Dani Rodrik: Popülist demagoglarla nasıl mücadele edilir?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Uluslararası siyasi ekonomi alanında dünya çapında bir isim olan Harvard Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dani Rodrik’in 13 Kasım 2017’de project-syndicate.org’ta çıkan yazısını İlker Kocael çevirdi.

Ana akım siyasetçiler ve teknokratlar eğer müthiş dürüst olsalardı; ABD’de Donald Trump ve Fransa’da da Marine Le Pen gibi yerel halka dayalı demagogların yükselişinden kaçınabilir miydik, asla bilemeyeceğiz. Açık olan şu ki geçmişteki samimiyet yoksunluğunun faturasını bugün pahalıya ödüyoruz.

Yakın zamanda katıldığım bir konferansta, önde gelen Amerikalı bir ticaret siyaseti uzmanının yanına oturdum. Başkan Donald Trump’ın Amerikalı işçilerin dertlerinin kaynağı olarak gösterdiği ve yeniden müzakere etme niyetini bildirdiği Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) üzerine konuşmaya başladık. Bu iktisatçı “NAFTA’nın bu kadar önemli bir mesele olduğunu bilmiyordum” dedi.
Çok şaşırdım. Bu uzman, çeyrek asır önce NAFTA anlaşması imzalandığı zaman anlaşmanın önde gelen ve sesi en fazla çıkan taraftarlarından biriydi. O ve diğer ticaret iktisatçıları, Amerikan kamuoyunun anlaşmayı benimsemesi için önemli bir rol oynamışlardı. “NAFTA’yı destekledim, çünkü daha fazla ticaret anlaşmasının imzalanmasının yolunun açılacağını düşündüm” diyordu yan komşum.
Birkaç hafta sonra, Avrupa’da bir akşam yemeğinde konuşmacı, Euro bölgesinde bulunan bir ülkenin eski maliye bakanıydı. Konu, popülizmin yükselişiydi. Eski bakan siyaseti bırakmıştı, Avrupa siyaset elitinin işlediğini düşündüğü hatalarla ilgili sert sözler söyledi. “Popülistleri tutamayacakları sözler vermekle itham ediyoruz, ancak önce dönüp bir kendimize bakmamız lazım” diyordu.
Akşam yemeğinin başında, benim “trilemma” olarak adlandırdığım şeyi tartıştım, yani ulusal egemenlik, demokrasi ve hiper-küreselleşmenin üçünün bir arada bulunmasının imkansızlığını. Bu üçü içinden ikisini seçmeliyiz. Eski siyasetçi hararetli bir biçimde konuştu: “Popülistler en azından dürüst. Yaptıkları seçimi açık seçik belli ediyorlar; hiper-küreselleşme ya da Avrupa Tek Pazarı yerine ulus-devlet istiyorlar. Biz halka aynı anda bu üçüne birden sahip olabileceğimizi söyledik. Tutamayacağımız sözler verdik.”

Geçmişteki samimiyet yoksunluğunun faturası

Ana akım siyasetçiler ve teknokratlar eğer müthiş dürüst olsalardı; ABD’de Donald Trump ve Fransa’da da Marine Le Pen gibi yerel halka dayalı demagogların yükselişinden kaçınabilir miydik, asla bilemeyeceğiz. Açık olan şu ki geçmişteki samimiyet yoksunluğunun faturasını bugün pahalıya ödüyoruz. Bu, merkezde bulunan siyasi hareketlerin güvenirliklerini zedeledi. Ayrıca elitlerin, kendilerini kurulu düzen tarafından terk edilmiş hisseden sıradan insanlar ile köprü kurmalarını daha da güçleştirdi.
Birçok elitin, fakirlerin ya da işçi sınıfından insanların neden Trump gibi birine oy verdiği konusunda kafası karışık. Her şeyin ötesinde, Hilary Clinton’ın önerdiği ekonomi politikaları her halükarda onlara çok daha uygun olurdu. Bu aşikâr paradoksu açıklamak için, seçmenlerin cehaletinden, rasyonalite yoksunluğundan ya da ırkçılığından dem vuruyorlar.
Ancak bir açıklama daha var ve bu açıklama rasyonalite ve kişisel çıkar ile tamamen uyumlu. Ana akım siyasetçiler güvenirliğini kaybettiğinde, seçmenlerin onların verdiği sözleri dikkate almaması normal. Seçmenlerin yerleşik düzen karşıtı tavra sahip ve mevcut politikalardan yüz çevirmesi beklenen adaylara rağbet etmesi bu yüzden daha muhtemel.
İktisatçıların diliyle söylersek; merkezde siyaset yapan siyasetçilerin karşılaştığı sorun asimetrik enformasyon. Reformcu olduklarını iddia ediyorlar, ancak seçmenler küreselleşmenin getireceği kazancı abartan ve onların sıkıntılarını horgören eski tür siyasetçilerden pek de farklı görünmeyen liderlere neden itimat etsin?

Havuz dengesi

Clinton’ın durumunda; onun Demokrat Parti’nin küreselci ana akım yönü ile eşleştirilmesi ve finans sektörü ile yakın ilişkileri sorunları daha da körükledi. Kampanyasında adil ticaret anlaşmaları sözü verdi ve Trans-Pasifik Ortaklığından (TPP) desteğini çekeceğini iddia etti ancak bunları kalpten mi söylüyordu? Her şeyin ötesinde, o ABD Dışişleri Bakanı iken TPP’yi güçlü bir biçimde desteklemişti.
Buna iktisatçılar havuz dengesi diyor. Geleneksel ve reformcu siyasetçiler birbirlerine benziyor ve seçmenin büyük bir bölümünden aynı tepkiyi alıyor. Sistemi sallama vaatleri daha inandırıcı bulunan popülistlere ve demagoglara oylarını kaptırıyorlar.
Bu zorluğu asimetrik enformasyon meselesi olarak kavramak, çözümün ne olabileceğine de işaret ediyor. Eğer reformcu siyasetçiler seçmenlere “gerçekte bulundukları kategoriyi” işaret edebilirse, havuz dengesi yıkılabilir.
İşaret etme bu bağlamda belirli bir anlama sahip. Geleneksel bir siyasetçinin asla sergilemeyeceği kadar uç bir davranışa girişmesi anlamına geliyor; ancak yine de bu davranış reformcuyu popülist yapacak ve olayı amacından saptıracak kadar da uç değil. Hillary Clinton gibi biri için, eğer dönüşümünün gerçek olduğunu varsayarsak, Wall Street’ten artık bir kuruş bile almayacağını açıklamak ya da seçilmesi hâlinde başka bir ticaret anlaşması imzalamayacağına söz vermek anlamına gelebilirdi.
Diğer bir deyişle, demagogların gücünü kırmak isteyen merkezde siyaset yapan siyasetçilerin izleyebileceği yol çok dar. Bu yolu oluşturmak kulağa güç geliyorsa, bu bize siyasetçilerin karşı karşıya bulunduğu zorluğun derecesini gösterir. Bu zorluğu aşmak ancak seleflerinin küreselleşmeci ve kökten piyasacı görüşleri ile lekelenmemiş yeni yüzler ve genç siyasetçilerle olabilir.
Aynı zamanda siyasetçilerin ulusal çıkarı takip etmek üzere seçildiklerini de kabul etmeleri gerekecek. Bu da kurulu düzenin birçok tabusuna dokunma iradesini içeriyor –özellikle de finansal kurumlara verilen açık çek, tasarruf politikalarına eğilim, devletin ekonomide rol oynamasının çok fena olduğu görüşü, sermayenin dünyada sınırsızca dolaşımı ve uluslararası ticaretin fetişleştirilmesi.
Ana akıma alışkın kulaklara bu tür liderlerin söylemleri kulak tırmalayacı ve ölçüsüz gibi gelecektir. Ancak popülist demagoglardan seçmenleri geri almak bunu gerektiriyor olabilir. Bu siyasetçiler yerel halka dayalı olmaktan ziyade kapsayıcı bir ulusal kimlik tasavvuru sunmalı ve siyasetleri sıkı bir biçimde liberal demokratik normların içinde kalmalı. Geriye kalan her şey masada olmalı.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus