye temas ediyor, çok ciddi bir güvensizlik var toplumda. Yani işte Twitter’daki tartışmalara dahi baktığımda ara sıra, ben soru sorduğumda hep bir güvensizlik hakim. Yani onu yapamayız, bunu beceremeyiz… E şu haliyle de ne yazık ki böyle bir güvensizliğin olması normal. Zaten bu güvensizlik zeminini veri olarak kabul eden bir politika süreci geliştirmek gerekiyor. Yani bu güveni tesis edecek adımları da atmak gerekli. Kamuoyunun içi rahatlatılmalı. Yani şunu hep hatırlamakta fayda var; Türkiye’nin aslında en büyük seçmen kitlesi veliler. Ve velilerin içerisinde de üstlendikleri rol nedeniyle anneler her zaman daha ön planda. Onlar için çocukları bir numaralı öncelik. Ve o çocuklarının geleceğini etkileyen bir işten bahsediyoruz burada. Belki de eğitimin diğer kademelerinden ya da diğer meselelerinden daha somut olarak sekizinci sınıf velilerinin bugün aslında belki kalplerini en çok çarpıtan iş şu an bu belirsizlik. O zaman onların güvende olacağına dair inancı çok önemli.

Bakınız öğretmenleri, sözleşmeli öğretmenleri mülakatla aldığınız zaman ortaya çıkan güvensizlik ortamı ciddi anlamda spekülasyonlara yol açıyor. Mülakatlarda ne sorulduğu, niye sorulduğu, bunların nasıl bir objektif değerlendirmeye tutulduğu ya da tutulmadığı… Şimdi bu dolayısıyla Bakanlık’ın ve diğer eğitim kurumlarının kamuoyunun içini rahatlatması gereken bir şey ama kamuoyunun içi sözle rahatlamaz. Hani eylemle ve somut adımlarla rahatlar. Onu bir kenara koyalım.

İkinci mesele, eğer bu sınavlar yapılacaksa, yani sınav var olmaya devam edecekse ve “bazı iyi okullara” sınavla girilecekse diğerlerinin kalitesini yükseltmediğiniz sürece bu sınavlara yine olabildiğince fazla insan girmeye çalışacak. Ve özellikle, hemen buna cevap verecek şekilde değişiklik yaparak bu yeni sınavın adı ve cismi neyse, bir anda bakacaksınız, kursların, dershane veya onların alternatiflerinin, özel derslerin, TEOG okullarının kendilerini şimdi bu yeni sınavlara göre ayarladığını göreceksiniz. Yani bunun adı özel okullara girme sınavıysa, dershanelerde, kurslarda ve TEOG okullarında bunların öne çıkacağını göreceksiniz. E öte yandan anadolu lisesi, fen lisesine girmek için böyle sınavların da talibinin çok olacağı bir durum olacaksa yani bunun girişi de böyle bir şey olacak.

Yani ne olacak? Sonuçta rekabet kalkmamış olacak. Rekabet kalkmamış olacağı için de bizim adına TEOG demeyeceğimiz başka bir sınavın bu sefer eğitim sisteminde yarattığı yükü yöneteceğiz. Dolayısıyla hakikaten bugün CNN Türk’te de bunu konuşurken şunu hissettim: Somut bir öneri bekleniyor ama bu belirsizlik içinde bir öneri vermenin son derece ve bu kadar çok bilinmeyen faktörleri olan bir işin içinde somut bir öneri yapmanın en azından eğitim işine karşı çok gayrı ciddi olacağını düşünüyorum.

Peki son bir soru sormak istiyorum: Şimdi bu değişikliklerin nasıl yapıldığı çok şeffaf değil bir süredir özellikle. Hangi uzmanlarla, hangi danışmanlarla bu değişikliklerin kararları alınıyor, hangi süreçlerden geçiyor bilmiyoruz. Özellikle uluslararası eğitim raporlarına baktığımızda Türkiye’de eğitim alan öğrencilerin çok içler acısı durumda; yani neredeyse okuduğunu anlayamayan nesiller yetişiyor diyebiliriz. Bu tren kaçtı mı artık eğitim sistemi için? Ben 4+4+4’ten beri bu konuya ilgili hem bir birey hem bir gazeteci olarak merak ediyorum: Artık toparlamak çok mu zor? Yeniden gerçekten iyi bir şeyler yapmak istendiğinde ve bunun için adımlar atıldığında nasıl bir yığınla karşı karşıyayız bunu merak ediyorum. Nasıl toparlanabilir ve toparlanabilir bir süreçte miyiz?

Şimdi, iki cevap vereceğim, ilki süreçle ilgili: Yani gerçekten Cumhurbaşkanı’nın bir görüşünü beyan etmesinin – ki tahmin ediyorum Türkiye’nin siyasi dinamiklerinde bunun ne kadar önemli olduğunu hepimiz bilioyoruz- arkasından gelişen sürece bakarsanız son derece tepeden inme. Bu görüşü destekleyen veya arkasından gelen beyanatların altında neredeyse hiçbir araştırma görmediğimiz, katılımcı bir süreci bırakın, süreci yani tek bir kişi veya kurum yapacaksa dahi hakkını verecek kadar sürelerin kullanılmadığı ve hani odakta kimin olduğu noktasında da kamuoyunun çok ciddi kaygıları olduğu bir şey yaşıyoruz.

Ben 15 yıldır Türkiye’de eğitim politikası süreçlerinin nasıl olması gerektiğine dair çalışan bir kurumun emekçisi olarak bu tablo karşısında gerçekten bayağı sükût-u hayale uğruyorum ve üzülüyorum. Bunun olmaması gerekiyor. Bir yandan içimde hep bir iyimser var, saf bir iyimser. Hani Cumhurbaşkanı’nın bu söyleminin aslında Türkiye’de ciddi anlamda köklü bir değişiklik yapmak üzere, ortaöğretime geçişi içine alan bir iyileştirme fırsatını sunduğunu düşünüyorum. Gerçekten oradaki siyasi iradenin böyle bir değişikliğin arkasında duracak olmasının öneminin farkındayım.

Ama öte yandan kulağımıza gelen ve içeriden aldığımız bilgilerle aslında doğruluğu konusunda spekülasyonun ötesinde biraz sahip olduğumuz bilgi şu ki TEOG’un, bir tür iktidarın göz bebeği olan okulların öğrenci niteliğini artırmak için kaldırılacağı… Şimdi bu gerçekten o sükut-u hayali çok daha derinleştiriyor çünkü Türkiye’nin öğrencileri bütün okullarda okuyor ve bütün okullar da Milli Eğitim Bakanlığı’nın okulları. Evet, TEOG ayrıştırıyor iyileri ve kötüleri, üzülüyorum ve bu ne yazık ki Milli Eğitim Bakanlığı’nın tasarımı. Ve evet, bazı okullara da kaybedenler gidiyor. Ve dolayısıyla da o okuldaki öğrenciler de dahil herkes için eşitsizlik yaratıyor. Ama bunun çözümü yalnızca o okulların ihtiyaçlarından kaynaklanan şekilde karşılanmamalı.

Şimdi, ikinci cevaba gelirsem, öncelikle bu yaklaşımı yani bu biraz önce tanımladığım yaklaşımı geride bırakmadığımız sürece ne yazık ki hiçbir şeyin değişme ihtimali yok. Ha, hasar kontrolü yapılır. İşte Titanik su alıyor, hatta yarısı da battı; hani bu saatten sonra biraz daha yavaş batmasına belki katkıda bulunabilir. Ama bu yaklaşımla Titanik’i su üstüne çıkaramayız. Nedir o yaklaşım? Tekrarlamam da gerekmeyen bir yaklaşım ama şundan dolayı da daha çok iyimserleşiyorum ama etrafımdaki meslektaşlarım beni iyimserliğimle tanırlar. Verilen zararın yani bu 2012 Ocak’ından bu yana arka arkaya alınan eğitim politikası  kararları ve uygulamaları ve son olarak 2016 15 Temmuz’dan bu yana Milli Eğitim Bakanlığı’nın tamamen kendi içine kapanması ve neredeyse dışarıyla bütün ilişkiyi kesmesi, kendisine yakın sivil toplum kuruluşları dışında. Bize elverişli bir eğitim politikası yapma zemini vermediği gibi yapılan birçok işin de Türkiye’nin içerisinde var olan akıl birikiminin kullanılmasını engellediğini görüyoruz.

Şimdi bu böyle kötüye gittikçe, günü geldiğinde gerek bu iktidar bünyesinde gerek başka iktidarda durumu iyiye çıkaralım diyeceğimiz noktada tamiri daha zorlaşacak. Özel okullara gitme oranı artacak. Parayı bulan, devlet okullarından kaçış vizesini satın alacak. Ama özel okula kaçsanız da siz de biliyorsunuz çok yakında çözüm olmuyor. Özel okullar da ne yazık ki bu durumun içerisinde böyle eğitim niteliklerini ön plana çıkardığından değil, devletin verdiği vasat eğitimden bir tık daha yelken tutabildiği için. Ortalamasından bahsediyorum genelleme yaparken onun altını çizeyim.

E şimdi durum bu. Çok ciddi bir siyasi iradenin “Tamam biz artık eğitimi ortak bir akıl ve ortak bir ulusun önemli bir meselesi olarak görüyoruz” diyerek bir işe başladığı noktada, bir anda işin rengi değişebilir. Şöyle söyleyeyim son olarak, hep şu an içimden şunu geçiriyorum: Türkiye’nin şu anki siyasi dinamikleri bünyesinde bir kişinin bu kadar yetki sahibi olabildiği bir yerde o bir kişinin eğitimle ilgili doğru hamleleri talep ettiğini ve ozaman da değişimin aslında ne kadar hızlanabileceğini düşünün. Ben umuyorum böyle bir kişinin değil de toplumsal olarak sahiplendiğimiz bir değişim sürecini sağlayabiliriz. Ama bu umudumu yeşerik tutmak, bu umudu eylemlerle canlı tutup bundan beslenmek üzülerek söylüyorum her gün daha zorlaşıyor.

Batuhan Aydagül çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ediyorum. Size de iyi yayınlar diliyorum.

Eğitim politikaları uzmanı Batuhan Aydagül’le TEOG’tan sonra neler olabileceğini ve genel olarak Türkiye eğitim sistemini konuştuk. Bizi izlediğiniz için teşekkür ederiz. İyi günler.

 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus