Mona Alami: “Lübnan’ın çıkarları ile Hizbullah’ın bölgesel hedefleri çelişiyor; bu şizofrenik durum sürdürülebilir değil”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Lübnan asıllı Fransız gazeteci ve araştırmacı Mona Alami ile Hizbullah’ın Lübnan ve bölge üzerindeki etkilerini konuştuk.

Size öncelikli olarak Lübnan’daki iç dengeleri sormak istiyorum. Bize Lübnan’da siyasi dengeleri anlatabilir misiniz? Zira şu an bölünmüş bir yapı olduğunu görüyoruz.

Lübnan şu anda bir mutabakat hükümeti tarafından yönetiliyor. Hükümet, aralarında Cumhurbaşkanı Michel Aoun’un partisi Özgür Yurtsever Hareketi’nin de bulunduğu, Hizbullah destekli muhalefet partileri, Başbakan Hariri’nin liderliğini yaptığı Müstakbel Hareketi, Lübnan Kuvvetleri ve geriye kalan Sosyalist Parti tarafından oluşmuş durumda. Bununla beraber, son senelerde, özellikle 2016 sonrasında, Hizbullah gücünü sağlamlaştırmayı başardı. Esasında Hizbullah gücünü iki önemli olayla sağlamlaştırdı: İlk olarak, 2016 senesinde gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı seçimlerini, Hizbullah’ın müttefiki olan, Michel Aoun kazandı. Böylece Hizbullah sistem üzerindeki gücünü pekiştirme fırsatı buldu.

Öte yandan, Hizbullah’ın rakibi olabilecek olan Hariri’nin Müstakbel Hareketi ve diğer siyasi partiler, mutabakat hükümeti içerisinde yer alarak etkinliklerini kaybettiler. Bu gelişmeler Hizbullah’a Suriye’de dilediği gibi savaşma, Arap ülkelerine karşı istediği agresif söylemi hayata geçirme ve Husilere destek verme imkânı sağladı. Ancak, Başbakan Hariri’nin Kasım ayı başında Suudi Arabistan’dan duyurduğu istifası, Hizbullah’ın gücünü pekiştirme sürecini sekteye uğrattı. Bu gelişmeyi, Suudi Arabistan’ın Lübnan’da gerilimi arttırma kararının bir sonucu olarak değerlendiriyorum.

Aslında, uluslararası çevreler bu bölgede yeni bir istikrarsızlık istemiyor. Yani, Irak ve Suriye’deki tablonun Lübnan’da da yaşanması istenmiyor. Bu talep doğrultusunda Suudi Arabistan ve diğer ülkeler, Lübnan ile ilgili uzlaşmacı bir tavır sergiliyorlardı. Ancak, Başbakan Hariri’nin istifasını Suudi Arabistan’ın Lübnan politikasında bir değişikliğin habercisi olarak değerlendiriyorum. Buna karşın, sürecin, Suudi Arabistan’ın politika değişikliğini istikrara tehdit olarak gören Batılı ülkelerin çabaları ile frenlendiğini düşünüyorum.

Başbakan Hariri’nin Suudi Arabistan tarafından tehdit edilerek istifa ettirildiğine dair söylentiler vardı…

Bence bu konu belirsizliğini koruyor. Hariri defalarca kendisinin istifaya zorlanmadığını söyledi, ancak Hariri’ye, Hizbullah’a ve Müstakbel Hareketi’ne yakın kaynaklardan anladığım kadarıyla Hariri’ye istifa etmesi için belirgin bir baskı vardı. Bununla beraber, yakın çevresi ve danışmanları Hariri’nin Riyad’da istifa edeceğinden haberdar değildi. Dolayısıyla Suudi Arabistan’da ne yaşandığı henüz açık değil. Bana kalırsa Suudi Arabistan Lübnan’daki gerilimi arttırma kararı aldı ve Hariri baskı altındaydı.

Hariri’nin istifa kararı Lübnan’daki farklı gruplar tarafından nasıl karşılandı?

İstifa kararından sonra Lübnan’da büyük bir korku vardı. Birçok insan yeni bir iç savaşın yaşanabileceğinden endişe duyuyordu. Benim düşüncem kesinlikle bu değildi. Bir yandan, Hariri’nin istifası çok önemli bir ayrışma meydana getirdi. Öte yandan ise birçok grubu bir bakıma birleştirdi. Birçok farklı grup Hariri’nin ülkeye dönerek sorunları Lübnan’dan çözmesi gerektiğini savundu. Lübnan siyasetinde görmeye alışık olmadığımız tarzda bir bütünlük gördük. Bu söylemlerin yansımalarını toplumda da gördük. Örneğin, Hizbullah’ı destekleyen ve Hariri hareketine destek vermeyen insanların da Hariri’nin dönmesini istediğini gördük. Bu çok ilginç bir olay.

Bu süreç Hizbullah’ı da etkiledi. Hariri’nin istifasını geri alması sonrası gerçekleşen hükümet toplantısında hükümet, Lübnan’ı bölgesel konulardan uzak tutma kararı aldı. Hizbullah bu karara uydu. Bence istifa süreci Hizbullah’a bir uyarı niteliği taşıyordu ve Hizbullah da bu uyarıyı aldı.

Ancak, bölgesel konulardan uzak durma politikası uzun vadede sürdürülebilir değil. Hizbullah bölgesel konularda ve İran’a destek anlamında çok önemli sorumluluklar üstlenmekte. Hizbullah’ın bölgesel sorumlulukları, Lübnan’ın bölgesel gerginliklerde yer almama yaklaşımı ile çelişecektir. Lübnan çok küçük bir ülke. Ekonomisi bölgesel para akışlarına ve bankacılık sistemine çok bağımlı. Şu anda bankacılık sektörü üzerinde çok baskı var, dolayısıyla ülke çok tehlikeli bir noktada. Lübnan şu anda bir ekonomik krizin üstesinden gelebilecek veya Arap ülkelerini ve uluslararası toplumu geri plana atabilecek bir durumda değil. Öyle bir yaklaşım, Lübnan’da bütün toplumu önemli derecede etkileyecek büyük bir ekonomik krizi tetikleyebilir.

Az önce Hariri’nin istifası sonrasında Lübnan’da iç savaş endişesi yaşandığını söylediniz.

Evet, endişe vardı.

Hizbullah dışında, Hizbullah ile çatışabilecek silahlı bir güç var mı peki?

Hayır yok. Tam da bu sebepten dolayı Lübnan’da oluşabilecek bir savaş hakkında konuşan insanların tamamıyla yanıldığını düşünüyorum. En nihayetinde bir ülkede iç savaş olması için silahlı milis güçlerin mobilize edilmesi ve eğitim görmüş milis kuvvetlerin olması gerekiyor. Bunların yanında da savaş için yerel ve bölgesel kararın alınmış olması gerekiyor. Bu koşullar Lübnan’da sağlanmıyor. Lübnan’ı sarsmak için alınmış bir bölgesel veya uluslararası bir karar yok. Benzer bir şekilde, Hizbullah dâhil olmak üzere, bu yönde herhangi bir yerel talep de yok. Öte yandan, Hizbullah’ın eğitimli milis kuvvetleri mobilize etme becerisi ile başa çıkabilecek farklı bir yapı da yok. Tüm bunlardan dolayı, şu an için, bence iç savaş ihtimali bulunmuyor.

Hizbullah ile Lübnan ordusu arasındaki ilişki nasıl?

Hizbullah’ın Lübnan Askeri Kuvvetleri üzerinde iki çeşit etkisi var: Hizbullah gerçekten çok büyük bir güç; eğitim seviyesi ve silah sayıları göz önüne alınırsa Lübnan’ın silahlı kuvvetlerinden çok daha güçlü. Bu durum Lübnan devletinin Hizbullah’a yönelik bir adım atmasını engelleyen bir olgu. İkinci olarak ise 2008’de hükümet Hizbullah’ın iletişim merkezini kapatıp, Hizbullah ile ilişkisi sebebiyle havaalanı güvenlik sorumlusunu görevden alınca Hizbullah, milislerini Beyrut’a sevk ederek hükümet yetkililerini kuşatma altına aldı. Bu durum askeri bir emsal oluşturdu. Bugün Lübnan’da Hizbullah üyesi olmayan birçok askeri yetkili “Evet Hizbullah üyesi değiliz ama onlara karşı askeri bir müdahalede de bulunamayız. Eğer bulunursak, 2008’de olduğu gibi yine üstümüze gelirler” şeklinde konuşuyor. Dolayısıyla ordu içinde bir oto sansür mekanizması oluşmuş durumda.

Hizbullah’ın bir başka etki alanı ise ordu içerisinde hassas noktalara gerçekleşen atamalar konusunda oluyor. Hizbullah’ın hassas olarak nitelendirdiği bölgelerde gerçekleşecek atamalarda, örgütün her zaman bir söz hakkı bulunuyor. Hizbullah kendi müttefiki olmayan ya da kendi programı doğrultusunda hareket etmeyen atamaları kabul etmiyor.

Hizbullah’ın güvenlik kuvvetleri ile ilişkisi bu şekilde. Peki, devlet ile olan ilişkisini nasıl anlamalıyız? Bu ilişkinin inişli çıkışlı bir şekilde ilerlediğini biliyorum. Hariri suikastı ve Doha Anlaşması gibi eşikler atlatıldı. Nasıl değerlendirirsiniz?

Hariri’nin istifası ile tetiklenen krize kadar Hizbullah’ın bu bağlamda altın çağını yaşadığını düşünüyorum. Hariri’nin istifasından sonra bile, Lübnan devleti içerisinde, Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve bölgesel programının durdurulması yönünde bir isteğin ve imkânın olduğunu düşünen kimse yok. Bu durum Hizbullah’ı çok rahatlatıyor. Hizbullah eskiden devlet dışı bir aktördü ancak artık bir şekilde Lübnan devletine entegre olduğu için yarı resmi bir aktör halini aldı. Hizbullah’ın kabinede bakanlıkları var, parlamentoda temsilcileri var ve güvenlik güçlerinde müttefikleri var. Öte yandan, Cumhurbaşkanlığı da Hizbullah’a destek veriyor. Hizbullah devlettir demek çok iddialı olur. Birçok insan böyle düşünüyor ancak, hayır Hizbullah devlet değil. Ancak Hizbullah devlete entegre olmuş durumda.

Hizbullah’ın devlet içinde devlet olduğuna dair söylemler vardı. Sizin anlattığınızdan şu anda Hizbullah’ı devletten kopartmanın mümkün olmadığını anlıyorum.

Hayır kopartılamaz. Çünkü Lübnan’da alınacak bir yerel karar ile Hizbullah silahsızlandırılamaz. Hizbullah’ın silahsızlanması için bölgesel düzeyde bir karar alınması lazım. Bu anlaşmanın İran’ı memnun etmesi gerekir, çünkü İran, Hizbullah’ın ana sponsoru durumunda. Yani, evet, Hizbullah’ı şu anda devletten kopartmak mümkün gözükmüyor. Hizbullah, Lübnan devletine çok fazla karışmış durumda.

Peki, Hizbullah’ın bölgesel programı hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Hizbullah’ın bölgesel programı İran’ın bölgesel programı ile örtüşüyor. Dolayısıyla, bence, Hizbullah en nihayetinde İran’ın seferi kuvveti durumunda. Hizbullah’ın Suriye’de çok önemli görev üstlendiğini görüyoruz. Deyrizor, Halep ve hatta Şam’da Hizbullah’ın sorumluluklarının geliştiğini görüyoruz. Hizbullah savaşın başlarında Suriye ordusunun öncü birliği konumundaydı. Ancak ilerleyen zamanlarda, Suriye ordusunun da durumu kötüleşince, Hizbullah eğitim verdi, uzmanlık yaptı ve operasyonlarda çok önemli koordinasyon sorumlulukları üstendi. Hizbullah’ın Irak’taki sorumluluklarına gelecek olursak, Hizbullah’ın Musul’da yüzlerce militanın savaş bölgesinde uzmanlık yaptığını biliyoruz. Hizbullah kaynaklarından duyduğuma göre Hizbullah uzmanları aynı zamanda Husilere de eğitim ve siyasi konularda destek verdi. Sonuç olarak, evet, Hizbullah önemli bölgesel sorumluluklar üstleniyor.

Lübnan toplumu Hizbullah’ın bu programına topyekûn destek veriyor mu? Daha önceki yanıtlarınızda Lübnan’ın bir ekonomik kriz daha kaldıramayacağını söylediğinizi hatırlıyorum. Bunun bir etkisi var mı?

Hizbullah’a destek mezhepsel hatlar üzerinde ilerliyor. İsrail işgali öncesinde Hizbullah’a daha geniş bir toplumsal destek vardı. Ancak İsrail işgali sonrasında meydana gelen Hariri suikastı ve 2008 olayları Hizbullah’ın toplumsal itibarına önemli ölçüde zarar verdi. Öte yandan, Lübnan toplumu bölünmüş durumda. Örneğin Şii nüfus ve Hıristiyan nüfusun yarısı Hizbullah’ın programına destek verirken, geriye kalan Sünni, Yahudi ve Hıristiyan nüfusun diğer yarısı destek vermiyor. Hemen herkes Hizbullah’ın İsrail ile mücadelesine destek veriyor. Ancak insanlar Hizbullah’ın İran ve diğer ülkeler adına savaşa girerek Lübnan’ı riske attığı için memnun değiller. Lübnanlılar Hizbullah ile ilgili bir şey yapamayacaklarını düşünüyor. Dolayısıyla Hizbullah’a karşı bir adım atmama kararı var. Bana göre Hizbullah için oluşabilecek en büyük tehdit, örgütün oynadığı bölgesel rolün dönüp Lübnan ekonomisine zarar vermesi olur.  Şu anda ekonomi çok kötü durumda dolayısıyla Hizbullah’tan bağımsız bir ekonomik kriz ihtimali de var. Ancak, Lübnan’da büyük bir kriz meydana gelirse ve bu kriz Hizbullah’ın bölgesel faaliyetlerinden dolayı tetiklenirse bunun yansımaları olur. Örneğin, bölge ülkeleri Lübnan’a karşı ekonomik yaptırım kararı uygulamaya karar verebilirler ve ülkelerinde yaşayan Lübnan vatandaşlarını sınır dışı ederek, Lübnan’ın para akışına zarar verebilirler.

Benzer bir şekilde, ABD, Lübnan’ın bankacılık sektörüne karşı, yıkıcı sonuçlar doğurabilecek, yaptırımlar uygulamaya karar verebilirler. Bu şekilde, yıkıcı sonuçları olabilecek bir ekonomik kriz tetiklenirse bunun Hizbullah’a yansımaları olur. Ancak, böyle bir durumun Hizbullah’a doğrudan etkisi olmaz. Hizbullah, İran tarafından fonlandığı için, finansal gelir yapısı güvende. Ancak, böyle bir kriz, ülkenin toplumsal bütünlüğüne ve partinin desteğine zarar verebilir. Bunu söylemekle beraber, böyle bir durumun şu an için ihtimal dahilinde olmadığını da söyleyebilirim. Lübnan’ı istikrarsızlaştırmama ve sarsmama konusunda bölgesel bir anlayış olduğunu görüyoruz. İnsanların da para akışının ekonomi açısından öneminin farkında olduğunu düşünüyorum.

Hariri, istifasının ilk günlerinde “İran’ın bölgedeki elleri kesilecek” şeklinde bir açıklama yaptı. Hükümet içindeki gerilimin azalmakta olduğunu duyuyoruz. Mevcut durum nedir? Hizbullah ile Hariri arasındaki ilişki nasıl? *

Mahkeme süreci bağlamında mı?

Evet.

Lübnan gerçekten ilginç bir örnek. Birçok önemli konu ülke istikrarından ayrıştırılmış durumda. Hizbullah suçlandı ve mahkeme halen devam ediyor. Hizbullah, mahkemenin kendilerini itibarsızlaştırma amacıyla Batı tarafından oluşturulduğunu savunuyor. Aslına bakılırsa bu söylem birçok insan için ikna edici oldu. Dolayısıyla birçok insan Hizbullah’ın bu işle ilgisi olmadığını söylüyor. Bununla beraber Hariri’nin oğlu, mevcut Başbakan, Saad Hariri ve Müstakbel Hareketi ülkeyi, mahkeme pahasına, istikrarsızlaştırmak istemediklerini anlamış durumdalar. Mahkeme devam ediyor ve sonucu bekleniyor. Ancak, Hizbullah’ın kampanyası dışında, uzun süren mahkeme süreci mahkemenin itibarına zarar verdi. Dolaysıyla, mahkeme sonucunun Lübnan üzerindeki etkilerinin nasıl olacağından emin değilim.

Anlattıklarınızdan Hizbullah’ın üzerindeki silahsızlanma baskısının gerçekçi olmadığını anlıyorum.

Kesinlikle. Hizbullah’ı silahsızlandıralım dediğinizde bunu nasıl yapacağınızı, kimlerin Hizbullah’ı silahsızlandıracağını ve sürecin nasıl olacağını bilmeniz gerekir. Tutarlı bir süreç ve yaklaşımın olduğunu düşünmüyorum. Şu anda Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını mümkün görmüyorum.

Lübnan üzerinde baskı var, Hizbullah üzerinde baskı var ve bölgesel konular da devam ediyor. Bu denklemin nasıl çözüleceğini düşünüyorsunuz?

Baskının şu an için durdurulduğunu düşünüyorum. Ancak, bu durumun ne kadar devam edeceğini bilmiyorum. Yakın zamanda yazdığım makalede de gördüğünüz gibi Lübnan gerçekten zor bir durumda ve dış politikada şizofrenik bir yaklaşımı var. Bu durumun uzun vadede sürdürülebilir olmadığını düşünüyorum. Lübnan’ın milli çıkarları ülkenin istikrarıdır ve ülkenin çok mezhepli yapısı sebebiyle, diğer ülkelerin meselelerine karışmamaktır. Bu bağlamda Hizbullah’ın bölgesel programı, Lübnan’ın çıkarları ile çelişecektir. Dolayısıyla mevcut politika sürdürülebilir değildir ve bir süre sonra Lübnan üzerinde yeniden baskı kurulacaktır. Bu ne zaman olur bilmiyorum. Suudi Arabistan’ın Lübnan’a yaklaşımına ve Batı’nın Suudi Arabistan’ı ne kadar frenleyeceğine bağlıdır.

Son olarak, Trump’ın Kudüs kararı Beyrut’ta nasıl yankı buldu bilgi verebilir misiniz? Hizbullah’ın dünkü açıklamalarını duyduk, ancak sizden genel yaklaşımı alabilir miyiz?

Evet, Hizbullah tarafından yapılan açıklamada gösteri çağırısı yapıldı. Bence, Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacaklarını duyurduğu açıklama Hizbullah açısından kesinlikle önemli bir nokta olacak. Bu konu Hizbullah için bir test niteliği taşıyacak. Hizbullah şu anda öncelikleri arasında bölünmüş durumda. Bana kalırsa Hizbullah’ın öncelikleri İsrail konusunda değil, daha ziyade İran-Suudi Arabistan çekişmesi ve Mezhepsel söylem üzerinde duruyor. Son yıllarda İsrail’in Hizbullah ve İran’ın çıkarlarına karşı olarak Suriye’de düzenlediği birçok saldırı oldu. İsrail medyasına göre son altı yılda Suriye’de yüzün üzerinde İsrail saldırısı gerçekleşti. Hizbullah bu saldırılara saldırgan bir şekilde karşılık vermedi. Hizbullah’ın şu aşamada öncelliğinin İsrail ile çatışmak olmadığını görüyoruz. Dediğim gibi bu süreç Hizbullah için bir test olacak. Hizbullah’ın nasıl hareket edeceğini ve ne yapacağını görmemiz gerekiyor. Sonuçta Hizbullah’ın bütün itibarı ve söylemi İsrail çatışması üzerine kurulu ve Trump’ın kararı da Filistin-İsrail çatışması açısından önemli bir nokta teşkil ediyor. Dolayısıyla Hizbullah’ın ne şekilde karşılık vereceğini göreceğiz. Hizbullah kaynaklarından aldığım bilgilere göre, Hizbullah özel birliklerini Suriye’den, Güney Lübnan’a kaydırdı. Önümüzdeki süreçte, güney bölgelerde gösteriler görebiliriz veya Filistin bölgesinden gerçekleşecek sınırlı saldırılar da görebiliriz. Ancak bu saldırılar geçmişte de gerçekleşti ve çok sınırlı sonuçları oldu. Bir diğer soru da Hizbullah ve İran, bu gelişmeye, Suriye’deki çıkarları doğrultusunda yanıt verir mi? Bu gelişmeleri önümüzdeki birkaç gün boyunca takip etmemiz gerekiyor.

(*) Saad Hariri’nin babası olan Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri, 14 Şubat 2005 tarihinde Beyrut’ta gerçekleşen suikast sonucunda hayatını kaybetmişti. Hariri’yi destekleyen çevreler saldırı ile ilgili Hizbullah ve Suriye’yi suçlarken Hizbullah saldırının bir ABD-İsrail komplosu olduğunu savunuyor.  Suikast sonrasında konuyu aydınlatmak için 2006 senesinde Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde kurulan Uluslararası Lübnan Özel Mahkemesi 2010 senesinde başladığı yargılama sürecine devam ediyor.

 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus